Karl
Kautsky, yirminci yüzyılın başlarında “Marksizmin Papası” olarak biliniyordu,
buna karşılık, son döneme kadar herkesin ismini unuttuğu biriydi.[1] Kautsky,
on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başlarında sosyalist partilerin
meydana getirdikleri Sosyalist Enternasyonal’in ve Marksist olduğunu söyleyen
Alman Sosyal Demokrat Partisi isimli kitlesel işçi partisinin önde gelen
teorisyeniydi. Fakat zamanla SPD liderlerinin Birinci Dünya Savaşı sırasında
Alman egemen sınıfına verdiği desteğe teorik kılıf ördüğü ve Rus Devrimi’ne
düşmanlık ettiği için tümüyle itibarsızlaştı. Çelişkili bir gelişme dâhilinde
fikirleri partinin kapitalist sisteme uyum sağladığı süreçte fazla radikal
bulunduğu için SPD’nin reformist liderlerince de açıktan veya örtük olarak
redde tabi tutuldu.
Fakat
son yıllarda, en azından ABD’deki solcular arasında, yeniden itibar kazandı. Bu
sahiplenmenin, Bernie Sanders, Alexandria Ocasio-Cortez ve Raşide Tleyb gibi
demokratik sosyalistlerin popülerliğiyle bir bağı olduğunu görmek lazım.
ABD’de
yayınlanan solcu dergi Jacobin, geçen sene Kautsky’nin Birinci Dünya
Savaşı öncesi yazılarını savunan bir dizi makaleye yer verdi ve bu çalışmalarda
bugün sosyalistler açısından fazlasıyla değerli olan fikirlerin bulunduğunu
söyledi. Bu makale dizisine katkıda bulunan sosyalist tarihçi Lars Lih
yazısında, “her ne kadar Kautsky son yıllarında sağa kaymış olsa da politikası
ile Leninizmin pratiği arasında bir süreklilik olduğunu görmek gerekiyor”
dedi.[2]
Ben,
bu makalede ilgili görüşlere karşı çıkıyorum ve Kautsky’nin Marksizm
anlayışının her daim kusurlu olduğunu söylüyorum. SPD’nin sağ kanadına giderek
sarılmış bir isim olarak Kautsky’nin sosyalist devrime yönelik açıktan
itirazının onu bugün savunanların iddiasının aksine, ilk fikirlerinden
koptuğunun bir delili olmadığını düşünüyorum.
Kautsky,
ömrü boyunca dünya tarihini etkileyen önemli olaylara şahit oldu, görüşleri
zaman içerisinde gelişti ama gene de fikirlerinde belirgin bir sürekliliğin
olduğunu görmek gerek. Burada ben, Kautsky’nin teorik yazılarını ve SPD
içerisinde yürütülmüş önemli tartışmalarda aldığı konumları inceleyeceğim,
partiyi o savunduğu devrimci politika çizgisinde tutup tutmadığını
sorgulayacağım.
Pandemi,
ekonomik felaket ve iklim değişikliği koşullarında ben, ayrıca Kautskici veya
değil, sosyalizme uzanan parlamentarist bir yol olmadığını iddia edeceğim.
Karl
Kautsky Reformist mi Devrimci mi?
Jacobin dergisinde
çıkan iki makalede Kautsky, “sol reformist” bir isim olarak takdim ediliyor.
Lih makalesinde, Kautsky’nin ilk eserlerinin, özellikle İktidar Yolu’nun
Bolşevikleri strateji konusunda beslediğini, bu noktada Ekim Devrimi’nin
zaferinde önemli bir rol oynadığını söylüyor. Kışkırtıcı bir başlığa sahip olan
diğer bir makalede (“Kautsky Neden Haklıydı ve Onu Neden Önemsemelisiniz?”)
sosyalist yazar Eric Blanc, Kautsky ile Lenin arasındaki farkın “devrimin
gerekli olup olmadığıyla değil, devrime nasıl varılacağıyla” ilgili olduğunu
söylüyor.[3] Blanc, Kautsky’nin sosyalizmi kurmak için mevcut devlet
kurumlarını barışçıl yollardan, kademeli olarak kullanma konusunda hiçbir vehme
sahip olmadığını iddia ediyor.
Üçüncü
makalede James Muldoon, “Kautsky’nin fikriyatı, halen daha hayatımızın tüm
veçhelerini nasıl demokratikleştireceğimiz hususunda ikna edici bir görüş
sunuyor” diyor.[4] Peki bu iddialar ne kadar doğru? Bu soruya cevap verebilmek
için bizim Kautsky’nin önemli eserleri üzerinden 1914’e dek yaşadığı teorik
değişim sürecine bakmamız gerekiyor.
1918’deki
Alman Devrimi’nden önce Almanya’da demokrasi yoktu. Orduyu ve dış politikayı
kontrol eden ve seçimle işbaşına gelmeyen devlet başkanı olarak Kayzer hükümeti
atayabiliyor, dilediğinde feshedebiliyordu. Britanya’dan farklı olarak
Almanya’da sadece erkekler oy kullanabiliyordu. İki kademeli sistemde altta
duran ve daha fazla vekile ev sahipliği yapan meclis (Reichstag) sınırlı
yetkilere sahipti. 1871’de kurulmuş olan Alman İmparatorluğu, kendi
meclislerine sahip olan ve “Länder” olarak bilinen küçük eyaletlerden
oluşan bir federasyondu. Diğerlerinden çok daha büyük olan Prusya eyaleti
herkesten fazla yetkiye sahipti. SPD liderleri, en çok da oluşan devlet
kurumlarının nasıl demokratik kılınacağı üzerine kafa yordular.
1890’a
dek sendikalar yasa dışıydı. SPD, Almanya’nın ilk şansölyesi Otto von
Bismarck’ın 1878’de yürürlüğe koyduğu Sosyalizmle Mücadele Kanunları uyarınca
açıktan örgütlenme çalışması yürütemiyordu. Bu kanunların yürürlükten
kaldırılmasıyla birlikte SPD, nüfuzunu ve seçimlerdeki kitle desteğini hızla
artırdı. Ama gene de parti liderleri, devlet baskısını tahrik edecek adımlar
atmamak için kılı kırk yardılar. Bu konudaki kaygı, ilkin 1895’te, SPD’nin ülke
genelinde yayın yapan gazetesi Vorwärts’ın Engels’in Marx’ın Fransa’da
Sınıf Mücadeleleri için yazdığı takdim yazısını yayınlaması üzerine dil
buldu. Yazısının kırpılarak ve değiştirilerek yayınlandığını, ayaklanmacı
mücadele yöntemlerine yönelik vurgularına yer verilmediğini gören Engels,
deliye döndü.
Partinin
hacmi ve kendisine bağlı örgütleri zamanla büyüdü. Artık parti, 75 gazeteye,
spor kulüplerine, kooperatiflere hatta meyhanelere sahip bir yapıydı. Bu da
parti memurlarının sayısının artmasını beraberinde getirdi. Bu memurlar ve
gelişen sendika bürokrasisi, işçi hareketi içerisinde güçlü ve muhafazakâr bir
güç haline geldi. Devlet baskısına yönelik korku, partinin reformist pratiğinin
bahanesi olarak kullanılmaya başlandı.[5] İşte Kautsky’nin politik değişimi,
tam da bu arka plan üzerinden anlaşılmalı.
Kautsky’nin
ilk önemli çalışması, Sınıf Mücadelesi adını taşıyan, 1892 tarihinde
İngilizce olarak yayımlanmış, SPD’nin Erfurt Programı’na dair yorumlarını
içeren kitaptır.[6] Belirli bir kısmını Kautsky’nin yazdığı program,
sosyalizmin tarihsel “gerekliliği”ne vurgu yapıyordu.
“Kapitalist sistemin
yürüyecek yolu kalmadı. Dağılması an meselesi. Kaçınılmaz olarak oluşan
ekonomik güçler, kapitalist üretimi nihai yıkıma sürüklüyor. Mevcut toplumsal
düzenin yerini yenisinin alması, sadece bir avuç insanın istediği bir şey
olmaktan çıktı. Bu değişim, kaçınılmaz bir olgu halini aldı.”[7]
Ama
Kautsky, sosyalizme geçiş sürecinin nasıl cereyan edeceği konusunda net
ifadeler kullanmıyordu. Çalışmasında “dünya devrimi” ifadesini alttakilerin
ayaklanmasından ziyade radikal bir toplumsal değişim anlamında kullanıyordu:
“Böylesi bir devrim,
cereyan ettiği koşullara göre birçok farklı biçim alabilir. Devrime şiddetin ve
kanın eşlik edeceğine hiç şüphe yok. Tarih, egemen sınıfların istisnai bir
biçimde açık görüşlü olduğu ya da zayıf ve korkak halleriyle kaçınılmaz olarak
yaşanan gelişme önünde diz çöküp koltuklarını terk ettiği durumlara şahit
olmuştur. Ama öte yandan toplumsal devrim, tek darbede gerçekleşen bir şey
değil. Muhtemelen böylesi bir şey hiç yaşanmayacak. Devrimler, yıllar hatta on
yıllarca süren ekonomik ve politik mücadelelerin neticesinde gerçekleşir.
Birbiriyle kavga eden sınıfların ve partilerin sürekli geri çekildiği veya
ileri atıldığı sürecin sonunda başarıya ulaşır. Hatta sık sık bu devrim süreci,
uzun gericilik dönemleriyle kesintiye uğrar.”[8]
1881’de
Kautsky, sosyalistlerin hedeflerine seçimle varabilecekleri vehmine
kapılmamaları gerektiğini söylüyordu.[9] Ancak Sınıf Mücadelesi’ni
kaleme aldığı dönemde parlamento düzleminde yürütülen faaliyetin iktidar
mücadelesi için asli olduğuna inanıyordu. Hatta bu dönemde Kautsky, işçi
sınıfının, parlamentonun gücünü, en azından devletin diğer kurumlarıyla
ilişkisi dâhilinde, artırmak için mücadele etmesi gerektiğini söylüyordu:
“Proletarya, parlamenter
faaliyete güvenmezlik edemez. Hatta işçi sınıfı, tüm enerjisini hükümetin diğer
bileşenleri ile ilişkisi dâhilinde parlamentonun gücünü artırmaya, parlamentoda
en fazla vekile kavuşmaya harcamalıdır.”[10]
Kautsky,
bu süreçte “sınıf mücadelesi”, “devrim” ve “proletarya diktatörlüğü” gibi
Marksist kavramları kullanıyordu ama bu kavramlara pratikte verdiği anlam boş
ve belirsizdi. Radikal terim ve tabirler kullanmasına karşın Kautsky, işçi
sınıfının devlet iktidarını barışçıl yollardan alması fikrini savunuyor,
silahlı ayaklanma fikrini devre dışı bırakıyordu. Marksist yazar John Molyneux,
bu durumu şöyle izah ediyor:
“Kautsky, ‘devrim’
savunucusu gibi görünür ama aslında savunduğu şey parlamenter devrimdir. Başka
bir ifadeyle Kautsky, işçi partisinin muhalefette kalmasını ister, parlamentoda
çoğunluğu elde edene ve hükümet kurana dek burjuva hükümetleriyle koalisyon kurulması
veya bu tür hükümetlere girilmesi fikrine karşı çıkar. Kautsky’ye göre işçi
partisi, elde edeceği çoğunluğu sosyalizmin kurulmasını sağlayacak yasaları
çıkartmak için kullanacaktır.”[11]
Kautsky,
parlamento faaliyetinin önemine özel önem verir. Sınıf Mücadelesi eserinde
politik eylemin odak noktasının yasama meclisi olması gerektiğine ilişkin
gerekçelerini sıralar:
“Parlamentonun faal olduğu
tüm ülkelerde yasama organı vergileri belirler. Dolayısıyla işçi sınıfı,
parlamentoya vekil yollamak suretiyle hükümeti etkileme imkânı bulur.”[12]
Kautsky,
parlamentoyu kapitalist sınıfı işçilere faydalı reformlar yapmaya zorlama aracı
olarak görüyordu. Bu fikrin ötesine geçen Kautsky, süreç içerisinde
parlamentoda çoğunluğu elde etme hedefini temel alan bir sosyalist dönüşüm
teorisi geliştirdi. Kautsky, çoğunluğun elde edilmesiyle birlikte kapitalist
devletin elindeki aygıtın kontrol altına alınabileceğine inanıyordu. Massimo
Salvadori’nin Kautsky’nin fikriyatının gelişim sürecini detaylı bir biçimde
inceleyen çalışmasında izah ettiği biçimiyle, bu politik strateji doğalında
“modern burjuvazinin ürettiği kurumların teknik mirasını muhafaza etmeyi
öngörüyordu”. SPD’nin kullanacağı kurumlardan “tüm bir tarihsel dönem boyunca
vazgeçilmeyecekti.”[13]
Neticede
devlet doğru ellere geçtiğinde onun toplumsal değişimi gerçekleştirecek bir güç
haline geleceğini söyleyen yaklaşım, Kautsky ve SPD’yi tehlikeli bir politik
alana mahkûm etti. Devleti sosyalizmin inşası için gerekli bir araç olarak
gören yaklaşım, ilerici hareketlere yönelik kanlı mücadeleler yürüttüğünde bile
devleti savunmayı gerekli kılıyordu.
Sınıf
Mücadelesi’nin burjuva parlamentolarına yönelik tavrı ile sosyalist
hareket içerisinde ortaya çıkan birçok radikal ve devrimci örgütün pratiği
arasında dağlar kadar fark vardı. Örneğin Lenin ve Bolşevikler, 1905’te
gerçekleşen Rus Devrimi sonrası Çar eliyle kurulan meclise oldukça farklı
yaklaştılar. Lenin’e göre meclis, ancak kapitalist sistemin kötülüklerini açığa
vurmak ve sistemin kendisini değiştirecek araç olarak görülmeyen yasama meclisi
dışında bir mücadele inşa etmek için bir tür kürsü olarak kullanılabilirdi.[14]
Lenin ve Bolşevikler, bu yaklaşımı Rus Devrimi sonrası İkinci Enternasyonal’den
kopulması ardından Komünist Enternasyonal’e taşıdılar.
Kautsky’nin
yaklaşımı, sadece Lenin ve komünistlerin yabancısı olduğu bir yaklaşım değildi.
Bu yaklaşım, Marx’ın Paris Komünü deneyimi üzerinden biçimlenmiş olan devlet
anlayışıyla da çelişiyordu. 1871’de Paris’te ayaklanan kitleler devlet
güçlerince ezildiler. Böylelikle devletin alttakilerin itirazları ve meydan
okuması ile yüzleştiğinde devletin neler yapabileceği görülmüş oldu. Ayrıca
Paris Komünü, toplumun yönetilmesi konusunda yeni bir yol ve model sundu.
Dünyanın ilk işçi hükümeti olarak Komün, avamın liderlerine sırtını yaslamadı,
daha çok o avamın devrim sürecine katılımlarından güç aldı. Bu sebeple
kapitalist topluma hâkim olan devlet tipinden tümüyle farklı bir devlet tipi
geliştirdi. Marx’ın ifadesiyle, “Komün parlamenter bir yapı değil, işleyen bir
yapı olmalıydı, hem yasama hem de yürütme faaliyetini birlikte
yürütmeliydi.”[15]
Komün
derslerinden istifade ederek kaleme aldığı Fransa’da İç Savaş eserinde
Marx, sosyalizmin ancak bu tür bir örgütle kurulabileceğini, sosyalizmin mevcut
kapitalist devletin ele geçirilmesine yönelik çabalarla kurulamayacağını net
bir dille ifade etti: “İşçi sınıfı hazır bulduğu devlet mekanizmasını ele
geçirip onu kendi amaçları doğrultusunda kullanmakla yetinemez.”[16]
Sosyalist
hareketin tarihinin bir sonraki aşamasının da ortaya koyduğu biçimiyle Marx,
devletin tarafsız bir yapı değil, kapitalist sınıfsal düzeni daimi kılma aracı
olduğunu söylerken haklıydı. En demokratik kapitalist devlette bile parlamento,
gerçek iktidarı elinde bulundurmaz. Parlamento temelde ekonomiyi ve devlet
mekanizması dâhilinde üst düzey memurları, askeriyenin üst kademelerini,
emniyet müdürlerini ve hâkimleri kontrol eden büyük bankaların ve devasa
şirketlerin toplantı odalarına ev sahipliği eder. Sermaye için tehdit olarak
görülen solcu hükümetlerse sürekli üst düzey memurların desteğiyle, finans
kurumlarının ekonomik şantajları ve sabotajlarıyla yüzleşirler. 2015’te
Yunanistan’da iktidara geldikten hemen sonra Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası
Para Fonu’nun solcu Syriza’nın oluşumuyla güçlenen ümitleri ayaklar altına
alması bu konuda verilebilecek önemli bir örnektir.[17]
Parlamento
işe yarayan bir şey olsaydı sermaye parlamenter düzenden hemen vazgeçer, derin
devleti reformist hükümetleri yıkmak için kullanırdı. Bu konuda verilecek en
önemli örnekse 1973’te Allende’nin başında olduğu Halkın Birliği hükümetinin
kanlı bir darbeyle yıkılmasıdır. Ilımlı bir isim olan Jeremy Corbyn’in
İngiltere başbakanı olması ihtimali, 2015 yılında üst düzey bir generalin
orduda isyan çıkartma tehditleriyle karşılanmıştı.[18]
Toplumun
sosyalist dönüşümünün önüne çıkan bu türden engellerin sebebi, seçim
süreçlerinde tayin edilmemiş iktidar merkezleri olduğundan, sosyalist bir
toplum kurmak için parlamentoda çoğunluğu kazanmanın veya başkanlık seçimlerini
kazanmanın çok daha ötesine gitmeyi gerektirir. Bu noktada genel grevlere,
militan gösterilere ve ayaklanmanın diğer taktiksel araçlarına ihtiyaç
olacaktır. En önemlisi, işçi sınıfı, işçi sınıfının iktidarını temsil eden
alternatif organlar oluşturmalıdır: işyerleri etrafında örgütlenen demokratik
işçi kurumları, kapitalist devletin ekonomik ve baskıcı işlevlerini önce felce
uğratabilir, sonra da yerini alabilir.
İşçi
sınıfını güçlendirmeyi amaçlayacak devrimci bir parti kurulmadan bu hedefe
ulaşılamaz. Parlamentoyu siyasi mücadelenin ana sahnesi olarak görmek,
mücadelenin sorumluluğunu küçük bir parlamenter grubuna devretmek ve işçi
sınıfının kendi faaliyetlerini durdurmasına katkıda bulunmak anlamına
gelecektir. Yani sosyalistler, tabandan gelen hareketleri parlamentodaki
tartışmaların, hatta sol bir hükümetin sadece bir yardımcı unsuruymuş gibi
görmemelidirler.
Marksist
yazar Chris Harman’ın da ifade ettiği gibi, “devrimcilerin görevi, işçilerin
‘sol’ bir hükümete yönelik hayallerini yıkmak, yani, işçilerin tüm kısmi ve
sınırlı mücadelelerini üstlenmek, bunları genelleştirmek ve hükümetin
stratejisiyle çelişse bile onlara öncülük etmektir. Kısacası, devrimcilerin
görevi, hükümete karşı sol bir muhalefet örgütlemek ve devlete olan
bağımlılığının yerini işçilerin öz örgütlenmesinin almasını sağlamaktır.”[19]
Ne var ki bu Kautsky’nin her daim yabancısı olduğu bir yaklaşımdır.
Pasif
Devrim
1894
yılında Kautsky, referandumlar ve yerel meclisler gibi doğrudan demokrasi
biçimlerine karşı parlamenter demokrasiyi savunan, Parlamenterizm ve
Demokrasi adlı bir temsilci demokrasi tarihi kitabı yayımladı.
Kitapta, parlamenter demokrasinin kapitalist bir yönetim biçimi olmadığını
söyleyen Kautsky, parlamentonun “en çeşitli sınıf çıkarlarına hizmet etmek”
için kullanılabileceği fikrini savundu.[20] Kautsky’ye göre: “Gerçek bir
parlamenter rejimin, burjuvazinin diktatörlüğü için olduğu kadar proletaryanın
diktatörlüğü için de bir araç olabileceği giderek daha açık hale gelmeye
başlıyor”du.[21] Ayrıca Kautsky, devleti yıkmak isteyen anarşistleri eleştirmekten
geri durmadı.
Kautsky’nin
parlamenterizme verdiği destek, SPD içinde daha sağcı akımların ortaya
çıkacağının habercisiydi. 1899’da Eduard Bernstein, Evrimci Sosyalizm adlı
kitabını yayımladı ve Kautsky ile ilişkilendirilen SPD’nin Marksist
“ortodoksluğu”na karşı açık bir mücadele başlattı. Bernstein, Kautsky ile
birlikte Erfurt Programı’nı kaleme almış ve SPD’nin acil taleplerini içeren
“asgari programını” yazmıştı.
Evrimci
Sosyalizm, partinin giderek daha fazla uyguladığı şeyi, sınırlı
reformlar elde etmek için sendikal ve parlamenter eylemlerin sınırlandırılması
fikrini teorik planda savunan bir çalışmaydı. Bernstein’a göre, sendikaların
kısmi kazanımları ve mecliste sosyal yasaların kabul edilmesi, Alman toplumunun
sosyalizme çok yavaş bir şekilde “kazanılmasını” sağlayacaktı:
“Anayasaya uygun
kanunların çıkartılması, yavaş işleyen bir süreçtir. […] Genellikle uzlaşma
yolunu izler. Ancak, önyargıların ve halkın büyük çoğunluğunun sınırlı ufkunun
toplumsal ilerlemenin önünde engel teşkil ettiği devrimci planlardan daha
güçlüdür ve kalıcı ekonomik düzenlemelerin oluşturulması söz konusu olduğunda
daha büyük avantajlar sunar.”[22]
Bernstein
ve destekçilerinin görüşleri, sendika bürokrasisinin çıkarlarının ve SPD’nin
Bavyera şubesinden Georg von Vollmar gibi şahsiyetlerin açıkça sınıf
işbirlikçisi politikalarının düşünsel bir ifadesiydi. Vollmar, Erfurt
Programı’na karşı çıkmış ve partinin politikasını köylülere ve liberal orta
sınıflara daha çekici hale getirmek için yumuşatmak ve böylece onların siyasi
temsilcileriyle koalisyon hükümetlerinin önünü açmak istemişti.
Biraz
tereddüt ettikten sonra Kautsky, SPD içinde ortaya çıkan bu siyasi akıma karşı
mücadeleye başladı. Hem deneyimli parti lideri August Bebel hem de Rosa
Luxemburg ve Alexander Parvus gibi genç radikaller onu destekledi. Bernstein,
Marksizmin temel ilkelerinden vazgeçmekle suçlanan “revizyonizm”le itham
edildi. Kautsky, köylülere ve orta sınıflara yönelik oportünist çağrılara karşı
çıktı, işçi sınıfının siyasi bağımsızlığını savundu ve Bernstein’ın açık
reformizmine karşı çıktı. 1902’de yayınlanan Toplumsal Devrim adlı
kitabında, aşamalı “evrimsel sosyalizm” fikrini ütopik bularak eleştirdi:
“İşçi sınıfı, sermaye
üzerinde ilk büyük zaferini kazanarak siyasi gücü eline aldığında, bunu
kapitalist sistemin ortadan kaldırılmasından başka bir şekilde kullanamaz. Bu
gerçekleşene kadar, iki sınıf arasındaki mücadele sona ermeyecek, zaten eremez
de. Kapitalist sistem içindeki sosyal barış, entelektüel sınıfların gerçek
ihtiyaçlarından doğmuş bir ütopya olmakla birlikte, gelişmesi için gerçekte
hiçbir temeli yoktur. Kapitalizmin sosyalizme doğru algılanamaz bir şekilde
gelişmesi de en az bunun kadar ütopiktir.”[23]
Ne
var ki Bernstein’ın evrimsel sosyalizmine saldırsa da, Kautsky’nin alternatifi,
tümüyle pasif bir siyasi stratejiydi. Kendi toplumsal dönüşüm teorisi,
sosyalizmin kapitalizmin ekonomik gelişiminin kaçınılmaz bir sonucu olarak
ortaya çıkacağı görüşüne dayanıyordu. Kapitalist sanayi büyüdükçe, işçi sınıfı
da büyüyecek ve daha organize hale gelecekti; işçi sınıfı büyüdükçe ve daha
organize hale geldikçe, sınıf bilinci de gelişecekti, sınıf bilinci geliştikçe,
SPD’ye verilen oy sayısı da artacaktı. Bu durdurulamaz büyüme, nihayetinde
parlamentoda ezici bir sosyalist çoğunluk ve toplumun sosyalist yeniden
inşasının başlangıcı anlamına gelecekti. Böylelikle parti, kapitalizmin
ekonomik gelişmesine dayanan mekanik bir toplumsal sürecin son aşaması olarak
pasif bir rol oynayacaktı. Kautsky, SPD’nin “devrimci bir parti olduğunu, ancak
devrim yapan bir parti olmadığına” dair tespitiyle bu teoriyi gayet iyi
özetliyordu:
“Hedefimize ancak bir
devrimle ulaşabileceğimizi biliyoruz. Bu devrimi yaratmanın bizim gücümüzün
ötesinde olduğu kadar, onu engellemenin de rakibimizin gücünün ötesinde
olduğunu biliyoruz.”[24]
1904
yılına gelindiğinde, revizyonizm partide yenilgiye uğramış gibi görünüyordu.
Ancak solun görünürdeki zaferi yüzeyseldi. Parti liderleri, Marksizmin kitabına
güya bağlılık gösterirken, reformist ve seçimci uygulamaların etkisi artmaya
devam etti. Aslında Bernstein ve Kautsky, partide revizyonizm üzerine yapılan
tartışmaların yarattığı hararet ve gürültüden anlaşıldığı kadarıyla pek fazla
ortak noktaya sahip değillerdi. 1898’de Kautsky, revizyonizmle mücadeleye karar
vermeden önce Bernstein’a şunları söylemişti: “İngiltere’de sosyalist bir
toplumun gelişmesi için devrim olmadan da yolun açık olduğu konusunda sizinle
tamamen aynı fikirdeyim.” Böylece, Bernstein’ın devrimi açıkça terk etmesini
eleştirmiş olsa da, bunu reformist uygulamaları sorgulayan bir üslupla
yapmamıştı.
Sonraki
birkaç yıl içinde, Rusya’daki 1905 Devrimi’nin etkisinin hissedildiği,
Almanya’da sınıfsal kutuplaşmanın arttığı koşullarda Kautsky sola kaymış gibi
göründü. Rus İmparatorluğu’nda yaşanan büyük ayaklanma, işçilerin yeni bir
mücadele ruhu sergilediği Almanya’daki sol üzerinde büyük bir etki yarattı.
Plehanov gibi Rus sosyalist hareketinin sağ kanadındaki Menşevik liderlerin
aksine Kautsky, Rus İmparatorluğu’ndaki devrimi ve işçi sınıfının bu devrimdeki
öncü rolünü öngörmüştü. Bunun Avrupa’nın geri kalanında sınıf mücadelelerini
canlandıracağını umuyordu. İlginç bir şekilde Kautsky, Rusya’daki olayların,
önde gelen kapitalist ülkelere göre daha yavaş bir ekonomik gelişme gösteren
ülkelerin, daha gelişmiş ekonomilerin geçirdiği aşamaları atlayabileceğini
gösterdiğini de savundu:
“Bir bütün olarak toplum,
evrimin herhangi bir aşamasını atlayamaz, ancak toplumun geri kalmış kesimleri
bunu kolaylıkla yapabilirler. Dolayısıyla, Rus toplumu kapitalist aşamayı
atlayarak eski sistemden yeni komünizmi hemen geliştirebilirdi. Yani Rus toplumu
kapitalist aşamayı atlayabilirdi. Ancak bunun için Avrupa’nın geri kalanında
sosyalizmin zafer kazanması gerekiyordu.”[25]
Ayrıca
köylülüğün rolü konusunda da belirli bir görüşe sahip olan Kautsky, “Rus ve
Fransız devrimlerinin, büyük özel toprak mülkiyetinin parçalanmasının köylüleri
devrime kopmaz bağlarla bağlayacak olması bakımından birbirine benzeyeceği”[26]
iddiasındaydı. Bununla birlikte, nihayetinde Rusya’da kapitalizmin az gelişmiş
olmasının, 1905 Devrimi’nin hedeflerinin burjuva demokrasisini kazanmakla
sınırlı kalması gerektiği anlamına geldiğini savundu. Dahası, Rusya’daki
devrimle ilgili tutumu ne kadar radikal olursa olsun, Kautsky kendi ülkesine
gelince çok daha temkinli bir tutum içerisindeydi.
“İktidar
Yolu” Derken?
1907
genel seçimlerinde SPD, Sosyalizmle Mücadele Kanunları’nın yürürlükten
kaldırılmasından bu yana ilk büyük seçim yenilgisini yaşadı ve mecliste 38
sandalye kaybetti. Seçimlerdeki en önemli konu, Alman ordusunun Almanya’nın
Güneybatı Afrika kolonisinde (bugünkü Namibya’da) bir isyanı kanlı bir şekilde
bastırmasıyla gündeme gelen sömürge politikasıydı. SPD, katliamları kınamış ve
sömürgeciliğe karşı çıkmıştı. Bu, işçi sınıfı tabanının sağlam kalmasına
rağmen, orta sınıfın desteğini kaybetmesine neden oldu. Gustav Noske
liderliğindeki ve sendika liderlerinin desteklediği partinin sağ kanadı,
kayıplardan solu sorumlu tuttu ve daha vatansever bir çizgi izlenmesini talep
etti. Kautsky, buna karşı çıktı ve seçimlerin partinin işçi sınıfı desteğini
siyasi olarak sağlamlaştırdığını savundu. O yıl Stuttgart’ta düzenlenen
Sosyalist Enternasyonal konferansında, Bernstein’ın sömürgeciliğe verdiği
desteği açıkça sorguladı.[27] Ancak bu noktadan itibaren Bebel ve parti
liderliği, sendika bürokrasisi ve revizyonistlerle giderek daha yakın bir
ittifak kurdu.
Bu
olayların gölgesinde ve Rusya’daki 1905 Devrimi’nin yenilgisinin ardından
Kautsky, İktidar Yolu adlı kitabını yayımladı. Bu kitap, kimilerince
hâlâ onun en radikal eseri olarak kabul edilmektedir. Devrimci solun gözünden
düşmesine rağmen, bazı Bolşevik liderler, bu kitabı devrimci bir manifesto
olarak görmeye devam ettiler.[28] Peki ama öyle miydi?
Kautsky,
İktidar Yolu’nda iki toplumsal gelişmenin “yeni bir toplumsal devrimler
çağına” yol açtığını savunuyordu.[29]
1.
Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, en güçlü ulusal kapitalist sınıflar
arasında emperyalist gerilimlere yol açmaktaydı.
2.
İşçi hareketi güçleniyordu ve bu da büyük sınıf mücadelelerine yol açacaktı.
Sendikal
eylemler, tek başına işçi sınıfının çıkarlarını ilerletmek için artık yeterli
olmayacaktı. İşverenler, daha organize hale geliyorlardı. Tekelci kapitalizmin
yükselişi, gümrük vergileri ve silahlanma yarışını finanse etmek için artırılan
vergiler, fiyatların sendikaların kazanabildiği ücret artışlarından daha hızlı
yükselmesine neden oluyordu. Ancak bu radikal öngörüye rağmen Kautsky, devrimin
ne şekilde gerçekleşeceği konusunu bilinçli bir tutum dâhilinde geçiştiren
yaklaşımını muhafaza etti.
Tarihçi
Carl Schorske’nin tespitiyle, “Kautsky’nin nesnel gelişime ilişkin
açıklamaları, önceki yazılarından daha kesin bir şekilde devrime işaret etse
de, proletaryanın rolüne ilişkin anlayışı pasifliğe doğru evrimleşmişti.”
Bunun
bir göstergesi de Kautsky’nin İktidar Yolu adlı eserinde kitlesel
grevlere karşı takındığı tutumdu. Kitlesel grev taktiği, egemen sınıfın
parlamenter demokrasiye yönelik saldırıları için saklanmalıydı: Çünkü ona göre,
“Sendikaların ‘doğrudan eylemi’, işçi partilerinin parlamenter faaliyetlerinin yerine
geçmekten ziyade, yalnızca bir tamamlayıcı ve destekleyici unsur
olarak etkili olabilir”di.[30] Genel grev kullanılsa bile, yukarıdan sıkı bir
şekilde kontrol edilmesi gerekirdi. Kautsky, 1905 Devrimi sırasında kitlesel
grevlerin oynadığı önemli rolü kabul etse de, bunları her zaman seçimciliğin
bir tamamlayıcısı olarak gördü, asla bir alternatif olarak görmedi.
Kautsky’nin
kitle grevi hakkındaki görüşleri, işçi sınıfının özgüvenini ve kendi kolektif
gücünün farkındalığını artırmanın bir aracı olarak kitle grevinin önemini
vurgulayan Luxemburg ile çatışması sonucunda gelişti. Luxemburg, Kitle Grevi
adlı broşüründe, kitle grevi hareketlerinin, reformizmin merkezinde gördüğü
siyaset ve ekonomi arasındaki ayrımı aşmanın anahtarı olacağını savunuyordu.
Kitle grevi, sadece sınırlı hedefleri gerçekleştirmek için bir araç değil, işçi
sınıfının devrimci bilincini ve manevi gelişimini de teşvik eden bir araçtı.
Luxemburg, kitle grevinin dinamiklerini açıklarken şöyle diyordu:
“Bu hızlı gelgitlerde en
değerli ve kalıcı olan şey […] zihinsel birikimdir: proletaryanın aralıklı
olarak ilerleyen düşünsel ve kültürel gelişimi, ekonomik ve siyasi mücadelede
daha fazla ilerlemeleri için dokunulmaz bir güvence sağlar.”[31]
Schorske’nin
yalın tespitiyle, “Luxemburg, proletaryayı karşı konulamaz bir güç, Kautsky ise
onu hareket ettirilemez bir nesne olarak görüyordu”.[32] Bugün küçük grevlerde
bile, işçilerin normal zamanlarda onları bölen ırkçılık ve cinsiyetçilik gibi
fikirlerin etkili eylemin önünde bir engel olduğunu gördükçe, özgüvenlerinin ve
siyasi bilinçlerinin arttığını görüyoruz. Seçimlerde işçiler, kitle iletişim
araçlarının ve siyasi sistemin tüm baskılarına maruz kalan izole bireyler
olarak oy kullanırlar; grevlerde, özellikle de büyük ölçekli grevlerde, bir
sınıf olarak benzersiz güçlerinin farkına varabilirler ve böylece sosyalist
fikirlere daha da yakınlaşabilirler.
Görünüşte
en radikal olduğu dönemlerde bile, Kautsky’nin politikasında temel bir
süreklilik vardı. Sosyal devrim, kapitalizmin gelişimi tarafından kaçınılmaz
olarak belirleniyordu ve o ancak parlamento yoluyla gerçekleşebilirdi.
Kautsky’ye göre iktidar yolu, Blanc’ın iddia ettiği gibi, “anti-kapitalist bir
kopuşa giden yol” değil, yavaş ve kademeli ilerlemelerden oluşuyordu.[33]
Bununla birlikte, İktidar Yolu’nun radikal üslubu, giderek daha iddialı
ve muhafazakâr hale gelen sendika liderlerini ve kitabın parti tarafından
yayınlanmasını engellemeye çalışan SPD yönetimini öfkelendirdi. Kautsky, bu
savaşı kazanmış olsa da, partide artık hâkim olan alenen reformist güçlere
giderek daha fazla uyum sağladı.[34] Kautsky, revizyonistlerin vergi politikası
ve seçim reformu konusunda liberal kapitalist partilerle koalisyon kurma
taleplerine karşı çıktı. Ancak, SPD’nin kapitalist siyasi partilerden siyasi
bağımsızlığını savunması, işçi sınıfının kendi faaliyetlerine odaklanılmasına
yol açmadı.
1910
yılında Prusya’da gösteriler patlak verdi. Luxemburg ve eyalette düzenlenen SPD
kongresi, gösterileri desteklemek için kitle grevi çağrısı yaptı. Protestolar,
Prusya hükümetinin demokratikleşmesini talep ederek, devletin üç sınıflı oy
hakkını sorguladı. Bu çarpık seçim sistemi, SPD’nin Prusya eyalet meclisinde
kazandığı işçi sınıfı oylarına kıyasla nispeten az sandalye kazanmasına neden
oldu. Ancak hareketin seçimlere odaklanmasına rağmen Kautsky, Alman devletinin
gücünü abartarak kitle grevlerine karşı çıktı. O, kitle grevinin 1905’te
Rusya’da demokrasinin tamamen yokluğu nedeniyle uygun olduğunu, ancak
Almanya’da sadece iktidar mücadelesinin son aşamasında kullanılabileceğini
savunuyordu.[35]
Kautsky
ve destekçileri, artık SPD’nin “Marksist Merkezi” olarak adlandırılan grubu
oluşturuyorlardı. Kautsky, Luxemburg’un SPD’nin teorik dergisi Die Neue
Zeit’ta [“Yeni Zaman”] yayınladığı, demokrasi mücadelesinde kitle grevi
çağrısı yapan makalesini yayınlamayı reddettiği için ikili arasında bir kopuş
yaşanmıştı. Kautsky, kitle grevinin kendiliğinden militanlığını öven ve bunun
sadece devleti demokratikleştirmek için değil, işçilerin devrimci bilincini
yükseltmek için de kullanılması gerektiğini savunan Luxemburg, Clara Zetkin,
Karl Radek ve Anton Pannekoek gibi partinin radikal solundaki figürlerin
itirazına artık giderek daha fazla maruz kalıyordu. Die Neue Zeit dergisinde
yayınlanan bir makalede Kautsky, radikallerin işçilerin doğrudan eyleminin
gücüne vurgu yapan yaklaşımlarına saldırdı ve “kitlesel eylemlerin
kretinizmini”, alıklaştırıcı yanını eleştirdi:
“Siyasi mücadelemizin
amacı, devlet iktidarının yıkılması değil, parlamentoda çoğunluk olup devlet
iktidarını ele geçirmek ve parlamentoyu devlette yönetici konuma
yükseltmektir.”[36]
1911’de
yayımlanan Parlamentarizm ve Demokrasi kitabının yeni önsözünde Kautsky,
o dönemde İngiltere’yi kasıp kavuran devasa grev dalgası olan Büyük Kargaşa’yı
eleştirdi. Sendika liderlerinin muhalefetine rağmen genellikle sıradan
sendikacılar tarafından yönetilen bu grevleri kınayan Kautsky, “burada kendini
gösteren liderler ve kitleler arasındaki keskin, aşılmaz çelişki, aslında büyük
bir kötülüktür”[37] diyordu. İngiliz işçi sınıfı tarihinin en büyük
ayaklanmalarından birine ilişkin bu yorum, Kautsky’nin işçilerin kendi
kendilerini örgütleme faaliyetlerine karşı tutumunun tipik bir örneğiydi.
Luxemburg, bu tür tutumların, “mümkün olduğunca çabuk eski rahat parlamento ve
sendika rutinine dönmek” isteyen parti ve sendikalardaki sağcı unsurlara teorik
bir koruma sağladığını belirtti.[38] Pannekoek ise bu dönemde sosyalist
teorisyenler arasında gelişen tartışmaları şu şekilde açıklamaktaydı:
“Modern kapitalizm
biçimlerinin etkisi altında, işçi hareketinde yeni eylem biçimleri, yani
kitlesel eylemler gelişmiştir. […] Bu durum, iki düşünce akımının ortaya
çıkmasına neden oldu: Birincisi, devrim sorununu ele aldı ve yeni eylem
biçimlerinin etkinliğini, önemini ve potansiyelini analiz ederek, işçi
sınıfının görevini nasıl yerine getirebileceğini anlamaya çalıştı; ikincisi ise
bu olasılığın büyüklüğü karşısında sanki çekinircesine, eski parlamenter eylem
biçimleri arasında, bu görevi şimdilik ertelemek için uygun eğilimleri aramaya
başladı.”[39]
Kautsky’nin
Emperyalizmle ve Savaşla İlgili Görüşleri
Burası,
Kautsky ile Lenin arasındaki emperyalizm ve savaş konusundaki polemikleri
tartışmak için uygun bir yer değil. Gene de onun düşüncesinin bu alanına
değinmek gerek, zira bu alan, Kautsky’nin reformist politikasının bizi nereye
götüreceğini ortaya koyan önemli bir örnektir.
1914
yılına gelindiğinde Kautsky, emperyalizmi sistemin gelişimiyle belirlenen bir
ekonomik zorunluluk olarak değil, büyük sermayenin bir politika tercihi olarak
görüyordu. Lenin ve Luxemburg’un aksine, o emperyalizm ve savaşı kapitalizmin
ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmiyordu. Bunun yerine, savaşın yalnızca
silah üreticileri gibi belirli sermaye kesimleri için mantıklı olduğuna
inanıyordu.
Kautsky,
Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında “ultra-emperyalizm” teorisini geliştirdi.
Bu teori, kapitalizmin bir sonraki aşamasının, büyük işletmelerin devletleri
ekonomik rekabet, ticaret ve hammaddeye erişim konularında uluslararası
anlaşmaya zorlayarak çatışmadan kaçınmalarını sağlayacağını öne sürüyordu.[40]
Dahası, dünya savaşının patlak vermesiyle birlikte Kautsky, artık sosyalizmi
artık gerçekleşmesi kaçınılmaz olmayan, ihtimallerden biri olarak görmekteydi.
Gördüğümüz
gibi, Alman emperyalizminin yükselişi ve dünya savaşının yaklaşmasıyla birlikte
SPD liderliği, militarizme ve sömürgeciliğe yönelik önceki muhalefetinden
vazgeçmişti. Bu değişim, esas olarak partinin sendika bürokrasisi tarafından
artan kontrolünden kaynaklanıyordu. Kautsky, görüşlerini bu siyasi gerçekliğe
uyarladı ve emperyalist savaşa karşı muhalefetini nitelikli, hukuki bir temele
dayandırdı. Sosyalistlerin savunma savaşına ve saldırı savaşına farklı şekilde
tepki göstermesi gerektiğini savundu. Ayrıca, sosyalistlerin görevinin, savaşan
ülkelerin iç rejiminin niteliğine bakılmaksızın, kendi ülkelerinde militarizme
karşı çıkmak olduğu konusundaki önceki görüşünden de vazgeçti. Savaşa karşı
kitle grevi fikrini reddetti ve İkinci Enternasyonal’in kan dökülmesini
durdurmasını beklemenin gerçekçi olmadığını ileri sürdü: Enternasyonal,
yalnızca barış zamanında etkiliydi. Artık Kautsky, “kendi vatanını savunma
zorunluluğunu” kabul ediyordu.[42]
Kautsky,
3 Ağustos 1914 gecesi SPD’nin meclisteki grubunun o ünlü toplantısına katıldı.
Kautsky’nin desteğiyle SPD milletvekilleri, ertesi gün hükümete savaş
fonlarından yararlanma izni verilmesi yönünde oy kullandılar. Kautsky, savaş
sırasında sosyalistler için parti birliğinin korunmasını öncelik olarak
görüyordu. Savaş sona erdiğinde Kautsky, işlerin olağan şekilde devam etmesini,
yani kapitalizmin barışçıl genişlemesi ve kademeli demokratikleşmeyi
bekliyordu.[43] Bu nedenle, bu süre zarfında sosyalistler devrim yerine barış
için çalışmalıydı, zira sosyalizme sadece barışçıl kapitalist gelişim ve yavaş
ilerleyen demokratikleşme çalışması yol açabilirdi.
SPD’nin
sol kanadındaki devrimciler tam karşıt bir tutum içerisindeydiler. İşçilerin,
farklı ülkeler arasındaki emperyalist savaşı kapitalistler ile işçi sınıfı
arasındaki iç savaşa dönüştürmeye çalışmaları gerektiğini savundular.
Liebknecht, “asıl düşman evdedir” diyordu.[44] Bu radikaller, İkinci
Enternasyonal’in savaşa karşı çıkmamasını haklı olarak eleştirdiler ve Kautsky
gibi savunucularını kınadılar. Luxemburg, yeni bir devrimci anti-emperyalist
enternasyonal yaratılması çağrısında bulundu.
Lenin
Kautskici miydi?
Lih
ve Blanc, farklı vurgularla, Jacobin makalelerinde Kautsky ve Lenin
arasındaki farklılıkları örtbas etmeye çalışırlar.[45] Lih, Kautsky’nin 1914
öncesi fikirlerinin 1917’de Bolşevikleri yönlendirdiğini ve Bolşeviklerin
iktidara Ekim 1917’de isyan yoluyla değil, sovyetlerde çoğunluğu kazanarak
geldiklerini savunur. Ayrıca, Ekim Devrimi’nden önce bunun gerçekleşmesini
talep ettikleri için, prensipte bir parlamento, Kurucu Meclis toplamakla da
karşı olmadıklarını ileri sürer.
Aslında,
Lih biçim ve içeriği çarpıtıyor. Ekim ayındaki ayaklanma, Kurucu Meclis talep
eden Bolşevik sloganlarının artık geçerli olmadığını gösteriyordu. Böyle bir
organın kurulmasına izin vermek, işçi sınıfının hedeflerine hizmet etmeyecek,
sadece Menşevikler ve Sağ Sosyalist Devrimciler gibi sağcı siyasi akımlara bir
platform sağlamış olacak ve onların Ekim Devrimi'ne karşı muhalefetlerini
sürdürmelerine imkân tanıyacaktı. Sovyet iktidarı ile Kurucu Meclis
birbirleriyle uyumsuzdu. Bu nedenle, Ocak 1918’de kurulan Kurucu Meclis, daha
sonra Sovyet hükümeti tarafından dağıtıldı.
Lih,
ayrıca Kautsky’nin SPD ile burjuva demokratları arasındaki anlaşmalara
karşıtlığını da önemser; Kautsky, bu durumu İktidar Yolu adlı eserinde
“ahlaki ve siyasi intihar” olarak tanımlamıştır.[46] Bu işçi sınıfının siyasi
bağımsızlığına odaklanma, görünüşe göre, Lenin’in devrimci stratejisini
etkilemiştir: “1917’de Rusya için Kautsky’nin anlaşmama tavsiyesi siyaseten
altın değerindeydi, Bolşeviklerin siyasi iktidarı ele geçirmesini bu tavsiye
sağladı.”[47] Fakat Bolşeviklerin 1917’de siyasi stratejilerini belirlerken
Kautsky’den önemli ölçüde yararlandığı fikri temelsizdir. Bolşevikler, bu
konumu İktidar Yolu yayımlanmadan çok önce benimsemişlerdi.[48] Bu
tutum, 1905 Rus Devrimi’nden önce dahi Bolşeviklerin Rus sosyalizminin Menşevik
kanadıyla anlaşmazlıklarının odağını oluşturuyordu.[49]
Kautsky’nin
Marksizmi, akıl hocaları Marx ve Engels’in fikirleriyle uyumlu görünmekteydi ve
yüzyılın başındaki kapitalist sistemin nispeten istikrarlı dönemiyle uyum
sağlıyordu. Aşamacılık ve sosyalizmin kaçınılmazlığına dair varsayımlara
odaklanması, 1871 ile 1914 arasında Alman işçi hareketinin istikrarlı
büyümesini yansıtıyordu. Ancak, artan emperyalist rekabetin yoğunlaşması, bunun
Almanya’daki iç siyasete etkisi, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve
uluslararası sosyalist hareketin krizi, savaşın sona ermesine yol açan Rus ve
Alman Devrimleri gibi 1910’larda tanık olunan büyük çalkantılar ilgili
yaklaşımın sınırlarını bir bir açığa çıkarttı. Rus devrimci lider Leon
Trotskiy, bu yeni durumun Kautsky’nin siyasetini giderek neden daha az geçerli
kıldığını şöyle açıklar:
“Almanya’da
kitle hareketi meselesi, olayların seyriyle birlikte kendisini açığa vurdukça
Kautsky’nin tutumunun da o kadar kaçamak olduğu görüldü. […] Her türlü
belirsizliği ortadan kaldıran ve insanlığı en temel sorularla yüz yüze getiren
emperyalist savaş, Kautsky’nin tümüyle iflas ettiğini ortaya koydu.”[50]
Aslında
Lenin ve Kautsky’nin 1914 öncesinde pratik politikada ortak bir noktası yoktu;
paylaştıkları tek şey, Marksist terminolojiydi. Lenin, bunun farkında değildi
ve Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Kautsky’yi fikri-teorik bir otorite olarak
görüyordu. Ancak Ağustos 1914’te SPD’nin savaşı desteklemesi, Lenin’i
Kautsky’nin teorisi ve pratiğiyle ilgili sorunlarla yüzleşmeye zorladı.
Bolşevizm siyaseti, parlamenterizmi reddetmesi ve yeraltı örgütlenmesi ile
işçilerin kendi inisiyatifini geliştirmeye odaklanmasıyla, Rusya’daki durum
için gerekli bir uyarlama çabası gibi görünüyordu; zira sosyalist hareket, sert
baskılarla karşı karşıya kalmış, burjuva demokrasisi henüz gelişmemişti. Ancak
Lenin, artık Bolşevizmin Rus İmparatorluğu sınırlarının ötesinde de geçerli
olduğunu gördü. Kautsky’nin teorisiyle çelişen bir emperyalizm teorisi
oluşturarak, savaşın sadece silah üreticileri gibi dar bir iş adamı grubunun
değil, kapitalist sistemin dinamiklerinin bir sonucu olduğunu savundu. Ayrıca
Kautsky’nin reformist yaklaşımına karşı koyabilecek bir devlet teorisi için
Marx’ın yazılarına dönüp baktı. En temel düzeyde, Lenin, Alman filozof G. W. F.
Hegel’in çalışmaları üzerinden Kautsky’nin pasifliğini redde tabi tuttu, teori
ve pratiğe ilişkin Marksist yaklaşımı yeniden geliştirdi.[51]
Kautsky
ve Alman Devrimi
Birinci
Dünya Savaşı sırasında SPD içindeki en radikal unsurlar tarafından öngörüldüğü
gibi, yaşanan çatışma, Kautsky’nin barışçıl kapitalist gelişmenin yeniden
başlayacağına dair öngörüsünün gerçekleşeceği süreci tetiklemedi. Bunun yerine
savaş, devrimle neticelendi: önce 1917’de Rusya’da, sonra 1918’de Almanya’da
devrim gerçekleşti. Almanya, Kasım 1918’de askeri yenilginin eşiğine gelirken,
bahriyeli isyanları ve kitlesel grevler ülkeyi sararak Kayzer’i koltuğundan
etti. Fabrikaların kontrolünü ele geçirmek amacıyla işçi konseyleri kuruldu.
Ordunun bütünlüğünü korumaya yönelik umutsuz bir girişim dâhilinde, Alman
ordusunun üst düzey isimleri, resmi yetkiyi SPD’ye devretti ve partinin
Almanya’nın kuruluşundan bu yana geçen 47 yıllık süre zarfında ilk kez hükümet
kurmasına izin verdi. Takip eden beş yıllık döneme, işçi sınıfı ile SPD
hükümeti arasındaki sert mücadeleler damgasını vurdu. Bu mücadelelerde
hükümetin amacı, işçi konseylerini bastırmak, hareketi parlamentonun sahasına
kanalize etmekti. Çoğu zaman SPD, kendisini işçi ayaklanmalarını bastırmak için
çalışan ordu üst yönetimi ve onların paramiliter Freikorps (gönüllü) birlikleri
ile müttefik olarak hareket ederken buldu. Aslında SPD’nin “devletin ilerici
sosyal değişim için bir kaldıraç olduğu”yla ilgili teorisi, devleti işçi
sınıfının direnişinden korumayı ifade ediyordu.
James
Muldoon, Jacobin’de Kautsky’nin bu dönemde “bugün yeniden dikkatle
değerlendirilmesi gereken bir sosyalist cumhuriyet vizyonu sunduğunu” iddia
ediyor. Ancak Chris Harman ve Pierre Broué, Alman Devrimi ile ilgili,
klasikleşmiş tarih çalışmalarında gösterdiği gibi, Kautsky, bu olaylarda kötü
bir rol oynamıştır.[52]
Kautsky,
1917’de devletin savaş için sergilediği çabaya kölece destek verdiği
gerekçesiyle SPD’den istemeye istemeye ayrılıp Bağımsız Sosyal Demokrat
Parti’nin (USPD) kuruluşuna katkıda bulundu. Liderlerinin söylemleri zaman
zaman devrimciydi, ancak uygulamaları, savaş öncesi SPD’nin Marksist
Merkez’inin pratiklerinden hiçbir farkı yoktu. 1918’de devrim patlak verdiğinde
Kautsky, onun hedeflerini zaten 1919’a dek uzanan süreçte gerçekleşmiş olan
demokratik parlamenter cumhuriyet ve üretimin fabrika ve işçi konseyleri
aracılığıyla "toplumsallaştırılması” olarak görüyordu. Pratikte bu, devlet
en zayıf durumdayken devrilmesine karşı çıkmak, işçilerin askeri yüksek
komutanlığı silahsızlandırmasına karşı olmak ve generaller ile sermayedarlara
güçlerini geri kazanmaları için zaman tanımak anlamına geliyordu.
Kautsky’nin
parlamentarizme bağlılığı, yeni Ulusal Meclis’in güçlü bir destekçisi ve işçi
konseylerinin siyasi güç almasına karşı olmasını sağlıyordu, çünkü onların
üretimi aksatacağını ve karşı-devrimi tetikleyeceğini düşünüyordu. Parlamenter
demokrasinin herhangi bir alternatifi onun için kaosu ifade ediyordu.[53]
Kautsky’ye
göre, demokrasi, işçi konseylerinin yanında parlamentonun da var olmasını
gerekli kılıyordu, zira işçi konseylerinden farklı olarak, parlamento tüm
nüfusu kapsıyordu. Elbette bu, daha önceden geliştirdiği, “proletarya
diktatörlüğü, mecliste sosyalist çoğunluğun tesis edilmesiyle gerçekleşme
imkânı bulacak işçi iktidarıdır” görüşüyle çelişiyordu. Üstelik tüm bu
düşünceler, Ulusal Meclis’in gerçek işlevini, işçi hareketinin enerjisini
sönümlendirme işlevini göz ardı ediyordu.
Yeni
SPD hükümeti, Kasım 1918’de Kautsky’yi Toplumsallaştırma Komisyonu başkanı
olarak atadı. Komisyonun resmi görevi, endüstrinin özel mülkiyetten kamuya veya
işçilerin denetimine devri için hazırlık yürütmek, böylelikle
“toplumsallaştırma”nın zeminini oluşturmaktı. Oysa SPD liderleri, süreci ve
yürütülen işleri küçümseyen bir tutum içerisindeydiler. Onlar için komisyonun
rolü, işçi konseylerini yatıştırmak ve işverenlerine karşı radikal eylemler
yapmalarını engellemekti. SPD bakanlarının, komisyonun önerilerini uygulama
niyeti yoktu. Bu gerçeği gören Kautsky ve tüm komisyon üyeleri, protesto
amacıyla istifa ettiler.
Oysa
aslında Kautsky’nin komisyon bünyesinde oynadığı rol, zaten sermayeyi tehdit
eden bir rol değildi. Neticede Kautsky, savaş sonrası dönemde Almanya için
üretimin yeniden canlanmasını öncelikli mesele olarak görüyordu, nihayetinde
ekonomik kalkınma olmadan sosyalizm mümkün değildi. Hedefleri çok daha
sınırlıydı. Şubat 1919’da İşçi Konseyleri’nin ikinci kongresinde yaptığı
konuşmada, “tam toplumsallaştırma boş bir slogan. Tüm kapitalist üretimi
imkânsız hale getirecek yıkıcı bir arzu” dedi.[54] Bunun yerine, işverenler ve
sendikalardan oluşan işyeri konseylerinin kurulmasını savundu.
Kautsky’nin
kapitalist devletin dönüştürülebileceği ve demokratikleştirilebileceği inancı,
onun siyasi faaliyetlerini şekillendirdi. Sosyalizmin parlamentoda solun
çoğunluğu teşkil etmesine ihtiyaç duyması sebebiyle, Kautsky hep SPD ve
USPD’nin birlik olması meselesine özel vurgu yaptı. 1920’de USPD’nin büyük bir
bölümü, yeni kurulan Alman Komünist Partisi (KPD) ile birleşme yönünde oy
kullandığında, Kautsky, SPD’ye yeniden katılma fırsatını değerlendirdi.
Giderek, işçi hareketindeki bölünmelerden, Alman Devrimi’nin yenilgisinden ve
nihai olarak Nazilerin ve Stalinistlerin zaferinden Bolşevizmi ve KPD’yi
sorumlu tuttu.
Kautsky
ve Bugünün Sol Reformizmi
Peki
bugün Karl Kautsky’nin fikirleri önem arz ediyor mu? Onun savunduğu sol
reformist siyaset, geçtiğimiz on yıl boyunca popülerlik kazandı. Sanders’ın
bayrağı altına koşan veya Corbyn’i desteklemek için İşçi Partisi’ne akın eden
çoğu kişi, Kautsky’yi hiç duymamış olabilir.
Kautsky’nin
fikirleri önemli, ama bunun nedeni, Jacobin dergisinde çıkan makalelerde
sıralanan nedenler arasında bulunamaz.
Bu
yazarlardan biri olan Blanc, yazısında “Kautsky’nin radikal demokratik vizyonu,
Marksist politikanın son sözü değil, mükemmel bir başlangıç noktasıdır” diyor
ve devamında şu tespitleri yapıyor:
“Kapitalizmi, bunu
gerçekleştirecek gerçekçi bir strateji olmadan asla yenemeyeceğiz. Önce
demokratik bir seçimi kazanmadan, sosyalistlerin halk nezdinde, etkili bir
şekilde anti-kapitalist bir kırılmaya öncülük edebilmek için gereken meşruiyete
ve güce sahip olması imkânsız.”[55]
Geçen
yıl yayımlanan The Socialist Manifesto adlı kitabında, Jacobin dergisi
editörü Baskar Sunkara, ABD’de sol görüşlü bir başkanın başa geçeceği,
Kongre’deki sosyalist çoğunluğun sosyalist toplumu hayata geçireceği öngörüsünü
dile getiriyor.[56] Sunkara, bu gelecekteki sosyalist başkanın Bruce
Springsteen olacağını tahmin ederken büyük olasılıkla şaka yapıyordu, ancak
ABD’de sosyalizme giden bir seçim yolunun var olduğunu oldukça net bir şekilde
ifade ediyor. ABD seçim sistemini demokratikleştirmenin gerekliliğini
vurgulayan, sol açısından seçimci siyasetin yol açtığı sorunları kabul eden
Sunkara, sokak eylemleri ve grevler aracılığıyla kitlesel baskının gerekli
olduğunu, sosyalistlerin “kendilerini işçi sınıfı mücadelelerine yedirmeleri”
gerektiğini savunuyor.[57] Buna karşın, Sunkara, sosyalizmin devrimden ziyade
seçimler yoluyla geleceğini, işçi mücadelelerini toplumsal değişimin merkezi
değil yardımcı unsurları olarak gördüğünü açıkça belirtiyor. Ayrıca Sunkara,
kitlelerin tabandan örgütledikleri itirazları ve başkaldırıları “engellemek”
amacıyla tasarlanmış, saf anlamda bir kapitalist seçim partisi olarak Demokrat
Parti’den kopmayı hiçbir şekilde öngörmüyor.[58]
Blanc,
burjuva demokrasisinde parlamentonun kullanılmasının olumlu bir örneği olarak
1917-1918’deki Finlandiya deneyimini gösteriyor. Oysa yaşanan, tam anlamıyla
bir olumsuzluktu.[59] İktidarı ele geçirmesini takip eden birkaç ay içerisinde
sosyalist hükümet, sert bir müdahaleyle devrildi, tahmini olarak 100.000 işçi,
zafer kazanan gerici ordular tarafından katledildi.[60] Finli Sosyal
Demokratların liderlerinden Otto Kuusinen, devrimcilerin hatalarını şöyle
özetliyordu:
“Peki Sosyal Demokratların
şiarı neydi? İşçilerin iktidarı mı? Hayır, demokrasiydi, ihlal edilmemesi
gereken bir demokrasi. Bizim tutumumuz […] ütopikti. Böyle bir demokrasi en iyi
ihtimalle sadece kâğıt üzerinde yaratılabilirdi. Böyle bir şey, sınıflardan
oluşan bir toplumda hiç var olmamıştı ve orada asla gelişemeyecek bir şeydi.
Demokraside bir soyguncu sınıf, iktidarı halktan hep çalmıştır.”[61]
Blanc,
demokratik seçimle işbaşına gelmiş hükümetlerin “çalışan insanlar arasında çok
fazla meşruiyete ve devrimci bir yaklaşım için çok fazla silahlı güce sahip
olduğunu” iddia ediyor.[62] Ayrıca, Rusya’daki Ekim Devrimi’nin “parlamenter
bir rejimi değil, otokratik, kapitalist olmayan bir devleti devirdiğini”
belirtiyor. Oysa bu yaklaşımın sahibi, Şubat 1917’de bir kapitalist rejimin
kurulduğunu ve Ekim ayaklanmasında devrildiğini unutuyor.[63] Ayrıca, işçi
sınıfının hiçbir zaman parlamento yerine işçi konseylerini tercih etmediğini
savunan yazar, esasında uluslararası işçi sınıfı tarihini seçmeci bir
yaklaşımla okuyor. İşçi konseylerinin parlamenter rejimin yerini almadığı doğru
olsa da, devrimci durumlarda parlamento ile birlikte işçi konseylerini veya benzeri
organları kuran işçilerin olduğu birçok örnek vardır: 1918-1923 yılları
arasında Almanya, 1920’de İtalya, 1936’da İspanya ve 1972’de Şili.[64]
Burjuva
demokrasisine ait parlamento türünden kurumlar, gerçek güç ilişkilerini
gizleyerek kapitalist sınıf iktidarını meşrulaştırırlar. İşçi sınıfını coğrafi
olarak atomize ederler, siyaseti ekonomiden ayıran kurumsal mekanizmalara
işlerlik kazandırırlar, devletin yasama ile yürütme işlevlerini birbirinden
ayırırlar. Temsilcilerin hesap verebilirliğinin olmaması, en demokratik
parlamentonun bile işçilerin çıkarlarını temsil etmemesi anlamına gelir.
Parlamento,
işçilerin mücadele edebilme yeteneklerini kolaylaştırmak yerine felç eder.
İşçiler, normal zamanlarda büyük ölçüde parlamentoların meşruiyetini kabul
edebilir, ancak devrimci durumlarda kendi kolektif toplumsal örgütlenme
biçimlerini kurmaya yönelirler. İşçi konseyleri gibi her yanı kuşatan kurumlar
sayesinde işçiler, üretim alanında hem ekonomik hem de politik amaçlar için
güçlerini kullanabilirler ve kapitalist devletin işlevlerini devralma imkânına
kavuşabilirler.
Blanc,
Kautsky’nin “teknolojik gelişmeler […] modern orduları, on dokuzuncu yüzyılda
barikatlarda uygulanan eski sokak savaşları modeliyle ayaklanmalar yoluyla
devrilemeyecek kadar güçlü hale getirdi” görüşüne olumlu yaklaştığını
belirtir.[65] Engels de bu sonuca 1895 yılında, Marx’ın Fransa’da Sınıf
Mücadelesi eserinin önsözünde ulaşmıştı. Ancak bu, Engels’in sosyalizmin
parlamento yoluyla geleceğine inandığı, ayaklanmanın geçmişte kaldığı veya
sokak savaşlarının rolünün olmadığı anlamına gelmiyordu. Engels’in kastettiği
yalnızca, başarılı bir devrimin artık bir azınlık tarafından
gerçekleştirilemeyeceğiydi.[66] Engels, kitle grevlerinin ve işçi konseylerinin
devrimci rolü bilinmeden önce yazıyordu.
1920
Kapp Darbesi, 1936’da İspanya’daki faşist darbenin yenilgisi ve 1974 Portekiz
Devrimi, modern orduların devrimci işçiler tarafından yenilebileceğini
göstermektedir. Daha yakın zamanda, Sudan Devrimi, henüz zafer kazanmış olmasa
da, ordunun modern bir devlette halk direnişiyle başarıyla karşı karşıya
getirilebileceğini göstermektedir.[67] Fikri ve pratiği net olan bir siyasi
liderlik, kaba güç kadar önemlidir.
Kautsky
için demokrasi, feodalizm ve kapitalizm koşullarında var olan, sosyalizm
koşullarında da var olacak soyut bir tarihsel olguydu. Demokrasi, bu nedenle,
belirli toplumların sınıf yapısından etkilenen, ancak özünde o yapıdan bağımsız
olan bir olguydu.
Devrimci
Marksistler için burjuva demokrasisi, işçi demokrasisinden niteliksel açıdan
farklıdır. Demokrasi, kapitalist sınıfın yönetim biçimi olarak tercih ettiği
bir formdur, çünkü herkese oy hakkı ve diğer birçok demokratik hak, işçi sınıfı
mücadelesiyle kazanılmış olsa bile demokrasi, halktan meşruiyet talep etmesini
sağlar.[68] Burjuvazi, gerektiğinde parlamentoyu feshetmiştir.
Kautsky,
demokrasinin sosyalizmden farklı bir şey olduğuna, ancak sosyalizmin
demokrasiye ihtiyaç duyduğuna inanıyor, ilk aşamalarında proletaryanın
diktatörlüğünün parlamento aracılığıyla uygulanabileceğini düşünüyordu.
Devrimci
Marksistler ise proletaryanın diktatörlüğünü işçilerin iktidar imkânlarını
kullanarak egemen sınıfı bastırması ve onun devletini yıkmasıdır. Ancak bu
sayede işçi sınıfı, işçi konseyleri ve işçi milislerinden oluşan bir ağ
aracılığıyla demokratik bir düzen kurabilir.
Kautsky’nin
iddiasının aksine, bu tür proletarya demokrasisi biçimleri, silahlı erkek ve
kadınlardan oluşan özel organların ve kapitalist sınıf iktidarının devamını
sağlamakla görevli devlet bürokrasisinin yerini almak için yürütülecek
mücadelenin sürecinde ortaya çıkmak zorundadır. Lenin’in dediği gibi,
“diktatörlük, diğer sınıflar üzerinde diktatörlük tesis eden sınıf için
demokrasinin ilga edilmesi anlamına gelmez. Sadece diktatörlüğün hedefinde olan
egemen sınıf için demokrasi ilga edilir (veya ilga etmenin bir biçimi olarak
gerçekte maddi açıdan kısıtlanır).”[69] Luxemburg ise şu tespiti yapar:
“Parlamentarizm denilen
ahmaklığın, o hareketi fodul ve cüce kılan pratiğin doğuştan gelme müritleri
olarak bu Alman sosyal demokratları, devrimlere sadece parlamentarizmin çocuk
yuvasına has evcil pratikleri tatbik etmeye çalışmışlardır: Bu pratikler tek
bir şey söylemektedir: ‘bir şeyi gerçekleştirmek için çoğunluğa sahip olmanız
gerekir.’ Aynısının devrim için de geçerli olduğunu söylüyorlar: ‘önce bir
çoğunluk olalım’ diyorlar. Oysa devrimlerin gerçek diyalektiği, bu
parlamentarist köstebeklerin bilgeliğini tersyüz etmektedir: devrimci
taktiklere çoğunluk aracılığıyla değil, devrimci taktikler aracılığıyla
çoğunluğa ulaşılır. Yolun akışı bu yöndedir.”[70]
Blanc
yazısında, “Leninistler, genellikle büyük demokratik reformlar için proaktif
bir şekilde savaşmaya isteksiz olmuşlardır”[71] türünden garip bir suçlamada
bulunuyor. Aslında, sahada güçleri olduğunda, Leninistler, geçen yüzyılda
demokratik reformlar için yürütülen tüm önemli mücadelelerin ön saflarında yer
almışlardır; bu mücadeleler, Rusya İmparatorluğu’nda Çarlığı devirmeye yönelik
mücadeleden günümüzde Mısır’daki askeri diktatörlüğe karşı mücadeleye ve ırk
ayrımcılığı karşıtı harekete kadar uzanmaktadır.
Marksizmin
temel ilkelerinden biri, burjuva demokrasisinin sosyalizm mücadelesi için en
elverişli zemin olduğunu, sosyalistlerin bu zemini savunması gerektiğini
söyler. Ancak bundan, Kautsky’nin hayatı boyunca inandığı, kapitalizmin burjuva
demokrasisinin kurumları aracılığıyla devrilebileceği sonucu çıkmaz.
Sol
reformistler, Rus Devrimi’nin kısa ömürlü başarısı haricinde zafer kazanmış bir
sosyalist devrim olmadığını söylerler. Devrimci sosyalistler bu söze, gerçek ve
kalıcı bir sosyalist toplumun parlamento üzerinden de hiç kurulmadığını
cevabını verirler.
Son
yıllarda, İngiltere’de Korbincilik ve Sendırizmden esinlenen sosyalist
fikirlere herkesçe memnuniyetle karşılanan yoğun bir ilgi söz konusudur. Ancak
bu hareketler, toplumun acilen ihtiyaç duyduğu sosyalist dönüşümü başlatmak
şöyle dursun, ne İngiltere’de ne de ABD’de bir sosyalisti başa geçirme becerisi
gösterebilmişlerdir.
Sosyalistler,
elbette uygun olduğunda seçim kampanyalarını desteklemeli, bu türden
kampanyalara katılmalıdır, fakat bu kampanyalar, işyerlerinde ve toplumlarda
kitle hareketini inşa etmenin bir aracı olabilmelidir. Çünkü işte tam da o
yerlerde çalışan insanlar bir güce sahiptir, dolayısıyla, sistemin yıkılacağı
yer de buralardır. Gelgelelim, bu sistemin yıkılmasının yolunu gösterecek
bilgiyi Kautsky’nin eserlerinde aramak beyhude bir çabadır.
Tony Phillips
13 Temmuz 2020
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Bu makalenin ilk taslakları ile ilgili yaptıkları yorumlar ve sundukları
faydalı öneriler sebebiyle Joseph Choonara, Gareth Jenkins ve John Rose’a
teşekkür ederim.
[2]
Lih, 2019.
[3]
Blanc, 2019.
[4]
Muldoon, 2019.
[5]
Bkz.: Schorske, 1955, dördüncü ve beşinci bölümler.
[6]
Kautsky, 1910.
[7]
Kautsky, 1910, s. 15.
[8]
Kautsky, 1910, s. 2.
[9]
Aktaran: Molyneux, 1985, s. 37.
[10]
Kautsky, 1910, s. 16.
[11]
Molyneux, 1985, s. 37.
[12]
Kautsky, 1910, s. 15.
[13]
Salvadori, 1979, s. 39.
[14]
Bkz.: Badayev, 1987.
[15]
Marx, 1969, s. 220.
[16]
Marx, 1969, s. 217.
[17]
Bkz.: Garganas, 2015.
[18]
Kimber, 2020.
[19]
Harman, 1977.
[20]
Lewis, 2019, s. 129.
[21]
Lewis, 2019, s. 139.
[22]
Bernstein, 1907, Bölüm 3.
[23]
Kautsky, 1903, Cilt 1, Bölüm 3.
[24]
Kautsky, 2007, s. 50.
[25]
Kautsky, 1905.
[26]
Kautsky, 1906, s. 102.
[27]
Riddell, 1984, s. 45-47.
[28]
Lenin, 1970, s. 2.
[29]
Kautsky, 2007, s. 91.
[30]
Kautsky, 2007, s. 80. İtalikler özgün metne ait.
[31]
Luxemburg, 1986, s. 38-39.
[32]
Schorske, 1955, s. 115.
[33]
Blanc, 2019.
[34]
See Schorske, 1955, s. 182, 186.
[35]
Schorske, 1955, s. 184.
[36]
Aktaran: Salvadori, 1979, s. 162-163.
[37]
Lewis, 2019, s. 49.
[38]
Akt.: Salvadori, 1979, s. 142.
[39]
Pannekoek, 1978.
[40]
Bkz.: Kautsky’nin şu eserdeki ifadesi: Riddell, 1984, s. 287.
[41]
Bkz.: Kautsky’nin şu eserdeki ifadesi: Riddell, 1984, s. 236.
[42]
Salvadori, 1979, p184.
[43]
Salvadori, 1979, pp183-190.
[44]
Liebknecht, 1915.
[45]
Bahsi geçen dergide Gareth Jenkins ve Kevin Corr’un kaleme aldığı makale,
Lih’in Lenin’in siyasetinin Kautsky’nin siyasetinden ayırt edilemez olduğunu
iddia eden Yeniden Keşfedilen Lenin eserine karşı çıkar. Bkz.: Jenkins
ve Corr, 2014.
[46]
Kautsky, 2007, s. 105.
[47]
Lih, 2019.
[48]
Lenin’den aktaran: Day ve Gaido, 2011, s. 580, 586.
[49]
Cliff, 1986, s. 142-146.
[50]
Trotsky, 1975, s. 189.
[51]
Molyneux, 1978, s. 70, 78.
[52]
Bkz.: Harman, 1986 ve Broué, 2006.
[53]
Salvadori, 1979, s. 238.
[54]
Fowkes, 2015, s. 33.
[55]
Blanc, 2019.
[56]
Sunkara, 2019, s. 14.
[57]
Sunkara, 2019, s. 226.
[58]
Sunkara, 2019, s. 231.
[59]
Tüm hikâye için bkz.: Serge, 1992 ve Newsinger, 2018.
[60]
Serge, 1992, s. 188.
[61]
Akt.: Newsinger, 2018.
[62]
Blanc, 2019.
[63]
Blanc, 2019.
[64]
Almanya ve İtalya konusunda bkz.: Gluckstein, 1984; İspanya konusunda bkz.:
Broué ve Témime, 2008, Bölüm 5; Şili konusunda bkz.: Barker, 1987, s. 55-61.
[65]
Blanc, 2019.
[66]
Engels, 1895.
[67]
Alexander, 2020.
[68]
Blanc, 2019.
[69]
Lenin, 1970, s. 10.
[70]
Luxemburg, 1970, s. 374.
[71]
Blanc, 2019.
Kaynakça
Alexander, Anne, 2020, “Class, Power and Revolution in Sudan”, International
Socialism 166 (Bahar), ISJ.
Badayev,
A Y, 1987, Bolsheviks in the Tsarist Duma (Bookmarks).
Barker,
Colin (Yayına Hz.), 1987, Revolutionary Rehearsals (Bookmarks).
Bernstein,
Eduard, 1907 [1899], Evolutionary Socialism (Independent Labour Party
Press), MIA.
Blanc,
Eric, 2019, “Why Kautsky was Right (and Why You Should Care)”, (2 Nisan 2019), Jacobin.
Broué,
Pierre, 2006, The German Revolution, (Haymarket).
Broué,
Pierre ve Émile Témime, 2008, The Revolution and the Civil War in Spain (Haymarket).
Cliff,
Tony, 1986 [1975], Lenin: Building the Party (Bookmarks).
Day,
Richard ve Daniel Gaido (Yayına Hz.), 2011, Witnesses to Permanent
Revolution (Haymarket).
Engels,
Friedrich, 1895, Introduction to The Class Struggles in France, Marx and
Engels, Selected Works içinde, Cilt 1 (Progress Publishers), Tinyurl.
Fowkes,
Ben (Yayına Hz.), 2015, The German Left and the Weimar Republic—A Selection
of Documents (Haymarket).
Garganas,
Panos, 2015, “Why did Syriza Fail?”, International Socialism 148 (Güz), ISJ.
Gluckstein,
Donny, 1984, The Western Soviets: Workers’ Councils Versus Parliament (Bookmarks).
Harman,
Chris, 1977, “The Workers’ Government”, SWP International Discussion
Bulletin, MIA.
Harman,
Chris, 1986, The Lost Revolution (Bookmarks).
Jenkins,
Gareth ve Kevin Corr, 2014, “The Case of the Disappearing Lenin”, International
Socialism 144 (Güz), ISJ.
Kautsky,
Karl, 1903 [1902], The Social Revolution (Charles Kerr and Co) MIA.
Kautsky,
Karl, 1905, “Differences among the Russian Socialists”, International
Socialist Review, Cilt 5, Sayı 12, MIA.
Kautsky,
Karl, 1906, “Revolutions, Past and Present”, International Socialist Review,
MIA.
Kautsky,
Karl, 2007 [1909], The Road to Power, (Centre for Socialist History).
Kautsky,
Karl, 1910 [1892], The Class Struggle (Charles Kerr and Co), MIA.
Kimber,
Charlie, 2020, “Why did Labour Lose?”, International Socialism 166
(Bahar), ISJ.
Liebknecht,
Karl, 1915, “The Main Enemy is at Home!”, MIA.
Lenin,
V I, 1970 [1918], The Proletarian Revolution and the Renegade Kautsky (Foreign
Languages Press).
Lewis,
Ben (Yayına Hz.), 2019, Kautsky on Democracy and Republicanism (Brill).
Lih,
Lars, 2019, “Kautsky as Architect of the Russian Revolution”, Jacobin (29
Haziran), Tinyurl.
Luxemburg,
Rosa, 1970, Rosa Luxemburg Speaks (Pathfinder).
Luxemburg,
Rosa, 1986, The Mass Strike (Bookmarks).
Marx,
Karl, 1969, The Civil War in France, Marx ve Engels, Selected Works
içinde, Cilt 2 (Progress Publishers).
Molyneux,
John, 1978, Marxism and the Party (Bookmarks).
Molyneux,
John, 1985, What is the Real Marxist Tradition? (Bookmarks).
Muldoon,
James, 2019, “Reclaiming the Best of Karl Kautsky”, (5 Ocak) Jacobin.
Newsinger,
John, 2018, “‘The Axe Without an Edge’: Social Democracy and the Finnish
Revolution of 1918”, International Socialism159 (Yaz), ISJ.
Pannekoek,
Anton, 1978 [1912], “Marxist Theory and Revolutionary Tactics”, Pannekoek
and Gorter’s Marxism içinde (Pluto Press), MIA.
Riddell,
John, 1984, Lenin’s struggle for a revolutionary international (Pathfinder).
Salvadori,
Massimo, 1979, Kautsky and the Socialist Revolution, 1880-1938 (New Left
Books).
Schorske,
Carl, 1955, German Social Democracy, 1905-1917 (Harvard University
Press).
Serge,
Victor, 1992, Year One of the Russian Revolution (Bookmarks).
Spriano,
Paolo, 1975, The Occupation of the Factories (Pluto)
Sunkara,
Bhaskar, 2019, The Socialist Manifesto, (Haymarket).
Trotsky,
Leon, 1975, Terrorism and Communism (New Park).


0 Yorum:
Yorum Gönder