Bu
makale, İşçi Enternasyonal Ağı (WIN) tarafından yakın zamanda düzenlenen
çevrimiçi toplantıda Nepal’den aktivistler ve diğer katılımcılarla yapılan
tartışmalara dayanmaktadır.
* * *
8
Eylül’de, STK’lar, sosyal medya fenomenleri ve tanınmış internet kullanıcıları
tarafından yapılan eylem çağrılarının ardından, Nepal’in başkenti Katmandu’da
kitlesel protestolar patlak verdi. Anlaşılan o ki gösterileri, hükümetin, 2023
tarihli Yüksek Mahkeme talimatına uyarınca, şikâyetlerin ulaşacağı adres için
Nepal’e özel bir irtibat noktası belirlemedikleri ve bu düzlemde kendilerini
kayıt altına aldırmadıkları gerekçesiyle aldığı, ABD merkezli birkaç sosyal
medya platformunun hizmetlerini askıya alma kararı tetikledi.
Nepal
hükümetinin, özel işletmelerin ülke genelinde iş kurmaları için artık yerleşik
normlar halini alan sürelerin son tarihlerini periyodik olarak uzatması
ardından, yerel düzenlemeleri görmezden gelmeye devam eden bu uygulamaların
hizmetleri engellenmeye başlandı. Devletin bu bahsedilen adımı, hassas bir
noktaya dokundu. Birçokları onu, zaten gizli bir hoşnutsuzlukla dolu bir ülke
için bardağı taşıran son damla olarak değerlendirdi.
Kısa
süre sonra ortaya konulan tepkilerin, dijital hak ve özgürlüklere yönelik baskı
olarak algılanan bir hükümet önleminin boyutlarını aştıkları görüldü. 8
Eylül’de polis müdahalesi sırasında protestocuların ölümünün ardından öfkeli
göstericiler, ertesi gün parlamento ve Yüksek Mahkeme de dâhil olmak üzere,
ülke genelindeki birçok hükümet binasını yakıp kül etti. Kitlesel vandalizm
yaşanırken, birçok politikacının evi, lüks oteller, araba galerileri ve özel
ofisler de ateşe verildi.
9
Eylül’de Başbakan K. P. Oli’nin istifasıyla hükümet devrildi ve Nepal Ordusu,
siyasi ağırlığa sahip tek güç olarak sahneye çıktı. Bu noktada, yoğun
çatışmaların yaşandığı koşullarda “Z Kuşağı” (1997-2012 yılları arasında
doğanlar), hızla şiddete mesafe koydu. İstenmeyen unsurların içeri girdiğini ve
hareketin yönünü değiştirdiğini iddia ettiler. Anarşi olarak yansıtılmaya
başlanan şeyden kendilerini ayırmak için aceleci bir hamleyle bazı “Z Kuşağı”
aktivistleri, rejim değişikliğini gerçekleştirmeye dair hiçbir niyetleri
olmadığını ilan ettiler. Eşzamanlı olarak, 10 Eylül’de ABD’ye ait bir oyun
uygulaması olan Discord’da yapılan gayrı resmi bir anketle bir sonraki
başbakanı seçmek için bir girişimde bulunuldu. Eski Yüksek Mahkeme Baş Yargıcı
Suşila Karki, “Z Kuşağı”nın popüler tercihi olarak öne çıktı.
11
Eylül’de Genelkurmay Başkanı, hükümet karşıtı protestolar sırasında öne çıkan
kişileri davet etti. Bu noktada, “Z Kuşağı” içerisinde çatlaklar ve çatışmalar
açığa çıkmaya başladı. Müzakerelere davet edilenler arasında Hami Nepal gibi
batıdan fonlanan STK’lar ve sosyal medyada yoğun bir şekilde yer alan kimi
başka benzeri gruplar bulunuyordu. İşin tuhaf yanı şu ki, Hami Nepal'in yüzü,
eski bir DJ olan, OMG isimli gece kulübünün sahibi Sudan Gurung, “Z Kuşağı”
olarak nitelendirilemeyecek kadar yaşlıydı.
Tartışmalı
geçen müzakere süreci ve lobicilik faaliyetleri, hoşnutsuzluğa yol açtı.
Kendilerini dışlanmış hisseden kimi isimler, çıkar gruplarının hareketi
rayından çıkardığını ve geçici hükümetin “Z Kuşağı” liderlerine danışmadığını
iddia etmeye başladılar. Geçici Başbakan Karki ve kabinesinin, Eylül ayındaki
protestolarla ilgili soruşturmalara onay vermesi, Maitighar’da (Katmandu) daha
fazla protesto yapılmasına izin verilmemesi gibi müteakip adımlarla birlikte,
kendilerini “Z Kuşağı” lideri olarak ilan eden kimi isimler hareketten
koptular.
“Z
Kuşağı”nın Kimliği ve Çıkarı: Bir Ayaklanmanın Anatomisi
Kitlelerin
8 Eylül’deki polis cinayetlerine tepki olarak yaptıkları şiddet eylemleri,
rejimin çöküşünü hızlandırdı. Ancak bugün artık Eylül ayaklanması konusunda
kanıksanan hikâyede, hareketin şiddete yönelmesinin sadece bir tahrik ve art
niyet üzerinden izah edildiğini görmek gerekiyor. Artık bu momenti kimse
sahiplenmek istemiyor.
Birçok
kişi, bebeğin yıkandığı banyo suyuyla birlikte bebeği de çöpe atıyor: bu
anlamda genel değerlendirmelerde, protestocuların amorf kitlesinin sesi
işitilmiyor. 8 Eylül’de güvenlik görevlileriyle yaşanan ve giderek tırmanan
çatışmalarda elit okul ve kolejlerden gelen gençler geri çekilirken, yoksul “Z
Kuşağı”nın sesine kimse kulak vermiyor.
Bu
alt sınıfa mensup “Z Kuşağı”, zenginliğe ve kayırmacılığa dair simgelerin
yanında iktidara ve imtiyazlara savaş açtı. Sokak denilen cenk meydanına bu
yüzden indi. Nepal’in alt sınıfı sokaklara dökülürken, dehşete kapılmış olan
elit “Z Kuşağı”, oturma odalarının rahatlığında sosyal medyalarında sahte
isimlerle açtıkları sohbet odalarına saklandı.
Nepal’de
son dönemde yükselen dip dalgayı oluşturan kimlikler, eylemler, programlar ve
gündemlerle ilgili bir değerlendirmede bulunabilmek için, Eylül ayındaki
ayaklanmanın anatomisine daha yakından bakmak, ayrıca genelde “Z Kuşağı”
torbası içine atılan farklı yaş gruplarını eleştirel bir incelemeye tabi tutmak
gerekiyor.
Ayaklanma
sırasında özel olarak belirli kamu kurumları hedef alındı. Belirli bir kuşağa
mensup siyasetçilere saldırıldı. Bu da ayaklanmada gerici güçlerin rol
oynadığına dair bazı değerlendirmelerin yapılmasına neden oldu. Bu tür
görüşlerin tümüyle temelsiz olmadığını söylemek gerekiyor.
Çok
partili sistem ve monarşi sonrası federal demokrasi döneminde siyasetçiler,
halkın öfkesinin orantısız yükünü çekerken, Nepal’de kral baştayken kullanılan pançayat
sisteminde (1960-1990) görevde olan siyasetçiler ve başbakanlar, bu saldırıdan
kurtuldu. Dahası, hapisteki bir monarşist siyasetçi, ayaklanma sırasında büyük
kalabalıkların hapishanelere saldırması sonucu, hapisten kaçmayı başardı. Bu
türden gelişmelerin altında, öfkeli “Z Kuşağı”nın yarattığı dalgaya binip,
geçmişte halk mücadeleleriyle inşa edilmiş olan federal demokrasi yapısını
yıkmak umuduyla hareket eden monarşistlerin, anti-federalistlerin ve Hindu
üstünlükçülerinin imzası olduğu net bir biçimde görülüyor. Monarşinin 2008’deki
çöküşünden bu yana yaygınlaşan siyasi istikrarsızlığın, monarşi yanlılarına
yeniden toparlanmaları ve monarşiye dönüş için hak iddia etmeleri için bolca
fırsat sağlaması göz önüne alındığında, bu bahsini ettiğimiz ihtimalin güçlü
olduğunu söyleyebiliriz.
Monarşi
yanlısı mitingler 2025’in başlarında gündeme geldi; bunlardan biri de, dört
aydan biraz daha uzun bir süre önce Mayıs ayında gerçekleşen Katmandu’daki
büyük mitingdi. Dolayısıyla, Eylül ayaklanması sırasındaki hedeflerin çoğunun,
monarşiye meydan okuyan kurum ve kişilerden oluşması tesadüf değil.
Ancak
gene de “şiddet eylemlerinin tümünün arkasında iktidara aç monarşistlerin ve
anti-federalistlerin entrikaları vardır” denilemez. Protestocular arasında,
Katmandu’ya komşu bölgelerden gelen çok sayıda öfkeli emekçi kitlenin de
bulunduğu görülüyor. Bunların büyük kısmı, çok düşük ücret alan, gayrı resmi
işlerde köle gibi çalışan, şehre yeni göç etmiş gençler. Şehirlerdeki bu alt
sınıfın önemli bir kısmı, istikrarlı bir gelir akışının garanti olmadığı çok
sayıda geçici işe ve geçici işe yöneldi; bu da sürekli dış göçü ve sürekli daha
iyi iş arayışını körükledi. Özellikle, Nepal kentlerindeki emekçi kitleleri,
düşük ücretli ev işlerinde (dokuma, örgü, nakış), temizlik işlerinde, seyyar
satıcılıkta, otellerde temizlik ve yemek pişirme işlerinde vb. güvencesiz bir
şekilde çalışan kesimler oluşturuyor. Birçoğunun eline yakın dönemde, iş ve
eğlence amacıyla bir cep telefonu geçti. Vlog ve video çekimleri, boş
zamanlarının büyük bir bölümünü kaplamış durumda, Instagram paylaşımları, aşırı
gerçek gösteri dünyasındaki durumlarına ve imajlarına dair daha güçlü bir
algıyı aşıladı. Ancak bu durum, İngilizce bilen, toplumun gündemine daha fazla
hâkim olan kentli orta sınıflar için pek geçerli değil.
“Z
Kuşağı”, dijital âlemle ilişki konusunda ciddi farklılıklarla ve derin bir
uçurumla tanımlı. Bu, ilgili kuşağın içerisindeki sınıfsal konumların
farklılığını ortaya koyuyor. Dolayısıyla, ülkenin orta sınıfları ile geçimlik
köylüler ve topraksız işçilerden oluşan emekçi kitleler arasındaki farkı tespit
etmek zor değil.
Son
on yılda internet bağlantısı nüfusun yarısından fazlasını kapsayacak şekilde,
hızla genişledi, ancak bu durum, dijital teknoloji ve bilgi birikimine, oyun
uygulamalarına ve sosyal medya platformlarına eşit erişimi güvence altına
almadı. Büyük çoğunluk, ülkenin kentli elitlerinin gösterişli tüketimine,
kendine has yaşam tarzlarına damga vuran şık akıllı telefonlara, çok sayıda
indirilmiş uygulamaya ve kolayca şarj edilebilir veri paketlerine sahip değil.
Birçok Nepalli için sosyal medya erişiminin ulaştığı en uç nokta, WhatsApp ve
Facebook.
Nepal’in
kent merkezli orta sınıfları, çok çeşitli sosyal medya platformları, şık
elektronik cihazlar, pahalı arabalar, çok sayıda e-cüzdan, gelişen kafe kültürü
ve Katmandu, Lalitpur, Pohara gibi şehirlerdeki gece hayatı gibi tüketimlerine
yansıyan çok daha yüksek satın alma güçleriyle karakterize edilir.
Şehirlerin
değişen manzarası, orta sınıf gençliğinin değişen yaşam tarzlarını da
desteklemektedir. Günümüzde büyük şehirlerde, modernize edilmiş ofis ortamları
sunan kafeler, damakları dünya mutfağından lezzetlerle buluşturan lüks
restoranlar, büyük showroom’lar, devasa mağazalar, çok sayıda lüks butik ve beş
yıldızlı otellerle dolu olduğunu görmek alışılmadık bir durum değildir. Dahası,
turist sayısındaki artış yanında yüksek gelir getiren, ranta dayalı ekonomi,
mülk edinme imkânına sahip bir grup orta sınıfa fayda sağlamıştır. Orta sınıf
söz konusu olduğunda, uluslararası kuruluşların ve STK’ların Nepal halkına
dolar cinsinden ödeme yaparak kiraları ve kentsel yaşamın diğer maliyetlerini
artırması, artık kanıksanmış bir durum.
Değişen
yaşam standartları, yurtdışındaki Nepal vatandaşlarından gelen istikrarlı para
transferleriyle de bağlantılıdır. Ülke içindeki çok sınırlı iş fırsatları,
hanelerin dörtte üçünden fazlasının para transferlerine bağımlı hale gelmesine
neden olmuştur. Birçok durumda, bu yurt içi para transferleri, tüm haneler için
refah ve daha yüksek satın alma gücü getirmiştir. Para transferlerinin önemi,
ülkenin gayri safi yurtiçi hâsılasına (GSYİH) yansımıştır. 2023 itibarıyla
ülkeye yapılan para transferinin toplam tutarı 11 milyar doları bulmuş, bu
anlamda yurtdışından gelen para transferlerinin GSYİH içerisindeki payı
%26,6’ya ulaşmıştır. Bu para transferlerinin bir kısmı, daha iyi ücretli, beyaz
yakalı işlerde çalışan Nepallileri içerse de, aslan payı, köylerden düşük
ücretli mavi yakalı işlerde çalışmak üzere, yurtdışına taşınan çok sayıda
gençten gelen para transferlerinden oluşmaktadır.
Genel
olarak yurtdışındaki Nepallilerden gelen para transferlerinin artmasıyla
birlikte, ülke, orta sınıflarda sayısal bir büyümeye tanık oldu. Nepal, hem
belirgin bir alt orta sınıfa hem de ekonomik olarak daha istikrarlı bir üst
orta sınıfa sahip. Bununla birlikte, para transferi, göründüğü kadar parlak bir
hikâye değil. Öncelikle, alt orta sınıf, genellikle kendisini Nepal’in emekçi
yoksulları arasına geri itebilecek ekonomik yıkımdan bir kaza, bir hastalık
veya tıbbi komplikasyon kadar uzakta. Ayrıca, iş için göç eden Nepalli
gençlerin büyük bir kısmının yolsuzluk uygulamalarına yakıt sağladığı ve
memleketlerindeki ailelerini geçindirmek için yurtdışında sömürü oranı epey
yüksek işlerde çalıştıkları da herkesin bildiği bir sır.
Daha
da önemlisi, “sonradan görmelik” yanında sosyal medyaya düzenli olarak maruz
kalma, lüks yaşam tarzlarına ve son teknolojinin sunduğu imkânlara erişim
özlemlerini körükledi. Ancak Nepal gençliği, küreselleşmiş dünyanın diğer
bölgelerindeki dünyayı dolaşan akranlarına kıyasla keskin bir yoksunluk
hissinden kaçamıyor. Sürekli çevrimiçi olan Nepal gençliği, çevrimdışı
dünyalarıyla çelişen zıt gerçeklerle tekrar tekrar karşı karşıya kalıyor; bu
gerçeklik, yerine getirilmemiş ilerleme, büyüme ve refah vaatleriyle
gölgeleniyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, bürokratların ve politikacıların
yolsuzluklarının periyodik olarak ifşa edilmesi, gençler arasında artan bir
huzursuzluğu besledi. Demek ki, Nepal’de iktidarı deviren protestolar, farklı
kesimler ve sınıflarda görülen somut hoşnutsuzlukların bir karışımının bir
neticesi.
Covid-19
pandemisinin ardından ciddi bir durgunlukla karşı karşıya kalan bir ülke için
saatli bomba, kelimenin tam anlamıyla, tıkır tıkır işliyor. Mevcut ekonomik
durgunluk, düşük tarımsal ve endüstriyel üretim, azalan döviz rezervleri,
yüksek enflasyon ve gençler için iş fırsatlarının eksikliği, bu sürece
damgasını vuruyor. Gençler, bunun sonucunda çoğunlukla komşu ülkelerdeki düşük
ücretli çalışan yoksulların saflarına katılmak üzere, büyük sayılarda
yurtdışına göç ediyor. Genel işsizlik, 2022-2023’te %12,6 iken, yirmi dört
yaşın altındakiler arasında bu oran, şaşırtıcı bir şekilde %22,7’ye çıktı.
Ekonomik zorluklar, 2023 protestoları gibi, durgunluktan ağır etkilenen tefeci
mağdurları, çiftçiler ve okul öğretmenlerinin sokak gösterilerini dönem dönem
körükledi.
Ülkenin
durgunluktan “kurtulması”, daha önceki çarpık ekonomik kalkınma nedeniyle
karmaşık bir hal aldı. Oysa tuhaf olan şu ki Nepal, önemli stratejik kaynaklara
sahip; bunlar arasında muazzam hidroelektrik potansiyeli, geniş ormanlar,
biyolojik çeşitlilik ve hatta önemli ama gelişmemiş mineral yatakları
bulunmaktadır. Ayrıca, ülke, nispeten yakın ilişkilere sahip olduğu Hindistan
ve Çin arasında önemli bir jeostratejik konumda bulunuyor. Örneğin Hindistan,
Nepal ile açık bir sınır paylaşıyor. Ancak bu avantajlara rağmen, Nepal
ekonomisi, büyük ölçüde geleneksel tarım biçimlerine, göçmen işçi dövizlerine,
ayrıca dönemsel yükselişlere ve krizlere tabi olan bir turizm sektörüne bağımlı
olmaya devam etmektedir.
Son
yıllarda Dünya Bankası tarafından alt-orta gelirli bir ekonomi olarak
gösterilen Nepal, içeride belirgin bir gelir eşitsizliğiyle maluldür; bu,
monarşi sonrası rejimlere yönelik hayal kırıklığını aktif olarak körükleyen,
rahatsız edici bir gerçekliktir. 1995-1996 ve 2022-2023 yılları arasında en
yoksul yüzde 20’nin kişi başına düşen geliri 2.020 rupiden 61.335 rupiye
yükselirken, aynı dönemde en zengin yüzde 20'nin geliri 19.325 rupiden 259.867
rupiye yükseldi. Dahası, ekonomik sıkıntı eşitsiz bir şekilde dağıldı. Bununla
birlikte, ekonomik sorunlar farklı etkileri tetiklese de, bir yandan da
kitlesel hoşnutsuzluğun farklı biçimleri için gerekli yolu açtı. “Z Kuşağı”nın
başlattığı gösteriler ve eylemler, halkın gelişmeye ve hesap verebilirliğe dair
özlemlerini gündeme getirmeleri sebebiyle hızla dikkat çektiler. Mevcut siyasal
sistem, emekçi kitlelerin yaygın sömürüsünü ve orta sınıflarda giderek
derinleşen yabancılaşmayı hızlandırdığı için başlıca hedef haline geldi.
Ketlenmiş
Devrim: Parlamenter Demokrasinin Çıkmazı
Mevcut
bağlamda, “yeni Nepal” için gerekli yapının kurulacağına dair iddiaların pek
güven vermediğini söylemek gerekiyor. Öncelikle bugün atılan adımların yeni
olmadıkları görülmeli. Yepyeni bir Nepal inşa etme çabalarının başlangıcı, daha
uzun ve daha önemli bir tarihe sahip. 2008’de resmen yürürlükten kaldırılana
dek monarşi ülkede 240 yıl hüküm sürmüştü. Hayatta kalan son Hindu krallığıydı.
Var olduğu sürece monarşi, Brahma rahiplerinin inşa ettiği Hindu geleneklerine
sıkı sıkıya bağlıydı ve bunları aktif olarak yayıyordu. Nepal’da halk, kutsal
bir statüye sahip olduğunu iddia eden kralların ortaklığında ve gözetiminde
sömürülüyor, zulme uğruyordu.
Yirminci
yüzyılın başlarında, Şah hanedanlığı dönemindeki baskıcı monarşi yönetimi dönem
dönem sorgulamalara maruz kaldı. Örneğin 1990’da, “Jana Andolan” olarak bilinen
ve haftalarca süren, tüm ülkeyi kuşatan protestoların ardından, dönemin Kralı
Birendra, halkın demokrasi taleplerine boyun eğmek zorunda kalmıştı. Nepal
Kongresi ve çeşitli “sol” partilerin önderlik ettiği hareket, çok partili
parlamenter sisteme sahip anayasal monarşi dönemini başlattı. Bu sistem,
sarayın on yıllardır iktidarı elinde tutmasına imkân tanıyan eski partisiz
Pançayat sisteminin yerini aldı.
Bundan
sonra işler yolunda gitmedi. Demokrasi için mücadele eden siyasi partiler
arasındaki birliğin, kısa sürede patlak veren sert kavgalar sebebiyle kırılgan
olduğu görüldü, bu da istikrarsız koalisyon hükümetlerine ve sık sık yaşanan
liderlik değişikliklerine yol açtı. Skandallar ve idari yetersizlikler,
kitleleri hayal kırıklığına sürükledi.
Doksanların
ortalarından 2006’ya kadar uzanan dönemde Nepal’de, bilhassa kırsal alanlarda,
monarşi karşıtı, toplum ile ekonomide radikal bir dönüşüm talep eden, uzlaşmaz
ve dirençli bir mücadele açığa çıktı. 2004 yılına gelindiğinde, Himalaya’daki
krallığın birkaç şehri haricinde, Maoistlerin önderliğindeki devrimci güçler,
Nepal’in büyük kısmını kontrol altına aldılar. Bu güçler, köylerde, yaygın kast
baskısı ve cinsiyet ayrımcılığıyla mücadele kampanyalarına öncülük eden, halk
hükümetine ve halk mahkemelerine dayanan, paralel bir yönetim kurdular. Bu halk
savaşı sürecinde, büyük toprak sahiplerinin toprakları da çeşitli yerlerde ele
geçirilerek yoksul köylüler ve topraksızlar arasında yeniden dağıtıldı.
Bununla
birlikte, söz konusu on yıl kendi açmazını yarattı. Bir yandan, büyük bir ordu
tarafından desteklenen monarşi, seçilmiş parlamentoyu küçümsemeye devam etti.
Diğer yandan, Maoistler, hükümete karşı güçlü bir gerilla savaşı yürüttüler,
kırsalda paralel bir idari yapı kurdular ve köylü tabanlarını düzen yanlısı
kent merkezlerini kuşatacak şekilde genişlettiler. Yedi büyük parlamento
partisini içeren Yedi Parti İttifakı’nın kurulmasının ardından, hükümet ve
Maoistler arasındaki mücadele sürdü, hem ittifak hem de Maoistler, sırasıyla
monarşiyi iktidarın devri konusunda müzakerelerle ilgili sıkıştırmaya
çalıştılar. Yoğunlaşan iç savaşa tepki olarak, dönemin kralı Gyanendra, krizden
politikacıları sorumlu tuttu ve Nisan 2006’da iktidarı ele geçirmek için seçilmiş
parlamentoyu feshetti. “Jana Andolan II” olarak adlandırılan kitlesel
protestolar, kralı geri çekilmeye zorladı.
Uzun
soluklu bir halk savaşını sürdürmenin zorluklarını dile getiren ve Halk
Kurtuluş Ordusu’nun sadık ordu teşkilatı tarafından korunan monarşiye karşı
cepheden bir saldırıda ne kadar başarılı olacağından şüphe duyan Nepal Komünist
Partisi (Maoist Merkez) / NKP liderliğindeki Maoistler, sonunda müzakere
masasına çekildi. Karar, on yıl süren savaş sırasında bildirilen çok sayıda
ölümün ve kaybın ardından alındı. NKP, 21 Kasım 2006’da hükümetle Kapsamlı
Barış Anlaşması’nı imzaladı. Monarşinin kaderi ve Nepal’in geleceği konusunda
karar verecek bir Kurucu Meclis kurulması yönündeki kritik taleple ilgili
varılan uzlaşının ardından NKP, iç savaşı durdurmayı kabul etti. Buna karşılık,
Maoistlerin disiplinli kadro tabanı olan Halk Kurtuluş Ordusu, rehabilite edilip
Nepal Ordusu’yla bütünleştirilmesini esas alan bir anlayış üzerinden
silahlarını teslim ederek BM tarafından izlenen kamplara yerleşti. Bu arada
Maoist liderler, ana akım siyasete katılarak, Nepal kırsalında paralel yönetim
amaçlı kurdukları ağları dağıttılar. Geçici bir anayasa, kralı yetkilerinin
çoğundan mahrum bıraktı ve Nepal’in laik bir devlet olduğunu duyurdu.
İki
yıl sonra, Nisan 2008’de yapılan Kurucu Meclis seçimleri, Maoistlerin Meclis’te
çoğunluk olmalarını sağladı. 28 Mayıs’ta meclis, monarşinin kaldırılması ve
kralın mülklerinin millileştirilmesi yönünde karar aldı. Nepal’in federal
demokratik bir cumhuriyet olduğu duyuruldu. Ancak, Kurucu Meclis’teki diğer
siyasi partiler, kendi yerleşik kitle tabanlarını ve belirli çıkar gruplarını
temsil ettiklerinden, uzun süreli bir çıkmaz ortaya çıktı; bu da Maoist Halk
Kurtuluş Ordusu’nun Nepal Ordusu içerisinde özümsenmesine mani oldu.
Gerçekte,
devrimci mücadelenin iki temel başarısı olan halk ordusu ve paralel yönetim
(devrimci bir özyönetim organı) bu süreçte epey yıprandı. Sonraki yıllarda,
Maoistlerin kırsal kesimdeki destek tabanı küçüldü; kadro tabanı da, Halk
Kurtuluş Ordusu’nun özümsenmesi ile ilgili olarak yürütülen uzun müzakere
süreci ve Nepal için vaat edilen özgürleştirici Anayasa’nın oluşturulamaması
sebebiyle, giderek hayal kırıklığına uğradı. Görev süresi iki yıl uzatılmasına
rağmen, Kurucu Meclis, dört yıl sonra bile yeni cumhuriyet için bir anayasa
hazırlayamadı. Yeni Kurucu Meclis seçimlerinde ikinci sıraya gerileyen
Maoistler küçüldüler. Çeşitli seçim ittifaklarının aracılık ettiği ve sonraki
birkaç yıl içinde hızla çöktüğü bir pazarlık dönemi yaşandı. Mevcut istikrarsızlık,
17 yıldan biraz daha uzun bir süre içerisinde (Nisan 2008’den Ağustos 2025’e
kadar uzanan süreçte) ülkenin 15 başbakan görmüş olması gerçeğinde de karşılık
buldu.
Bu
yaygın siyasi istikrarsızlık, yalnızca siyasi ayrışmadaki derin ideolojik
farklılıklarla iç içe geçmemişti. Bu, devrimci güçlerin burjuva temsili siyaset
sistemi içerisinde erimesiyle şekillenen bir trajediydi ki bu konuya ileride
tekrar döneceğiz.
Benzer
şekilde, Nepal’in siyasi sorunları da Batı emperyalizminin, bölgesel güç
bloklarının (özellikle Hindistan) ve Rastriya Svayamsevak Sang (Ulusal Gönüllü
Birliği -RSS) tarafından desteklenen Hinducu sağ kanadın sinsi müdahaleleriyle
bağlantılıdır.
ABD
ve müttefikleri, Nepal gibi önemli bir sol kütleye sahip olan ülkelerde siyasi
sonuçları etkilemek için uzun zamandır yumuşak güç kullanıyor. Günümüz
bağlamında, bu yumuşak güç, Batılı büyükelçiliklerin ve uluslararası bağışçı
kuruluşların Nepal’deki STK’lara aktardıkları parada karşılık buluyor. Bu para,
ülkenin kalkınma ve yönetim modelinin kapitalizmi desteklemesi, ülkedeki siyasi
ve ekonomik durgunluk koşullarında emperyalizmin rolünün küçümsenmesi için
akıtılıyor.
Hindistan
da Nepal üzerinde belirgin bir etkiye sahip. Bölgedeki stratejik çıkarlarını
korumak için, Hindistan devleti bünyesinde bir biri ardı sıra iş başına gelen
hükümetler, diplomatik baskı, abluka vb. yöntemlere başvurarak, Nepal’i
Hindistan’ın kendi “nüfuz alanları”ndan biri haline getirmeye çalıştılar.
Dahası, Hindistan’da Hindu sağcılar, eski monarşinin garanti altına aldığı
Hindu siyasi hâkimiyetini yeniden tesis etme yönünde kurnazca bir girişimde
bulunarak, Nepal’de yeni kurulan cumhuriyet için bilinçli olarak siyasi
krizleri körüklediler.
RSS’ye
göre Nepal, Hindu Raştra (Hindu Ulusu) medeniyet projesinin önemli bir
parçasıydı. Buna paralel olarak, dini kurumlar, kültürel ağlar ve siyasi açıdan
anlayışlı devlet adamları aracılığıyla RSS, Nepal’de nüfuz kazanmaya çalıştı.
Genç Nepalliler arasında yaygın olan mevcut hayal kırıklığı göz önüne
alındığında, bu girişimler kendilerini geliştirecek kanallar buldular.
Son
zamanlarda Hinducu güçler, Hindistan’ın otoriter, mezhepçi politikaları
doğrultusunda Nepal’in bir Hindu devleti olarak yeniden kurulması için daha
kolay destek buldular. Genelde bu girişim, monarşiyi “gerçek” Nepal kimliğinin
koruyucusu olarak görüyor, gösteriyor. Federal cumhuriyette yaşanan
yolsuzlukları ise laiklikteki “etkisizliğin” kanıtı olarak sunuyor.
Yukarıda
belirtilen zorluklara rağmen, 2008’den bu yana önemli başarılar elde edildi.
Elektrik ve yol gibi altyapı ve hizmetlerdeki eşitsiz gelişmelere rağmen,
insanların bu imkânlara erişimi, önceki on yıllara kıyasla istikrarlı bir
şekilde arttı. Ülke, 2008’deki yaklaşık %25,4’ü bulan yoksulluk seviyesinden
2024 yılına kadar %4’e ciddi bir düşüşe tanıklık etti. Mutlak yoksulluğu
azaltmak amacıyla 2008-2009’dan bu yana yaşlı vatandaşlar, Dalitler, bekâr
kadınlar ve engelli bireyler için aylık ödenekler gibi çok sayıda sosyal koruma
programı uygulamaya konuldu. Nihayet 2015’te yeni bir anayasa da yürürlüğe
girdi. Temel amacı göz önüne alındığında, Anayasa, yakın zamana kadar monarşi
tarafından korunan ve desteklenen eski rejime karşı hiç de küçümsenmeyecek bir
başarıyı temsil ediyordu.
2015
Anayasası’nın genel çerçevesi, eski Hindu devleti altındaki merkezi otoriter
yönetimden, Nepal toplumunun daha fazla demokratikleşmesine kendini adamış
laik, federal tarzda bir cumhuriyete geçişi garanti altına aldı. Yedi ayrı
idari bölgeden kaynaklanan farklı yerel ihtiyaçları ve zorlukları hesaba katan
bir sistemi getirdi. Dahası, 2015 Anayasası, Nepal toplumundaki, çoğu tarihsel
olarak dışlanmış ve vatandaşlık, temsil ve katılım konularında kavga vermek
zorunda kalmış çok sayıda grubu içeren zorlu müzakereler neticesinde dikkatle
yapılandırılmış bir metindi.
Bunların
yanı sıra, monarşi sonrası dönemdeki diğer önemli başarıları da göz ardı
etmemek gerek. Örneğin, yaygın kast sistemi ve Brahmanların siyasi ve
sosyo-kültürel yaşamdaki hâkimiyetiyle karakterize edilen bir ülkede, 2008’deki
Kurucu Meclis seçimlerinden bu yana, Dalit bakanların orantılı temsil yoluyla
yönetime girmeleri dikkat çekici bir gelişmedir. Buna karşılık, partileri
yasaklayıp iktidarı krala bağlayan Pançayat sisteminde (1960-1990), bakanlık
görevlerinde yalnızca çok az sayıda Dalit görev almıştı ki bunlar da esas
olarak bakan yardımcılığı veya eyalet bakanlığı görevleri üstlenmişti. Çok
partili parlamenter sistemin ardından gelen dönemde (1990-2002), atanan 336
kabine bakanından hiçbiri Dalit toplumundan değildi. Tam tersine, monarşi
sonrası dönemde Dalitlerin kabine bakanı olarak atandığına şahit olundu.
Bununla birlikte, 2012 sonrası kurulan Yerel Yönetimler’de Dalitlerin
oranlarında görülen düşüş, sınırlı katılımları konusunda endişelere yol açtı.
Şüphesiz,
monarşinin yıkılışı muazzam bir başarıydı. Bu noktada temsili sistem
aracılığıyla yeni bir toplumun yaratılabileceği varsayılmıştı. Ülke, temsili
demokrasinin hâkim olduğu modelin çerçevesini çizdiği bir anayasa hazırlama
sürecine girdi, bu da devrimci ihtimalleri ve sonuçları bir biçimde ketledi.
Bir zamanlar devrimci mücadelenin öncüsü olan Maoistler ve diğer sol oluşumlar,
temsili sistem tarafından yutuldular. Bunlar, iktidar olmanın ve ayrıcalıklara
kavuşmanın döşediği tuzaklara düştüler. Bugün halkın geneli, bu örgütleri
yolsuzluk denilen bataklıkta debelenen oportünist yapılar olarak görüyor.
Ateş
olmayan yerden duman çıkmaz. Nepal’de halkın çoğunluğunun yoksulluk içinde
yaşarken önemli solcu liderlerin gösterişli bir hayat sürmeye başladıkları
gerçeği göz önüne alındığında, sol partilerin yüzleştikleri itibar kaybı,
beklenen bir gelişmedir. Dahası, Nepal’de sol partilerin taban hareketlerini
zayıflattıkları, neoliberal ekonomik politikaların yerleşmesini kolaylaştıran
çeşitli hükümet önlemlerini benimsedikleri gerçeği dikkate alındığında, ülkeyi
sosyalist manada yeniden yapılandıracaklarına dair iddialarının içi boş ve
temelsiz oldukları görülmektedir.
Devrim
ve Restorasyon: Değişim ve Süreklilik
Temsili
demokrasi çağına doğru ilerleyen Nepal, halk mücadelelerinin en önemli
kazanımlarını, yani kırsal kesimin büyük bir bölümündeki halk özyönetimi
kurumlarını alenen arkasında bıraktı. Bu kurumlar, sıradan insanlara açıktı.
Halkın müesses patriarkaya, kast sistemine ve topraksızlığa karşı verdiği
mücadelelerde etkiliydi. Temsili demokrasinin yerleşmesiyle bu kurumlar,
tasfiye edildiler. Ele geçirilen ve topraksızlara dağıtılan topraklar,
sahiplerinden zorla alınıp, bir zamanlar egemen olan toprak sahibi kesimlere
iade edildiler. Maocu kadroların çoğunluğu, hayal kırıklığına uğradı. Umudun
ışığı olarak görülen radikal parti, geçmişinin hızla silinip giden gölgesinin
arkasından bakan, sıradan bir parlamento partisine dönüştü.
Nepalli
yurttaşlar, temsili demokrasinin temel çelişkisiyle boğuşuyorlar: İnsanlar,
belirli aralıklarla sandık başına gidip temsilcilerini seçiyorlar, ancak bu
temsilciler, onların hoşuna gitmiyor. Hoşnutsuzluk, insanların gerçek karar
alma süreçlerinden belirli müdahalelerle uzaklaştırılmasından kaynaklanıyor.
Periyodik seçimlerde oy kullanan halk, daha sonra karar alma süreçlerinden
uzaklaşıyor. Oysa zaten “temsili demokrasi” denilen şeyin özü tam da bu.
Yurttaşlara,
hükümetin herhangi bir kademesindeki temsilcileri geri çağırma hakkını vermeyen
bu sistem, onları hükümetin yürütme ve yasama işlevlerindeki tüm rollerinden
mahrum bırakıyor. Bu şekilde, seçilmiş parlamenterlerin halkın temsilcileri
değil de, seçmenlerini istedikleri gibi az çok temsil eden, kendinden menkul
bir güç olarak hareket etmelerini mümkün kılan, anayasal zemini olan bir
temsiliyet ilişkisi hâkim oluyor. Bu parlamenterler, seçmenlerin görüşlerine
göre yetkilendirilmiş delegeler değiller; seçilmiş temsilcilerin, gücü kendi
ellerinde toplama, bu gücü kendi özel hırslarını tatmin etmek, zengin ve
güçlülerle işbirliği yapmak için kullanma eğiliminde olmalarının nedeni de tam
olarak bu.
Temsili
demokrasi, mülkiyeti, ayrıcalığı, konumu ve prestiji korumak için geliştirilmiş
bir sistem. Dünyanın birçok yerinde, mevcut itici gücünü ve içsel mantığını
sömürgeci mirasına borçlu. Sömürgecilik bağlamında temsili demokrasi, her daim,
yerli elitlerin sömürgeci otoriteyle güç pazarlığı yürüttükleri bir zemin
olarak iş görmüştür. Dolayısıyla, uzun bir süre boyunca temsili demokrasinin
yapısı, mülkiyet temelli oy hakkı, pahalı seçimler ve seçim bölgelerinin
eşitsiz bir şekilde belirlenmesi üzerine inşa edilmiştir; bu da zenginlerin
yasama meclisleri ve yasama konseyleri gibi “temsil” kurumlarının oluşumuna
egemen olmasına imkân sağlamıştır. Basit bir ifadeyle, açık siyasi kurallar ve
kurumsal düzenlemeler, egemen kesimlerin ve sömürgeci gücün mülkiyeti ve
ayrıcalığı etrafına etkili siperler olarak inşa edilmişlerdir.
İktidarın
sömürgeci elitlerden yerli elitlere devredilmesinden sonra bile, temel yapı,
bazı kozmetik değişikliklerle varlığını sürdürmektedir. Bu şekilde, temsili
demokrasinin özü, iktidarı halkın elinden alıp onu, halkın işleyişi üzerinde
çok az kontrolü olan Başkanlıklar, Parlamentolar ve Kabineler gibi siyasi
kurumlara aktarmaktan ibarettir. Bu yönetim biçiminin tekrar tekrar yeniden
üretilmesi, insanları mevcut temsili demokrasi biçimini dokunulmaz ve
demokrasinin nihai biçimi olarak varsayan yaklaşıma alıştırmıştır. Bu düşünsel
felç hali, insanları katılımlarını yalnızca “daha iyi” ve “yozlaşmaz” liderler
arayışıyla sınırlamaya zorlar. Monarşiye karşı mücadeleden doğan Nepal
demokrasisinin gelişim öyküsü de benzer bir şablonu ortaya koymaktadır.
Nepal
örneğinde, anayasal monarşi koşullarında parça parça demokratikleşme görünümü
de dâhil olmak üzere, halkın monarşik yönetime karşı verdiği mücadele, kırsalda
ortaya çıkan paralel halk hükümetinin hızla ortadan kaldırılmasıyla geri
püskürtüldüğünde, bir trajediyle yüzleşti. İşin tuhaf yanı şu ki Maoistlerin
Halk Savaşı sürecinde elde ettikleri ve sürekli olarak uzaklaştıkları imkân,
özünde demokrasinin çelişkisini çözme potansiyeli taşıyordu.
Nihayetinde,
devredilemez egemenliği güvence altına alan şey, özyönetim kurumları
aracılığıyla katılımcı, doğrudan demokrasidir. Özünde egemenlik, halkın
kendisine ait olmalıdır. Genişleyen demokrasinin yeni olasılıkları tam da
ufukta belirdiğinde bu yoldan sapan kitleler, en nihayetinde her renkten
elitler tarafından teşvik edilen ve yayılan temsili siyasetin egemen
ideolojisinin koordinatlarına hapsoldular.
Bu
ihanet, ilk kez bir trajediye yol açtı. Ancak o günden beri, sık sık
tekrarlanan seçimlerin, hatta 8-10 Eylül’deki ayaklanma türünden ayaklanmaların
halkın özyönetimini diriltip güçlendirmede başarısız olduğu, tekrar tekrar
komediye dönüşmüş girişimlere tanıklık ettik. Gerçek alternatifin, yani sahiden
hesap verebilen bir halk hükümetinin ne olduğu konusunda bir netliğin
bulunmadığı görülüyor. Dolayısıyla, “Z Kuşağı”nın tetiklediği ayaklanmanın
neredeyse hemen “etkili bir lider”, yeni bir başbakan arayışına girmiş olması,
böylelikle liderlerle yönetilenler arasındaki hiyerarşi temelli politikayı
güçlendirmesi, pek de şaşırtıcı değil.
En
rahatsız edici sonuçlardan biri, elit “Z Kuşağı” tarafından başbakanı
belirlemek için oyun ve sohbet uygulaması Discord’da (eskiden yasaklı sosyal
medya platformlarından biriydi) yapılan bir anketti. Dijital imkânlar konusunda
ülkenin ikiye bölündüğü koşullarda, gelecekteki olasılıklar üzerinde
tartışanlar, kitleler değil, bir avuç internet kullanıcısıydı. Gayriresmi
olduğu ilan edilen ankette sadece 7.713 kişi oy kullandı ve buna rağmen 3.833
oy alan Suşila Karki, 29 milyon 700 bin nüfuslu bir ülkede geçici bir hükümet
kurma meşruiyetine kavuştu!
Garip
olan şu ki bu uygulamayı bazıları, “demokrasinin derinleşmesi” olarak görüp
selamladı. Selamlayanlar, modern dünyada demokrasinin ortaya çıktığı, mülkiyet
ve eğitim niteliklerinin oy hakkını ciddi şekilde kısıtladığı ilk döneme baksak
bile, nüfusa orantılı olarak kullanılan oyların hiçbir zaman Discord
uygulamasının 10 Eylül’de kaydettiği kadar düşük olmadığına ilişkin o basit
gerçeği rahatlıkla göz ardı ettiler. Şurası açık ki isyan, “istikrar”a kavuşmak
adına durdurulmuş, verili duruma küçük bir azınlık hâkim olmuş.
Ayrıca,
Discord’da yürüyen müzakerelerde tartışmalı konular gündeme geldiğinde, bunları
çözmek için ChatGPT’ye başvurulduğu da iddia edildi; böylece, bir yapay zekâ
aracının algoritma tabanlı bilgi üretimi üzerinden işleyen aklı yeniden
üretildi ve pekiştirildi.
Parlamenter
demokrasi ve seçimlerdeki hayal kırıklığına rağmen, elit “Z Kuşağı”, önümüzdeki
altı ay içerisinde özgür ve adil seçimler talep etmekten öteye geçemedi. Ne
yazık ki, böyle bir gündemin yaygınlaşması, elit “Z Kuşağı” sözcülerinin,
yoksul halk kitlelerini temsil ettiğini iddia edenlerle talihsiz bir şekilde
bir araya geldiğini ortaya koyuyor.
Mevcut
haliyle, Nepal’in elit “Z Kuşağı”nın eylemleri ve gündemi, yeni bir şey inşa
etmekten ve halkın kendi kendini yönettiği bir dönemi müjdelemekten aciz
olduğunu kanıtladı. Öncelikle, “Z Kuşağı” taraftarlarının birçoğunun, 2015
anayasasında belirlenen federal yapının gerekliliğini ve önemini göz ardı etme
yönündeki endişe verici eğilimini gördük. Çok sayıda genç gösterici, eyaletleri
etkisiz ve maliyetli olarak görüyor, yerel ve federal olmak üzere iki yönetim
düzeyine geri dönülmesini savunuyor. Böyle bir karar, ciddi bir hata olur.
İnternette yapılan anket türünden uygulamalarda görüldüğü üzere, elit “Z
Kuşağı”nın partizan, otoriterlik yanlısı yaklaşımını ortaya koyar.
Elit
“Z Kuşağı” içerisindeki otoriter eğilim, başkanlık sistemine benzer şekilde,
doğrudan seçilmiş bir başbakan talebiyle daha da pekişmiştir. Açıkça görülüyor
ki, böyle bir kurum kurulursa, görev süresi boyunca diğer seçilmiş
parlamenterlere karşı hesap vermeden, otoriter bir güce sahip olacaktır.
Ayrıca,
“etkili bir şekilde liderlik sergileyebilecek genç liderler bulma”ya dair kaygı
ile ülkenin siyasi krizine çözüm olarak “iyi eğitimli” teknokrat elitlerin başa
geçirilmesi fikri üzerinde durmak gerekiyor. Bir yandan, “iyi eğitimli”
liderlerin iktidara gelmesi çağrısı, ülkedeki eğitime erişim imkânının sınıfsal
yapısını ve eşitsiz eğitimin acı gerçekliğini gizliyor. Tarihsel olarak
bakıldığında bu yaklaşım, bir yandan da Nepal’in ekonomik ve siyasi elitlerinin
bir parçası olan eğitimli kesimin, ülkenin yoksul kitlelerinin sömürülmesinde
ve baskı altına alınmasında suç ortağı olduğu gerçeğinin üzerini örtüyor.
Dahası, bu türden bir liderlik anlayışı, mevcut parlamenter demokraside yeni
temsilcilerin halkın yaşamlarını, geçim kaynaklarını, onurunu ve özgürlüğünü
feda etmeyeceğini varsayıyor.
Peki
sözde iyi eğitimli liderlerin iktidar tarafından yozlaştırılmasını ne
engelleyecek? Aksi yönde bir varsayımda bulunanlar, özellikle de on yıl boyunca
devlet baskısına cesurca direnen, büyük fedakarlıklar ve can kayıplarına
katlanan devrimci güçlerin, sonunda aynı temsili demokrasi sistemi tarafından
nasıl itaate zorlandıklarının acı dolu tarihini düşündüğümüzde, safdilliliğin
sınırında dolaşıyorlar.
Nepalli
yoksullar ve orta sınıfın büyük bir kesiminde giderek artan kitlesel
hoşnutsuzluk koşullarında, uluslararası STK’ların kusursuz işleyen
mekanizmasıyla bağlantıları olan ve halk mücadelelerine neredeyse hiç dâhil
olmayan “liderler”, giderek artan bir şekilde, kitlesel ayaklanmaların yüzü
haline geldiler. Peki ama bu “liderler”, gerçekte kimlerin çıkarlarını temsil
ediyorlar?
“Liderlerin”
bir gecede öne çıkartılmalarına dönük girişimler, esasında, ekonomik elitlerin
ve uluslararası kapitalist lobilerin, komünizm karşıtı söylemleri aşılamak ve
radikal siyasetin yeniden canlanma olasılıklarını ortadan kaldırmak için
başvurdukları, iyi formüle edilmiş bir siyasi manevranın parçasıdır.
Yabancılardan
alınan fonlarla düzenlenen liderlik eğitimi programlarından seçilen, o zaten
şüpheli olan liderlik ödülleri veya bugünlerde moda olan “toplumsal
girişimcilik” üzerinden reklâm edilen, medya kuruluşları ve sosyal medya
platformları tarafından öne çıkartılan bu figürler, egemen ekonomik sınıfı,
yani kapitalistleri rahatsız etmeyecek konuları öne çıkartmak gibi bir gündeme
sahipler. Bu geçici liderler, arkalarındaki güçlü destek ve finansman sayesinde
hızla otoriter baskı gruplarına dönüştüler. Dolayısıyla devlet, politika
oluşturma ve uygulama sürecinde bu gruplara giderek daha fazla danışmak zorunda
kaldı. Çoğunluğun sosyal ve ekonomik koşullarını yeniden oluşturmak veya
iktidardaki düzeni Nepal’in sıradan kitleleri için daha erişilebilir ve katılıma
açık kılmak konusunda herhangi bir ajandaya ve programa sahip olmayan bu
“liderler”, kitlelerdeki hoşnutsuzluk kaynaklı eylemli gücü yanlış yöne
kanalize ederek onu burjuva kararlara teslim ettiler.
Sınıf
Yeniden Merkeze Oturmalı: Alt Sınıf Egemenliğine İhtiyaç Var
Nepal’de
şu gerçeği vurgulamak şart: son ayaklanmada madunların ajandası eksikti.
Ayrıca, elit “Z Kuşağı”, kendi çıkarına olan ajandasını mücadele eden kitlelere
dayattı. Hoşnutsuzluklarını dile dökmeye devam eden, elit ve avam “Z Kuşağı”
protestocuları, Eylül ayaklanmasına kendi siyasi kültürel geleneklerini
taşıdılar. Beklendiği gibi, bir hareket lidersiz ve partisiz olduğunda, farklı
kesimlerin belirgin sorunları, temposu, ruh hali ve kamusal eylem biçimleri
kısa bir süre birleşerek, ajitasyon çalışmalarını besler, “kendiliğinden”
mücadeleleri tetikler. Bununla birlikte, yolsuzluk meselesinin kendisi,
birbirine düşman olan toplum kesimlerine dek uzanan muhtelif hoşnutsuzlukların
geçici olarak birleşmesini kolaylaştırmıştır.
Yolsuzluk,
farklı toplumsal kesimlerin ve farklı sınıfların dikkatini çekme eğilimi
nedeniyle kitleleri harekete geçiren ana unsur haline gelmiştir. Bununla
birlikte, yolsuzlukla mücadele kampanyaları ve yolsuzluk karşıtı hareketler,
sömürülen ve ezilen sınıfların hoşnutsuzluğunu ve bakış açılarını tehlikeli bir
şekilde egemen sınıfların hoşnutsuzlukları ve bakış açılarıyla özdeşleştirir.
Aslında, farklı sınıflara ait hoşnutsuzlukların içselleştirilmesi, bu tür
seferberliklere ayırt edici niteliklerini kazandırır, egemen sınıfların
yolsuzluk ve sözde çözümlere ilişkin bakış açılarının kamusal söylemi ve devlet
politikasını şekillendirmesine imkân tanır. Sonuçta, bu tür seferberliklere
iştirak eden farklı kesimlerin çıkarları arasındaki çelişkiler kenara itilir.
Dolayısıyla, yolsuzluk meselesinin çerçevelendiği mevcut paradigma, büyük bir
harekete geçirici olmasına rağmen, kitlelerin hegemonyasını yaratmada başarısız
olur. Bunun yerine, elitler, yolsuzluk adına, kitleler üzerinde hegemonya tesis
eder. Buna paralel olarak, yolsuzlukla mücadele amaçlı girişimler, mevcut
burjuva siyasi yapısına olan güveni yeniden tesis eder, böyle bir yapının “saf”
ve “yozlaşmamış” bir biçiminin mümkün olduğunu ileri sürer. Kitlesel
hoşnutsuzluğu ele geçiren yolsuzlukla mücadele kampanyaları ve yolsuzluk
karşıtı hareketler, sistemi olduğu gibi koruyarak yeniden üretme yönünde önemli
bir eğilim ortaya koyarlar.
Nepal’de
orta sınıfa mensup Z kuşağının yolsuzlukla ilgili bakış açısı, “yozlaşmamış” ve
“dinamik” olarak kabul edilen bir dizi kamu figürünü merkeze taşıdı. Bu
dönemde, görünürde hiçbir siyasi kökene sahip olmayan, rapçiden Katmandu
belediye başkanına dönüşen Balendra Şah gibi birçok ismin hızlı yükselişine
tanık olduk. Seçmenlerle bağlantı kurmak için çoğunlukla sosyal medyayı
kullanan bu yeni siyasetçiler, eski partilerden, onların kadro tabanlı
sistemlerinden ve kayırmacılık ağlarından bir kopuşu temsil ediyorlar. Daha
yakından incelendiğinde, artık son derece popüler olan bu liderlerin otoriter
eğilimler barındırdığı, güçlü bir işçi sınıfı karşıtı siyasi yönelim
benimsedikleri görülüyor.
Örneğin
Belediye Başkanı Balendra Şah, Bagmati Nehri ve nehrin vadideki kollarının
kıyılarında bulunan gecekondularda yaşayan insanları ve sokak satıcılarını
sistematik olarak bölgeden uzaklaştırdığı için büyük beğeni topluyor. Söylemeye
gerek yok: kent yoksullarının mevcut belediye kurallarını ihlal etmek için
yerel yönetimlere periyodik olarak verdiği rüşvetler, rahatlıkla sistemli hale
gelmiş yolsuzluk olarak aksettiriliyor. Bu noktada, gecekondu sakinlerinin
yolsuzluğa dair okumaları, yani hükümetlerin kazançlı istihdam ve konut
sağlamadaki başarısızlıklarıyla, bunun yerine, yoksulları yoksullukları
yüzünden cezalandırmalarıyla ilgili değerlendirmeleri göz ardı ediliyor.
Bu
örnek, yolsuzluğa dair iki bakış açısının birbirine ne kadar zıt olduğunu
açıkça ortaya koyuyor. Nepal’de “Z Kuşağı” içerisinde yer alan yoksul
emekçilerin asıl rahatsız olduğu husus, zenginlerin müsrif bir hayat
yaşadıkları koşullarda kendilerinin geçimlerini sağlamak için çok çalışmak
zorunda kaldıkları gerçeğidir. Yoksuldaki bu rahatsızlığın karşısında,
yolsuzluğu, gösterişli yaşam tarzlarına düşkün politikacılar tarafından vergi
mükelleflerinin parasının kötüye kullanılması olarak algılayan elit “Z Kuşağı”nın
rahatsızlığı duruyor.
Balendra
Şah da Sudan Gurung da “yolsuzluğa karşı gençler” adı altında kampanya
yürütenler de yolsuzluğu elitlere has bir yerden ele alıyorlar. Bunların
yolsuzlukla ilgili anlayışları, esasında düzenli bir günlük hayata ve ekonomide
gerçekleşecek burjuva ilerlemenin önkoşulu olarak gördükleri disipline yönelik
arzuyu temel alıyor.
Burada
aslında yolsuzluğu, ekonomik rahatsızlıkları besleyen, gerçek ilerlemeyi
kesintiye uğratan, sistemin ürettiği eşitsizlikleri göz ardı eden,
teknokratlara has bir politik eğilim konuşuyor.
Z
kuşağı, politikacıların varlıklı çocuklarını eleştirdiğini biliyoruz. Bu
gençler, “Kayırmacı Çocuklar” dedikleri kesimin servetine, imtiyazlarına ve
sahip oldukları fırsatlara odaklanıyorlar. Oysa bu bakış açısı, politik
elitlerin yolsuzluğuna ve kayırmacılığa kilitlendiği için hatalı. Bu gençlerin
ekonomi alanında söz sahibi olan elitlerin yolsuzluklarına, emekçi kitleleri
sömürmesine odaklanması gerekiyor.
Bu
anlamda, elit “Z Kuşağı”, yolsuzluğun ekonomik kökenlerine bakmıyor. Bu
yolsuzluğun ücret hırsızlıklarında; özel gayrimenkul geliştirmenin ve üst
sınıfların estetiğine hizmet etmek üzere şehirlerin güzelleştirilmesinin önünü
açan gecekondu yıkımlarında; kamuya ait kaynakların ve sağlık, eğitim gibi
temel olanakların özelleştirilmesinde somutlaştığını görmüyor. Bunun yerine
ihaleler, lisans dağıtımı, sözleşme imzalanması gibi işlemlerde verilen
rüşvetlere, yapılan kesintilere odaklanıyor. Aslında, üst sınıfların önemli bir
kısmı, yoksullara sağlanan sübvansiyonları bile seçimde başarı elde etmek için
yoksullara verilen “rüşvet” olarak görüyor.
İşçi
sınıfı ile üst sınıflar arasında yolsuzluk konusunda derin bir çelişki olduğu
açık. Elitlerin benimsettikleri yolsuzluk tanımı, onu rüşvete, zimmete para
geçirmeye, kara paraya vs. indirgiyor, böylelikle işçi sınıfının yolsuzluk
olarak gördüğü birçok uygulamayı dışarıda bırakıyor. Bu yaklaşım, devletin
topluma yeterince para harcamaması sebebiyle, halkın büyük çoğunluğunun
gelirinin önemli bir kısmını gıda, eğitim ve sağlığa harcamak zorunda
bıraktığını görmüyor. Önemli miktarda para verilmesi karşılığında “toplumsal”
hizmetleri sunan özel okul, kolej ve hastanelerin yaygınlığı, temelde parası
olanların daha iyi eğitim/tıbbi tedavi aldığı bir durumu doğuruyor. Hiç şüphe
yok ki kamu görevinin özel çıkar için kullanılması yolsuzluksa, işçi sınıfı
açısından, bu “daha iyi eğitim ve sağlık hizmeti için daha fazla ödemeyi
öngören” uygulama da yolsuzluktur.
Elitlerin
(hegemonik) yolsuzluk tanımı, sömürüyü esas alan anlayıştan yoksun olduğu
için, işçi sınıfı ve diğer ezilen sınıflar nezdinde hükmünü yitiriyor. Dahası,
bu elitlerin bakış açısı, yönelimleri ve bakış açıları, giderek artan bir
şekilde, yoksul karşıtı olan orta sınıf kesimlerinde makes buluyor. Emekçi
yoksulların hayatta kalmak ve hayatlarını sürdürebilmek adına, zengin yanlısı
ve yoksul karşıtı yasaları atlatmak için yapmak zorunda kaldıkları küçük
“yolsuzluklar”, orta sınıflar tarafından, zaten olan damgalanmış yoksulların
kendisiyle birlikte kökünden sökülüp atılması gereken, giderek büyüyen bir
tehdit olarak algılanıyor. Ekonomi sahasına hâkim olan elitlerdeki açgözlülük,
ekonomik kalkınmanın motoru olarak kabul edilirken, yoksulların hayatta kalma
becerileri, orta sınıfın “dünya standartlarında şehirler ve modern bir Nepal”
ile ilgili hayalleri peşinde koşarken yüzleştiği birer engel olarak görülüyor.
Ne
yazık ki bir alt sınıf ajandasının bulunmadığı koşullarda, üst sınıfların
yolsuzlukla ilgili bakış açıları, sahip olduğu, sağlam zemin üzerine kurulmuş
bir hegemonyanın keyfini çıkartıyor. İşçi sınıfı emeğiyle ekonomiye muazzam
katkı sunuyor olmasına rağmen, onun yolsuzluğun sömürüyü ve yaygın eşitsizliği
koşulladığını söyleyen yaklaşımı kenara itiliyor.
Emekçi
kitlelerin mülkiyete ve servete yönelik öfkesi, yağma ve vandalizm olaylarıyla
kendini ortaya koyuyor. Buna karşın emekçi kitleler, sömürü ve baskının
üstesinden gelmek için belirgin bir bakış açısından ve programdan mahrum. Acı
olan şu ki, toz duman dağıldığında, elitlerin hegemonyası sürdüğü sürece,
öfkenin rahatlatıcı bir şekilde dışa vurulması pek fazla değişime yol açmıyor.
Eski düzen her daim yeniden, Nepal’da yaşanan son gelişmelerden de görüleceği
üzere, bu sefer daha büyük bir güçle tesis ediliyor.
Sonuç
Yerine: Yeni Bir Şafağa Doğru
Nepal’deki
Eylül ayaklanması, ateşlediği kıvılcım üzerinden, ilericiler arasında
tartışmalara yol açtı. Bu ayaklanma, Güney ve Güneydoğu Asya bölgesinde öfkeli
kitlelerin artan ekonomik eşitsizliklere ve genellikle emperyalist güçler
tarafından desteklenen yozlaşmış rejimlere karşı ayaklandığı diğer
ayaklanmaların peşi sıra gerçekleşti.
Bu
olayların neredeyse tamamında yapılan eylemlerde gençler, hesap verme, onur ve
değişim talep ettiler. Birkaç kuşakta birikmiş hoşnutsuzluğu dillendirdiler.
Birçokları, “Küresel Güney”deki gençlikte açığa çıkan huzursuzluğu, bölgede
yaşanacak değişimin güvencesi olarak gördü. Gençlerin, emperyalistlerin
yereldeki elitlerle ve sermayeyle kurduğu meşum ittifaka yönelik bir direniş
ortaya koyduğunu söylediler.
Ne
var ki bu son ayaklanmalara devrimci soldan çok, farklı güçleri içeren bir
birlik öncülük etti. Bu kitlesel hareketin lideri, partisi ve belirgin
ideolojik bağları yoktu. Neticede bu hareketler, birbirine düşman olan farklı
toplumsal kesimleri etkileyip harekete geçirdi. Bu hareketler, sistemi şok etme
potansiyelini açığa çıkarttı. Birçok örnekte egemenlerin belirlediği kuralları
altüst etti ama ne yazık ki her seferinde kimi iç çelişkilerin ağırlığı altında
ezildi. Bu tür ayaklanmalara katılan emekçi kitlelerin tutarlı bir vizyonunun
ve gündeminin bulunmaması, somut meselelerinin göz ardı edilmesine, bunun
sonucunda, halkın özyönetimini savunan, o çok ihtiyaç duyulan alternatif
siyaset paradigmasının kenara atılmasına yol açtı. Bunun sonucunda, ayaklanmalar,
direşken ve kuvvetli temsili demokrasi sistemince iç edildi. Buna bağlı olarak,
tepedeki liderler aşağıdan gelen baskı nedeniyle değişti ama sürece tepki
vermeyen temsili sistemin yapısı bozulmadan kaldı. Bu tür dönemlerde paradoksal
olarak, işler değişiyor gibi görünse de aslında hiçbir şey değişmez.
Bir
zamanlar güçlü olan komünist hareketin çöküşüyle ve parlamenter sistem
içerisindeki sol partilerin başarısızlıklarıyla boğuşan Nepal, bu paradoksun
somut bir örneğidir. Burada açığa çıkan halk hareketi, ülkenin monarşiden
cumhuriyete uzanan zorlu yolculuğunun ürünü. Monarşiye ve feodal toprak
sahiplerine karşı on yıldır süren mücadeleye rağmen, halk hâlâ iktidarsızlığa
mahkûm ediliyor. Nepal, bu temel çelişkiyi iliğine kadar yaşıyor.
Eski
Nepal’de çatlaklara yol açsa da yaşanan çatışmalar, yeni Nepal’i henüz
doğurmadı. Halkın monarşiden kurtulduğu, muktedir elitlerin egemenliğinden
koptuğu koşullarda, Katmandu gibi şehirlerdeki son ayaklanmalarda yapılan
“değişim” çağrıları, bu durumla karşılaştırıldığında sönük kalıyor. Aslında
bugün reformizme fazla taviz veren, statükoyu gülünç bir şekilde tekrar eden
bir yaklaşımla karşı karşıyayız. Bu durum, önemli ölçüde, haklı veya haksız,
yanlış veya gerçek olsun, yozlaşmış olarak algılanan, solun eski kuşaklarının
tutarlı bir ideolojik çerçeveden yoksun olmasından kaynaklanıyor. Yaygın
yolsuzluk skandallarının bir sonucu olarak Sağ ve sözde Sol arasındaki farkın
belirsizleşmesi, bir yolun kaybolmuş gibi göründüğünü ortaya koyuyor.
Sözde
apolitik kalabalıkların ve örgütsüz hareketlerin açığa çıkması için giderek
daha fazla alan açılıyor. Sonuç olarak, hiçbir ideolojik bağlılığı olmadığı
düşünülen ve görünüşte hiçbir siyasi örgüte ait olmayan kişiler, sahnenin
merkezini ele geçirdiler; bu durum, Güney ve Güneydoğu Asya’daki son
ayaklanmaların hemen hemen hepsinde izlenen bir olgudur.
Son
gelişmelere cevaben bazıları, hareketin yalnızca yeni bir hükümet için
seçimler, seçim reformları vb. talep etmekle yetinmemesi gerektiğini savunuyor.
Ancak bu noktada, herhangi bir kitlesel ayaklanmanın dönüşümü tetikleme
potansiyelinin, hareket üzerinde kimin hegemonyasının hüküm sürdüğü sorusuyla
özünde bağlantılı olduğu gerçeği gözden kaçırılıyor. Kitlesel ayaklanmalarda
elit ve avam yan yana düşse de farklı talepler dillendiriyorlar.
Bu
aşamada esas olarak hangi sınıfın taleplerinin kitle hareketinin popüler
öznelliği olarak kabul edildiği sorusuna odaklanılmalıdır. Hareketin talepleri,
ancak sömürülen ve ezilen sınıfların bakış açısından kaynaklanıyorsa, ancak o
vakit birbirinden farklı kitleler, ezilen ve sömürülenlerin liderliği altında
birleştirilebilirler.
Nepal’deki
son protestolar bağlamında, Nepal’deki “Z Kuşağı”nın terkibindeki farklı
bileşenleri görmeli, bu gerçeğin “Z Kuşağı”nın farklı kesimlerinin harekete
kendi ajandalarını taşıdıkları koşullarda ne anlama geldiğini idrak etmeliyiz.
“Z
Kuşağı”nın işçi sınıfına mensup kesimlerindeki hoşnutsuzluk ve bunların
geliştirdikleri mücadele biçimleri göz ardı edildi, bunların daha anlaşılır,
ileri biçimlere evrilmelerine mani olundu. Yoksul köylülerden, tarım
işçilerinden ve kentli alt sınıftan oluşan büyük bir nüfusa rağmen, bu
kesimlerin gençliği ya harekete geçirilmedi ya da bu gençler, “Z Kuşağı”
protestolarını ve müteakip müzakereleri kenardan izlemekle yetindi. Bu anlamda
kitleler, hareket üzerinde hegemonya tesis edemedi.
İçinde
bulunduğumuz dönemin politik karmaşası içerisinde, sol örgütlerin ve partilerin
içindeki gençler, örgütsel parçalanma ve ideolojik kemikleşmenin üstesinden
gelmek suretiyle, emekçi kitlelerin çıkarlarını ve özlemlerini gerçekten temsil
etmek, bunları yeni bir Nepal'in merkezi siyasi gündemi haline getirmek için
harekete geçmek zorunda kaldılar. Nihayetinde, işlerin gerçek manada değişmesi
ve statükonun eskiden trajedi şimdilerde komedi olarak icra eden yaklaşımın
ötesine geçmek için, “Z Kuşağı”nın alt sınıfa mensup kesimleri dâhil tüm ezilen
yoksul kitlelerin, sadece öfkelerini değil, aynı zamanda gerçek bir dönüşümü
getirecek programı üretecek somut ve bağımsız bir ajandayı da ortaya koymaları
gerekiyor.
Maya John
14 Ekim 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder