05 Nisan 2026

, , ,

Küba’yı Destekliyorum Çünkü İnsanlığın ve Hayatın Safındayım


Marxlenin Pérez Valdés

23 Mart 2026

 

Gabriel Rockhill ile tesadüfen tanıştım, lakin bu tanışma hiç de kazara gerçekleşmiş bir şey değildi. Beni kendisiyle bu yılın Ocak ayında, Havana Üniversitesi’nde Üç Kıta Konferansı’nın altmışıncı kuruluş yıl dönümü vesilesiyle düzenlenen uluslararası kongrede, Küba’nın kıymetli dostlarından Helen Yaffe tanıştırdı. Mevcut siyasi iklim, etkinliğe eşsiz bir boyut kattı: Orada bulunanlar, ülkemize karşı son zamanlarda artan ve silahlı saldırı olasılığını da içeren bu saldırganlığa karşı çıkıyorlardı. Bu nedenle, karşılaşmamız tesadüf değildi. Ortak bir inancın neticesiydi.

Amerikalı felsefeci, profesör, araştırmacı ve yazar Gabriel Rockhill, kısa süre önce birçok kişinin ilgisini çeken bir kitap yayımladı. Kitabın başlığı bile konunun karmaşıklığına işaret ediyor: Who Paid the Pipers of Western Marksizm?[“Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?”]

Bu ilk kitabın yıkıcı doğasından etkilenerek, kendisiyle Cubadebate için bir röportaj yapma teklifiyle iletişim kurdum. Röportaj teklifimi hiç tereddüt etmeden kabul etti.

* * *

 

“Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?” adlı kitabınızda, “Batı Marksizmi” olarak bilinen şeyi çürütmeye yardımcı olan ikna edici argümanlar sunuyorsunuz: “Güvenilir bir Marksizm” var mı? Latin Amerika’da bu “Batı Marksizmi”nin karşısına çıkartabileceğimiz alternatif isimler var mıdır?

“Batı Marksizmi” ifadesi, Batı dünyasındaki tüm Marksist teorik üretimi değil, emperyalist merkezde ortaya çıkmış ve baskın hale gelmiş belirli bir Marksizm biçimini ifade ediyor. Başlıkta “Batı Marksizmi” ifadesini kullanmamın sebebi, bu ifadenin, Maurice Merleau-Ponty, Perry Anderson ve Domenico Losurdo gibi isimlerin çalışmalarını merkez alan bir tartışmaya bağlı olarak bu ifadenin herkesçe bilinen bir referans noktası olmasıdır.

Ancak kitapta da açıkladığım gibi, elimizde olan şey, katı bir coğrafi veya kültürel kategori değil, ideolojik bir yönelim olduğu için en doğru ifade, “emperyal Marksizm” olacaktır.

Dahası, bu terminoloji, söz konusu Marksizmin emperyalizm tarafından imparatorluğun incelikli bir aracı haline dönüştürüldüğünü belirtme avantajına sahiptir (bu nedenle emperyal Marksizmin çift anlamı vardır: o, hem emperyalizmin bir ürünüdür hem de imparatorluğa katkıda bulunan ideolojik bir güçtür).

Kitabım, emperyalizmin merkezinde gelişen baskın Marksizm biçiminin nasıl toplumsal şovenizme ve kapitalizmin, hatta emperyalizmin kabulüne doğru eğilim gösterdiğini açıklıyor. Bu durum kısmen, merkezde emperyal birikim yapılarından faydalanan bir işçi aristokrasisinin oluşmasından kaynaklanıyor.

Lenin’in kendine özgü keskin zekâsıyla açıkladığı gibi, büyük kapitalist ülkelerdeki işçilerin, çevre ülkelerdeki işçilere kıyasla çok daha üstün olan maddi durumu, onları ideolojik olarak emperyalist dünya düzenini kabul etmeye yöneltmiştir. Bu durum, nihayetinde dünya sosyalist hareketinde, sosyal demokratlar olarak bilinecek olanlar ile Lenin’in tarzında devrimci sosyalizm yoluyla emperyalizmin zincirlerini kırmaya adanmış olanlar arasında bir bölünmeye yol açmıştır.

Losurdo, Batı Marksizmi üzerine yazdığı 2017 tarihli kitabında, imparatorluk merkezindeki çağdaş solcu entelijansiyanın hâlâ aynı temel ideolojik yönelimi sergilediğini göstermek için Lenin’in teşhisine başvurdu.

Frankfurt Okulu ve postmodern teoriden çağdaş radikal İngiliz düşüncesine ve ötesine kadar, Marksist mirasla doğrudan veya dolaylı olarak bağlantılı akademik solu inceleyen Losurdo, bu kesimin yalnızca sosyal şovenizme ve emperyalizmle uzlaşmaya değil, aynı zamanda pratik anlamda anti-komünizme de yöneldiğini ortaya koyuyor.

Kendi çalışmalarımda, emperyal Marksizm veya sözde Batı Marksizmi gibi belirli sol teori biçimlerinin yaygınlaşmasını sağlayan maddi güçleri inceleyen bilginin politik ekonomisini geliştirmek için Lenin ve Losurdo gibi isimlerin yazılarından yararlanıyorum.

Tekil insan aklının özgürce kullanılması veya sözde açık fikir piyasasının sonucu olarak ortaya çıkan özerk bir teorik gelişme olmaktan çok uzak olan sol teori, imparatorluk merkezinde, bilgi üretimi ve dağıtımının kullandığı (üniversiteler, yayıncılık sektörü, konferanslar, medya vb. başlıkları içeren) tüm kurumsal mekanizma, egemen sınıfın vakıfları ve devlet aracılığıyla sahip olduğu güçlü nüfuz da dâhil olmak üzere, alabildiğine maddi güçlerce şekillendirilip yönlendirilmiştir.

İmparatorluk merkezindeki baskın Marksist pozisyonların, az önce bahsedilen Leninist anlamda Marksist olmaktan ziyade, genellikle Troçkist, özgürlükçü sosyalist, sosyal demokrat, anarko-komünist veya başka bir eklektik versiyon olması kesinlikle bir tesadüf değildir.

Hem altyapının ekonomik güçleri hem de üstyapının ideolojik gücü nedeniyle, Marksizm merkezde, yalnızca kapitalizmi ve emperyalizmi barındırmakla kalmayıp, aynı zamanda açıkça anti-komünist olan ve sosyalist bir devlet kurma projelerinin çoğunu, hatta tamamını reddeden emperyal bir Marksizm biçimine dönüşme eğiliminde olmuştur.

Bu durum, özellikle kitapta analiz ettiğim Frankfurt Okulu teorisyenleri (Theodor Adorno, Max Horkheimer, Herbert Marcuse), diğer önde gelen Batılı Marksistler ve bazen post-Marksist veya neo-Marksist olarak tanımlanan çağdaş radikal teorisyenler (Alain Badiou, Slavoj Žižek, Michael Hardt, Antonio Negri, vb.) dâhil olmak üzere, emperyal üstyapı içinde desteklenen temel Marksist varsayımlar söz konusu olduğunda açıkça görülmektedir.

“Alternatifler var mı?” sorusuna gelince, cevabım kesinlikle evet olacak! Entelektüel emperyalizmin etkileri nedeniyle, emperyal Marksizm, özünde Marksizmin ta kendisi olan, zengin ve derin uluslararası anti-emperyalist Marksizm geleneğinin üzerine uzun ve karanlık bir gölge düşürmüştür.

Marx ve Engels’ten Lenin, Mao, Ho Chi Minh ve büyük özgürlük hareketlerini temsil eden diğer birçok lidere kadar, Marksizmin özü, her zaman insanları ve doğayı yok eden küresel bir birikim sistemi olarak kapitalizme karşı mücadele olmuştur.

İmparatorluk merkezinde öne çıkan ve desteklenen, sosyal şovenist ve anti-komünist Marksizm karikatürlerinin aksine, gerçek Marksizm, insanlığın ve doğanın sermayenin ölümcül pençelerinden gerçek dünyada kurtarılmasını hedefleyen anti-sömürgeci ve anti-emperyalist bir projedir.

Küba, Batı Yarımküre’ye devrimci sosyalizmi getirerek bu geleneğe temel bir katkı sundu. Aynı zamanda Fidel Castro, Ernesto “Che” Guevara, Haydée Santamaría ve Roberto Fernández Retamar gibi isimlerin çalışmalarından Raúl Antonio Capote, Antonio Barreiro Vázquez, Abel Prieto gibi çağdaş düşünürlere ve Tizza [“Tebeşir”] olarak bilinen genç Marksistler grubuna kadar uzanan zengin bir Marksist entelektüel kültürü de besledi.

Bu, elbette homojen bir gelenek değil ve önemli tartışmaların yanı sıra fikri ayrılıklara ve yeniliklere de yer açıyor. Ancak en önemlisi, bu gelenek kendisini, gerçek dünyadaki sosyalist projeleri genellikle kapitalizmden bir şekilde daha kötü olarak reddeden emperyal Marksizmin dogmatik çerçevesiyle sınırlamıyor.

Küba’da bu “Batı Marksizmini" biz de benimsedik. Marx ve Lenin’in fikirleri yirminci yüzyılın başlarında adaya neredeyse anında ulaştı ve 1959’da zafer kazanan Devrim, her şeyden önce Sovyet Marksizm-Leninizminden büyük ölçüde etkilenmiş olsa da, tüm nüfusun genel olarak Marksizm (veya Marksizmler) üzerine yapılan çalışmalara erişim imkânlarını artırdı. “Batı Marksizmi” içinde kapitalizme karşı mücadeleye organik olarak ait olanı nasıl ayırt edebilir ve koruyabiliriz?

“Batı Marksizmi” ifadesinin yaratabileceği herhangi bir karışıklığı önlemek için, az önce ele aldığım emperyal Marksizm ile özünde anti-emperyalist olan gerçek Marksizm arasında ayrım yapmak faydalı olacaktır.

Batı Avrupa’nın, ABD’nin ve küresel emperyalist projedeki müttefiklerinin emperyalist merkezi olarak anlamamız gereken Batı âleminde emperyal Marksizm baskın biçim haline gelmiştir.

Ancak, imparatorluk merkezinin içinde bile Losurdo, Michael Parenti, John Bellamy Foster, Annie Lacroix-Riz, Saïd Bouamama ve daha birçokları gibi emperyalizm karşıtı Marksistler bulunmaktadır.

Dolayısıyla, son tahlilde coğrafi kategoriler gibi görünen şeylere dayanmaktansa, biri emperyal üst yapılar tarafından güçlü bir şekilde desteklenen iki ideolojik yönelim arasında ayrım yapmak daha tutarlı bir yaklaşım olacaktır.

Anti-emperyalist Marksist gelenek, imparatorluğun kurbanlarının ve onun organik sözcülerinin (Lenin, Mao, Fidel vb.) sömürge sorununu ve emperyalizmi analizlerinin merkezine yerleştirdiği ve Marksizmi gerçek sosyalizmin geliştirilmesi yoluyla dünyanın pratik dönüşümüne yönlendirdiği emperyalizmin çevre ülkelerinde önemli bir güç haline gelmiştir. Bununla birlikte, çevre ülkelerde, merkezdeki egemen söylemlerden ve tartışmalardan emir alan, işbirlikçi bir entelektüel işçi sınıfı aristokrasisi de mevcuttur.

Bu işbirlikçi entelijansiya, entelektüel emperyalizmde önemli bir rol oynar; yerel anti-emperyalist teorileri görmezden gelir veya küçümser ve imparatorluğun en yeni teorik eğilimlerini destekler.

Kitabımın amaçlarından biri, her türlü kafa karışıklığını gidermek için teorik sınıf mücadelesinin hatlarını netleştirmektir. Sınıf mücadelesi ve entelektüel emperyalizm nedeniyle, çevre ülkelerdeki işçilere, dünyanın önde gelen aydınları olarak tanıtılanların teorik çalışmalarının, bahsettiğim daha pratik uygulamalarla meşgul Marksistlerin çalışmalarından daha gelişmiş ve sofistike olduğu düşüncesi aşılanmaktadır.

Yani bu ülkelerde Samir Amin, Walter Rodney, Ali Kadri, Nestor Kohan veya Çeng Enfu gibi isimler yerine Adorno, Marcuse, Negri, Badiou veya Žižek gibi isimlere bakılmaktadır. Bu durum, nihayetinde onları emperyalizmin temel gerçekliği ve onu aşmaya yönelik sosyalist proje konusunda kafa karışıklığına sürükler. Dolayısıyla bu entelektüel emperyalizm biçimi, genel olarak emperyalizmi destekler ve teşvik eder.

Araştırmamın gösterdiği şey, emperyalist bilgi üretim ve dağıtım yapılarının, Marksizmin bir karikatürünü ve Marksizmi aştığını iddia eden çeşitli radikal teorileri desteklediği, bu teorilerin en nihayetinde imparatorluğun çıkarlarına hizmet ettiği gerçeğidir.

Aşırı basitleştirme riskine rağmen meramımızı şu şekilde özetlemek mümkün: İmparatorluklar, kendi çıkarlarına halel getiren çalışmaları desteklemezler. Bu nedenle, kitabım okurlara, teorik bir pusula sunmayı amaçlamaktır. Bu pusula, uluslararası Marksist geleneğin ürettiği devrimci anti-emperyalist çalışmalardır, Kuzey’deki ülkelerde işleyen emperyalist teori endüstrisinin ana ürünleri değil.

Karamsarlık, kapitalist ideolojinin lehine önemli bir toplumsal rol oynar ve “dünyayı yok etmek, onu dönüştürmekten daha kolaydır” fikrini daimi kılar. Bu, hareketsizliğe, örgütlenmemeye, kolektif kayıtsızlığa ve komünizmin reddine yol açar. Buna, ABD’nin ekonomik, ticari ve mali ablukasıyla her gün boğulan Küba gibi bir ülkenin maddi zorluklarını da eklersek, direnme kapasitesi, o yıkıcı niteliğini yavaş yavaş yitirir. Küba gibi anti-emperyalist halkların elinde, daha iyi bir dünya inşa etme alternatifleri olarak sundukları sosyalizmi terk etmemek adına hangi teorik ve pratik kaynakları kaldı?

Kitabımın ilk yarısı, dünyanın en güçlü emperyalist ülkesine odaklanarak, emperyal üstyapının materyalist bir analizini sunuyor. Diyalektik olarak iç içe geçmiş ekonomik temel tarafından yönlendirilen bu üstyapı, baskın bir ideoloji dayatmıştır. Bu, yalnızca bir dünya görüşü ve bir dizi fikir değil, aynı zamanda bir algısal çerçeve, bir değerler kümesi, bir duygusal matris, bir tarih anlayışı, “rutinleşmiş” uygulamalar ve daha fazlasını da içerir. Jennifer Ponce de León ile başka bir yerde dile getirdiğim gibi, ideolojik özneler, yalnızca fikirlerden veya dünya görüşlerinden müteşekkil değildirler, onlar, ayrıca varoluşlarının her boyutuyla vardırlar.

Bu da bizi, Mark Fisher’ın Capitalist Realism [“Kapitalist Gerçekçilik”] adlı kitabının ilk bölümünün başlığında akılda kalıcı bir şekilde formüle ettiği kötümserlik konusuna getiriyor:

“Dünyanın sonunu tahayyül etmek, kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten daha kolaydır.” Buna benzer bir düşünceyi, özellikle Žižek ve Fredric Jameson gibi isimler de dâhil olmak üzere, imparatorluk merkezindeki birçok önde gelen sözde Marksist de paylaşılmaktadır. Aslında Marksist çevrelerin haricinde de yaygın olarak karşılaştığımız bu düşünceyi şu şekilde özetlemek mümkündür: “Dünyanın sonunu tahayyül etmek, egemen ideolojinin sonunu tahayül etmekten daha kolaydır.”

Nitekim, kapitalizmin sonunu düşünmek bile, bu tür düşünürler için dünyanın sonunu hayal etmek gibidir; çünkü kapitalizm, onların teorik pratiklerini destekleyen ve onları emperyal teori endüstrisi içinde önde gelen aydınlar olarak üst mertebelere taşıyan maddi pratiktir.

Eğer kapitalizm ortadan kaybolursa, sözde teorik katkılarından ve savundukları ideolojiden geriye ne kalır? Bu, onlar için egemen ideolojiye direnmektense onu tekrarlamanın daha kolay olmasının nedenlerinden biridir.

Emperyal Marksistlerin idealist yönelimi, maddi gerçekliği hayal gücü ve fikirlerin ideal dünyasıyla değiştirmeye teşvik etse de, Fisher’ın iddiasının temeli ampirik olarak yanlıştır.

Burada mesele, kapitalizmin sonunu “tahayyül etmek” değil, gerçekliği olduğu gibi anlamak ve onu maddi olarak aşmaya yönelik tarihsel bir sürecin zaten var olduğunu fark etmektir.

Sosyalist devletler, bir asırdan uzun süredir emperyalizmin zincirlerini kırma ve kâr hırsı olanların değil, halkın çıkarlarına hizmet eden ulusal egemenlik projeleri oluşturma gibi son derece zorlu bir süreçle meşguldürler.

Bu, hayal gücü veya ütopik öngörülerle değil, emperyalist dünya düzeninin yozlaşmış kalıntılarından yeni, sosyalist bir dünya inşa etme yolundaki çok gerçek, somut bir mücadeleyle ilgilidir.

İmparatorluğun üst yapısı, insanları silahsızlandırıp egemen sömürü, baskı ve ekolojik yıkım sistemine boyun eğmeye teşvik ettiği için Fisher’ın sentezlediği dünya görüşünü destekler. Alternatif bir dünyayı tahayyül etmek, hele ki inşa etmek mümkün değilse, neden denemeye zahmet edelim ki?

Nesnel toplumsal güçlere yönelik bu öznel boyun eğme, kişinin kendi eylem kapasitesini özerk bir proje için harekete geçirmek yerine, egemen sistemin kapasitesiyle uyumlu hale getirmesi anlamına gelir. Bu, kelimenin tam anlamıyla, kişinin kendi özgürlüğünden vazgeçmesidir.

Anti-emperyalistlerin sahip olduğu kaynaklara gelince, karşı karşıya olduğumuz maddi gerçekliğin soğukkanlı ve objektif bir analizine ihtiyacımız var.

Emperyalizm, ister biyosferin felakete varan yıkımı, ister sapkın bir faşizmin işlediği toplumsal katliam, isterse de küresel yok oluş savaşlarının yakın olasılığı yoluyla olsun, dünyayı yok olmanın eşiğine getirmiştir.

Tek gerçek ve somut alternatif, sosyalizmdir. Ancak seçim, artık sadece sosyalizm ve barbarlık arasında değil; sosyalizm ya da yok oluş arasında. Kapitalizmin sonunu tahayyül bile edemediğimiz muhayyel bir dünyada olmak yerine, en net alternatiflerle karşı karşıya olduğumuz çok gerçek bir dünyadayız: kelimenin tam anlamıyla kapitalizmin sonu ya da bildiğimiz hayatın sonu.

Küba, sosyalizmini geliştirme konusunda hiçbir zaman eli rahat olmamıştır. Aksine, emperyalistler, bu olumlu örneğin tehdidinden korktukları için Küba sosyalizmini her daim kuşatma altında ilerletmek zorunda kalmıştır. Gene de, tüm olumsuzluklara rağmen, Küba, 1959 öncesinde dayatılan sistemik yoksulluk ve cehaletten nüfusunu kurtararak, eğitim, sağlık hizmetleri, barınma, istihdam ve kültürel kalkınma alanında önemlmi kazanımlar elde etmiş, aynı zamanda çevresel sürdürülebilirliğe dayalı bir toplum kurabilmiştir. Bunların hiçbiri kolay olmamış, ülke, her daim kaçınılmaz kimi başarısızlıklarla ve güçlüklerle yüzleşmiştir.

Küba’nın Amerika kıtasında devrimci sosyalizmi geliştirme konusunda daha önce hiç denenmemiş yollara yöneldiği gerçeği göz önüne alındığında, bu şaşırtıcı olmamalı. Şaşırtıcı olan, Küba’nın dünyanın önde gelen emperyalist gücünden sadece 140 kilometre uzakta bu kadar ilerleme kaydedebilmiş olmasıdır. Bu kadar az kaynakla ve bu kadar zorlu koşullar altında bu kadar çok şey başarılmış olması, Küba halkının ve liderliğinin azminin, yaratıcılığının ve zekâsının kanıtıdır.

ABD, giderek faşist bir yöne doğru ilerlerken, Amerika kıtasını yeniden sömürgeleştirmek ve sosyalizmin her türlü izini ortadan kaldırmak amacıyla Küba’ya karşı baskıcı savaşını yoğunlaştırıyor.

Bu durum, Küba’nın Batı Yarımküre’deki rolünü açıkça ortaya koymaktadır. Kübalılar ve onları destekleyenler, şer imparatorluğunu sürdürmek için bizi bölüp yönetme niyetinde olan Epstein sınıfı değil, hepimize ait bir Amerika için verilen mücadelenin ön saflarında yer almaktadır.

Kübalılar, yarımküremizde insanlığın bayrağını, emperyalist yıkımdan kurtuluşun kızıl bayrağını yüksekte tutuyorlar. Bunu fark edemeyen herkese, Fisher’ın anlamsız iddiasını bir kez daha tekrarlayarak, “sosyalizmin kazanımlarını görmezden gelmek, egemen ideolojiyi görmezden gelmekten daha kolaydır” diyebiliriz.

Daha önce bahsettiğiniz son kitabınızda, Marksizm yanlısıymış gibi görünen Herbert Marcuse ile ABD istihbarat servisleri arasındaki yakın bağları ve bu işbirliğinin sonuçlarını aktarıyorsunuz. Bugün “sol”un ve CIA tarafından finanse edilen aydınların teorik söylemlerine veya medyada çıkan yazılarına güvenmeli miyiz?

Emperyalizmin teori endüstrisinin kutsal kabul ettiği aydınların açıklamalarına körü körüne bel bağlamak yerine, düşünsel-teorik üretime diyalektik ve tarihsel-materyalist bir bakış açısıyla yaklaşmalıyız.

İmparatorluk merkezinde bilgi üretiminin maddi sisteminin nasıl işlediğini, devlet ve egemen kapitalist sınıfla olan yakın bağlarla birlikte idrak edersek, bu sistemin üretme eğiliminde olduğu aydın tipini daha net anlayabiliriz.

Elbette manevra alanı var, bu yüzden “eğilim” teriminin altını çizmek önemli: katı bir determinizm değil, güçlü koşullandırıcı güçler söz konusu.

Ancak, en geniş kitlelere ulaşan sol düşünürler arasında dikkat çekici bir ideolojik tutarlılık düzeyi mevcut. Sıklıkla teorik görüş açısından ayrışsalar da, en önemli konularda bir araya gelirler, genelde anti-komünisttirler ve kapitalizme karşı uzlaşmacı bir tutum sergilerler.

Batı veya emperyal Marksizmin temellerine katkıda bulunan Frankfurt Okulu, bunun en önemli örneklerinden biridir. Okulun önde gelen isimleri Adorno ve Horkheimer, Stalin’i Hitler’le eşdeğer tutan katı anti-komünistlerdi. İsrail yanlısıydılar ve bazı emperyalist askeri müdahaleleri açıkça desteklediler.

Ayrıca, faşizmin önemli bir analizini geliştirme konusunda da şöhret kazandılar. Kitapta ortaya koyduğum üzere, birçok eski Nazi ile pratikte birlikte çalışarak onları Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nde (Frankfurt Okulu’nun resmi adı) liderlik pozisyonlarına taşıdılar. Sundukları Marksizm versiyonu, Marksizmi tamamen tersine çeviriyor.

Marcuse, Frankfurt Okulu’nun önde gelen isimleri arasında en solcu üye olarak haklı bir şöhrete kavuştu. Bu şöhreti altmışlarda savaş karşıtı ve öğrenci hareketlerinin yanı sıra toplumsal cinsiyet, cinsel kimlik, ırk ve ekolojik özgürlük mücadelelerini desteklemesiyle kazandığı radikalleşmeden kaynaklanıyordu.

Ancak, dosya kayıtlarını incelediğimde, ABD hükümeti için yaptığı işler ve CIA ile olan ilişkisi hakkında düzenli olarak yalan söylediğini keşfettim.

Aslında, CIA’yle yakın işbirliği içinde çalıştı ve ABD hükümeti için en üst düzey istihbarat kurumu olan Ulusal İstihbarat Konseyi’nin hazırladığı Ulusal İstihbarat Tahmini belgelerinin en az ikisine katkıda bulundu. Dışişleri Bakanlığı’nın komünizm konusunda önde gelen uzmanlarından biriydi ve Washington’dan ayrıldıktan çok sonra bile eski ve mevcut devlet görevlileriyle çalışmaya devam etti. Ayrıca, Rockefeller Vakfı’nın dünya genelinde komünizme karşı yürüttüğü düşünce savaşında geliştirilen yumuşak güç projelerinde de önemli bir rol oynadı.

Örneğin, emperyalist eğilimli Marksist bilimsel çalışmaların üretimi ve yayımı için transatlantik bir ağ kuran, iyi finanse edilmiş bir girişim olan Marksizm-Leninizm Projesi’nde kilit isimdi. Bu projede, uzun yıllar CIA’e üst düzey danışmanlık yaptı, Columbia Üniversitesi’ndeki Rus Enstitüsü’nün direktörü olan arkadaşı Philip Mosely ile yakın işbirliği içinde çalıştı.

Bu nedenle, Domuzlar Körfezi çıkarmasından sonra Marcuse’nin şu açıklamayı yapması hiç de şaşırtıcı değil: “ABD’nin Batı Yarımküre’de komünizmle mücadele etme hakkını sorgulamıyorum.”

Küresel sınıf mücadelesinin nesnel ve sistemsel analizine gelince, Adorno, Horkheimer ve Marcuse gibi isimlere güvenilemez. Aynı şey, genel olarak onlarla uyumlu solcu aydınlar için de söylenebilir.

Bu, elbette, her konuda yanıldıkları veya tüm çalışmalarının tamamen bir kenara atılması gerektiği anlamına gelmez. Bilâkis, bu, teorileriyle ilgili her türlü titiz yaklaşımın, onları toplumsal bütünlük içinde açıkça konumlandırması ve öznel teorik üretimlerinin, emperyal teori endüstrisinin nesnel çerçevesiyle nasıl diyalektik olarak iç içe geçtiğini açıklaması gerektiği anlamına gelir.

Örneğin, Frankfurt Okulu’nun önde gelen isimlerinin tüketim kapitalizmine yönelik önemli eleştiriler geliştirdiği doğrudur ve bunlar faydalı olabilir. Ancak, analizlerine dikkat edilirse, incelikli bir öznelci yönelim fark edilecektir.

Ekonominin üretim sektörünün sömürücü toplumsal ilişkilerine, yani işçilerin yaşamlarına değil, genellikle kendileri gibi orta sınıf tüketicilerin fenomenolojik deneyimlerine odaklanırlar.

Basitçe ifade etmek gerekirse, kendileri gibi tüketicilerin düşünce ve arzularını manipüle eden reklâm endüstrisinin etkilerini eleştirmeye, örneğin küresel güneydeki çocukları madenlerde köle gibi çalışmaya zorlayan aşırı sömürü ve küresel yozlaşma sistemine saldırmaktan daha fazla zaman ayırdılar.

İmparatorluğa ait medya kuruluşlarında çıkan kitap ve yazılara da güvenilemez. Kitapta ayrıntılı olarak açıkladığım gibi, CIA (sessiz filmlere eşlik eden, birçok enstrümanın sesini çıkartan orga atıfla) bir “Kudretli Wurlitzer” yarattı, yani, bir müzik kutusu gibi işletebileceği uluslararası bir medya ağı meydana getirdi: CIA merkezindeki bir düğmeye basıldığında, aynı ezgi tüm dünyada çalıyordu.

Bu “Kudretli Wurlitzer” hâlâ sapasağlam ve gayet formda; erişim alanı ve büyüklüğü çoğu insanın hayal ettiğinin çok ötesinde.

Sadece bir örnek vermek gerekirse, dezenformasyon uzmanı William Schaap, CIA’in “dünya çapında yaklaşık 2.500 medya kuruluşuna sahip olduğunu veya bunları kontrol ettiğini, ayrıca muhabirlerden yüksek profilli gazetecilere ve editörlere kadar neredeyse her büyük medya kuruluşunda kendi adamlarının bulunduğunu” kamuoyuna açıkladı.

Örneğin bugün, Noam Chomsky gibi ilerici liberal bir düşünürün emperyalist elitle olan bağlarından bahsediliyor… Bu aydın sınıfı (akademisyen, anti-komünist vb.) üreten küresel kapitalist yapılarla mücadele etmeden alt etmek mümkün mü?

Bu soru, kitabımın özüne iniyor. Kitapta bireylerin ve düşünce okullarının eleştirel materyalist analizleri yer alsa da, asıl amaç, emperyalist üstyapının aynı tipte aydınları sistematik olarak nasıl ürettiğini ve yeniden ürettiğini açıklığa kavuşturmaktır.

Başka bir deyişle, seçilmiş bireylere veya eserlerine yönelik öznel bir ideolojik eleştiriyle yetinmek yerine, aynı zamanda, son derece önemli bir şekilde, aynı türden bireyleri üreten ve yeniden üreten, ardından da dikkat çekici bir ideolojik tutarlılıkla eserler yaratan maddi sisteme yönelik nesnel bir ideolojik eleştiri sunmaktadır.

Bu olgunun en önemli örneklerinden biri, radikal şifacı figürüdür. Bu tür aydınlar, kendilerini solda konumlandırır ve genellikle kendilerini radikal olarak sunarlar. Genellikle kapitalizmi ve büyük emperyalist güçlerin dış politikasının bazı yönlerini eleştirirler. Bununla birlikte, ara sıra birkaç açıklanabilir istisna haricinde, her daim en önemli ideolojik kırmızı çizgileri korurlar ve reel sosyalizmi kapitalizmden daha kötü bularak reddederler.

Elbette, radikal şifacılığın farklı dereceleri vardır ve bir aydının hem olumlu hem de olumsuz katkılarını vurgulamak için diyalektik analiz yapmak her zaman önemlidir. Chomsky, mükemmel bir örnektir. Bu araştırma projesinin bir parçası olan yeni kitabımda ondan bahsedeceğim.

Burada hakkında kelâm ettiğimiz “Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?” adlı eser, aslında “Küresel Düşünce Savaşı: Marksizm Emperyalizmin Teori Endüstrisine Karşı” başlıklı üçlemenin ilk cildidir. İkinci cilt, “ABD’de Üretilen Fransız Teorisi”, gelecek yıl yayımlanacak. Üçüncü cilt, “Radikal Teorinin Çocukluk Hastalığı” biraz daha sonra çıkacak. Chomsky hakkındaki değerlendirmemi bu eserde sunuyorum.

Şimdilik şunu söylemeliyim: Chomsky, kesinlikle ABD dış politikasına ve şirketlerin medyadaki egemenliğinin etkilerine dair önemli ampirik eleştiriler sunmuştur.

Özgürlükçü bir sosyalist olarak, Küba’ya uygulanan abluka karşıtı tutum sergilemesi de takdire şayandır.

Ancak bunu, (örneğin, çağdaşı Michael Parenti gibi) emperyalizmin sistemik bir anlayışı ve sosyalist devletler kurma projeleriyle zincirlerini kırma mücadelesi çerçevesinde yapmadı. Aslında Chomsky, Sovyet coğrafyasının büyük bir bölümünde sosyalizmin yıkılmasını bir istibdadın sonu ve sevinç vesilesi olarak kutladı.

Birçok kişinin belirttiği gibi, Chomsky eleştiriye odaklandı ve olumlu siyasi projesi ne yazık ki yetersiz kaldı. Kendisini anarko-sendikalist olarak tanımladı ve pozisyonunun tarihsel kökenlerini aydınlanmış liberalizme dayandırdı, ancak işçi özyönetimi projesinin devlet gücünden yoksun bırakıldığında, her zaman kırılgan olduğu gerçeğini hiçbir zaman tutarlı bir şekilde ele almadı.

Bu nedenle, birçok okuru çıkmaza sürükleyerek, en iyi ihtimalle ABD gibi emperyalist bir gücün kendi ilan ettiği ideallere uygun davranmasını veya işçilerin devlet iktidarını ele geçirmeden iş yerleri üzerinde uzun vadeli demokratik kontrol kurmasını umabileceğimiz izlenimini verdi. ABD’nin liberal ideallerinin emperyalist bir projeyi örtbas etmek için var olduğunu ve asıl itici gücün ideoloji değil, bu proje olduğunu kavrayamadı.

Leninizmi karşı devrimci bir felsefe olarak reddeden anti-komünist tavrı göz önüne alındığında, teşhis ettiği sorunların üstesinden gelmek için anti-emperyalist devlet kurma projelerine duyulan ihtiyacı hiçbir şekilde idrak edemedi.

Jeffrey Epstein ile olan yakın arkadaşlığı hakkındaki en son açıklamalar, daha önce de ortaya konmuş bir güzergâhı takip ediyor.

Chomsky’nin kariyeri, ordu-sanayi-akademi kompleksiyle çeşitli şekillerde bağlantılıdır. Pentagon ile derin bağları olan, altmışlarda fonlarının yüzde 90’ını ondan alan MIT’de ders verdi. Orada bir askeri laboratuvarda çalıştı ve yürüttüğü dilbilimsel araştırmalar Deniz Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve benzeri kurumlar tarafından desteklendi.

Ayrıca birçok şüpheli isimle bağı vardı, misal, CIA Direktörü John Deutsch’un arkadaşıydı; Deutsch’un MIT rektörü olmak için yürüttüğü kampanyada da onu desteklemişti.

İsrail’i eleştirmesine rağmen Chomsky, BDS hareketine karşı çıktı ve İsrail'in var olma hakkına sahip olduğunu söyledi. Bu nedenle, kendisine mali danışmanlık ve düzenli ödüller için destek sağlayan, ayrıca ek faydalar, ayrıcalıklı bağlantılar ve düşünce alışverişi imkânı Epstein gibi bir Siyonist istihbarat görevlisiyle arkadaş olmasında şaşılacak bir yan yok.

Chomsky’nin son derece ahlaklı bir insan olarak yarattığı kamuoyu algısı göz önüne alındığında, hüküm giymiş bir cinsel suçluyla özel hayatında nasıl davrandığına dair bir fikir edinmek gene de rahatsız edici.

Sorunuzun özüne dönecek olursak, bu üçlemenin amacı, tam da bu tür bir aydın sınıfını ortaya çıkaran küresel kapitalist yapıları eleştirmektir. Bu nedenle, bu araştırma projesini emperyal Marksizmin eleştirisiyle sınırlamamak benim için önemli bir husustu.

Bu üçlemenin ikinci cildi, postmodern Fransız teorisini ele alırken, üçüncü cilt ise emperyal Marksizm ve/veya Fransız teorisine dayanan çağdaş radikal teori biçimlerini inceliyor. Bunlar arasında Frankfurt Okulu’nun üçüncü kuşağı, postkolonyal ve dekolonizasyon teorisi, liberal lubunya teorisi, Badiou ve Žižek gibi isimlerin sözde komünist olay felsefesi vb. yer alıyor.

Amaç, genel olarak reel sosyalizmi reddeden ve kapitalizm ile emperyalizme uyum sağlayan (açıkça savunmasa bile) solcu bir entelijansiyayı üreten ve yeniden üreten bilgi üretim ve dolaşım sistemine ışık tutmak ve onu açığa çıkarmaktır.

İdeoloji, bukalemun gibidir. Gerçekliği çarpıttığı için, gerçeklik, zamanla kendini gösterir ve onu gizlemek için yeni ideolojik biçimlere ihtiyaç duyulur.

Emperyalizmle uyumlu sol aydınların egemen ideolojisini eleştirel bir şekilde değerlendirirken, bilgi üretiminin maddi sisteminin, yüzeyde farklıymış gibi görünen ancak aynı temel ideolojik yönelimi paylaşan yeni teori formlarını düzenli olarak nasıl ürettiğini göstermek istedim.

Diğer kapitalist endüstrilerde olduğu gibi, teori endüstrisi de piyasaya (yeni materyalizm, Afro-karamsarlık gibi) yeni ürünler sunarak ilerleme yanılsamasını besler. Bu ürünler, dikkatli insanların önceki ideolojik biçimlerden süzülmüş gerçeklikten uzaklaşmalarını sağlamak gibi bir avantaja sahiptirler.

Tüketim kapitalizminin teşvik ettiği yenilik kültü, birçok insanı piyasadaki her yeni ürünün, egemen ideolojinin en son tekrarı olmadığına, bağlılığımızı değilse bile dikkatimizi hak ettiğine ikna ediyor.

Bu, Marksizmi tarihin tozlu raflarına kaldırma çabası dâhilinde başarılı olduğunu ispatlamış bir taktik: çok sayıda yeni ve yenilikçi söylem, birçok ufku açmakta ve her yöne doğru yol göstermektedir!

Frankfurt Okulu ve Fransız Teorisi örneğini ele alalım. Burjuva düşünce tarihi içinde genellikle zıt kutuplar olarak takdim edilirler. Elbette aralarında önemli farklılıklar vardır.

Ancak üçlememin gösterdiği şey, her ikisinin de, anti-komünizmi ve kapitalizme, hatta emperyalizme uyumu teşvik eden emperyalist üst yapı içindeki maddi bir bilgi üretim sisteminin teorik ürünleri olduğudur.

Tüm farklılıklarına rağmen, en temel noktalarda hemfikirler. İmparatorluk merkezindeki baskın sol ideolojinin iki farklı türevidirler ve bu şekilde kabul edilmeleri gerekmektedir.

Kitap İspanyolcaya çevrilecek mi? Küba halkı, bu kitabı okuma fırsatı bulacak mı?

Evet, Nuevo Milenio İspanyolca çevirisini hazırlıyor ve kitap, İspanya’da El Viejo Topo yayınevi, belki de Latin Amerika’daki diğer İspanyolca yayın yapan yayınevleri tarafından da yayımlanacak. Néstor Kohan, Küba baskısı için önsöz yazmayı kabul etti. Bu, benim için inanılmaz bir onur ve umarım kitap, Küba’daki ve genel olarak İspanyolca konuşulan dünyadaki tartışmalara, küçük de olsa bir katkı sağlar.

Kitap, aslında tüm üçlemenin açılış bölümü olan “Che’nin Kafası” ile başlıyor. Bu bölüm, ABD imparatorluğunun Che’yi bulmak ve onu aşağılayıcı bir şekilde öldürmek için başlattığı küresel insan avının öyküsünü anlatıyor; bu girişim, küresel anti-emperyalist hareketi ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Bu acımasız projenin, Che ve mirasına karşı yürütülen dünya çapında süren düşünce savaşla nasıl el ele gittiğini vurguluyor ve CIA ajanlarının onun edebi mirasının bazı kısımlarını ele geçirmeye ve biyografisini çarpıtmaya nasıl çalıştığına açıklık getiriyor.

Kitabın bu bölümü, küresel düşünce savaşının ana temalarına dair kısa bir genel bakış sunuyor.

Daha genelde kitap, Fernández Retamar, Capote, Barreiro ve Kohan’ın çalışmaları gibi kültürel savaş üzerine son dönemde yapılmış mükemmel araştırmalardan bazılarını ele alıyor. Bu proje için, emperyal Marksizmin eleştirisi, en nihayetinde anti-emperyalist Marksizmin zengin uluslararası geleneğini yeniden sahiplenme ve savunma yönündeki olumlu bir proje dâhilinde yapılmalı.

Küba’nın bu gelenekte hem teorik hem de pratik anlamda oynadığı öncü rol göz önüne alındığında, o, söz konusu araştırma projesi için genel olarak önemli bir referans noktasıdır.

Küba’yı ziyaret ettiniz, ABD ablukasını kınadınız ve sosyal medyanızda açıkça davamızı savundunuz. Bugün devrime destek sunmaya neden devam ediyorsunuz?

Ben imparatorluğun bir çocuğuyum, “kızıl bezlere sarılmış bir bebek” değilim. Dahası, dünyanın önde gelen kurumlarından bazılarının ürettiği emperyalist cehalet içinde yetiştirildim.

Bilgi üretiminin maddi yapıları, beni emperyalizmi görmezden gelen, gizleyen veya yanlış yorumlayan, aynı zamanda sosyalist alternatifi küçümseyen ve reddeden entelektüel işçi sınıfı aristokrasisinin bir üyesi yapmaya çalıştı.

Çiftlikte inşaat işlerinde çalışarak büyüdüğüm için, yetiştirilme tarzım sayesinde, içinde bulunduğum elit çevrelerin dışına düştüm. Bunu öznel olarak yaşıtlarımın gerisinde kalmak olarak deneyimlesem de, geriye dönüp baktığımda, nesnel olarak bakıldığında bunun inanılmaz derecede faydalı olduğunu fark ediyorum. Bu, hiçbir zaman tam olarak uyum sağlayamadığım ve başkalarının normal veya doğal olarak kabul ettiği şeyleri sorgulama eğiliminde olduğum anlamına geliyordu.

Ancak, imparatorluk üst yapısının ideolojisinden de derinden etkilendim ve mevcut görüşlerime ulaşmak için uzun ve bazen acı verici bir öz eleştiri sürecinden geçmem gerekti. Bu süreçte, imparatorluğun gerileme ve çöküşünün nesnel koşullarının yanı sıra, pratik örgütlenme ve halk eğitimine katılımım ve yakın çevremdeki insanların derin ve etkili görüşleri de bana katkı sundu.

Küba’yı önemsiz olarak görmezden gelmeye veya yozlaşmış bir ülke olarak küçümsemeye şartlandırılmıştım. Bu dogmatik duruşu sorgulamaya başladığımda, beni ait olduğum ideolojik kampta tutmak adına aleni ve yoğun bir dirençle karşılaştım.

Eski profesörlerimden Étienne Balibar’dan yasadışı ablukanın sona ermesi çağrısında bulunan bir mektubu imzalamasını istediğim anı çok net hatırlıyorum. Kendisinin de hakkını yememek gerek, özellikle liberal entelijansiyanın kabul edebileceği şekilde yazılmış olan mektubu imzalamayı kabul etti.

Ancak, kendini Marksist olarak tanımlayan bu kişi, bana da bir kopyasını göndererek, Michael Hardt ve Judith Butler gibi önde gelen solcu aydınlardan oluşan bir gruba da bir mesaj gönderdi ve “ABD’nin Küba’ya yönelik emperyalist politikasının bizi ‘sosyalist’ Küba’nın dönüştüğü yozlaşmış diktatörlüğü alkışlamaya veya desteklemeye sevk etmemesi gerektiğini” ısrarla dile getirdi.

Sözde kanıt olarak, “uyumlu sol” aydınlar ve La Joven Cuba blogu gibi oldukça şüpheli kaynaklardan Küba karşıtı propaganda içeren bağlantılar sundu.

Bu tür direnişlere rağmen, eleştirel medya okuryazarlığı becerilerimi geliştirmeye ve Küba tarihini ciddi bir şekilde incelemeye, liderlerinin ve önde gelen aydınların eserlerini okumaya devam ettim. Ayrıca Küba filminin, sanatının ve edebiyatının zengin kültürünü de keşfettim. Bu süreçte, çevrilmemiş materyallere erişebilecek ve emperyalizme bağlı çeviri pratiğine olan bağımlılığımı kırabilecek kadar İspanyolca öğrendim.

Eduardo Galeano’nun mükemmel kitabı Patas arriba: La escuela del mundo al revés’te [“Baş Aşağı: Tersine Dönmüş Dünyanın Okulu”] açıkladığı gibi ben de baş aşağı dönmüş bir dünyada yaşıyordum. Küba hakkında duyduğum neredeyse her şey, gerçekliğin tam tersiydi. Sonra, daha önceki dünya görüşümü şekillendiren, Küba’ya karşı yürütülen kültürel savaşın derinliği, genişliği ve kapsamıyla giderek daha çok ilgilenmeye başladım.

Fernández Retamar, Capote, Barreiro, Kohan, Helen Yaffe ve sizin de dâhil olduğunuz birçok yazardan çok şey öğrendim ve kapsamlı bir okuma yaptım. Ayrıca, Küba’daki devrimci süreci yakından görmek ve daha doğrudan öğrenmek için iki kez Küba’yı ziyaret ettim.

Küba Devrimi’ni tanıma sürecimin öznel yönlerine odaklanmamın nedeni, anı biriktirmek veya kişisel sebepler değil, nesnel koşullar ve emperyalist üst yapının beslediği ideolojik telkinlere karşı koymanın ne kadar zor olduğu hakkında ortaya koyduğu şeylerdir. Mücadelemizin bir parçası, insanları bu pençelerden kurtarmak ve kendi başlarına düşünmelerini, dünya görüşlerini şekillendiren güçler üzerinde eleştirel düşünmelerini sağlamaktır. Oysa biz, daha çok dogmatik bağlılığı teşvik ediyoruz.

Küba’yı destekliyorum, çünkü insanlığın ve hayatın safındayım, Bizim Amerikamız’ı kendi insanlarının eline teslim etme, onu Epstein sınıfının ölümcül pençesinden kurtarma mücadelesinde oynadığı öncü rolü kabul ediyorum.

Kaynak

04 Nisan 2026

, ,

Stratejik Hezimet



ABD, üst düzey generallerinin tamamını görevden alıyor. Şimdiye dek görevden alınanların sayısı on ikiyi buldu.

Bu, sadece kara işgalinin artık daha da muhtemel hale geldiğinin kanıtı değil, aynı zamanda ABD'nin belki de tarihindeki en büyük stratejik yenilgiyle karşı karşıya olduğunun da bir işareti.

Trump, Hegseth ve ekibi, haftalardır bize İran’ın hava savunmasının kalmadığını, donanmasının yok olduğunu, kara kuvvetlerinin yıprandığını, balistik füze cephaneliğinin tükendiğini söylüyor.

İran, her gün daha fazla insansız hava aracı düşürüyor, sık sık ABD-İsrail uçaklarına ateş açıyor.

İran, istediği zaman balistik füzeler fırlatmaya devam ediyor. Daha dün Tel Aviv’e yönelik saldırısında gördüğümüz üzere, füze ateşleme hızını periyodik olarak artırıyor. Donanma da varlıklarını yer altında saklayarak, çalışmaya devam ediyor.

Trump, Hürmüz Boğazı’nın kolayca ele geçirilebileceğini söylüyor, ancak öte yandan, ABD’nin NATO’daki müttefiklerini, sağduyulu davrandıkları ve gemilerini intihar görevine göndermedikleri için eleştiriyor.

Trump, “Rejimi cehennemle tanıştırdıklarını” söylüyor, ama çoğunlukla sivilleri hedef alıyorlar. Tüm Batı istihbarat teşkilâtları, hatta İsrail bile, rejim değişikliğinin mümkün görünmediğini değerlendirmesinde bulunuyor.

Dünya ekonomisi darbe alıyor, Körfez ülkeleri asla eskisi gibi olmayacak. ABD’nin bilhassa seksenlerden itibaren askeri düzlemde inşa ettiği nüfuz ortadan kaldırılıyor.

Washington ve Tel Aviv’in yenildiği iddiasında bulunduğu Lübnan Hizbullahı, İsrail’e ağır darbeler indiriyor.

İran, kayıplarını örtbas etmek veya kendi halkına yalan söylemek zorunda kalmıyor, kayıplarını telafi etmek için sahte zaferler uydurmuyor. ABD, sürekli kendisine teselli verecek yayınlar yapıyor, İsrail, tüm o biçare haliyle, her şeyi sansürlüyor. Kabul ettikleri asker kayıplarının sayısı öyle düşük ki duyanları güldürüyor!

F-35 savaş uçağı programı için yüz yıl harcanan paraya denk askeri bütçesi bulunan İran, sadece F-35’lere ateş açmakla kalmadı, aynı zamanda bölgedeki ABD üslerinin çoğunu da yerle bir etti.

Bir zamanlar baskın süper güç olan ABD, şimdi o kadar çaresiz ki, sadece göstermelik bir felâkete yol açacak kara işgaline girişiyor. Bu hamle, İran’ın işine yarayacak. ABD, kimi adaları ele geçirmeyi başarsa bile, Hürmüz Boğazı’nı açamayacak, neticede büyük bir bedel ödeyecek.

İsrail’in İran’ın sivil altyapısını yerle bir edip, Suriye’de olduğu gibi uzun vadede rejim değişikliğine yol açma beklentisi üzerine kurulu stratejisi, ABD’ye net bir çıkış yolu sunmuyor.

ABD’nin çaresizliği o kadar büyük ki, İran petrolüne yönelik bazı yaptırımları, Rusya’ya yönelik yaptırımları ise tümden kaldıracağını açıkladı. Aynı zamanda sahte zafer ilanları ve hızla boşa düşen, anlamsız tehditlerle petrol fiyatlarının fırlamasını bir şekilde durdurmaya çalışıyor.

Eğer ABD, bölgeden çekilerek savaşı gerçekten sonlandırmayı seçerse, İran bölgenin en büyük gücü olarak ortaya çıkacaktır. Yaptırımların kaldırılması ve İran’ın diğer taleplerinin karşılanması konusunda bir anlaşmaya varılamazsa, ABD kaçar, ancak İsrail hedef alınmaya devam eder.

Bu, ABD için tam anlamıyla bir felâkettir.

Hayır, nükleer silahlar bile çare olmayacaktır.

Gidişatın bu şekilde devam etmesi durumunda, ABD, bölgenin çok ötesinde yankıları olacak, tarihinin en kötü stratejik yenilgisiyle karşı karşıya kalacaktır.

Robert Inlakesh
3 Nisan 2026
Kaynak

,

Kapitalizm Küçülmeyi Neden Sever?


Bir zamanlar neo-Malthusçu elitlerin ve bir grup münzevi çevrecinin hayali olan “büyümenin durdurulması”nı öngören anlayış, son dönemde kimi Marksistler de dâhil olmak üzere, soldaki birçok kişi tarafından benimsendi. Bu durum, kimseyi şaşırtmamalı: Marksizm genelde, geniş çapta paylaşılan, bolluk yaratmak için üretim güçlerini tam anlamıyla geliştirmeyi amaç edinmiş “Prometeci” siyaset felsefesi olarak anlaşılmıştır.

Peki bu beklenmedik yakınlaşma nasıl gerçekleşti?

Saitō Kōhei’nin yeni kitabı, Marx in the Anthropocene: Towards the Idea of Degrowth Communism [Antroposen’de Marx: Küçülmeci Komünizm Fikrine Doğru”] bu konuda kimi kıymetli ipuçları sunuyor. Kitabın 2020’deki ilk baskısı, Japonya’da büyük satış rakamlarına ulaştı, İngilizce baskısı da şimdiden epey yankı uyandırdı.

Saitō’nun temel önermesi, oldukça basit: Kapitalistlerin “büyüme”ye yönelik dürtüsü gezegeni yok ediyor, bu nedenle, insanlığın iklim krizinden sağ çıkabilmesi için hızla “büyüme karşıtı komünizm” olarak adlandırılan fikri benimsememiz gerekiyor. Yazarın “büyüme karşıtı yaklaşım, kapitalizmle bağdaşmaz, özünde anti-kapitalist bir projedir” cümlesiyle ifade ettiği çıkarımının, sosyalist fikirlere olumlu bakan ve yaklaşan, iklim felâketine dair uyarılarla boğuşan genç nesilde yankı bulması gayet doğal.

Ancak Saitō’nun mevcuttaki siyasi açmazlarımızın ötesine uzanan bir yol sunduğuna dair iddiası, en az iki açıdan yanıltıcıdır.

1. Kapitalizmin amacı, “büyüme” değil, değer yaratma ve sermaye birikimidir, sermayenin bu süreci gerçekleştirmesi için hem genişlemeye hem de daralmaya ihtiyacı vardır. Önceki otuz yıllık ekonomik durgunluk, kemer sıkma politikaları ve krizlerin de gösterdiği gibi, küçülme, zaten ekonomik paradigmamızın ayrılmaz bir parçasıdır, onu aşmanın bir yolu değildir.

2. Saitō’nun “komünizm” anlayışı, Marx’ın sınıf mücadelesi anlayışını tamamen bir kenara bırakıyor, daha da şaşırtıcı olanı, işçi sınıfına neredeyse hiçbir rol tanımıyor. Çünkü ona göre, asıl mücadele, işçilerle kapitalistler değil, kapitalizmle gezegen arasında. Ancak devrimci bir işçi sınıfının değişimin faili olduğuna dair fikri terk etmek suretiyle Saitō, zımnen bugün zaten sahip olduğumuz şeye çok benzeyen bir şeye, kapitalist sınıfla çatışmak yerine, onun tarafından benimsenen, elitlerin önderliğindeki bir yeşil harekete onay vermekle yetiniyor.

Saitō gibi küçülmeciler, kapitalizmin amacının büyüme olduğunu varsayıyorlar. Oysa ana akım iktisatçılar arasında, sürekli büyümenin sadece mümkün değil, aynı zamanda arzu edilir olduğu fikrinin geçmişi, ancak ellilere dek uzanıyor. Kendisi de önde gelen bir küçülmeci olan Matthias Schmelzer, 2016 yılında yazdığı The Hegemony of Growth [“Büyümenin Hegemonyası”] adlı kitabında bunu açıkça ortaya koyuyor. Schmelzer’in de kabul ettiği üzere, iktisatçılar, uzun zamandır kapitalizmin döngüsel evrelerden, patlama ve çöküşlerden, genişleme ve daralmadan, büyüme ve küçülme aşamalarından geçtiğini idrak etmişlerdi. Belki de daha önemlisi, büyüme ideolojisine sözde bağlılık göstermelerine rağmen, günümüzdeki egemen sınıfın çoğu, küçülme ve kemer sıkma politikalarının son 30-40 yılın ekonomik gerçekliğini tanımladığını zımnen kabul ediyor.

Marksizm, aslında bu görünürdeki çelişkiyi anlamlandırmanın bir yolunu sunuyor. Marksistler, genelde kapitalizmin amacının büyüme değil, değer yaratmak ve sermaye biriktirmek olduğunu söylüyorlar. Bunlar kolaylıkla karıştırılabilen kavramlar olsa da aynı şey değiller.

“Büyüme”, toplam veya bütünsel toplumsal ürünün ve piyasa değerinin kronolojik olarak artmasıdır. Buna karşılık, “değer yaratma”, üretim sürecinden elde edilebilecek artı değerdeki artıştır. Bu, artı değer oranı olarak hesaplanır; yani işçiler tarafından yaratılan toplam değerin, ücret olarak aldıkları miktardan çıkarılmasıyla elde edilen kısımdır. Çalışma gününün uzunluğu, verimlilik oranı, işçi sınıfının militanlığı gibi faktörlerle orantılı olarak değişir.

Bütün bunlar, zımnen, artı değer oranı yüksekken “büyümenin” düşük kalabileceğini söyler. Tesadüf şu ki, son 30-40 yıllık dönemde gelişmiş ekonomilerin durumu tam da şekildedir: kâr düzeyleri yüksektir, sermaye sahipleri daha da zenginleşmiştir, bunun yanında “uzun vadeli durgunluğa” tanıklık edilmiştir.

Bu noktada Marksizmin ilgilendiği diğer bir kavram da sıklıkla büyüme ile karıştırılan sermaye birikimidir. Sermaye birikimi, sürekli olarak artı değer eklenmesinden kaynaklanır. Ancak paradoksal olarak, zaman zaman artı değerin çıkartılmasını da ihtiyaç duyar. Peki bu süreç nasıl işler?

Marx ve Rosa Luxemburg gibi isimlerin de gösterdiği üzere, kapitalizmin değer arayışı, tüketilebilecek olandan daha fazla artı değer yaratmasına sebep olur. Bu nedenle, sermaye birikimi talep oranını aştığında, sermaye, kendi değerini yitirme tehdidiyle yüzleşir. Belli düzeyde ekonomi açısından apaçık ortada olan bir süreç işler. Bir şeyin çok fazla üretilmesi durumunda, değeri düşecektir.

Sermaye, birikmiş fazlalığı kendi kendini yok etme yoluyla ele alır. Paradoksal olarak, birikimin devam edebilmesi ve değerinin korunabilmesi için boyutunu küçültmesi gerekir. Bu, lüks tüketim, savaş, militarizm, kemer sıkma politikaları ve tahmin edeceğiniz üzere, küçülme gibi çeşitli yollarla gerçekleşir. Başka bir ifadeyle küçülme, kapitalizmin aşırı birikimle başa çıkma yöntemidir. Kapitalist üretim biçiminin üstesinden gelinmesini değil, onun daraltılmasını ifade eder.

Japon iktisatçı Kavakami Hacime, otuzlarda bu sorunu açıklamak için basit bir analojiye başvurmuştu. “Kapitalizm bir balon gibidir. Balona giderek daha fazla hava üflenir. Bu, sermaye birikimi gibidir. Ancak sonunda balon doğal sınırlarına ulaşır. Balon dolar ve daha fazla hava alamaz. Bu noktada iki şeyden biri olmalıdır: Ya balon kendisini patlatarak kapitalist toplumsal ilişkilerin sonunu getirmeli ya da balondan kasten hava boşaltılmalıdır. Sermaye birikiminin devam edebilmesi için sermaye yok edilmelidir. Marx’ı okuyanlar, bu gerçeğe Grundrisse’den beri zaten vakıflardı. Bu kitabında Marx, “sermayenin büyük bir kısmının yok edilmesinin, onu intihar etmeden üretim güçlerini tam olarak kullanmaya devam edebileceği noktaya şiddetle geri götürdüğünü” dile getirmiştir.

Saitō’nun, Antroposen’de Marx kitabının temel iddialarından biri olan küçülmenin kapitalizme karşıt olduğu iddiası, Marx’ın “üretim güçleri” kavramını “büyüme” ile karıştırmasının sonucudur. Saitō, “üretim güçleri”ni, dar anlamıyla ele alıp, teknoloji, makine ve artan üretim çıktısıyla eşitlediği için, bu şeylerin daha da geliştirilmesinin insanlığın özgürleşmesine değil, aksine tekno-kapitalistlerin elinde giderek daha fazla esir edilmemize yol açacağını varsaymaktadır.

Saitō ayrıca, Marx’ın 1860’lara kadar olan yazılarını kapsayan “ilk dönem” Marx ile “geç dönem” Marx arasında yeni bir ayrım ortaya koyuyor. Ona göre ilki, gerçekten de teknolojik gelişmelerin kapitalizmin sonunu getireceğine safça inanan bir “Prometeci” ve “üretimci” idi. Ancak Saitō, Marx’ın bu inancından geç de olsa vazgeçtiğini söylüyor. Saitō, Marx’ın son yıllarında “ekososyalizm” ve “küçülmeci komünizm”in savunucusu haline geldiği iddiasını desteklemek için daha önce yayınlanmamış mektuplara ve defterlere bel bağlıyor.

Dahası, Saitō, geç dönem Marx’ın Batı’daki kapitalist gelişme modelinden uzaklaşarak, “çevreyle sürdürülebilir bir insani ilişki” kuran “Batı dışı ve kapitalist olmayan toplumlar”a yüzünü çevirdiğini iddia ediyor. Saitō, bu süreçte Marx’ın toplumların sosyalizme ulaşmak için kapitalist üretim biçiminden geçmesi gerektiği fikrini bir kenara bıraktığını söylüyor. Hatta “Marx, kapitalizm öncesi dönemden, kapitalist modernleşmenin yıkıcı sürecinden geçmeden, doğrudan sosyalizm aşamasına geçme ihtimalini gördü” diyor (s. 195). Saitō buradan, bu dönüşümün Marx’ı “büyüme karşıtı komünist” yaptığını sonucuna varıyor.

Saitō’nun iddiaları dikkat çekicidir, çünkü Marx’ın terk ettiğini iddia ettiği fikirler, çoğu görüşe göre, on dokuzuncu yüzyılda komünist felsefecinin öncülük ettiği tarihsel materyalizm teorisinin temelini oluşturuyorlar.

Arkadaşı ve yoldaşı Friedrich Engels’e göre, üretim güçlerinin geliştirilmesinin gerekliliği, artı değer teorisiyle birlikte Marx’ın en büyük keşfiydi. Bu önerme, tarihsel materyalizmin terk edilmesi gerektiğini kolayca kabul eden Saitō için bir engel değil. Ancak okurlarını tüm bunlara ikna etme girişimi, “üretim güçleri” kavramının hatalı bir açıklamasına dayanıyor.

Marx’ın tarihsel materyalizm teorisi, “üretim güçleri”nin kaçınılmaz olarak mevcut “toplumsal ilişkiler”le nasıl çatışmaya girdiğini, sınıf çatışmasına ve mücadelesine yol açtığını, en nihayetinde eski toplumsal düzenin yıkılıp yerine yenisinin kurulmasına neden olduğunu açıklıyor. Ancak Marx, “üretim güçleri” derken, sadece teknolojik gelişmeyi ve ekonomik büyümeyi değil, işçilerin emek gücünü ve işçi sınıfının kendi gelişimini kastediyor.

İşte bu yüzden, tarihsel materyalizm bir sınıf mücadelesi teorisidir. Kapitalist üretim biçimi ve toplumsal ilişkiler, yani ücretli emek dünyaya yayıldıkça, işçi sınıfını yaratır, büyütür, sömürüsüne ve sefaletine yol açar. İşçi sınıfını kaçınılmaz olarak iş gücünün alıcıları ve sermayenin tekelcileri (kapitalist sınıf) ile çatışmaya sokan da kapitalizmin bu temel çelişkisidir. İşçiler ve kapitalistler arasındaki sürekli ve yoğunlaşan mücadele sayesinde ancak post-kapitalist bir topluma geçiş sağlanabilir. İşte bu yüzden “üretim güçleri”nin gelişimi, nihayetinde kapitalizmin sonunu getirir. Bir kez daha yinelemek gerekirse, bu güçler, sadece daha gelişmiş teknolojiye değil, aynı zamanda işçilerin artan gücü ve sınıf bilincine denk düşer. İşte bu yüzden Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da kapitalizmin “kendi mezar kazıcılarını” ürettiğini söylemiştir.

Marx, kapitalizmi aşacak harekette işçi sınıfına öncülük rolü veriyor. Ama Saito’nun küçülmeci komünizm teorisinde bu sınıfın esamisi okunmuyor. Saitō, bunun yerine, “gerçek” mücadeleyi kapitalizm ile gezegen arasındaki mücadele olarak tanımlıyor.

Peki bu küçülmeci harekete kim önderlik edecek?

Kitabının Japonca baskısının son sözünde Saitō, dünya nüfusunun sadece yüzde 3,5’inin koordineli bir şekilde hareket etmesinin, küçülmeci komünizm hedefini uygulamaya başlamak için yeterli olacağını öne sürüyor. Ayrıca bu hareketin işçi sınıfıyla sınırlı olmadığını da açıkça belirtiyor. (Şunu da ekleyebiliriz ki, bu anlayış, şu anda yürürlükte olan azınlıkçı, elit odaklı yönetim biçimine oldukça benziyor, ondan bir kopuşu ifade etmiyor.)

Saitō, tarihsel materyalizmi terk etmesi neticesinde, tarihsel değişime ilişkin sınıfsal anlayıştan da Marx’ın bu süreçte işçi sınıfına atfettiği devrimci rolden de tümüyle vazgeçiyor. Bu durumda ortaya şu türden bir soru çıkıyor: “işçi sınıfı, parçası olmayacağı bir hareketten nasıl fayda sağlayabilir?”

Ancak cevaplanması gereken daha acil bir soru daha var. Eğer Saitō’nun anlayışında küçülme, üretim güçlerinin küçültülmesi, budanması anlamına geliyorsa ve bu güç, işçilerden ve onların emek gücünden oluşuyorsa, bu durum, birçok işçiyi gereksiz hale getirmez mi? Elbette, klasik Marksist yaklaşıma göre, kâr yerine ihtiyaç için üretim yapan gelecekteki bir komünist toplum, işçilere bol miktarda boş zaman sunacaktır. Ancak bu özgürleştirici senaryo için önce işçilerin sınıf mücadelesinde zafere ulaşmaları gerekir.

Saitō, “önce küçülme” fikrini savunarak sıralamayı terse çevirmeyi öneriyor. Ancak gördüğümüz gibi, küçülme, kapitalizmi ortadan kaldırmaz, aksine onun sürdürülmesine yardımcı olur.

Bu anlamda, Antroposen’de Marx kitabı, statükoyu aşmanın bir yolunu değil, statüko için yeni bir mazeret sunuyor.

Justin Aukema
7 Mart 2023
Kaynak

03 Nisan 2026

,

Gözetlemeci Devlet ve İsrail’in Geniş Casus Teknolojisi Ağı


Geçtiğimiz hafta, içlerinde tekerlekli sandalyede engelli bir adamın da bulunduğu, Filistin yanlısı barışçıl protestoculardan oluşan bir grup, terör suçları işleyecekleri şüphesi üzerine, İngiliz polisi tarafından tutuklandı. Bu olay, İngiltere’nin İsrail için otoriter uygulamalara imza attığı dönemin somut bir yansıması.

Muhtemelen bu protestocular, tutuklandıkları sırada üzerlerinde telefon vardı ve polis, bu insanların verilerini gelişmiş bir casus yazılım kullanarak ele geçirdi. Tutuklanmayan protestocular ise İngiltere’deki polis araçlarının üzerinde bulunan mobil kameralara yakalandılar ve yüzleri, hatta belki de sesleri kaydedildi, analize tabi tutuldu, polis veri tabanıyla karşılaştırıldı.

İşin tuhaf yanı şu ki, bugünün gözetlemeci devletinin sinsice kullandığı, giderek artan yeteneklerinin temelini oluşturan bu casus yazılım teknolojisi, büyük ihtimal, İsrail’de, İsrailli casuslarca üretildi.

Ancak bu durum, sadece İngiltere’ye has değil.

Batı demokrasilerindeki muhtelif kurumlar, eski İsrail casuslarınca geliştirilen casusluk teknolojisini yaygın olarak kullanıyorlar. Bunlar arasında, emniyet müdürlüklerinden ulusal güvenlik teşkilâtlarına ve ordulara kadar birçok kuruluş yer alıyor. Bu teknolojilerin bazıları, yasa dışı ilan edildi, bazıları, yasal sınırları zorluyor, ama çoğu gizli kalıyor.

Bu İsrail yapımı casusluk teknolojisinin kullanım alanı ve sunduğu yetenek yelpazesi, çok geniş. Yüz ve ses tanıma yazılımlarından, dinleme ve gizli konum takibine, akıllı telefonlardan ve diğer cihazlardan zorla veri elde etmeye kadar birçok özelliği kapsıyor.

İsrail’in Filistinliler üzerinde tesis ettiği hâkimiyeti ve onlara karşı uygulanan ırk ayrımcılığını mümkün kılmak ve uygulamak için kod yazarak deneyim kazanan yazılım mühendislerince geliştirilen bu teknoloji, batıdaki güvenlik servislerine, emniyet müdürlüklerine ve göçmenlik kurumlarına satılıyor.

Bu makaledeki bilgilerin çoğu yeni olmasa da, daha önce tek bir yerde özetlenmemişti.

İsrail’in casusluk teknolojisindeki hâkimiyeti, küresel sivil özgürlükler üzerinde önemli sonuçlara yol açıyor. Geçmişte medyada çıkmış haberlerde bu şirketlerle İsrail arasındaki bağlantı kimi zaman göz ardı ediliyordu.

Bu makale, başlıca aktörleri, satıcıları ve alıcıları özetleyecek, ayrıca, İsrail casusluk teknolojisi ile Batılı alıcılar arasında daha önce belgelenmemiş olan, son dönemde imza edilmiş sözleşmelere de değinecek.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, İsrailli casus yazılım şirketlerini içeren birkaç skandal, ana akım medyada yaygın olarak haberleştirildi. Bunların en ünlüsü, NSO Group olayıdır. Eskiden 8200 Birimi’ne mensup olan subaylar Şalev Hulio ve Omri Lavie’nin kurduğu İsrail firması NSO, 2019’da Kaliforniya mahkemesinde, hükümetlere WhatsApp hesaplarını hackleyebilmeleri için Pegasus yazılımını sattığı gerekçesiyle suçlu bulundu. Kullanıcının haberi olmadan akıllı telefona erişmek için “sıfır tıklama” saldırısı olarak bilinen bir yöntemi uygulayabilen Pegasus, hükümetlerce muhalifleri, insan hakları aktivistlerini ve gazetecileri gözetlemek için kullanıldı. Muhtemelen Suudi ajanlar, Washington Post gazetecisi Cemal Kaşıkçı’yı öldürmeden evvel onu gözetlemek için bu yazılımdan yararlandılar.

Şirket, sonunda davaya taraf olan Meta şirketine 167 milyon dolar tazminat ödemeye mahkûm edildi. 2021’de Biden, şirketi kara listeye alarak, ABD’de iş yapmasını engelledi. (ABD Dışişleri Bakanlığı, özellikle İsrail hükümetinin tüm casus yazılımlar için ihracat lisansı vermesine rağmen, ABD’nin İsrail’e yönelik hiçbir işlem yapmayacağını özellikle vurguladı.)

Biden’ın, kaleme aldığı aynı başkanlık kararnamesi kapsamında kara listeye aldığı diğer bir İsrailli yazılım üreticisi ise Candiru’ydu. Ancak bu şirketin siber saldırı yazılımları, NSO Group kadar dikkat çekmedi. Eski 8200 Birimi mensubu istihbarat personelince kurulan Candiru, insan hakları aktivistlerini, gazetecileri, akademisyenleri, elçilik çalışanlarını ve muhalifleri gözetlemek için hükümetlere casus yazılım satıyordu.

2023 yılında Biden yönetimi, gene sessiz sedasız, İsrail’e karşı herhangi bir işlem yapmadan, iki İsrailli casus yazılım şirketini kara listeye aldı. Cytrox ve Intellexa adlı bu iki şirket, İsrail Savunma Kuvvetleri’nde 24 yıl görev yapmış, 8200 Birimi’nin komutanı olmuş Tal Dilian tarafından kurulmuştu. Kıbrıs’ta yaşayan Dilian’ı 2019 yılında Forbes dergisinden bir gazeteci ziyaret etti ve ona geliştirdikleri yazılımın bir telefonu saniyeler içinde uzaktan nasıl hackleyebileceğini gösterdi.

Avrupa’da Kıbrıs ve Barselona, 8200 Birimi’nin eski üyelerinin casus yazılım şirketleri kurduğu merkezler haline geldi.

İsrail merkezli bir diğer casusluk şirketi olan Paragon Solutions, bu yılın başında WhatsApp, Signal, Messenger ve Gmail’den, kullanıcıyla temas kurma gereği duymadan, sessizce veri sızdırdığı ve topladığı tespit edildi. İtalyan hükümetinin, Paragon yazılımı kullanılarak, bir İtalyan gazetecinin hesaplarını hacklemesi ardından Roma’da Paragon hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Ancak başka bir yasal işlem başlatılmadı. 8200 Birimi komutanları Ehud Şneorson, İdan Nurik, İgor Bogudlov ve eski İsrail Başbakanı Ehud Barak tarafından kurulan şirket, AB veya ABD tarafından kara listeye alınmadı. Bugün faaliyetlerine özgürce devam ediyor.

Bu şirketler, buzdağının sadece görünen kısmı. Bunlar, yasal alanda dolaşan, en nihayetinde ya yasanın (o da varsa) yanlış tarafına düşüp yetkililerin radarına giren ya da yasadışı casusluk faaliyetleri ortaya çıkarılan şirketler.

Daha da sinsi olanı ise, İsrail merkezli casus yazılım şirketlerinin, cep telefonlarını ve diğer cihazları gözetlemek ve kırmak için Batılı güvenlik servisleri ve kurumlarıyla açıktan sözleşmeler yapmaları. Bu şirketler, yasal devlet kurumlarıyla çalıştıkları için, NSO Group, Candiru ve yasa dışı siber saldırı hizmetlerine odaklanan diğerlerinden farklı bir modele sahip olduklarını iddia ediyorlar. Ancak birçok durumda yazılımları benzer, hatta aynı. Faaliyetlerinin tam kapsamı ise bilinmiyor.

Bunların başında, eski İsrail Savunma Kuvvetleri askeri Yossi Karmil tarafından kurulan ve onlarca eski İsrail istihbarat birimi 8200 mensubu personelle çalışan Cellebrite geliyor. Cellebrite’ı asıl öne çıkartan araç, akıllı telefonlar, tabletler, SIM kartlar ve GPS cihazları da dâhil olmak üzere, çeşitli cihazlardan kişiler, konumlar, silinmiş mesajlar ve aramalar gibi verileri çıkaran Evrensel Adli Veri Çıkarma Cihazı olarak adlandırılıyor. ABD’de Cellebrite’ın ICE ile 30 milyon dolarlık; Gümrük ve Sınır Koruma Müdürlüğü ile sınırda ele geçirilen telefonlardan veri toplamak için 1,6 milyon dolarlık sözleşmeleri bulunuyor. Gözetleme firması ayrıca, Trump’a suikast girişiminde bulunan Thomas Crook’un telefonunun kilidini açmak için FBI ile de çalıştı. Cellebrite, ABD güvenlik ve gözetleme devletine daha da derinlemesine nüfuz etmeyi hedefliyor. Drop Site News, geçen yıl Cellebrite’ın 2024 yılında ABD federal hükümetiyle imzalanan sözleşmelerden 18 milyon dolardan fazla gelir elde ettikten sonra, daha fazla sözleşme kapmak için bir lobi şirketi tuttuğunu, kendi bünyesinde bu işe tahsis edilmiş bir birim meydana getirdiğini ortaya koymuştu.

Aralık 2023’te Cellebrite, hangisi olduğunu açıklamadan, “ülkenin en büyük emniyet müdürlüklerinden biriyle” bir milyon dolarlık bir sözleşme imzaladığını, övünerek ilân etmişti. “Uzun süreli müşteri” olarak anıldıkları göz önüne alındığında, en muhtemel aday, yıllardır Cellebrite ile çalıştığı belgelenmiş olan New York Emniyet Müdürlüğü’dür.

Bunun da ötesinde, araştırmalarım, Cellebrite’ın ABD Donanması’ndan Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi’ne (DEA), Sahil Güvenlik’ten Balık ve Yaban Hayatı Hizmetleri’ne kadar birçok ABD kurumuyla aktif sözleşmeleri olduğunu ortaya koydu. Lima, Bogota ve Asunción’daki ABD büyükelçilikleri de dâhil olmak üzere, birçok ABD büyükelçiliği de Cellebrite ile sözleşme imzalamış durumda. ABD ordusunun çeşitli özel operasyon programlarını denetleyen kurum olan ABD Özel Operasyonlar Komutanlığı da Cellebrite ekipmanları için ödeme yapıyor, aynı şekilde, nükleer saldırılardan sorumlu ABD Hava Kuvvetleri birimi olan Küresel Saldırı Komutanlığı da şirketle ilişkili.

Cellebrite, İngiltere’de de aynı ölçüde faal. Şirket, 2020 yılında Londra Emniyet Müdürlüğü ile Cellebrite’ın ana ürünü için iki milyon sterlinlik bir sözleşme imzaladı. Üç yıllık olan bu anlaşmaya imza atan emniyet müdürlüğü, Cellebrite yazılımının özellikle Android telefonları kırma yeteneğiyle piyasada “müdürlüğün ihtiyaçlarını karşılayan tek yazılım olduğunu dile getirdi. Bu sözleşmenin yenilenip yenilenmediği belli değil.

2018’de İskoçya Emniyet Müdürlüğü, İskoçya genelinde konuşlandırılacak ve yerinde telefon şifre kırma imkânı sunacak 41 adet mobil “siber kulübe” temin etmek için Cellebrite ile 370.000 sterlinlik bir sözleşme imzaladı. 2022’de ise Kuzey Galler Polisi, telefonlarda “şifre baypas etme” ve “kaba kuvvet saldırısı” yapma imkânı sunan bir dizi araç için Cellebrite’a çeyrek milyon sterlinden fazla ödeme yaptı.

Geçtiğimiz günlerde Filistin bayrağı taşıyanları tutuklamakla tehdit eden silahlı polisleriyle tanınan Kent şehri emniyet müdürlüğü, geçen yıl Cellebrite ile bir yıllık sözleşme imzaladı. Bu yıl ise İngiltere’deki iki emniyet müdürlüğü daha Cellebrite ile sözleşme imzaladı. Şubat ayında, Londra’nın finans bölgesinin polisi olan ve emniyet müdürlüğünden ayrı bir teşkilat olarak çalışan Londra Şehri Emniyet Müdürlüğü Cellebrite’ın ürettiği aletler için yüz bin sterlin ödedi. Nisan ayında ise Leicestershire Emniyet Müdürlüğü, Cellebrite ile 328.700 sterline mal olan bir yıllık sözleşme imzaladı. Cellebrite’ın ayrıca İngiltere Ulaştırma Bakanlığı ile de bir sözleşmesi bulunuyor.

İngiltere’de Cellebrite, “Dijital Adli Bilişim Dinamik Satın Alma Sistemi” olarak bilinen sistem kapsamında onaylı bir tedarikçidir ve bu sistem, İngiltere’deki polis güçleri için ticari anlaşmalar imzalamaktan sorumlu kuruma göre “Cellebrite araçlarının İngiltere genelinde tedarikini kolaylaştırmaktadır.”

İngiltere’deki emniyet müdürlüklerinin, Cellebrite’ın ürettiği araçları ne kadar yaygın kullandıklarını kimse bilmiyor. Daha önce Bilgi Edinme Özgürlüğü Kanunu uyarınca gerçekleştirilen talepleri üzerinden, İngiltere’deki 47 emniyet müdürlüğünün 26’sının bu teknolojiyi kullandığına, diğerlerininse denemeyi planladıklarına dair bilgi alınmıştı.

Bu yıl Güney Galler’den Batı Yorkshire’a kadar birçok emniyet müdürlüğünün Cellebrite kullanıp kullanmadığına ilişkin, söz konusu kanun üzerinden yapılan başvurular, “ulusal güvenlik” gerekçesiyle reddedildi.

Cellebrite, Avustralya polisi ve devlet kurumları tarafından da yaygın olarak kullanılıyor. 2023 yılında yürütülen bir soruşturma, 2011’den bu yana Avustralya Federal Polisi’nden Savunma Bakanlığı’na ve Avustralya vergi dairesine kadar birçok devlet kurumunun Cellebrite ile 128 sözleşme imzaladığını ortaya koydu.

Cellebrite, İsrail’in Gazze’deki soykırımına imkân sağladığını, 7 Ekim’den bu yana İsrail istihbaratına telefon hackleme hizmetleri sağlama konusunda önemli bir rol oynadığını övünerek dile getiriyor.

İsrail casusluk teknolojisi şirketi Cobwebs Technologies, tartışmasız, daha da gelişmiş araçlar sunuyor. Eski IDF 8200 Birimi mensubu subayları Omri Timianer, Udi Levi ve Şay Attias’ın kurduğu şirket, kadrosunda çok sayıd eski 8200 Birimi mensubunu da istihdam ediyor. 2023’te PenLink adlı bir şirkete satılan ama kendi ekibini muhafaza eden CobWebs, sunduğu hizmetler arasında, sosyal medya ve derin internet genelinde yüz ve görüntü tanımayı sağlayan yapay zekâ destekli bir hizmet yanında, kullanıcının seçtiği belirli bir alanda cep telefonu hareketlerini izlemeyi sağlayan WebLoc adlı bir özellik bulunuyor. Coğrafi sınırlama olarak bilinen bu özellik, akıllı telefonlardan kişisel verileri çeken uygulama içi reklâmlar aracılığıyla sağlanıyor ve bu veriler, daha sonra WebLoc gibi araçlara entegre edilmek üzere, Cobwebs gibi casusluk teknolojisi şirketlerine satılıyor.

Şirketin sunduğu hizmetler, artık silinmiş olan 2019 tarihli bir basın bülteninde şirketlere ait teknoloji diliyle ayrıntılı olarak anlatılıyor. Cobwebs, daha önce ICE ile 2,7 milyon dolarlık bir sözleşme imzaladı. ABD İç Güvenlik Bakanlığı ile 3,2 milyon dolarlık aktif bir sözleşmesi bulunmakta ve geçen Haziran ayında Teksas Kamu Güvenliği Dairesi ile 5,3 milyon dolarlık devasa bir sözleşmeye imza attı. 2024 tarihli bir raporda ayrıca, Los Angeles Emniyet Müdürlüğü’nün Cobwebs’in gözetleme ve takip araçları paketini uzun yıllardır kullandığı tespit edildi.

Şirket, casusluk teknolojisini İngiliz polis ve güvenlik servislerine sağlamak amacıyla 2020 yılında Londra’da bir ofis açtı, ancak Cobwebs ile çalışan İngiliz kurumları hakkında kamuya açık herhangi bir bilgi bulunmuyor.

Batı’daki güvenlik servisleri, polis güçleri ve devlet kurumlarıyla çalışan bir diğer İsrail casusluk teknolojisi firması da Cognyte. Verint adlı başka bir İsrail casusluk teknolojisi şirketinden ayrılan firma, tamamı İsrail Savunma Kuvvetleri ve 8200 Birimi mezunu olan Elad Şaron, Jil Kohen ve Roni Lempel tarafından yönetiliyor. İcra kurulu başkanı Şaron’un LinkedIn profilindeki fotoğrafı, şirketin İsrail’in yanında olduğunu ilan eden Cognyte markalı bir görsel.

Cognyte, 4G/5G kulelerinden geçen her şey, telekomünikasyon meta verileri, mesajlaşma platformları, telefon görüşmeleri ve ağ sinyalleri de dâhil olmak üzere, çok büyük miktarda bilgiyi toplayan, iletişimdeki şablonları ve anormallikleri tespit eden “ağ zekâsı” araçları üretiyor. Bu bilgiler, kullanıcıların noktaları birleştirmesini ve bilgileri analiz etmesini sağlayan bir veri platformu “çözümüne” aktarılıyor. Bunların hepsi, güya yasal, ancak işin niteliği ve Cognyte ile sözleşme yapan kuruluşlar hakkında bilgi epey az. Cognyte aldığı ödülleri duyuruyor ancak son kullanıcıları asla açıklamıyor.

Bildiğimiz kadarıyla, son 18 ayda Batı’daki kolluk kuvvetleri, ulusal güvenlik kurumları ve ordular, Cognyte ile toplamda yaklaşık 60 milyon dolarlık anlaşma imzaladılar. Bunlar arasında, Avrupa’daki bir ulusal güvenlik kurumuyla yapılan 20 milyon dolar tutarındaki üç yıllık bir anlaşma, ABD’deki bir emniyet müdürlüğüyle yapılan 3 milyon dolarlık bir anlaşma ve geçen hafta açıklanan, bir Avrupa ordusuyla yapılan 10 milyon dolarlık bir sözleşme yer alıyor. Askeri anlaşmaya ilişkin basın bülteninde, “Cognyte, ön saflardaki askeri ekipleri operasyon yapmaları için ihtiyaç duydukları eyleme geçirilebilir istihbaratla güçlendiren, sahada kanıtlanmış çözümler sunmaya devam ediyor” deniliyor.

ABD hükümetinin tedarik sitesinde listelenen, benim tespit edebildiğim iki alıcı, ABD Gizli Servisi ve El Salvador’daki ABD Büyükelçiliği. Ayrıca 2023’te Reuters, Cognyte’nin, Rohingya halkına karşı soykırım yapan cunta yönetimini iktidara getiren askeri darbeden hemen önce Myanmar’ın devlete ait telekomünikasyon şirketine dinleme yazılımı sattığını ortaya çıkardı.

Linkedln’de, eskiden 8200 Birimi mensubu iken bugün Cellebrite ve Cobwebs gibi Cognyte’de çalışanların isimlerini arattığınızda, karşınıza düzinelerce isim çıkıyor.

Cognyte’in ana şirketi olan Verint de İsrail merkezli olup, eski istihbarat subayları tarafından kurulmuş, Batı güvenlik kurumlarıyla da çalışmıştır. Verint, 2014 yılında İsviçre’nin dinleme ve gözetleme altyapısını kurmuş, 2017 yılında ABD Savunma Bakanlığı tarafından büyük ve gizli bir proje için 35 milyon dolar ödeme almıştır. 2018 yılında Verint, İngiliz polisine yeni siber istihbarat yetenekleri sağlamak üzere 50 milyon sterlinlik bir anlaşmanın bir kısmını üstlenmiştir. Verint, o zamandan beri iş modelini müşteri etkileşim platformlarına odaklanacak şekilde değiştirmiş, askeri ve güvenlik casusluk teknolojisinin büyük bir kısmı Cognyte’ye devredilmiştir.

İngiliz polis güçleriyle ortaklık kuran bir diğer İsrail şirketi ise, yüz tanıma teknolojisini Essex Emniyet Müdürlüğü’ne satan Corsight AI’dır. İnsanların yüzlerini tanımlamayı ve çapraz referanslamayı sağlayan Corsight yazılımı, ilk olarak Gazze ve Batı Şeria’daki Filistinliler üzerinde geliştirildi Byline Times’da çıkan makaleye, bu teknoloji, Gazze soykırımı sırasında kullanıldı. Corsight’ın ana şirketi Cortica’nın kurucusu ve başkanı, eski bir İsrail istihbarat subayı olan Igal Raichelgauz’dur. Corsight, ayrıca yüz tanıma teknolojisini Sao Paulo askeri polis teşkilâtına ve Bogota emniyet müdürlüğüne de sattı.

İsrailli yüz tanıma şirketi Briefcam’in, İngiltere’dekilerin yanında ABD’deki emniyet müdürlükleriyle de sözleşmeleri bulunuyor. İngiltere’de Cumbria emniyet müdürlüğü, il genelindeki kapalı devre kamera sistemi (CCTV) ağlarında Briefcam’in analiz sistemini kullanıyor, ancak müdürlük, yüz tanıma bileşenini devre dışı bıraktıklarını iddia ediyor.

Fransa’da ise, ülke genelindeki birçok emniyet müdürlüğünün Fransa’daki gizlilik yasalarını ihlal ederek, Briefcam’i yasadışı bir şekilde kullandığının ortaya çıkmasının ardından, Briefcam’in sözleşmeleri 2023 yılında iptal edildi.

Brüksel ve Varşova polisleri de Corsight yüz tanıma sistemini kullanıyor. ABD’de Şikago, Springfield ve Beverly Hills emniyet müdürlükleri de Corsight kullandıklarını teyit ettiler.

Eski İsrail Savunma Kuvvetleri askerleri tarafından kurulan İsrail şirketi NICE, finansal dolandırıcılığı tespit etme pazarını ele geçirmiş durumda. Fortune dergisinin ilk 500 şirket listesinin yüzde 85’ine ve bir dizi Avrupa düzenleyici kurumuna hizmet veriyor. Milyarlarca dolarlık bir şirket olan NICE, ayrıca şehirler için plaka tanıma, yüz tanıma, el tipi GPS tabanlı video terminalleri ve vatandaşları izlemek için mobil video sensörleri gibi gözetleme araçları da temin ediyor. 2015 yılında Buzzfeed’in yaptığı bir araştırma, NICE’ın bir dizi ülkeye gizli gözetleme yazılımı sağladığını ortaya koydu.

Bu noktada İsrail’in Black Cube adlı kuruluşuna da değinmek gerekiyor. Bu kuruluş, eski 8200 Birimi mensubu istihbarat görevlileri Dan Zorella ve Avi Yanus tarafından kuruldu. Kendisini “kalben ve zihnen İsrailli” olarak tanımlayan Holivudlu tecavüzcü Harvey Weinstein, davacılarla ilgili bilgi toplasın ve casusluk yapsın diye Black Cube’u tuttu. Adı bir dizi casusluk skandalına karışmış olan şirket, geçmişte Kanada’nın eski İsrail büyükelçisi Vivian Bercovici de dâhil olmak üzere, Batılı diplomatları istihdam etmişti.

Bu derleme çalışmasının da ortaya koyduğu biçimiyle, İsrail ve onun ırk ayrımcısı ekonomisi, tümüyle gözetlenen, muhalefetin olmadığı bir dünyaya doğru ilerleyen sürecin merkezinde duruyor. Dünya genelinde, İsrail’in ürettiği casus yazılımları, casusluk, muhalefeti ezme ve egemenlik kurmayı amaçlayan, sınanmış ve denenmiş bir çerçeveye yeni kontrol teknolojilerini entegre eden, kendine özgü bir yirmi birinci yüzyıl faşizminin tesis edilmesini sağlıyor. Vatandaş güvenliği ve suçla mücadele kisvesi altında, İsrail teknolojisi, otoriterliğin çarklarını yağlıyor.

İsrail’in yürüttüğü kesintisiz savaş ve ırk ayrımcısı ekonomisi, bu ekonomiden doğan, İsrailli istihbarat görevlilerince yönetilen casus teknolojisi firmaları, bugün dünyadaki sivil özgürlüklere yönelik en büyük tehdittir. İsrail’in bu pazarı ele geçirmesi hiç de şaşırtıcı değil. İsrail, hâkimiyet için tasarlanmış bireyler ve projeler üretiyor, çünkü İsrailliler, cezasızlık üzerine kurulu bir askeri kültür içinde yetiştiriliyor, bu kültürün sınırları dâhilinde yaşıyor. Teknolojinin yalnızca hâkimiyet için imal edildiği, deneklerin bol olduğu ve çatışma sürecinde askerlerin sınırlarına ve hareketlerine dair kuralların bulunmadığı bir kültür bu.

Irk ayrımcısı bir devletin ürettiği güvenlik ve asayiş teknolojisiyle ilgili araçları satın alan, bunlara bel bağlayan Batılı hükümetler, dört başı mamur güvenlik devletlerine dönüşme çabaları dâhilinde ırk ayrımcısı ve soykırımcı İsrail’den hiçbir şekilde vazgeçemiyorlar.

Dünyamız giderek daha otoriterleşip faşistleşiyor, çünkü otoriter ve faşist rejimlerin geliştirdikleri araçlar, kamusal ve özel alanlarda yaygın olarak kullanılıyor.

Bu nedenle, son yazımda da dile getirdiğim gibi, dünyayı Siyonizmden arındırmak zorundayız.

Gözetleme ve casusluk teknolojisi endüstrisi, İsrail’in Batı üzerinde ördüğü derin ve zararlı nüfuz ağının sadece bir başka halkası. Bu ağ, siyasetimizi boğuyor, temel hak ve özgürlüklerimizi kısıtlıyor. Bu endüstri, soykırımda kullanılan bir silah.

Filistinlilerin geleceği gibi bizim geleceğimiz de bu ağı parçalamamıza, İsrail’in toplumlarımız üzerindeki nüfuzunu ortadan kaldırmamıza bağlı.

Nate Bear
29 Temmuz 2025
Kaynak