17 Ekim 2025

,

Bugün Kautsky’den Ne Öğrenebiliriz?

Karl Kautsky, yirminci yüzyılın başlarında “Marksizmin Papası” olarak biliniyordu, buna karşılık, son döneme kadar herkesin ismini unuttuğu biriydi.[1] Kautsky, on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başlarında sosyalist partilerin meydana getirdikleri Sosyalist Enternasyonal’in ve Marksist olduğunu söyleyen Alman Sosyal Demokrat Partisi isimli kitlesel işçi partisinin önde gelen teorisyeniydi. Fakat zamanla SPD liderlerinin Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman egemen sınıfına verdiği desteğe teorik kılıf ördüğü ve Rus Devrimi’ne düşmanlık ettiği için tümüyle itibarsızlaştı. Çelişkili bir gelişme dâhilinde fikirleri partinin kapitalist sisteme uyum sağladığı süreçte fazla radikal bulunduğu için SPD’nin reformist liderlerince de açıktan veya örtük olarak redde tabi tutuldu.

Fakat son yıllarda, en azından ABD’deki solcular arasında, yeniden itibar kazandı. Bu sahiplenmenin, Bernie Sanders, Alexandria Ocasio-Cortez ve Raşide Tleyb gibi demokratik sosyalistlerin popülerliğiyle bir bağı olduğunu görmek lazım.

ABD’de yayınlanan solcu dergi Jacobin, geçen sene Kautsky’nin Birinci Dünya Savaşı öncesi yazılarını savunan bir dizi makaleye yer verdi ve bu çalışmalarda bugün sosyalistler açısından fazlasıyla değerli olan fikirlerin bulunduğunu söyledi. Bu makale dizisine katkıda bulunan sosyalist tarihçi Lars Lih yazısında, “her ne kadar Kautsky son yıllarında sağa kaymış olsa da politikası ile Leninizmin pratiği arasında bir süreklilik olduğunu görmek gerekiyor” dedi.[2]

Ben, bu makalede ilgili görüşlere karşı çıkıyorum ve Kautsky’nin Marksizm anlayışının her daim kusurlu olduğunu söylüyorum. SPD’nin sağ kanadına giderek sarılmış bir isim olarak Kautsky’nin sosyalist devrime yönelik açıktan itirazının onu bugün savunanların iddiasının aksine, ilk fikirlerinden koptuğunun bir delili olmadığını düşünüyorum.

Kautsky, ömrü boyunca dünya tarihini etkileyen önemli olaylara şahit oldu, görüşleri zaman içerisinde gelişti ama gene de fikirlerinde belirgin bir sürekliliğin olduğunu görmek gerek. Burada ben, Kautsky’nin teorik yazılarını ve SPD içerisinde yürütülmüş önemli tartışmalarda aldığı konumları inceleyeceğim, partiyi o savunduğu devrimci politika çizgisinde tutup tutmadığını sorgulayacağım.

Pandemi, ekonomik felaket ve iklim değişikliği koşullarında ben, ayrıca Kautskici veya değil, sosyalizme uzanan parlamentarist bir yol olmadığını iddia edeceğim.

Karl Kautsky Reformist mi Devrimci mi?

Jacobin dergisinde çıkan iki makalede Kautsky, “sol reformist” bir isim olarak takdim ediliyor. Lih makalesinde, Kautsky’nin ilk eserlerinin, özellikle İktidar Yolu’nun Bolşevikleri strateji konusunda beslediğini, bu noktada Ekim Devrimi’nin zaferinde önemli bir rol oynadığını söylüyor. Kışkırtıcı bir başlığa sahip olan diğer bir makalede (“Kautsky Neden Haklıydı ve Onu Neden Önemsemelisiniz?”) sosyalist yazar Eric Blanc, Kautsky ile Lenin arasındaki farkın “devrimin gerekli olup olmadığıyla değil, devrime nasıl varılacağıyla” ilgili olduğunu söylüyor.[3] Blanc, Kautsky’nin sosyalizmi kurmak için mevcut devlet kurumlarını barışçıl yollardan, kademeli olarak kullanma konusunda hiçbir vehme sahip olmadığını iddia ediyor.

Üçüncü makalede James Muldoon, “Kautsky’nin fikriyatı, halen daha hayatımızın tüm veçhelerini nasıl demokratikleştireceğimiz hususunda ikna edici bir görüş sunuyor” diyor.[4] Peki bu iddialar ne kadar doğru? Bu soruya cevap verebilmek için bizim Kautsky’nin önemli eserleri üzerinden 1914’e dek yaşadığı teorik değişim sürecine bakmamız gerekiyor.

1918’deki Alman Devrimi’nden önce Almanya’da demokrasi yoktu. Orduyu ve dış politikayı kontrol eden ve seçimle işbaşına gelmeyen devlet başkanı olarak Kayzer hükümeti atayabiliyor, dilediğinde feshedebiliyordu. Britanya’dan farklı olarak Almanya’da sadece erkekler oy kullanabiliyordu. İki kademeli sistemde altta duran ve daha fazla vekile ev sahipliği yapan meclis (Reichstag) sınırlı yetkilere sahipti. 1871’de kurulmuş olan Alman İmparatorluğu, kendi meclislerine sahip olan ve “Länder” olarak bilinen küçük eyaletlerden oluşan bir federasyondu. Diğerlerinden çok daha büyük olan Prusya eyaleti herkesten fazla yetkiye sahipti. SPD liderleri, en çok da oluşan devlet kurumlarının nasıl demokratik kılınacağı üzerine kafa yordular.

1890’a dek sendikalar yasa dışıydı. SPD, Almanya’nın ilk şansölyesi Otto von Bismarck’ın 1878’de yürürlüğe koyduğu Sosyalizmle Mücadele Kanunları uyarınca açıktan örgütlenme çalışması yürütemiyordu. Bu kanunların yürürlükten kaldırılmasıyla birlikte SPD, nüfuzunu ve seçimlerdeki kitle desteğini hızla artırdı. Ama gene de parti liderleri, devlet baskısını tahrik edecek adımlar atmamak için kılı kırk yardılar. Bu konudaki kaygı, ilkin 1895’te, SPD’nin ülke genelinde yayın yapan gazetesi Vorwärts’ın Engels’in Marx’ın Fransa’da Sınıf Mücadeleleri için yazdığı takdim yazısını yayınlaması üzerine dil buldu. Yazısının kırpılarak ve değiştirilerek yayınlandığını, ayaklanmacı mücadele yöntemlerine yönelik vurgularına yer verilmediğini gören Engels, deliye döndü.

Partinin hacmi ve kendisine bağlı örgütleri zamanla büyüdü. Artık parti, 75 gazeteye, spor kulüplerine, kooperatiflere hatta meyhanelere sahip bir yapıydı. Bu da parti memurlarının sayısının artmasını beraberinde getirdi. Bu memurlar ve gelişen sendika bürokrasisi, işçi hareketi içerisinde güçlü ve muhafazakâr bir güç haline geldi. Devlet baskısına yönelik korku, partinin reformist pratiğinin bahanesi olarak kullanılmaya başlandı.[5] İşte Kautsky’nin politik değişimi, tam da bu arka plan üzerinden anlaşılmalı.

Kautsky’nin ilk önemli çalışması, Sınıf Mücadelesi adını taşıyan, 1892 tarihinde İngilizce olarak yayımlanmış, SPD’nin Erfurt Programı’na dair yorumlarını içeren kitaptır.[6] Belirli bir kısmını Kautsky’nin yazdığı program, sosyalizmin tarihsel “gerekliliği”ne vurgu yapıyordu.

“Kapitalist sistemin yürüyecek yolu kalmadı. Dağılması an meselesi. Kaçınılmaz olarak oluşan ekonomik güçler, kapitalist üretimi nihai yıkıma sürüklüyor. Mevcut toplumsal düzenin yerini yenisinin alması, sadece bir avuç insanın istediği bir şey olmaktan çıktı. Bu değişim, kaçınılmaz bir olgu halini aldı.”[7]

Ama Kautsky, sosyalizme geçiş sürecinin nasıl cereyan edeceği konusunda net ifadeler kullanmıyordu. Çalışmasında “dünya devrimi” ifadesini alttakilerin ayaklanmasından ziyade radikal bir toplumsal değişim anlamında kullanıyordu:

“Böylesi bir devrim, cereyan ettiği koşullara göre birçok farklı biçim alabilir. Devrime şiddetin ve kanın eşlik edeceğine hiç şüphe yok. Tarih, egemen sınıfların istisnai bir biçimde açık görüşlü olduğu ya da zayıf ve korkak halleriyle kaçınılmaz olarak yaşanan gelişme önünde diz çöküp koltuklarını terk ettiği durumlara şahit olmuştur. Ama öte yandan toplumsal devrim, tek darbede gerçekleşen bir şey değil. Muhtemelen böylesi bir şey hiç yaşanmayacak. Devrimler, yıllar hatta on yıllarca süren ekonomik ve politik mücadelelerin neticesinde gerçekleşir. Birbiriyle kavga eden sınıfların ve partilerin sürekli geri çekildiği veya ileri atıldığı sürecin sonunda başarıya ulaşır. Hatta sık sık bu devrim süreci, uzun gericilik dönemleriyle kesintiye uğrar.”[8]

1881’de Kautsky, sosyalistlerin hedeflerine seçimle varabilecekleri vehmine kapılmamaları gerektiğini söylüyordu.[9] Ancak Sınıf Mücadelesi’ni kaleme aldığı dönemde parlamento düzleminde yürütülen faaliyetin iktidar mücadelesi için asli olduğuna inanıyordu. Hatta bu dönemde Kautsky, işçi sınıfının, parlamentonun gücünü, en azından devletin diğer kurumlarıyla ilişkisi dâhilinde, artırmak için mücadele etmesi gerektiğini söylüyordu:

“Proletarya, parlamenter faaliyete güvenmezlik edemez. Hatta işçi sınıfı, tüm enerjisini hükümetin diğer bileşenleri ile ilişkisi dâhilinde parlamentonun gücünü artırmaya, parlamentoda en fazla vekile kavuşmaya harcamalıdır.”[10]

Kautsky, bu süreçte “sınıf mücadelesi”, “devrim” ve “proletarya diktatörlüğü” gibi Marksist kavramları kullanıyordu ama bu kavramlara pratikte verdiği anlam boş ve belirsizdi. Radikal terim ve tabirler kullanmasına karşın Kautsky, işçi sınıfının devlet iktidarını barışçıl yollardan alması fikrini savunuyor, silahlı ayaklanma fikrini devre dışı bırakıyordu. Marksist yazar John Molyneux, bu durumu şöyle izah ediyor:

“Kautsky, ‘devrim’ savunucusu gibi görünür ama aslında savunduğu şey parlamenter devrimdir. Başka bir ifadeyle Kautsky, işçi partisinin muhalefette kalmasını ister, parlamentoda çoğunluğu elde edene ve hükümet kurana dek burjuva hükümetleriyle koalisyon kurulması veya bu tür hükümetlere girilmesi fikrine karşı çıkar. Kautsky’ye göre işçi partisi, elde edeceği çoğunluğu sosyalizmin kurulmasını sağlayacak yasaları çıkartmak için kullanacaktır.”[11]

Kautsky, parlamento faaliyetinin önemine özel önem verir. Sınıf Mücadelesi eserinde politik eylemin odak noktasının yasama meclisi olması gerektiğine ilişkin gerekçelerini sıralar:

“Parlamentonun faal olduğu tüm ülkelerde yasama organı vergileri belirler. Dolayısıyla işçi sınıfı, parlamentoya vekil yollamak suretiyle hükümeti etkileme imkânı bulur.”[12]

Kautsky, parlamentoyu kapitalist sınıfı işçilere faydalı reformlar yapmaya zorlama aracı olarak görüyordu. Bu fikrin ötesine geçen Kautsky, süreç içerisinde parlamentoda çoğunluğu elde etme hedefini temel alan bir sosyalist dönüşüm teorisi geliştirdi. Kautsky, çoğunluğun elde edilmesiyle birlikte kapitalist devletin elindeki aygıtın kontrol altına alınabileceğine inanıyordu. Massimo Salvadori’nin Kautsky’nin fikriyatının gelişim sürecini detaylı bir biçimde inceleyen çalışmasında izah ettiği biçimiyle, bu politik strateji doğalında “modern burjuvazinin ürettiği kurumların teknik mirasını muhafaza etmeyi öngörüyordu”. SPD’nin kullanacağı kurumlardan “tüm bir tarihsel dönem boyunca vazgeçilmeyecekti.”[13]

Neticede devlet doğru ellere geçtiğinde onun toplumsal değişimi gerçekleştirecek bir güç haline geleceğini söyleyen yaklaşım, Kautsky ve SPD’yi tehlikeli bir politik alana mahkûm etti. Devleti sosyalizmin inşası için gerekli bir araç olarak gören yaklaşım, ilerici hareketlere yönelik kanlı mücadeleler yürüttüğünde bile devleti savunmayı gerekli kılıyordu.

Sınıf Mücadelesi’nin burjuva parlamentolarına yönelik tavrı ile sosyalist hareket içerisinde ortaya çıkan birçok radikal ve devrimci örgütün pratiği arasında dağlar kadar fark vardı. Örneğin Lenin ve Bolşevikler, 1905’te gerçekleşen Rus Devrimi sonrası Çar eliyle kurulan meclise oldukça farklı yaklaştılar. Lenin’e göre meclis, ancak kapitalist sistemin kötülüklerini açığa vurmak ve sistemin kendisini değiştirecek araç olarak görülmeyen yasama meclisi dışında bir mücadele inşa etmek için bir tür kürsü olarak kullanılabilirdi.[14] Lenin ve Bolşevikler, bu yaklaşımı Rus Devrimi sonrası İkinci Enternasyonal’den kopulması ardından Komünist Enternasyonal’e taşıdılar.

Kautsky’nin yaklaşımı, sadece Lenin ve komünistlerin yabancısı olduğu bir yaklaşım değildi. Bu yaklaşım, Marx’ın Paris Komünü deneyimi üzerinden biçimlenmiş olan devlet anlayışıyla da çelişiyordu. 1871’de Paris’te ayaklanan kitleler devlet güçlerince ezildiler. Böylelikle devletin alttakilerin itirazları ve meydan okuması ile yüzleştiğinde devletin neler yapabileceği görülmüş oldu. Ayrıca Paris Komünü, toplumun yönetilmesi konusunda yeni bir yol ve model sundu. Dünyanın ilk işçi hükümeti olarak Komün, avamın liderlerine sırtını yaslamadı, daha çok o avamın devrim sürecine katılımlarından güç aldı. Bu sebeple kapitalist topluma hâkim olan devlet tipinden tümüyle farklı bir devlet tipi geliştirdi. Marx’ın ifadesiyle, “Komün parlamenter bir yapı değil, işleyen bir yapı olmalıydı, hem yasama hem de yürütme faaliyetini birlikte yürütmeliydi.”[15]

Komün derslerinden istifade ederek kaleme aldığı Fransa’da İç Savaş eserinde Marx, sosyalizmin ancak bu tür bir örgütle kurulabileceğini, sosyalizmin mevcut kapitalist devletin ele geçirilmesine yönelik çabalarla kurulamayacağını net bir dille ifade etti: “İşçi sınıfı hazır bulduğu devlet mekanizmasını ele geçirip onu kendi amaçları doğrultusunda kullanmakla yetinemez.”[16]

Sosyalist hareketin tarihinin bir sonraki aşamasının da ortaya koyduğu biçimiyle Marx, devletin tarafsız bir yapı değil, kapitalist sınıfsal düzeni daimi kılma aracı olduğunu söylerken haklıydı. En demokratik kapitalist devlette bile parlamento, gerçek iktidarı elinde bulundurmaz. Parlamento temelde ekonomiyi ve devlet mekanizması dâhilinde üst düzey memurları, askeriyenin üst kademelerini, emniyet müdürlerini ve hâkimleri kontrol eden büyük bankaların ve devasa şirketlerin toplantı odalarına ev sahipliği eder. Sermaye için tehdit olarak görülen solcu hükümetlerse sürekli üst düzey memurların desteğiyle, finans kurumlarının ekonomik şantajları ve sabotajlarıyla yüzleşirler. 2015’te Yunanistan’da iktidara geldikten hemen sonra Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun solcu Syriza’nın oluşumuyla güçlenen ümitleri ayaklar altına alması bu konuda verilebilecek önemli bir örnektir.[17]

Parlamento işe yarayan bir şey olsaydı sermaye parlamenter düzenden hemen vazgeçer, derin devleti reformist hükümetleri yıkmak için kullanırdı. Bu konuda verilecek en önemli örnekse 1973’te Allende’nin başında olduğu Halkın Birliği hükümetinin kanlı bir darbeyle yıkılmasıdır. Ilımlı bir isim olan Jeremy Corbyn’in İngiltere başbakanı olması ihtimali, 2015 yılında üst düzey bir generalin orduda isyan çıkartma tehditleriyle karşılanmıştı.[18]

Toplumun sosyalist dönüşümünün önüne çıkan bu türden engellerin sebebi, seçim süreçlerinde tayin edilmemiş iktidar merkezleri olduğundan, sosyalist bir toplum kurmak için parlamentoda çoğunluğu kazanmanın veya başkanlık seçimlerini kazanmanın çok daha ötesine gitmeyi gerektirir. Bu noktada genel grevlere, militan gösterilere ve ayaklanmanın diğer taktiksel araçlarına ihtiyaç olacaktır. En önemlisi, işçi sınıfı, işçi sınıfının iktidarını temsil eden alternatif organlar oluşturmalıdır: işyerleri etrafında örgütlenen demokratik işçi kurumları, kapitalist devletin ekonomik ve baskıcı işlevlerini önce felce uğratabilir, sonra da yerini alabilir.

İşçi sınıfını güçlendirmeyi amaçlayacak devrimci bir parti kurulmadan bu hedefe ulaşılamaz. Parlamentoyu siyasi mücadelenin ana sahnesi olarak görmek, mücadelenin sorumluluğunu küçük bir parlamenter grubuna devretmek ve işçi sınıfının kendi faaliyetlerini durdurmasına katkıda bulunmak anlamına gelecektir. Yani sosyalistler, tabandan gelen hareketleri parlamentodaki tartışmaların, hatta sol bir hükümetin sadece bir yardımcı unsuruymuş gibi görmemelidirler.

Marksist yazar Chris Harman’ın da ifade ettiği gibi, “devrimcilerin görevi, işçilerin ‘sol’ bir hükümete yönelik hayallerini yıkmak, yani, işçilerin tüm kısmi ve sınırlı mücadelelerini üstlenmek, bunları genelleştirmek ve hükümetin stratejisiyle çelişse bile onlara öncülük etmektir. Kısacası, devrimcilerin görevi, hükümete karşı sol bir muhalefet örgütlemek ve devlete olan bağımlılığının yerini işçilerin öz örgütlenmesinin almasını sağlamaktır.”[19] Ne var ki bu Kautsky’nin her daim yabancısı olduğu bir yaklaşımdır.

Pasif Devrim

1894 yılında Kautsky, referandumlar ve yerel meclisler gibi doğrudan demokrasi biçimlerine karşı parlamenter demokrasiyi savunan, Parlamenterizm ve Demokrasi adlı bir temsilci demokrasi tarihi kitabı yayımladı. Kitapta, parlamenter demokrasinin kapitalist bir yönetim biçimi olmadığını söyleyen Kautsky, parlamentonun “en çeşitli sınıf çıkarlarına hizmet etmek” için kullanılabileceği fikrini savundu.[20] Kautsky’ye göre: “Gerçek bir parlamenter rejimin, burjuvazinin diktatörlüğü için olduğu kadar proletaryanın diktatörlüğü için de bir araç olabileceği giderek daha açık hale gelmeye başlıyor”du.[21] Ayrıca Kautsky, devleti yıkmak isteyen anarşistleri eleştirmekten geri durmadı.

Kautsky’nin parlamenterizme verdiği destek, SPD içinde daha sağcı akımların ortaya çıkacağının habercisiydi. 1899’da Eduard Bernstein, Evrimci Sosyalizm adlı kitabını yayımladı ve Kautsky ile ilişkilendirilen SPD’nin Marksist “ortodoksluğu”na karşı açık bir mücadele başlattı. Bernstein, Kautsky ile birlikte Erfurt Programı’nı kaleme almış ve SPD’nin acil taleplerini içeren “asgari programını” yazmıştı.

Evrimci Sosyalizm, partinin giderek daha fazla uyguladığı şeyi, sınırlı reformlar elde etmek için sendikal ve parlamenter eylemlerin sınırlandırılması fikrini teorik planda savunan bir çalışmaydı. Bernstein’a göre, sendikaların kısmi kazanımları ve mecliste sosyal yasaların kabul edilmesi, Alman toplumunun sosyalizme çok yavaş bir şekilde “kazanılmasını” sağlayacaktı:

“Anayasaya uygun kanunların çıkartılması, yavaş işleyen bir süreçtir. […] Genellikle uzlaşma yolunu izler. Ancak, önyargıların ve halkın büyük çoğunluğunun sınırlı ufkunun toplumsal ilerlemenin önünde engel teşkil ettiği devrimci planlardan daha güçlüdür ve kalıcı ekonomik düzenlemelerin oluşturulması söz konusu olduğunda daha büyük avantajlar sunar.”[22]

Bernstein ve destekçilerinin görüşleri, sendika bürokrasisinin çıkarlarının ve SPD’nin Bavyera şubesinden Georg von Vollmar gibi şahsiyetlerin açıkça sınıf işbirlikçisi politikalarının düşünsel bir ifadesiydi. Vollmar, Erfurt Programı’na karşı çıkmış ve partinin politikasını köylülere ve liberal orta sınıflara daha çekici hale getirmek için yumuşatmak ve böylece onların siyasi temsilcileriyle koalisyon hükümetlerinin önünü açmak istemişti.

Biraz tereddüt ettikten sonra Kautsky, SPD içinde ortaya çıkan bu siyasi akıma karşı mücadeleye başladı. Hem deneyimli parti lideri August Bebel hem de Rosa Luxemburg ve Alexander Parvus gibi genç radikaller onu destekledi. Bernstein, Marksizmin temel ilkelerinden vazgeçmekle suçlanan “revizyonizm”le itham edildi. Kautsky, köylülere ve orta sınıflara yönelik oportünist çağrılara karşı çıktı, işçi sınıfının siyasi bağımsızlığını savundu ve Bernstein’ın açık reformizmine karşı çıktı. 1902’de yayınlanan Toplumsal Devrim adlı kitabında, aşamalı “evrimsel sosyalizm” fikrini ütopik bularak eleştirdi:

“İşçi sınıfı, sermaye üzerinde ilk büyük zaferini kazanarak siyasi gücü eline aldığında, bunu kapitalist sistemin ortadan kaldırılmasından başka bir şekilde kullanamaz. Bu gerçekleşene kadar, iki sınıf arasındaki mücadele sona ermeyecek, zaten eremez de. Kapitalist sistem içindeki sosyal barış, entelektüel sınıfların gerçek ihtiyaçlarından doğmuş bir ütopya olmakla birlikte, gelişmesi için gerçekte hiçbir temeli yoktur. Kapitalizmin sosyalizme doğru algılanamaz bir şekilde gelişmesi de en az bunun kadar ütopiktir.”[23]

Ne var ki Bernstein’ın evrimsel sosyalizmine saldırsa da, Kautsky’nin alternatifi, tümüyle pasif bir siyasi stratejiydi. Kendi toplumsal dönüşüm teorisi, sosyalizmin kapitalizmin ekonomik gelişiminin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkacağı görüşüne dayanıyordu. Kapitalist sanayi büyüdükçe, işçi sınıfı da büyüyecek ve daha organize hale gelecekti; işçi sınıfı büyüdükçe ve daha organize hale geldikçe, sınıf bilinci de gelişecekti, sınıf bilinci geliştikçe, SPD’ye verilen oy sayısı da artacaktı. Bu durdurulamaz büyüme, nihayetinde parlamentoda ezici bir sosyalist çoğunluk ve toplumun sosyalist yeniden inşasının başlangıcı anlamına gelecekti. Böylelikle parti, kapitalizmin ekonomik gelişmesine dayanan mekanik bir toplumsal sürecin son aşaması olarak pasif bir rol oynayacaktı. Kautsky, SPD’nin “devrimci bir parti olduğunu, ancak devrim yapan bir parti olmadığına” dair tespitiyle bu teoriyi gayet iyi özetliyordu:

“Hedefimize ancak bir devrimle ulaşabileceğimizi biliyoruz. Bu devrimi yaratmanın bizim gücümüzün ötesinde olduğu kadar, onu engellemenin de rakibimizin gücünün ötesinde olduğunu biliyoruz.”[24]

1904 yılına gelindiğinde, revizyonizm partide yenilgiye uğramış gibi görünüyordu. Ancak solun görünürdeki zaferi yüzeyseldi. Parti liderleri, Marksizmin kitabına güya bağlılık gösterirken, reformist ve seçimci uygulamaların etkisi artmaya devam etti. Aslında Bernstein ve Kautsky, partide revizyonizm üzerine yapılan tartışmaların yarattığı hararet ve gürültüden anlaşıldığı kadarıyla pek fazla ortak noktaya sahip değillerdi. 1898’de Kautsky, revizyonizmle mücadeleye karar vermeden önce Bernstein’a şunları söylemişti: “İngiltere’de sosyalist bir toplumun gelişmesi için devrim olmadan da yolun açık olduğu konusunda sizinle tamamen aynı fikirdeyim.” Böylece, Bernstein’ın devrimi açıkça terk etmesini eleştirmiş olsa da, bunu reformist uygulamaları sorgulayan bir üslupla yapmamıştı.

Sonraki birkaç yıl içinde, Rusya’daki 1905 Devrimi’nin etkisinin hissedildiği, Almanya’da sınıfsal kutuplaşmanın arttığı koşullarda Kautsky sola kaymış gibi göründü. Rus İmparatorluğu’nda yaşanan büyük ayaklanma, işçilerin yeni bir mücadele ruhu sergilediği Almanya’daki sol üzerinde büyük bir etki yarattı. Plehanov gibi Rus sosyalist hareketinin sağ kanadındaki Menşevik liderlerin aksine Kautsky, Rus İmparatorluğu’ndaki devrimi ve işçi sınıfının bu devrimdeki öncü rolünü öngörmüştü. Bunun Avrupa’nın geri kalanında sınıf mücadelelerini canlandıracağını umuyordu. İlginç bir şekilde Kautsky, Rusya’daki olayların, önde gelen kapitalist ülkelere göre daha yavaş bir ekonomik gelişme gösteren ülkelerin, daha gelişmiş ekonomilerin geçirdiği aşamaları atlayabileceğini gösterdiğini de savundu:

“Bir bütün olarak toplum, evrimin herhangi bir aşamasını atlayamaz, ancak toplumun geri kalmış kesimleri bunu kolaylıkla yapabilirler. Dolayısıyla, Rus toplumu kapitalist aşamayı atlayarak eski sistemden yeni komünizmi hemen geliştirebilirdi. Yani Rus toplumu kapitalist aşamayı atlayabilirdi. Ancak bunun için Avrupa’nın geri kalanında sosyalizmin zafer kazanması gerekiyordu.”[25]

Ayrıca köylülüğün rolü konusunda da belirli bir görüşe sahip olan Kautsky, “Rus ve Fransız devrimlerinin, büyük özel toprak mülkiyetinin parçalanmasının köylüleri devrime kopmaz bağlarla bağlayacak olması bakımından birbirine benzeyeceği”[26] iddiasındaydı. Bununla birlikte, nihayetinde Rusya’da kapitalizmin az gelişmiş olmasının, 1905 Devrimi’nin hedeflerinin burjuva demokrasisini kazanmakla sınırlı kalması gerektiği anlamına geldiğini savundu. Dahası, Rusya’daki devrimle ilgili tutumu ne kadar radikal olursa olsun, Kautsky kendi ülkesine gelince çok daha temkinli bir tutum içerisindeydi.

“İktidar Yolu” Derken?

1907 genel seçimlerinde SPD, Sosyalizmle Mücadele Kanunları’nın yürürlükten kaldırılmasından bu yana ilk büyük seçim yenilgisini yaşadı ve mecliste 38 sandalye kaybetti. Seçimlerdeki en önemli konu, Alman ordusunun Almanya’nın Güneybatı Afrika kolonisinde (bugünkü Namibya’da) bir isyanı kanlı bir şekilde bastırmasıyla gündeme gelen sömürge politikasıydı. SPD, katliamları kınamış ve sömürgeciliğe karşı çıkmıştı. Bu, işçi sınıfı tabanının sağlam kalmasına rağmen, orta sınıfın desteğini kaybetmesine neden oldu. Gustav Noske liderliğindeki ve sendika liderlerinin desteklediği partinin sağ kanadı, kayıplardan solu sorumlu tuttu ve daha vatansever bir çizgi izlenmesini talep etti. Kautsky, buna karşı çıktı ve seçimlerin partinin işçi sınıfı desteğini siyasi olarak sağlamlaştırdığını savundu. O yıl Stuttgart’ta düzenlenen Sosyalist Enternasyonal konferansında, Bernstein’ın sömürgeciliğe verdiği desteği açıkça sorguladı.[27] Ancak bu noktadan itibaren Bebel ve parti liderliği, sendika bürokrasisi ve revizyonistlerle giderek daha yakın bir ittifak kurdu.

Bu olayların gölgesinde ve Rusya’daki 1905 Devrimi’nin yenilgisinin ardından Kautsky, İktidar Yolu adlı kitabını yayımladı. Bu kitap, kimilerince hâlâ onun en radikal eseri olarak kabul edilmektedir. Devrimci solun gözünden düşmesine rağmen, bazı Bolşevik liderler, bu kitabı devrimci bir manifesto olarak görmeye devam ettiler.[28] Peki ama öyle miydi?

Kautsky, İktidar Yolu’nda iki toplumsal gelişmenin “yeni bir toplumsal devrimler çağına” yol açtığını savunuyordu.[29]

1. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, en güçlü ulusal kapitalist sınıflar arasında emperyalist gerilimlere yol açmaktaydı.

2. İşçi hareketi güçleniyordu ve bu da büyük sınıf mücadelelerine yol açacaktı.

Sendikal eylemler, tek başına işçi sınıfının çıkarlarını ilerletmek için artık yeterli olmayacaktı. İşverenler, daha organize hale geliyorlardı. Tekelci kapitalizmin yükselişi, gümrük vergileri ve silahlanma yarışını finanse etmek için artırılan vergiler, fiyatların sendikaların kazanabildiği ücret artışlarından daha hızlı yükselmesine neden oluyordu. Ancak bu radikal öngörüye rağmen Kautsky, devrimin ne şekilde gerçekleşeceği konusunu bilinçli bir tutum dâhilinde geçiştiren yaklaşımını muhafaza etti.

Tarihçi Carl Schorske’nin tespitiyle, “Kautsky’nin nesnel gelişime ilişkin açıklamaları, önceki yazılarından daha kesin bir şekilde devrime işaret etse de, proletaryanın rolüne ilişkin anlayışı pasifliğe doğru evrimleşmişti.”

Bunun bir göstergesi de Kautsky’nin İktidar Yolu adlı eserinde kitlesel grevlere karşı takındığı tutumdu. Kitlesel grev taktiği, egemen sınıfın parlamenter demokrasiye yönelik saldırıları için saklanmalıydı: Çünkü ona göre, “Sendikaların ‘doğrudan eylemi’, işçi partilerinin parlamenter faaliyetlerinin yerine geçmekten ziyade, yalnızca bir tamamlayıcı ve destekleyici unsur olarak etkili olabilir”di.[30] Genel grev kullanılsa bile, yukarıdan sıkı bir şekilde kontrol edilmesi gerekirdi. Kautsky, 1905 Devrimi sırasında kitlesel grevlerin oynadığı önemli rolü kabul etse de, bunları her zaman seçimciliğin bir tamamlayıcısı olarak gördü, asla bir alternatif olarak görmedi.

Kautsky’nin kitle grevi hakkındaki görüşleri, işçi sınıfının özgüvenini ve kendi kolektif gücünün farkındalığını artırmanın bir aracı olarak kitle grevinin önemini vurgulayan Luxemburg ile çatışması sonucunda gelişti. Luxemburg, Kitle Grevi adlı broşüründe, kitle grevi hareketlerinin, reformizmin merkezinde gördüğü siyaset ve ekonomi arasındaki ayrımı aşmanın anahtarı olacağını savunuyordu. Kitle grevi, sadece sınırlı hedefleri gerçekleştirmek için bir araç değil, işçi sınıfının devrimci bilincini ve manevi gelişimini de teşvik eden bir araçtı. Luxemburg, kitle grevinin dinamiklerini açıklarken şöyle diyordu:

“Bu hızlı gelgitlerde en değerli ve kalıcı olan şey […] zihinsel birikimdir: proletaryanın aralıklı olarak ilerleyen düşünsel ve kültürel gelişimi, ekonomik ve siyasi mücadelede daha fazla ilerlemeleri için dokunulmaz bir güvence sağlar.”[31]

Schorske’nin yalın tespitiyle, “Luxemburg, proletaryayı karşı konulamaz bir güç, Kautsky ise onu hareket ettirilemez bir nesne olarak görüyordu”.[32] Bugün küçük grevlerde bile, işçilerin normal zamanlarda onları bölen ırkçılık ve cinsiyetçilik gibi fikirlerin etkili eylemin önünde bir engel olduğunu gördükçe, özgüvenlerinin ve siyasi bilinçlerinin arttığını görüyoruz. Seçimlerde işçiler, kitle iletişim araçlarının ve siyasi sistemin tüm baskılarına maruz kalan izole bireyler olarak oy kullanırlar; grevlerde, özellikle de büyük ölçekli grevlerde, bir sınıf olarak benzersiz güçlerinin farkına varabilirler ve böylece sosyalist fikirlere daha da yakınlaşabilirler.

Görünüşte en radikal olduğu dönemlerde bile, Kautsky’nin politikasında temel bir süreklilik vardı. Sosyal devrim, kapitalizmin gelişimi tarafından kaçınılmaz olarak belirleniyordu ve o ancak parlamento yoluyla gerçekleşebilirdi. Kautsky’ye göre iktidar yolu, Blanc’ın iddia ettiği gibi, “anti-kapitalist bir kopuşa giden yol” değil, yavaş ve kademeli ilerlemelerden oluşuyordu.[33] Bununla birlikte, İktidar Yolu’nun radikal üslubu, giderek daha iddialı ve muhafazakâr hale gelen sendika liderlerini ve kitabın parti tarafından yayınlanmasını engellemeye çalışan SPD yönetimini öfkelendirdi. Kautsky, bu savaşı kazanmış olsa da, partide artık hâkim olan alenen reformist güçlere giderek daha fazla uyum sağladı.[34] Kautsky, revizyonistlerin vergi politikası ve seçim reformu konusunda liberal kapitalist partilerle koalisyon kurma taleplerine karşı çıktı. Ancak, SPD’nin kapitalist siyasi partilerden siyasi bağımsızlığını savunması, işçi sınıfının kendi faaliyetlerine odaklanılmasına yol açmadı.

1910 yılında Prusya’da gösteriler patlak verdi. Luxemburg ve eyalette düzenlenen SPD kongresi, gösterileri desteklemek için kitle grevi çağrısı yaptı. Protestolar, Prusya hükümetinin demokratikleşmesini talep ederek, devletin üç sınıflı oy hakkını sorguladı. Bu çarpık seçim sistemi, SPD’nin Prusya eyalet meclisinde kazandığı işçi sınıfı oylarına kıyasla nispeten az sandalye kazanmasına neden oldu. Ancak hareketin seçimlere odaklanmasına rağmen Kautsky, Alman devletinin gücünü abartarak kitle grevlerine karşı çıktı. O, kitle grevinin 1905’te Rusya’da demokrasinin tamamen yokluğu nedeniyle uygun olduğunu, ancak Almanya’da sadece iktidar mücadelesinin son aşamasında kullanılabileceğini savunuyordu.[35]

Kautsky ve destekçileri, artık SPD’nin “Marksist Merkezi” olarak adlandırılan grubu oluşturuyorlardı. Kautsky, Luxemburg’un SPD’nin teorik dergisi Die Neue Zeit’ta [“Yeni Zaman”] yayınladığı, demokrasi mücadelesinde kitle grevi çağrısı yapan makalesini yayınlamayı reddettiği için ikili arasında bir kopuş yaşanmıştı. Kautsky, kitle grevinin kendiliğinden militanlığını öven ve bunun sadece devleti demokratikleştirmek için değil, işçilerin devrimci bilincini yükseltmek için de kullanılması gerektiğini savunan Luxemburg, Clara Zetkin, Karl Radek ve Anton Pannekoek gibi partinin radikal solundaki figürlerin itirazına artık giderek daha fazla maruz kalıyordu. Die Neue Zeit dergisinde yayınlanan bir makalede Kautsky, radikallerin işçilerin doğrudan eyleminin gücüne vurgu yapan yaklaşımlarına saldırdı ve “kitlesel eylemlerin kretinizmini”, alıklaştırıcı yanını eleştirdi:

“Siyasi mücadelemizin amacı, devlet iktidarının yıkılması değil, parlamentoda çoğunluk olup devlet iktidarını ele geçirmek ve parlamentoyu devlette yönetici konuma yükseltmektir.”[36]

1911’de yayımlanan Parlamentarizm ve Demokrasi kitabının yeni önsözünde Kautsky, o dönemde İngiltere’yi kasıp kavuran devasa grev dalgası olan Büyük Kargaşa’yı eleştirdi. Sendika liderlerinin muhalefetine rağmen genellikle sıradan sendikacılar tarafından yönetilen bu grevleri kınayan Kautsky, “burada kendini gösteren liderler ve kitleler arasındaki keskin, aşılmaz çelişki, aslında büyük bir kötülüktür”[37] diyordu. İngiliz işçi sınıfı tarihinin en büyük ayaklanmalarından birine ilişkin bu yorum, Kautsky’nin işçilerin kendi kendilerini örgütleme faaliyetlerine karşı tutumunun tipik bir örneğiydi. Luxemburg, bu tür tutumların, “mümkün olduğunca çabuk eski rahat parlamento ve sendika rutinine dönmek” isteyen parti ve sendikalardaki sağcı unsurlara teorik bir koruma sağladığını belirtti.[38] Pannekoek ise bu dönemde sosyalist teorisyenler arasında gelişen tartışmaları şu şekilde açıklamaktaydı:

“Modern kapitalizm biçimlerinin etkisi altında, işçi hareketinde yeni eylem biçimleri, yani kitlesel eylemler gelişmiştir. […] Bu durum, iki düşünce akımının ortaya çıkmasına neden oldu: Birincisi, devrim sorununu ele aldı ve yeni eylem biçimlerinin etkinliğini, önemini ve potansiyelini analiz ederek, işçi sınıfının görevini nasıl yerine getirebileceğini anlamaya çalıştı; ikincisi ise bu olasılığın büyüklüğü karşısında sanki çekinircesine, eski parlamenter eylem biçimleri arasında, bu görevi şimdilik ertelemek için uygun eğilimleri aramaya başladı.”[39]

Kautsky’nin Emperyalizmle ve Savaşla İlgili Görüşleri

Burası, Kautsky ile Lenin arasındaki emperyalizm ve savaş konusundaki polemikleri tartışmak için uygun bir yer değil. Gene de onun düşüncesinin bu alanına değinmek gerek, zira bu alan, Kautsky’nin reformist politikasının bizi nereye götüreceğini ortaya koyan önemli bir örnektir.

1914 yılına gelindiğinde Kautsky, emperyalizmi sistemin gelişimiyle belirlenen bir ekonomik zorunluluk olarak değil, büyük sermayenin bir politika tercihi olarak görüyordu. Lenin ve Luxemburg’un aksine, o emperyalizm ve savaşı kapitalizmin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmiyordu. Bunun yerine, savaşın yalnızca silah üreticileri gibi belirli sermaye kesimleri için mantıklı olduğuna inanıyordu.

Kautsky, Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında “ultra-emperyalizm” teorisini geliştirdi. Bu teori, kapitalizmin bir sonraki aşamasının, büyük işletmelerin devletleri ekonomik rekabet, ticaret ve hammaddeye erişim konularında uluslararası anlaşmaya zorlayarak çatışmadan kaçınmalarını sağlayacağını öne sürüyordu.[40] Dahası, dünya savaşının patlak vermesiyle birlikte Kautsky, artık sosyalizmi artık gerçekleşmesi kaçınılmaz olmayan, ihtimallerden biri olarak görmekteydi.

Gördüğümüz gibi, Alman emperyalizminin yükselişi ve dünya savaşının yaklaşmasıyla birlikte SPD liderliği, militarizme ve sömürgeciliğe yönelik önceki muhalefetinden vazgeçmişti. Bu değişim, esas olarak partinin sendika bürokrasisi tarafından artan kontrolünden kaynaklanıyordu. Kautsky, görüşlerini bu siyasi gerçekliğe uyarladı ve emperyalist savaşa karşı muhalefetini nitelikli, hukuki bir temele dayandırdı. Sosyalistlerin savunma savaşına ve saldırı savaşına farklı şekilde tepki göstermesi gerektiğini savundu. Ayrıca, sosyalistlerin görevinin, savaşan ülkelerin iç rejiminin niteliğine bakılmaksızın, kendi ülkelerinde militarizme karşı çıkmak olduğu konusundaki önceki görüşünden de vazgeçti. Savaşa karşı kitle grevi fikrini reddetti ve İkinci Enternasyonal’in kan dökülmesini durdurmasını beklemenin gerçekçi olmadığını ileri sürdü: Enternasyonal, yalnızca barış zamanında etkiliydi. Artık Kautsky, “kendi vatanını savunma zorunluluğunu” kabul ediyordu.[42]

Kautsky, 3 Ağustos 1914 gecesi SPD’nin meclisteki grubunun o ünlü toplantısına katıldı. Kautsky’nin desteğiyle SPD milletvekilleri, ertesi gün hükümete savaş fonlarından yararlanma izni verilmesi yönünde oy kullandılar. Kautsky, savaş sırasında sosyalistler için parti birliğinin korunmasını öncelik olarak görüyordu. Savaş sona erdiğinde Kautsky, işlerin olağan şekilde devam etmesini, yani kapitalizmin barışçıl genişlemesi ve kademeli demokratikleşmeyi bekliyordu.[43] Bu nedenle, bu süre zarfında sosyalistler devrim yerine barış için çalışmalıydı, zira sosyalizme sadece barışçıl kapitalist gelişim ve yavaş ilerleyen demokratikleşme çalışması yol açabilirdi.

SPD’nin sol kanadındaki devrimciler tam karşıt bir tutum içerisindeydiler. İşçilerin, farklı ülkeler arasındaki emperyalist savaşı kapitalistler ile işçi sınıfı arasındaki iç savaşa dönüştürmeye çalışmaları gerektiğini savundular. Liebknecht, “asıl düşman evdedir” diyordu.[44] Bu radikaller, İkinci Enternasyonal’in savaşa karşı çıkmamasını haklı olarak eleştirdiler ve Kautsky gibi savunucularını kınadılar. Luxemburg, yeni bir devrimci anti-emperyalist enternasyonal yaratılması çağrısında bulundu.

Lenin Kautskici miydi?

Lih ve Blanc, farklı vurgularla, Jacobin makalelerinde Kautsky ve Lenin arasındaki farklılıkları örtbas etmeye çalışırlar.[45] Lih, Kautsky’nin 1914 öncesi fikirlerinin 1917’de Bolşevikleri yönlendirdiğini ve Bolşeviklerin iktidara Ekim 1917’de isyan yoluyla değil, sovyetlerde çoğunluğu kazanarak geldiklerini savunur. Ayrıca, Ekim Devrimi’nden önce bunun gerçekleşmesini talep ettikleri için, prensipte bir parlamento, Kurucu Meclis toplamakla da karşı olmadıklarını ileri sürer.

Aslında, Lih biçim ve içeriği çarpıtıyor. Ekim ayındaki ayaklanma, Kurucu Meclis talep eden Bolşevik sloganlarının artık geçerli olmadığını gösteriyordu. Böyle bir organın kurulmasına izin vermek, işçi sınıfının hedeflerine hizmet etmeyecek, sadece Menşevikler ve Sağ Sosyalist Devrimciler gibi sağcı siyasi akımlara bir platform sağlamış olacak ve onların Ekim Devrimi'ne karşı muhalefetlerini sürdürmelerine imkân tanıyacaktı. Sovyet iktidarı ile Kurucu Meclis birbirleriyle uyumsuzdu. Bu nedenle, Ocak 1918’de kurulan Kurucu Meclis, daha sonra Sovyet hükümeti tarafından dağıtıldı.

Lih, ayrıca Kautsky’nin SPD ile burjuva demokratları arasındaki anlaşmalara karşıtlığını da önemser; Kautsky, bu durumu İktidar Yolu adlı eserinde “ahlaki ve siyasi intihar” olarak tanımlamıştır.[46] Bu işçi sınıfının siyasi bağımsızlığına odaklanma, görünüşe göre, Lenin’in devrimci stratejisini etkilemiştir: “1917’de Rusya için Kautsky’nin anlaşmama tavsiyesi siyaseten altın değerindeydi, Bolşeviklerin siyasi iktidarı ele geçirmesini bu tavsiye sağladı.”[47] Fakat Bolşeviklerin 1917’de siyasi stratejilerini belirlerken Kautsky’den önemli ölçüde yararlandığı fikri temelsizdir. Bolşevikler, bu konumu İktidar Yolu yayımlanmadan çok önce benimsemişlerdi.[48] Bu tutum, 1905 Rus Devrimi’nden önce dahi Bolşeviklerin Rus sosyalizminin Menşevik kanadıyla anlaşmazlıklarının odağını oluşturuyordu.[49]

Kautsky’nin Marksizmi, akıl hocaları Marx ve Engels’in fikirleriyle uyumlu görünmekteydi ve yüzyılın başındaki kapitalist sistemin nispeten istikrarlı dönemiyle uyum sağlıyordu. Aşamacılık ve sosyalizmin kaçınılmazlığına dair varsayımlara odaklanması, 1871 ile 1914 arasında Alman işçi hareketinin istikrarlı büyümesini yansıtıyordu. Ancak, artan emperyalist rekabetin yoğunlaşması, bunun Almanya’daki iç siyasete etkisi, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve uluslararası sosyalist hareketin krizi, savaşın sona ermesine yol açan Rus ve Alman Devrimleri gibi 1910’larda tanık olunan büyük çalkantılar ilgili yaklaşımın sınırlarını bir bir açığa çıkarttı. Rus devrimci lider Leon Trotskiy, bu yeni durumun Kautsky’nin siyasetini giderek neden daha az geçerli kıldığını şöyle açıklar:

“Almanya’da kitle hareketi meselesi, olayların seyriyle birlikte kendisini açığa vurdukça Kautsky’nin tutumunun da o kadar kaçamak olduğu görüldü. […] Her türlü belirsizliği ortadan kaldıran ve insanlığı en temel sorularla yüz yüze getiren emperyalist savaş, Kautsky’nin tümüyle iflas ettiğini ortaya koydu.”[50]

Aslında Lenin ve Kautsky’nin 1914 öncesinde pratik politikada ortak bir noktası yoktu; paylaştıkları tek şey, Marksist terminolojiydi. Lenin, bunun farkında değildi ve Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Kautsky’yi fikri-teorik bir otorite olarak görüyordu. Ancak Ağustos 1914’te SPD’nin savaşı desteklemesi, Lenin’i Kautsky’nin teorisi ve pratiğiyle ilgili sorunlarla yüzleşmeye zorladı. Bolşevizm siyaseti, parlamenterizmi reddetmesi ve yeraltı örgütlenmesi ile işçilerin kendi inisiyatifini geliştirmeye odaklanmasıyla, Rusya’daki durum için gerekli bir uyarlama çabası gibi görünüyordu; zira sosyalist hareket, sert baskılarla karşı karşıya kalmış, burjuva demokrasisi henüz gelişmemişti. Ancak Lenin, artık Bolşevizmin Rus İmparatorluğu sınırlarının ötesinde de geçerli olduğunu gördü. Kautsky’nin teorisiyle çelişen bir emperyalizm teorisi oluşturarak, savaşın sadece silah üreticileri gibi dar bir iş adamı grubunun değil, kapitalist sistemin dinamiklerinin bir sonucu olduğunu savundu. Ayrıca Kautsky’nin reformist yaklaşımına karşı koyabilecek bir devlet teorisi için Marx’ın yazılarına dönüp baktı. En temel düzeyde, Lenin, Alman filozof G. W. F. Hegel’in çalışmaları üzerinden Kautsky’nin pasifliğini redde tabi tuttu, teori ve pratiğe ilişkin Marksist yaklaşımı yeniden geliştirdi.[51]

Kautsky ve Alman Devrimi

Birinci Dünya Savaşı sırasında SPD içindeki en radikal unsurlar tarafından öngörüldüğü gibi, yaşanan çatışma, Kautsky’nin barışçıl kapitalist gelişmenin yeniden başlayacağına dair öngörüsünün gerçekleşeceği süreci tetiklemedi. Bunun yerine savaş, devrimle neticelendi: önce 1917’de Rusya’da, sonra 1918’de Almanya’da devrim gerçekleşti. Almanya, Kasım 1918’de askeri yenilginin eşiğine gelirken, bahriyeli isyanları ve kitlesel grevler ülkeyi sararak Kayzer’i koltuğundan etti. Fabrikaların kontrolünü ele geçirmek amacıyla işçi konseyleri kuruldu. Ordunun bütünlüğünü korumaya yönelik umutsuz bir girişim dâhilinde, Alman ordusunun üst düzey isimleri, resmi yetkiyi SPD’ye devretti ve partinin Almanya’nın kuruluşundan bu yana geçen 47 yıllık süre zarfında ilk kez hükümet kurmasına izin verdi. Takip eden beş yıllık döneme, işçi sınıfı ile SPD hükümeti arasındaki sert mücadeleler damgasını vurdu. Bu mücadelelerde hükümetin amacı, işçi konseylerini bastırmak, hareketi parlamentonun sahasına kanalize etmekti. Çoğu zaman SPD, kendisini işçi ayaklanmalarını bastırmak için çalışan ordu üst yönetimi ve onların paramiliter Freikorps (gönüllü) birlikleri ile müttefik olarak hareket ederken buldu. Aslında SPD’nin “devletin ilerici sosyal değişim için bir kaldıraç olduğu”yla ilgili teorisi, devleti işçi sınıfının direnişinden korumayı ifade ediyordu.

James Muldoon, Jacobin’de Kautsky’nin bu dönemde “bugün yeniden dikkatle değerlendirilmesi gereken bir sosyalist cumhuriyet vizyonu sunduğunu” iddia ediyor. Ancak Chris Harman ve Pierre Broué, Alman Devrimi ile ilgili, klasikleşmiş tarih çalışmalarında gösterdiği gibi, Kautsky, bu olaylarda kötü bir rol oynamıştır.[52]

Kautsky, 1917’de devletin savaş için sergilediği çabaya kölece destek verdiği gerekçesiyle SPD’den istemeye istemeye ayrılıp Bağımsız Sosyal Demokrat Parti’nin (USPD) kuruluşuna katkıda bulundu. Liderlerinin söylemleri zaman zaman devrimciydi, ancak uygulamaları, savaş öncesi SPD’nin Marksist Merkez’inin pratiklerinden hiçbir farkı yoktu. 1918’de devrim patlak verdiğinde Kautsky, onun hedeflerini zaten 1919’a dek uzanan süreçte gerçekleşmiş olan demokratik parlamenter cumhuriyet ve üretimin fabrika ve işçi konseyleri aracılığıyla "toplumsallaştırılması” olarak görüyordu. Pratikte bu, devlet en zayıf durumdayken devrilmesine karşı çıkmak, işçilerin askeri yüksek komutanlığı silahsızlandırmasına karşı olmak ve generaller ile sermayedarlara güçlerini geri kazanmaları için zaman tanımak anlamına geliyordu.

Kautsky’nin parlamentarizme bağlılığı, yeni Ulusal Meclis’in güçlü bir destekçisi ve işçi konseylerinin siyasi güç almasına karşı olmasını sağlıyordu, çünkü onların üretimi aksatacağını ve karşı-devrimi tetikleyeceğini düşünüyordu. Parlamenter demokrasinin herhangi bir alternatifi onun için kaosu ifade ediyordu.[53]

Kautsky’ye göre, demokrasi, işçi konseylerinin yanında parlamentonun da var olmasını gerekli kılıyordu, zira işçi konseylerinden farklı olarak, parlamento tüm nüfusu kapsıyordu. Elbette bu, daha önceden geliştirdiği, “proletarya diktatörlüğü, mecliste sosyalist çoğunluğun tesis edilmesiyle gerçekleşme imkânı bulacak işçi iktidarıdır” görüşüyle çelişiyordu. Üstelik tüm bu düşünceler, Ulusal Meclis’in gerçek işlevini, işçi hareketinin enerjisini sönümlendirme işlevini göz ardı ediyordu.

Yeni SPD hükümeti, Kasım 1918’de Kautsky’yi Toplumsallaştırma Komisyonu başkanı olarak atadı. Komisyonun resmi görevi, endüstrinin özel mülkiyetten kamuya veya işçilerin denetimine devri için hazırlık yürütmek, böylelikle “toplumsallaştırma”nın zeminini oluşturmaktı. Oysa SPD liderleri, süreci ve yürütülen işleri küçümseyen bir tutum içerisindeydiler. Onlar için komisyonun rolü, işçi konseylerini yatıştırmak ve işverenlerine karşı radikal eylemler yapmalarını engellemekti. SPD bakanlarının, komisyonun önerilerini uygulama niyeti yoktu. Bu gerçeği gören Kautsky ve tüm komisyon üyeleri, protesto amacıyla istifa ettiler.

Oysa aslında Kautsky’nin komisyon bünyesinde oynadığı rol, zaten sermayeyi tehdit eden bir rol değildi. Neticede Kautsky, savaş sonrası dönemde Almanya için üretimin yeniden canlanmasını öncelikli mesele olarak görüyordu, nihayetinde ekonomik kalkınma olmadan sosyalizm mümkün değildi. Hedefleri çok daha sınırlıydı. Şubat 1919’da İşçi Konseyleri’nin ikinci kongresinde yaptığı konuşmada, “tam toplumsallaştırma boş bir slogan. Tüm kapitalist üretimi imkânsız hale getirecek yıkıcı bir arzu” dedi.[54] Bunun yerine, işverenler ve sendikalardan oluşan işyeri konseylerinin kurulmasını savundu.

Kautsky’nin kapitalist devletin dönüştürülebileceği ve demokratikleştirilebileceği inancı, onun siyasi faaliyetlerini şekillendirdi. Sosyalizmin parlamentoda solun çoğunluğu teşkil etmesine ihtiyaç duyması sebebiyle, Kautsky hep SPD ve USPD’nin birlik olması meselesine özel vurgu yaptı. 1920’de USPD’nin büyük bir bölümü, yeni kurulan Alman Komünist Partisi (KPD) ile birleşme yönünde oy kullandığında, Kautsky, SPD’ye yeniden katılma fırsatını değerlendirdi. Giderek, işçi hareketindeki bölünmelerden, Alman Devrimi’nin yenilgisinden ve nihai olarak Nazilerin ve Stalinistlerin zaferinden Bolşevizmi ve KPD’yi sorumlu tuttu.

Kautsky ve Bugünün Sol Reformizmi

Peki bugün Karl Kautsky’nin fikirleri önem arz ediyor mu? Onun savunduğu sol reformist siyaset, geçtiğimiz on yıl boyunca popülerlik kazandı. Sanders’ın bayrağı altına koşan veya Corbyn’i desteklemek için İşçi Partisi’ne akın eden çoğu kişi, Kautsky’yi hiç duymamış olabilir.

Kautsky’nin fikirleri önemli, ama bunun nedeni, Jacobin dergisinde çıkan makalelerde sıralanan nedenler arasında bulunamaz.

Bu yazarlardan biri olan Blanc, yazısında “Kautsky’nin radikal demokratik vizyonu, Marksist politikanın son sözü değil, mükemmel bir başlangıç noktasıdır” diyor ve devamında şu tespitleri yapıyor:

“Kapitalizmi, bunu gerçekleştirecek gerçekçi bir strateji olmadan asla yenemeyeceğiz. Önce demokratik bir seçimi kazanmadan, sosyalistlerin halk nezdinde, etkili bir şekilde anti-kapitalist bir kırılmaya öncülük edebilmek için gereken meşruiyete ve güce sahip olması imkânsız.”[55]

Geçen yıl yayımlanan The Socialist Manifesto adlı kitabında, Jacobin dergisi editörü Baskar Sunkara, ABD’de sol görüşlü bir başkanın başa geçeceği, Kongre’deki sosyalist çoğunluğun sosyalist toplumu hayata geçireceği öngörüsünü dile getiriyor.[56] Sunkara, bu gelecekteki sosyalist başkanın Bruce Springsteen olacağını tahmin ederken büyük olasılıkla şaka yapıyordu, ancak ABD’de sosyalizme giden bir seçim yolunun var olduğunu oldukça net bir şekilde ifade ediyor. ABD seçim sistemini demokratikleştirmenin gerekliliğini vurgulayan, sol açısından seçimci siyasetin yol açtığı sorunları kabul eden Sunkara, sokak eylemleri ve grevler aracılığıyla kitlesel baskının gerekli olduğunu, sosyalistlerin “kendilerini işçi sınıfı mücadelelerine yedirmeleri” gerektiğini savunuyor.[57] Buna karşın, Sunkara, sosyalizmin devrimden ziyade seçimler yoluyla geleceğini, işçi mücadelelerini toplumsal değişimin merkezi değil yardımcı unsurları olarak gördüğünü açıkça belirtiyor. Ayrıca Sunkara, kitlelerin tabandan örgütledikleri itirazları ve başkaldırıları “engellemek” amacıyla tasarlanmış, saf anlamda bir kapitalist seçim partisi olarak Demokrat Parti’den kopmayı hiçbir şekilde öngörmüyor.[58]

Blanc, burjuva demokrasisinde parlamentonun kullanılmasının olumlu bir örneği olarak 1917-1918’deki Finlandiya deneyimini gösteriyor. Oysa yaşanan, tam anlamıyla bir olumsuzluktu.[59] İktidarı ele geçirmesini takip eden birkaç ay içerisinde sosyalist hükümet, sert bir müdahaleyle devrildi, tahmini olarak 100.000 işçi, zafer kazanan gerici ordular tarafından katledildi.[60] Finli Sosyal Demokratların liderlerinden Otto Kuusinen, devrimcilerin hatalarını şöyle özetliyordu:

“Peki Sosyal Demokratların şiarı neydi? İşçilerin iktidarı mı? Hayır, demokrasiydi, ihlal edilmemesi gereken bir demokrasi. Bizim tutumumuz […] ütopikti. Böyle bir demokrasi en iyi ihtimalle sadece kâğıt üzerinde yaratılabilirdi. Böyle bir şey, sınıflardan oluşan bir toplumda hiç var olmamıştı ve orada asla gelişemeyecek bir şeydi. Demokraside bir soyguncu sınıf, iktidarı halktan hep çalmıştır.”[61]

Blanc, demokratik seçimle işbaşına gelmiş hükümetlerin “çalışan insanlar arasında çok fazla meşruiyete ve devrimci bir yaklaşım için çok fazla silahlı güce sahip olduğunu” iddia ediyor.[62] Ayrıca, Rusya’daki Ekim Devrimi’nin “parlamenter bir rejimi değil, otokratik, kapitalist olmayan bir devleti devirdiğini” belirtiyor. Oysa bu yaklaşımın sahibi, Şubat 1917’de bir kapitalist rejimin kurulduğunu ve Ekim ayaklanmasında devrildiğini unutuyor.[63] Ayrıca, işçi sınıfının hiçbir zaman parlamento yerine işçi konseylerini tercih etmediğini savunan yazar, esasında uluslararası işçi sınıfı tarihini seçmeci bir yaklaşımla okuyor. İşçi konseylerinin parlamenter rejimin yerini almadığı doğru olsa da, devrimci durumlarda parlamento ile birlikte işçi konseylerini veya benzeri organları kuran işçilerin olduğu birçok örnek vardır: 1918-1923 yılları arasında Almanya, 1920’de İtalya, 1936’da İspanya ve 1972’de Şili.[64]

Burjuva demokrasisine ait parlamento türünden kurumlar, gerçek güç ilişkilerini gizleyerek kapitalist sınıf iktidarını meşrulaştırırlar. İşçi sınıfını coğrafi olarak atomize ederler, siyaseti ekonomiden ayıran kurumsal mekanizmalara işlerlik kazandırırlar, devletin yasama ile yürütme işlevlerini birbirinden ayırırlar. Temsilcilerin hesap verebilirliğinin olmaması, en demokratik parlamentonun bile işçilerin çıkarlarını temsil etmemesi anlamına gelir.

Parlamento, işçilerin mücadele edebilme yeteneklerini kolaylaştırmak yerine felç eder. İşçiler, normal zamanlarda büyük ölçüde parlamentoların meşruiyetini kabul edebilir, ancak devrimci durumlarda kendi kolektif toplumsal örgütlenme biçimlerini kurmaya yönelirler. İşçi konseyleri gibi her yanı kuşatan kurumlar sayesinde işçiler, üretim alanında hem ekonomik hem de politik amaçlar için güçlerini kullanabilirler ve kapitalist devletin işlevlerini devralma imkânına kavuşabilirler.

Blanc, Kautsky’nin “teknolojik gelişmeler […] modern orduları, on dokuzuncu yüzyılda barikatlarda uygulanan eski sokak savaşları modeliyle ayaklanmalar yoluyla devrilemeyecek kadar güçlü hale getirdi” görüşüne olumlu yaklaştığını belirtir.[65] Engels de bu sonuca 1895 yılında, Marx’ın Fransa’da Sınıf Mücadelesi eserinin önsözünde ulaşmıştı. Ancak bu, Engels’in sosyalizmin parlamento yoluyla geleceğine inandığı, ayaklanmanın geçmişte kaldığı veya sokak savaşlarının rolünün olmadığı anlamına gelmiyordu. Engels’in kastettiği yalnızca, başarılı bir devrimin artık bir azınlık tarafından gerçekleştirilemeyeceğiydi.[66] Engels, kitle grevlerinin ve işçi konseylerinin devrimci rolü bilinmeden önce yazıyordu.

1920 Kapp Darbesi, 1936’da İspanya’daki faşist darbenin yenilgisi ve 1974 Portekiz Devrimi, modern orduların devrimci işçiler tarafından yenilebileceğini göstermektedir. Daha yakın zamanda, Sudan Devrimi, henüz zafer kazanmış olmasa da, ordunun modern bir devlette halk direnişiyle başarıyla karşı karşıya getirilebileceğini göstermektedir.[67] Fikri ve pratiği net olan bir siyasi liderlik, kaba güç kadar önemlidir.

Kautsky için demokrasi, feodalizm ve kapitalizm koşullarında var olan, sosyalizm koşullarında da var olacak soyut bir tarihsel olguydu. Demokrasi, bu nedenle, belirli toplumların sınıf yapısından etkilenen, ancak özünde o yapıdan bağımsız olan bir olguydu.

Devrimci Marksistler için burjuva demokrasisi, işçi demokrasisinden niteliksel açıdan farklıdır. Demokrasi, kapitalist sınıfın yönetim biçimi olarak tercih ettiği bir formdur, çünkü herkese oy hakkı ve diğer birçok demokratik hak, işçi sınıfı mücadelesiyle kazanılmış olsa bile demokrasi, halktan meşruiyet talep etmesini sağlar.[68] Burjuvazi, gerektiğinde parlamentoyu feshetmiştir.

Kautsky, demokrasinin sosyalizmden farklı bir şey olduğuna, ancak sosyalizmin demokrasiye ihtiyaç duyduğuna inanıyor, ilk aşamalarında proletaryanın diktatörlüğünün parlamento aracılığıyla uygulanabileceğini düşünüyordu.

Devrimci Marksistler ise proletaryanın diktatörlüğünü işçilerin iktidar imkânlarını kullanarak egemen sınıfı bastırması ve onun devletini yıkmasıdır. Ancak bu sayede işçi sınıfı, işçi konseyleri ve işçi milislerinden oluşan bir ağ aracılığıyla demokratik bir düzen kurabilir.

Kautsky’nin iddiasının aksine, bu tür proletarya demokrasisi biçimleri, silahlı erkek ve kadınlardan oluşan özel organların ve kapitalist sınıf iktidarının devamını sağlamakla görevli devlet bürokrasisinin yerini almak için yürütülecek mücadelenin sürecinde ortaya çıkmak zorundadır. Lenin’in dediği gibi, “diktatörlük, diğer sınıflar üzerinde diktatörlük tesis eden sınıf için demokrasinin ilga edilmesi anlamına gelmez. Sadece diktatörlüğün hedefinde olan egemen sınıf için demokrasi ilga edilir (veya ilga etmenin bir biçimi olarak gerçekte maddi açıdan kısıtlanır).”[69] Luxemburg ise şu tespiti yapar:

“Parlamentarizm denilen ahmaklığın, o hareketi fodul ve cüce kılan pratiğin doğuştan gelme müritleri olarak bu Alman sosyal demokratları, devrimlere sadece parlamentarizmin çocuk yuvasına has evcil pratikleri tatbik etmeye çalışmışlardır: Bu pratikler tek bir şey söylemektedir: ‘bir şeyi gerçekleştirmek için çoğunluğa sahip olmanız gerekir.’ Aynısının devrim için de geçerli olduğunu söylüyorlar: ‘önce bir çoğunluk olalım’ diyorlar. Oysa devrimlerin gerçek diyalektiği, bu parlamentarist köstebeklerin bilgeliğini tersyüz etmektedir: devrimci taktiklere çoğunluk aracılığıyla değil, devrimci taktikler aracılığıyla çoğunluğa ulaşılır. Yolun akışı bu yöndedir.”[70]

Blanc yazısında, “Leninistler, genellikle büyük demokratik reformlar için proaktif bir şekilde savaşmaya isteksiz olmuşlardır”[71] türünden garip bir suçlamada bulunuyor. Aslında, sahada güçleri olduğunda, Leninistler, geçen yüzyılda demokratik reformlar için yürütülen tüm önemli mücadelelerin ön saflarında yer almışlardır; bu mücadeleler, Rusya İmparatorluğu’nda Çarlığı devirmeye yönelik mücadeleden günümüzde Mısır’daki askeri diktatörlüğe karşı mücadeleye ve ırk ayrımcılığı karşıtı harekete kadar uzanmaktadır.

Marksizmin temel ilkelerinden biri, burjuva demokrasisinin sosyalizm mücadelesi için en elverişli zemin olduğunu, sosyalistlerin bu zemini savunması gerektiğini söyler. Ancak bundan, Kautsky’nin hayatı boyunca inandığı, kapitalizmin burjuva demokrasisinin kurumları aracılığıyla devrilebileceği sonucu çıkmaz.

Sol reformistler, Rus Devrimi’nin kısa ömürlü başarısı haricinde zafer kazanmış bir sosyalist devrim olmadığını söylerler. Devrimci sosyalistler bu söze, gerçek ve kalıcı bir sosyalist toplumun parlamento üzerinden de hiç kurulmadığını cevabını verirler.

Son yıllarda, İngiltere’de Korbincilik ve Sendırizmden esinlenen sosyalist fikirlere herkesçe memnuniyetle karşılanan yoğun bir ilgi söz konusudur. Ancak bu hareketler, toplumun acilen ihtiyaç duyduğu sosyalist dönüşümü başlatmak şöyle dursun, ne İngiltere’de ne de ABD’de bir sosyalisti başa geçirme becerisi gösterebilmişlerdir.

Sosyalistler, elbette uygun olduğunda seçim kampanyalarını desteklemeli, bu türden kampanyalara katılmalıdır, fakat bu kampanyalar, işyerlerinde ve toplumlarda kitle hareketini inşa etmenin bir aracı olabilmelidir. Çünkü işte tam da o yerlerde çalışan insanlar bir güce sahiptir, dolayısıyla, sistemin yıkılacağı yer de buralardır. Gelgelelim, bu sistemin yıkılmasının yolunu gösterecek bilgiyi Kautsky’nin eserlerinde aramak beyhude bir çabadır.

Tony Phillips
13 Temmuz 2020
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Bu makalenin ilk taslakları ile ilgili yaptıkları yorumlar ve sundukları faydalı öneriler sebebiyle Joseph Choonara, Gareth Jenkins ve John Rose’a teşekkür ederim.

[2] Lih, 2019.

[3] Blanc, 2019.

[4] Muldoon, 2019.

[5] Bkz.: Schorske, 1955, dördüncü ve beşinci bölümler.

[6] Kautsky, 1910.

[7] Kautsky, 1910, s. 15.

[8] Kautsky, 1910, s. 2.

[9] Aktaran: Molyneux, 1985, s. 37.

[10] Kautsky, 1910, s. 16.

[11] Molyneux, 1985, s. 37.

[12] Kautsky, 1910, s. 15.

[13] Salvadori, 1979, s. 39.

[14] Bkz.: Badayev, 1987.

[15] Marx, 1969, s. 220.

[16] Marx, 1969, s. 217.

[17] Bkz.: Garganas, 2015.

[18] Kimber, 2020.

[19] Harman, 1977.

[20] Lewis, 2019, s. 129.

[21] Lewis, 2019, s. 139.

[22] Bernstein, 1907, Bölüm 3.

[23] Kautsky, 1903, Cilt 1, Bölüm 3.

[24] Kautsky, 2007, s. 50.

[25] Kautsky, 1905.

[26] Kautsky, 1906, s. 102.

[27] Riddell, 1984, s. 45-47.

[28] Lenin, 1970, s. 2.

[29] Kautsky, 2007, s. 91.

[30] Kautsky, 2007, s. 80. İtalikler özgün metne ait.

[31] Luxemburg, 1986, s. 38-39.

[32] Schorske, 1955, s. 115.

[33] Blanc, 2019.

[34] See Schorske, 1955, s. 182, 186.

[35] Schorske, 1955, s. 184.

[36] Aktaran: Salvadori, 1979, s. 162-163.

[37] Lewis, 2019, s. 49.

[38] Akt.: Salvadori, 1979, s. 142.

[39] Pannekoek, 1978.

[40] Bkz.: Kautsky’nin şu eserdeki ifadesi: Riddell, 1984, s. 287.

[41] Bkz.: Kautsky’nin şu eserdeki ifadesi: Riddell, 1984, s. 236.

[42] Salvadori, 1979, p184.

[43] Salvadori, 1979, pp183-190.

[44] Liebknecht, 1915.

[45] Bahsi geçen dergide Gareth Jenkins ve Kevin Corr’un kaleme aldığı makale, Lih’in Lenin’in siyasetinin Kautsky’nin siyasetinden ayırt edilemez olduğunu iddia eden Yeniden Keşfedilen Lenin eserine karşı çıkar. Bkz.: Jenkins ve Corr, 2014.

[46] Kautsky, 2007, s. 105.

[47] Lih, 2019.

[48] Lenin’den aktaran: Day ve Gaido, 2011, s. 580, 586.

[49] Cliff, 1986, s. 142-146.

[50] Trotsky, 1975, s. 189.

[51] Molyneux, 1978, s. 70, 78.

[52] Bkz.: Harman, 1986 ve Broué, 2006.

[53] Salvadori, 1979, s. 238.

[54] Fowkes, 2015, s. 33.

[55] Blanc, 2019.

[56] Sunkara, 2019, s. 14.

[57] Sunkara, 2019, s. 226.

[58] Sunkara, 2019, s. 231.

[59] Tüm hikâye için bkz.: Serge, 1992 ve Newsinger, 2018.

[60] Serge, 1992, s. 188.

[61] Akt.: Newsinger, 2018.

[62] Blanc, 2019.

[63] Blanc, 2019.

[64] Almanya ve İtalya konusunda bkz.: Gluckstein, 1984; İspanya konusunda bkz.: Broué ve Témime, 2008, Bölüm 5; Şili konusunda bkz.: Barker, 1987, s. 55-61.

[65] Blanc, 2019.

[66] Engels, 1895.

[67] Alexander, 2020.

[68] Blanc, 2019.

[69] Lenin, 1970, s. 10.

[70] Luxemburg, 1970, s. 374.

[71] Blanc, 2019.

Kaynakça
Alexander, Anne, 2020, “Class, Power and Revolution in Sudan”, International Socialism 166 (Bahar), ISJ.

Badayev, A Y, 1987, Bolsheviks in the Tsarist Duma (Bookmarks).

Barker, Colin (Yayına Hz.), 1987, Revolutionary Rehearsals (Bookmarks).

Bernstein, Eduard, 1907 [1899], Evolutionary Socialism (Independent Labour Party Press), MIA.

Blanc, Eric, 2019, “Why Kautsky was Right (and Why You Should Care)”, (2 Nisan 2019), Jacobin.

Broué, Pierre, 2006, The German Revolution, (Haymarket).

Broué, Pierre ve Émile Témime, 2008, The Revolution and the Civil War in Spain (Haymarket).

Cliff, Tony, 1986 [1975], Lenin: Building the Party (Bookmarks).

Day, Richard ve Daniel Gaido (Yayına Hz.), 2011, Witnesses to Permanent Revolution (Haymarket).

Engels, Friedrich, 1895, Introduction to The Class Struggles in France, Marx and Engels, Selected Works içinde, Cilt 1 (Progress Publishers), Tinyurl.

Fowkes, Ben (Yayına Hz.), 2015, The German Left and the Weimar Republic—A Selection of Documents (Haymarket).

Garganas, Panos, 2015, “Why did Syriza Fail?”, International Socialism 148 (Güz), ISJ.

Gluckstein, Donny, 1984, The Western Soviets: Workers’ Councils Versus Parliament (Bookmarks).

Harman, Chris, 1977, “The Workers’ Government”, SWP International Discussion Bulletin, MIA.

Harman, Chris, 1986, The Lost Revolution (Bookmarks).

Jenkins, Gareth ve Kevin Corr, 2014, “The Case of the Disappearing Lenin”, International Socialism 144 (Güz), ISJ.

Kautsky, Karl, 1903 [1902], The Social Revolution (Charles Kerr and Co) MIA.

Kautsky, Karl, 1905, “Differences among the Russian Socialists”, International Socialist Review, Cilt 5, Sayı 12, MIA.

Kautsky, Karl, 1906, “Revolutions, Past and Present”, International Socialist Review, MIA.

Kautsky, Karl, 2007 [1909], The Road to Power, (Centre for Socialist History).

Kautsky, Karl, 1910 [1892], The Class Struggle (Charles Kerr and Co), MIA.

Kimber, Charlie, 2020, “Why did Labour Lose?”, International Socialism 166 (Bahar), ISJ.

Liebknecht, Karl, 1915, “The Main Enemy is at Home!”, MIA.

Lenin, V I, 1970 [1918], The Proletarian Revolution and the Renegade Kautsky (Foreign Languages Press).

Lewis, Ben (Yayına Hz.), 2019, Kautsky on Democracy and Republicanism (Brill).

Lih, Lars, 2019, “Kautsky as Architect of the Russian Revolution”, Jacobin (29 Haziran), Tinyurl.

Luxemburg, Rosa, 1970, Rosa Luxemburg Speaks (Pathfinder).

Luxemburg, Rosa, 1986, The Mass Strike (Bookmarks).

Marx, Karl, 1969, The Civil War in France, Marx ve Engels, Selected Works içinde, Cilt 2 (Progress Publishers).

Molyneux, John, 1978, Marxism and the Party (Bookmarks).

Molyneux, John, 1985, What is the Real Marxist Tradition? (Bookmarks).

Muldoon, James, 2019, “Reclaiming the Best of Karl Kautsky”, (5 Ocak) Jacobin.

Newsinger, John, 2018, “‘The Axe Without an Edge’: Social Democracy and the Finnish Revolution of 1918”, International Socialism159 (Yaz), ISJ.

Pannekoek, Anton, 1978 [1912], “Marxist Theory and Revolutionary Tactics”, Pannekoek and Gorter’s Marxism içinde (Pluto Press), MIA.

Riddell, John, 1984, Lenin’s struggle for a revolutionary international (Pathfinder).

Salvadori, Massimo, 1979, Kautsky and the Socialist Revolution, 1880-1938 (New Left Books).

Schorske, Carl, 1955, German Social Democracy, 1905-1917 (Harvard University Press).

Serge, Victor, 1992, Year One of the Russian Revolution (Bookmarks).

Spriano, Paolo, 1975, The Occupation of the Factories (Pluto)

Sunkara, Bhaskar, 2019, The Socialist Manifesto, (Haymarket).

Trotsky, Leon, 1975, Terrorism and Communism (New Park).

0 Yorum: