05 Nisan 2026

,

Serbest Piyasa Cenneti Doğuya Yayılıyor II



Eski komünist ülkelerdeki serbest piyasa propagandacıları, sermayenin özelleştirilip birkaç kişinin elinde toplanmasıyla üretimin canlanacağını ve refahın geleceğini iddia ettiler. Ancak önce, geçilmesi gereken “zor bir dönem” olacaktı. Bu zor dönem, tahmin edilenden çok daha şiddetli ve uzun süreli olduğu ortaya çıkmaktadır ve kapitalist restorasyonun kalıcı bir durumu haline gelebilir.

Yılanlar ve Kan Emiciler İçin

1990 yılında Sovyetler Birliği, serbest piyasa cennetine ölümcül bir dalışa hazırlanırken, ABD Enformasyon Ajansı başkanı Bruce Gelb bir muhabire, Sovyetler’in ABD'nin iş eğitimi programlarından ekonomik olarak fayda sağlayacağını, çünkü “yılanlar, kan emiciler, komisyoncuların Sovyetler Birliği’nde rehabilite edilmesi gerektiğini” söyledi. “Bu, bizim türden ülkeleri işler hale getiren şeydir!” diye belirtti. (Washington Post, 11 Haziran 1990)

Bugün, eski komünist ülkeler ve Çin, yılanlar ve kan emicilerle dolup taşıyor. Moskova ve Prag sokaklarında binlerce lüks araba ortaya çıktı. Kiralar ve emlak fiyatları fırladı. Sadece eski SSCB’de on altı tane olmak üzere, Çin ve Doğu Avrupa'da çok sayıda borsa kuruldu. Yeni bir yatırımcı, spekülatör ve dolandırıcı sınıf servet içinde yüzüyor. Artık açıktan ilan edilen hedef, tüm vatandaşlara daha iyi bir yaşam sağlamak değil, bireylerin kişisel servetlerini artırma fırsatlarını en üst düzeye çıkarmaktır.

Azınlığın daha fazla zenginleşmesi, çoğunluğun daha fazla yoksullaşmasına neden olur. Rusya’daki genç bir kadın gazetecinin dediği gibi: “Ne zaman birileri zenginleşse, ben fakirleşiyorum” (New York Times, 15 Ekim 1995). Rusya’da, piyasa “reformları” yürürlüğe girdiğinden beri ortalama bir ailenin yaşam standardı neredeyse yarı yarıya düştü (New York Times, 16 Haziran 1996). Macaristan kaynaklı bir haberde de aynı noktaya değiniyor: “Yeni zenginler, garajlarında Mercedes’leri duran villalarda yaşarken, yoksulların sayısı artıyor” (New York Times, 27 Şubat 1990).

Sosyalist Vietnam, yabancı yatırımlara ve serbest piyasaya açıldıkça, “zengin ve yoksul arasındaki mesafe hızla genişledi”, “yoksulların eğitim ve sağlık hizmetlerinin kalitesi kötüleşti” (New York Times, 8 Nisan 1996). Refah, “Vietnam'da sadece ayrıcalıklı bir azınlığa” ulaşmış ve bu da “ülkenin ilan ettiği eşitlikçi ideallerle çelişen yeni bir sınıf yapısının ortaya çıkmasına” neden oldu (AP haberi, 28 Ekim 1996).

Rusya ve Doğu Avrupa’da ortaya çıkan serbest piyasa cenneti içinde, fiyatların serbestleştirilmesi rekabetçi fiyatlar değil, özel tekeller tarafından belirlenen fiyatlar ortaya çıkardı, bu da hızla artan enflasyona katkıda bulundu. Dilenciler, kadın tüccarları, uyuşturucu satıcıları ve benzeri dolandırıcılar, daha önce hiç olmadığı kadar işlerini yürütüyorlar. İşsizlik, evsizlik, hava ve su kirliliği, fuhuş, eşe yönelik şiddet, çocuk istismarı ve hemen hemen diğer tüm sosyal sorunlarda dramatik bir artış yaşandı.[1]

ABD basınında geniş yer bulan haberlere göre, Rusya ve Macaristan gibi ülkelerde intihar oranı birkaç yıl içinde yüzde 50 artış gösterdi. Fiyatların yükselmesi ve ödenememiş faturalar nedeniyle yakıt hizmetlerinde yaşanan kesintiler, uzun kış aylarında yoksullar ve yaşlılar arasında ölüm ve ciddi hastalık vakalarının artmasına neden oldu.

Rusya’da, devlet kliniklerinde çalışan doktorlar ve hemşireler şu anda çok düşük maaşlarla çalışıyorlar. Ücretsiz sağlık klinikleri kapanıyor. Hastaneler, hijyenik olmayan koşullardan; tek kullanımlık şırıngalar, iğneler, aşılar ve modern ekipman eksikliğinden her zamankinden daha fazla muzdarip. Birçok hastanede artık sıcak su yok, bazılarında ise hiç su yok.[2] Aşı programlarının ve sağlık standartlarının bozulması, polio hastalığının yanı sıra tüberküloz, kolera, difteri, dizanteri ve cinsel yolla bulaşan hastalıkların ciddi bir şekilde geri dönüşüne neden oldu. Uyuşturucu bağımlılığı hızla arttı. “Rusya’nın hastaneleri, azalan fonlarla artan sayıda bağımlıyı tedavi etmekte zorlanıyor” (CNN News haberi, 2 Şubat 1992).

Beslenme düzeylerinde düşüş, stres ve hastalık oranlarında ise ciddi bir artış yaşanıyor. Ancak, yeni özelleştirilen sağlık sistemlerinde ücretler çok yüksek olduğu için doktor ziyaretleri yarı yarıya azaldı. Sonuç olarak, birçok hastalık kritik bir hale gelene kadar teşhis ve tedavi edilemiyor. Rus askeri yetkilileri, askerlerin sağlık durumunu “felaket” olarak nitelendiriyorlar. Silahlı kuvvetlerde intiharlar önemli ölçüde artmış durumda. Son yıllarda aşırı dozda uyuşturucu kullanımından kaynaklanan ölümler yüzde 80 oranında yükseldi. (Toronto Star, 5 Kasım 1995).

Komünizmin yıkılması, Rusya, Bulgaristan, Macaristan, Letonya, Moldova, Romanya, Ukrayna, Moğolistan ve Doğu Almanya’da bebek ölüm oranlarının artmasına ve ölüm oranlarının yükselmesine neden oldu. Rus erkeklerinin üçte biri 60 yaşına kadar yaşayamıyor. 1992 yılında, Rusya’nın doğum oranı, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez ölüm oranının altına düştü. 1992 ve 1993 yıllarında Doğu Almanlar, doğan her bebek için iki kişiyi gömdü. Ölüm oranı, otuzlu yaşların sonlarında olan Doğu Alman kadınlarda yaklaşık yüzde 20, aynı yaştaki erkeklerde ise yaklaşık yüzde 30 arttı (New York Times, 6 Nisan 1994).

Sübvansiyonlu kiraların sona ermesiyle, sadece Moskova’da evsizlerin sayısının 300.000’e ulaştığı tahmin ediliyor. İkamet iznini kaybetmek, evsizleri tıbbi bakım ve diğer devlet yardımlarından mahrum bırakıyor. Paçavralar giyen ve hem gangsterlerin hem de hükümet milislerinin kurbanı olan binlerce yoksul, çeşitli şehirlerin sokaklarında soğuk ve açlıktan ölüyor. Romanya’da binlerce evsiz çocuk kanalizasyonlarda ve tren istasyonlarında yaşıyor, açlıklarını dindirmek için tutkal kokluyor, dileniyor ve çeşitli istismarcıların kurbanı oluyor (National Public Radio haberleri, 21 Temmuz 1996).

Moğolistan’da yüzlerce evsiz çocuk, Ulanbator’un kanalizasyonlarında yaşıyor. 1990’dan önce Moğolistan, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’nın mali ve teknik yardımlarından yararlanan, müreffeh bir ülkeydi. Yeni sanayi merkezlerinde deri ürünleri, yünlü ürünler, tekstil ürünleri, çimento, et, tahıl ve kereste üretiliyordu. “Komünist dönem, halkın yaşam kalitesini önemli ölçüde iyileştirdi [...] devlet destekli sosyal refah önlemleri sayesinde övgüye değer bir sosyal gelişme düzeyi elde edildi”, ancak serbest piyasa temelli özelleştirme ve sanayisizleşme süreci, Moğolistan'da işsizliğe, kitlesel yoksulluğa ve yaygın yetersiz beslenmeye sebep oldu.[3]

Kitleler için Şok Terapisi

Komünizm döneminde tam kapasite istihdamın olduğu ülkelerde işsizlik oranı yüzde 30’a kadar yükseldi. Bir Polonyalı işçi, 40 yaşından sonra işsizlerin iş bulmasının neredeyse imkânsız olduğunu söylüyor. Polonyalı kadınlar, iş bulmak için “genç, çocuksuz ve büyük göğüslü olmanız” gerektiği için ekonomik çöküşün kendileri için daha erken geldiğini söylüyorlar (Nation, 7 Aralık 1992). İş güvenliği, artık neredeyse hiç yok. İşyerinde yaralanma ve ölümler önemli ölçüde arttı.

İşçiler, artık daha az ücret karşılığında, genellikle kötü çalışma koşullarında daha fazla ve daha uzun süre çalışıyorlar. Öğretmenler, bilim adamları, fabrika işçileri vs. işverenlerinin fonları tükenirken aylarca maaşsız çalışmak zorunda kalıyorlar (Los Angeles Times, 17 Ocak 1996). Rusya ve Doğu Avrupa’daki grev ve iş bırakma eylemleri dalgası, bu ülkelerdeki basının kayıtsızlığıyla karşılanıyor.

Çin, Vietnam ve Küba gibi komünist hükümetlerin kontrolünü sürdürdüğü az sayıdaki ülkede bile, özel yatırıma açılma eşitsizliğin artmasına katkıda bulundu. Küba’da dolar ekonomisi, (on bir ve on iki yaşındaki kızları da içerecek şekilde) fuhşun, sokak dilencilerinin ve turistlerle yapılan karaborsa ticaretinin artmasına neden oldu (Avi Chomsky, Cuba Update, Eylül 1996).

Çin’de, düzenli olarak izin günü almadan, geçimini sağlamak için günde on iki ila on altı saat çalışan işçiler var. Kötü güvenlik ve sağlık koşullarına karşı protesto edenler, işten atılma veya hapse girme riskiyle karşı karşıya. Çin’deki piyasa reformları, çocuk işçiliğinin geri dönüşünü de beraberinde getirdi (San Francisco Chronicle, 14 Ağustos 1990). Yeni Çin’e şüpheyle bakan genç bir göçmen olan Bayan Peng, “Bence özel şirketler olduğunda böyle olur” diyor. “Özel şirketlerde işçilerin hakları yoktur” (Wall St. Journal, 19 Mayıs 1994).

Doğu Avrupa’nın tamamında sendikalar büyük ölçüde zayıflatılmış veya dağıtılmıştır. Komünizm döneminde doğal kabul edilen hastalık izni, doğum izni, ücretli tatil ve diğer iş avantajları kesintiye uğradı veya yürürlükten kaldırıldı. İşçi sanatoryumları, tatil köyleri, sağlık klinikleri, spor ve kültür merkezleri, çocuk yuvaları, kreşler ve komünist işletmeleri sadece işyerlerinden daha fazlası yapan diğer özellikler, neredeyse ortadan kalktı. Eskiden işçilere tahsis edilen dinlenme evleri özelleştirildi, yeni zenginler için kumarhanelere, gece kulüplerine ve restoranlara dönüştürüldü.[4]

Eski komünist ülkelerde reel gelir yüzde 30 ila 40 oranında azaldı. Yalnızca 1992 yılında Rusya’da tüketici harcamaları yüzde 38 oranında düştü. (Buna karşılık, Büyük Buhran sırasında ABD’de tüketici harcamaları dört yıl içinde yüzde 21 oranında düşmüştü.) Polonya ve Bulgaristan’da tahminen yüzde 70’lik bir kesim, şu anda yoksulluk sınırının altında veya çok az üzerinde yaşıyor. Rusya’da bu oran, yüzde 75 ila 85 arasındadır ve nüfusun üçte biri, mutlak ekonomik çaresizlik içinde zar zor geçinmektedir. Batı’nın Doğu Avrupa’daki yatırımlarının çoğunu alan Macaristan’da, Çalışma Bakanlığı’na göre, vatandaşların üçte birinden fazlası aşırı yoksulluk içinde yaşamaktadır ve erkeklerin yüzde 70’i günde 14 saate kadar çalışarak, iki veya daha fazla işte çalışmaktadır.

Rusya’nın uzak doğusunda çalışan ve aylarca maaşlarını alamayan kömür madencileri, açlık çekmeye başladılar. 1996 yılının Ağustos ayına gelindiğinde, 10.000 madenci açlıktan güçsüz düştükleri için çalışmayı bıraktılar. Kömür çıkarılmadığı için bölgedeki elektrik santralleri kapanmaya başladı ve bu durum, ülkenin Pasifik kıyısındaki sanayi ve ticarete daha fazla zarar verecek bir elektrik kesintisi tehdidine yol açtı (Los Angeles Times, 3 Ağustos 1996).

Doğu Avrupalılar, “Batı’da oldukça sıradan olan, ancak burada hala yürek burkan sahnelere tanık oluyorlar: yaşlı bir adam, çöp bidonlarını karıştırarak atılmış eşyaları arıyor, yaşlı bir kadın, et pazarında bir kutu kemiği karıştırarak ince bir çorba yapmak için yeterli miktarda kıkırdak içeren bir kemik arıyor” (Los Angeles Times, 10 Mart 1990). Tasarrufları ve emekli maaşları enflasyon tarafından yutulan yaşlı emekliler, Moskova’nın kaldırımlarını doldurarak giysilerini ve diğer sefil eşyalarını satarken, polis ve haydutların tacizine maruz kalıyorlar (Washington Post, 1 Ocak 1996). Bir Rus vatandaşı yaşlı, bazıları deli gibi zengin olurken, sadece çok az kişi, bu yoksulluktan kaçabiliyor” diyor (Modern Maturity, Eylül/Ekim 1994).

Suç ve Yolsuzluk

Sosyalist ahlakın yerini özel çıkar hırsına bırakmasıyla, yolsuzluk komünizm sonrası ülkelerde yeni ve daha şiddetli biçimler aldı. Polis dâhil olmak üzere, yüksek ve düşük rütbeli memurlar rüşvet alıyor. Rus güvenlik bakanı, ülke dışına çıkarılan Rus petrolünün üçte birinin ve Rus nikelinin yarısının çalındığını hesapladı. Bu yağmadan “şaşırtıcı kârlar” elde edenler arasında Shell Oil ve British Petroleum da vardı (Washington Post, 2 Şubat 1993). Nisan 1992’de, Rusya merkez bankası başkanı, en az 20 milyar doların ülke dışına yasadışı yollardan çıkartılıp Batı bankalarına yatırıldığını itiraf etti (Nation, 19 Nisan 1993).

Değerli kamu mülkleri, satışları yöneten yetkililere rüşvet karşılığında değerlerinin çok altında bir fiyata sessizce satılıyor. Devlet yetkilileri, rüşvet karşılığında özel müteahhitlerden malları normal fiyatının iki katına satın alıyor. Fabrika müdürleri, devlet tarafından üretilen malları düşük devlet fiyatlarından kendi özel şirketlerine satıyor ve bu şirketler de bunları piyasa fiyatından satarak büyük kâr elde ediyor. Moskova Şehir Meclisi’nin bir üyesi, yolsuzluğun yüz milyarlarca dolara ulaştığını tahmin ediyor. “Bu fonlar, özel ceplere değil devlet kasasına girseydi, bütçemizi üç veya dört kat aşabilirdik” diyor (Los Angeles Times, 10 Temmuz 1992).

Yolsuzluğun yanı sıra, organize suçlarda da artış görülüyor. Rusya’da yüzün üzerinde şantaj çetesi, tüm işletmelerin yüzde 80’inden haraç alıyor. 1992’den 1995’e kadar, “reform”un getirileri için rekabetin yoğunlaşmasıyla, Rusya’nın önde gelen işadamlarından 46’sı çete tarzı cinayetlerde öldürüldü. 1994 yılında kiralık katil eliyle 2.500'den fazla cinayet işlendi ve bunların neredeyse hiçbiri çözülemedi. “Kiralık cinayetler şu anda Rusya’da düzenli olarak işleniyor ve çoğu fazla dikkat çekmeden geçiştiriliyor” (San Francisco Chronicle, 17 Kasım 1995). Polis, mafya ile gerçek bir mücadele için gerekli fon, personel ve suç tespit ekipmanından yoksun olduğunu belirtiyor.

Sokak suçları da keskin bir artış gösterdi (New York Times, 7 Mayıs 1996). Eski Sovyetler Birliği’nde, bir zamanlar gece geç saatlerde parklarda rahatça oturabilen kadınlar ve yaşlılar, artık karanlık çöktükten sonra dışarı çıkmaya cesaret edemiyorlar. Macaristan’da komünizmin yıkılmasından bu yana, hırsızlık ve diğer ağır suçlar neredeyse üç katına çıkmış ve cinayetler yüzde 50 artış göstermiş (NPR, 24 Şubat 1992). Bugün Prag’daki polis gücü, “nispeten az sayıda polise ihtiyaç duyulan” komünizm dönemine göre çok daha fazla (New York Times, 18 Aralık 1991). “Komünist polis devleti”nde serbest piyasa cennetine göre daha az polise ihtiyaç duyulması ne kadar tuhaf!

Gürcistan Cumhuriyeti’nde yaşam, komünizm döneminde hayal bile edilemeyecek düzeyde şiddetli bir kaosa sürüklendi. Suç şebekeleri, ticaretin büyük bir kısmını kontrol ederken, paramiliter gruplar da suç şebekelerinin çoğunun dizginlerini elinde tutuyorlar. Artık Sovyet pazarında mallarını satamayan ve uluslararası pazarda rekabet edemeyen Gürcistan sanayii büyük bir düşüş yaşamış, çoğu Doğu ülkesinde olduğu gibi, kamu borcu hızla artarken reel ücretler acı verici bir şekilde azalmıştır (San Francisco Chronicle, 20 Temmuz 1993).

Kültürel Çürüme

Eski komünist ülkelerde kültürel yaşam, büyük ölçüde çürüdü. Gişe fiyatları artık çok pahalı olduğu için tiyatrolar seyirci çekemiyorlar. Bir dizi değerli film üreten Rusya, Polonya, Çekoslovakya ve Doğu Almanya gibi ülkelerdeki kamuya ait film endüstrilerinin Batılı iş çevreleri tarafından fonları kesildi veya satın alındı, artık çizgi film, reklâm ve müzik videoları üretiyorlar. Sinema salonlarına şirketlere ait zincirler el koydular. Bu salonlar, bizim de rahatlıkla izlediğimiz Hollywood’un aynı çöp filmlerini göstermeye başladılar.

Sanat ve edebiyat için verilen sübvansiyonlar ciddi şekilde kesintiye maruz kaldı. Senfoni orkestraları dağıldı ya da mahalle partileri ve diğer küçük etkinliklerde çalmaya başladı. Komünist ülkeler, Latin Amerika, Asya ve Afrika’dan olanlar da dâhil olmak üzere, klasik ve çağdaş yazar ve şairlerin ucuz ama kaliteli eserlerini basardı. Bunların yerini, Batı’dan gelen ikinci sınıf, kitlesel pazara hitap eden yayınlar aldı. Komünist dönemde, dünyadaki her beş kitaptan üçü Sovyetler Birliği’nde üretiliyordu. Günümüzde kitap, dergi ve gazete fiyatlarının hızla artması ve eğitimin gerilemesi ile birlikte okur sayısı neredeyse Üçüncü Dünya düzeyine kadar geriledi.

Marksist veya eleştirel sol bakış açısına sahip kitaplar, kitapçılardan ve kütüphanelerden çıkarıldı. Doğu Almanya’da yazarlar birliği, bazıları yepyeni olan 50.000 ton kitabın çöp sahasına gömüldüğünü bildirdi. Kitapları imha eden Alman yetkililer, belli ki onları yakacak kadar rahat hissetmemişler.

Eskiden ücretsiz olan eğitim, artık sadece yüksek öğrenim ücretlerini karşılayabilenler için erişilebilir hale geldi. Müfredatlar, “siyasetten arındırıldı”, yani emperyalizm ve kapitalizmi eleştiren sol bakış açısının yerini, bu güçleri destekleyen veya en azından eleştirmekten kaçınan muhafazakâr bir bakış açısı aldı.

Doğu Avrupa ve Rusya’nın mutsuz toplumlarının üzerine, Hare Krişnalar, Mormonlar, Moon Tarikatçıları, Yehova Şahitleri, Bahailer, sağcı Hıristiyan evanjelikler, kişisel gelişim dalkavukları, anında başarı simsarları ve diğer materyalist-spiritüalist leşçiler karabasan gibi çöktüler. Bunlar, yoksul ve çaresizleri avlayarak, öbür dünyada teselli ya da bu dünyada zenginlik ve başarı vaadi sunuyorlar.

Rusya’nın en büyük inşaat şirketlerinden birinin başkanı durumu şöyle özetledi:

“İnsanların sahip olduğu tüm maddi refah, bir saat içinde yok oldu. Artık ücretsiz sağlık hizmeti, erişilebilir yüksek öğrenim, iş veya dinlenme hakkı pratikte yok. Kültür evleri, kütüphaneler, stadyumlar, anaokulları ve kreşler, öncü kampları, okullar, hastaneler ve mağazalar kapanıyor. Konut, kamu hizmetleri ve ulaşım masrafları artık çoğu aile için karşılanabilir değil” (People’s Weekly World, 6 Nisan 1996).

Zorla dayatılan özelleştirmeyle karşı karşıya kalan haber ve eğlence medyası, yeni kurulan kapitalist hükümetler içinde kendilerini finanse edecek zengin sahipler, kurumsal reklâmcılar, muhafazakâr vakıflar veya ajanslar bulmak zorunda kaldı. Bazı popüler gençlik programları da dâhil olmak üzere, sol görüşlü televizyon ve radyo programları yayından kaldırıldı. Tüm medya kuruluşları, solculardan arındırıldı, kabul edilebilir ideolojik yönelimlere sahip kişiler istihdam edildi. Kapitalist iletişim tekeline doğru ilerleyen bu süreç, Batı medyasında “demokratikleşme” olarak tanımlandı. ABD sigaralarını, otomobillerini ve diğer tüketim mallarını tanıtan reklâm panoları ve televizyon reklâmları (çoğu ortalama bir bütçenin ötesinde olan) artık her yerde görülebiliyor.

Önce Değil En Son Kadınlar ve Çocuklar

Komünizmin yıkılması, cinsiyet eşitsizliğinde keskin bir artışa neden oldu. Rusya’da kabul edilen yeni anayasa, kadınlara ücretli doğum izni, hamilelik sırasında iş güvencesi, doğum öncesi bakım ve uygun fiyatlı kreşler hakkını garanti eden hükümleri ortadan kaldırdı.[5] Kadınların herhangi bir yasama organında en az üçte bir koltuk almasını öngören eski komünist hüküm ortadan kalktığı için, bazı ülkelerde kadınların siyasi temsili yüzde 5’e kadar düştü.

Tüm komünist ülkelerde, kadınların yaklaşık yüzde 90’ı işsizlik olmayan bir ekonomide çalışıyordu. Bugün, işsizlerin üçte ikisinden fazlasını kadınlar oluşturuyor. Çalışan kadınlar ise düşük ücretli, vasıfsız işlere yönlendiriliyorlar. Kadınlar, mesleki eğitim almamaları tavsiye edilerek, mesleki alanlardan orantısız bir şekilde uzaklaştırılıyorlar. İşsiz kadınların yüzde 30’undan fazlası, daha önce ulusal ortalamanın üzerinde maaş alan vasıflı işçiler ve meslek sahipleridir. Annelik yardımları ve çocuk bakım hizmetlerinin kaybedilmesi, kadınların istihdamına daha da büyük engeller yarattı.

Doğu Avrupa ülkelerinde, kadınların sosyalizm döneminde sahip oldukları yasal, mali ve psikolojik bağımsızlık zayıfladı. Boşanma, kürtaj ve doğum kontrolü daha da da zorlaştı. “Sovyet boyunduruğundan” kurtulan İnguşetya özerk bölgesi, çok eşliliği suç olmaktan çıkardı, kadınların evlilik için satılmasını yasallaştırdı. Cinsel taciz ve kadına yönelik şiddet vakaları hızla arttı. Rusya’da, her yıl (çoğunlukla kocaları ve erkek arkadaşları tarafından) öldürülen kadınların sayısı serbest piyasa cennetinin kurulduğu ilk üç yılda 5.300’den 15.000’e fırladı. 1994 yılında, 57.000 kadın daha bu tür saldırılarda ağır yaralandı. Bu resmi rakamlar, şiddet düzeyini olduğundan daha az gösteriyorlar. Eskiden aile içi şiddet vakalarına müdahale eden komünist parti komiteleri, artık yok.

Kadınlar da, yabancı ve yerli işadamlarına hizmet veren, hızla büyüyen fuhuş endüstrisine benzeri görülmemiş sayılarda işgücü olarak dâhil ediliyorlar. Asıl eğitim aldıkları alanlarda iş bulamayan, yüksek eğitime sahip birçok Rus ve Doğu Avrupalı kadın, fahişe olarak çalışmak üzere yurtdışına gidiyor. Cinsel pazara yönlendirilenler, sadece kadınlar değil. Newsweek dergisinde (2 Eylül 1996) çıkan habere göre:

“Prag ve Budapeşte, buraları ziyaret eden pedofillere hizmet etmek üzere çocukların toplandığı merkezler olarak, artık Bangkok ve Manila ile rekabet halindedir. Geçen yıl bir araştırmacı, Estonya Parlamentosu ve sosyal yardım departmanının resepsiyon odalarında yığınla çocuk pornografisi bulduğunda şok oldu. ‘Özgür aşk, piyasa ekonomisinin sunabileceği yeni ‘özgürlükler’den biri olarak görülüyor’ diye yazdı. ‘Aynı zamanda, piyasa ekonomisinde seks de kârlı bir meta haline gelmiştir.’ Bazı durumlarda ‘çocuklar kaçırılıp köle gibi tutuluyor’ diyor [Avrupa Konseyi uzmanı] Thomas Kattau. ‘Bu durum giderek daha fazla yaşanıyor. Bu organize suçtur.’ [...]”

Eski komünist dünyada çocukların yaşam koşulları büyük ölçüde kötüleşti. Ücretsiz yaz kampları kapatıldı. Eskiden ücretsiz veya düşük fiyatlı olan okul öğle yemekleri, artık birçok öğrenci için çok pahalı. Aç çocuklar, okullar için ciddi bir sorun teşkil ediyor. Çocuklar derslere katılmak yerine, sokaklarda içecek satıyor veya dileniyorlar. Gençlik rehabilitasyon hizmetleri için ayrılan fonlar azalırken, gençler arasında suç ve fuhuş hızla artıyor (Los Angeles Times, 15 Temmuz 1994).

“Neye Sahip Olduğumuzun Farkında Değilmişiz”

Doğu Avrupa’daki birçok aydın, serbest piyasa cennetinin ateşli savunucuları olmaya devam ederken, çoğu işçi ve köylü, kapitalizmin acımasız yüzünü gördükten sonra artık onu yüceltmiyor. “Elimizde ne olduğunu fark etmemişiz” cümlesi, sıklıkla tekrarlanıyor. “Son kamuoyu araştırmaları, birçok Rus’un Brejnev dönemini, hatta Stalin dönemini, en azından ekonomik koşullar ve kişisel güvenlik açısından, günümüzden daha iyi olarak gördüğünü ortaya koyuyor” (New York Times, 15 Ekim 1995). 1992’de Rusya’da şu tarz bir fıkra dilden dile dolaşıyordu: “Soru: Kapitalizm, komünizmin yetmiş yılda başaramadığı neyi bir yılda başardı? Cevap: Komünizmi iyi göstermeyi.”

Doğu Avrupa ve eski SSCB’de birçok insan, komünizm döneminde koşulların daha iyi olduğunu içten içe kabul ediyordu (New York Times, 30 Mart 1995). Georgetown Üniversitesi’nden kapitalist Angela Stent, “çoğu insanın komünizm döneminde olduğundan daha kötü durumda olduğunu, [...] suçların yayılması ve sosyal güvenlik ağının ortadan kalkmasıyla yaşam kalitesinin düştüğünü” kabul ediyor (New York Times, 20 Aralık 1993). Doğu Alman bir çelik işçisi şöyle diyor: “Benim için bir gelecek olup olmadığını bilmiyorum, bu konuda çok da umudum yok. Gerçek şu ki, komünizm döneminde daha iyi yaşıyordum” (New York Times, 3 Mart 1991). Günde bir kez Kızıl Haç’ın verdiği yemekle yetinmek zorunda kalan yaşlı bir Polonyalı kadın şöyle diyor: “Ben komünist değilim ama fakir insanlar için hayatın eskiden daha iyi olduğunu söylemeliyim. [...] Şimdi işadamları için her şey yolunda ama bizim gibi yoksullar için değil” (New York Times, 17 Mart 1991). Bir Doğu Alman kadın, Batı Alman kadın hareketinin “bizim burada zaten sahip olduğumuz şey” için mücadele etmeye yeni başladığını söylüyordu. “Sosyalist sistem sayesinde bunu doğal kabul ediyorduk. Şimdi kaybettiğimiz şeyin farkına vardık” (Los Angeles Times, 6 Ağustos 1991).

Doğu Almanya'yı devirmek için epey gayret sarf eden anti-komünist muhalifler, kısa sürede Almanya’nın yeniden birleşmesi konusunda hayal kırıklıklarını dile getirmeye başladılar. Tanınmış bir Luterci din adamı bugün şu yorumu yapıyor: “Paranın zulmüne boyun eğdik. Bu toplumda [kapitalist Almanya’da] servetin dağıtılma şeklini asla kabul edemem.” Başka bir Luterci papaz ise şunu diyor: “Biz Doğu Almanlar, Batı’da yaşamın nasıl olduğunu gerçek anlamda bilmiyorduk. Ne kadar rekabetçi olacağını tahmin edemiyorduk. [...] Bu toplumu yönlendiren unsurlar, arsız açgözlülük ve ekonomik güçtür. İnsan mutluluğu için vazgeçilmez olan manevi değerler kaybolmakta ya da önemsizmiş gibi gösterilmektedir. Her şey, satın almak, kazanmak, satmaktan ibarettir” (New York Times, 26 Mayıs 1996).

Maureen Orth, pazarda tanıştığı bir kadına son iki yılda hayatının değişip değişmediğini sordu ve kadın gözyaşlarına boğuldu. 58 yaşında olan kadın, kırk yıl patates fabrikasında çalışmıştı ve artık pazardaki yiyeceklerin çoğunu alamıyordu: “Bu, hayat değil, sadece var olmak” dedi (Vanity Fair, Eylül 1994). Orth, Moskova’da bir hastane bölümünün şefiyle röportaj yaptı. Şef kendisine şunu söylüyordu: “İki yıl önce hayat farklıydı, ben bir insandım.” Şimdi ise ek gelir elde etmek için insanları arabayla gezdirmek zorundaydı. Peki ya yeni özgürlükler? “Neyin özgürlüğü?” diye cevapladı. “Pornografik dergi satın alma özgürlüğü mü?”

Benzer şekilde, eski Doğu Almanya savunma bakanı Heinz Kessler şu yorumu yapıyordu:

“Elbette, Doğu Avrupa’da insanların yeni özgürlüklerinin tadını çıkardıklarını duyuyorum. Ama özgürlüğü nasıl tanımlarsınız? Doğu Avrupa’da milyonlarca insan, artık istihdam edilmeme, güvenli sokaklarda dolaşamama, sağlık hizmetlerinden ve sosyal güvenlikten yararlanamama özgürlüğüne sahip.” (New York Times, 20 Temmuz 1996).

Peki Doğu’daki insanlar serbest piyasayı istiyor mu? 1993 yılının sonlarında Rusya’da yapılan kamuoyu yoklamaları, tüm katılımcıların yalnızca yüzde 27’sinin piyasa ekonomisini desteklediğini gösterdi. Büyük çoğunluk, devletin fiyatlar ve özel sektör üzerindeki kontrolünün “yararlı” olduğunu ve “devletin herkese iş sağlaması ve işsizliği asla tolere etmemesi” gerektiğini düşünüyordu. Polonya’da, yüzde 92’si, devletin sosyal yardım sistemini korumak istiyordu, ezici çoğunluksa, sübvansiyonlu konut ve gıda yardımlarının devam etmesini ve tam istihdama geri dönülmesini talep ediyordu (Monthly Review, Aralık 1994). New York Times'ın Moskova muhabiri (23 Haziran 1996) yaptığı haberde, “Buradaki çoğu insan özel mülkiyete şüpheyle yaklaşıyor, doğumdan ölüme kadar düşük maliyetli sağlık hizmeti sunan bir sistemin ne kadar kötü olduğunu merak ediyor ve fiyatların yeniden hükümet tarafından kontrol altına alınmasını umuyor” diyor.

Rusya’dan gelen bir haberde, “demokratların [Yeltsin'i kastediyor!] yönetiminde hayatın, artık iktidardan düşmüş komünistlerin yönetiminden daha kötü olduğunu düşünen, hayal kırıklığına uğramış seçmenler”den bahsediliyor (New York Times, 18 Aralık 1991). Varşova’dan gelen bir raporda ise “çoğu Polonyalının artık desteklemediği serbest piyasa ekonomisi dönüşümü”nden söz ediliyor (Washington Post, 15 Aralık 1991). Halkın en büyük korkuları, enflasyon, işsizlik, suç ve çevre kirliliği.

Devlet sosyalizmi, güya “işe yaramayan sistem”di ama herkese bir ölçüde güvenlik sağladı. Serbest piyasa kapitalizmi, güya “işe yarayan sistem”di ama ekonomiyi küçülttü, finansal yağmaya zemin hazırladı, topumsal koşulları kötüleştirdi, kitlelere çile çektirdi.

Buna tepki olarak, Doğu Avrupalı seçmenler komünistleri yeniden iktidara getirerek, parçalanmış ulusların yıkım ve harabiyetini yönetmelerini sağladılar. 1996 yılına gelindiğinde, eski komünistler ve müttefikleri, Rusya, Bulgaristan, Polonya, Macaristan, Litvanya ve Estonya’da önemli zaferler kazandılar, bazen de kendi parlamentolarında en güçlü bloklar olarak ortaya çıktılar. Bu, çoğu “demokratik kapitalist” ülkede sol partilerin karşılaştığı aynı sindirme, polis tacizleri, parasal dezavantajlar, kısıtlayıcı oy kullanma hakları, medyadan dışlanma ve hileli oy sayımlarına rağmen başarıldı.

1989 yılında Doğu Avrupa’da ilk anti-komünist ayaklanmalar başladığında, sol kesimden bazıları, bu ülkelerdeki halkın serbest piyasa sistemini beğenmediklerini fark ettiklerinde, her zaman sosyalizmin bir çeşidine geri dönebileceklerini söylediler. O zamanlar da belirttiğim gibi, bu, pek gerçekçi bir görüş değildi. Kapitalizm, sadece bir ekonomik sistem değil, bütünsel bir toplumsal düzendir. Bir kez yerleşince, sosyalistlere veya komünistlere oy vererek ortadan kaldırmak mümkün değildir. Onlar iktidara gelebilirler, ancak ulusun serveti, temel mülkiyet ilişkileri, organik hukuk, finansal sistem ve borç yapısı, ulusal medya, polis gücü ve devlet kurumları ile birlikte temelden yeniden yapılandırılmıştır. Sosyal programlar ve tam istihdam için gerekli kaynaklar, para rezervleri, pazarlar ve doğal kaynaklar çalınmış veya tamamen yok edilmiştir. Birkaç yıllık sınırsız serbest piyasa yağmacılığı, bu ülkeleri geri dönüşü öngörülemeyen bir noktaya getirmiştir.

Serbest piyasa “reformcuları” tarafından yayılan inanç, sosyalizmden kapitalizme geçişin ancak büyük bir özel sermaye birikimi yoluyla gerçekleştirilebileceğidir. Bu tür bir özelleştirmenin yol açtığı zorlukların sadece geçici olduğu iddia edilmektedir. Gerçekte ise, ülkeler, yüzyıllar boyunca bu “geçici” aşamada kalmaktadırlar. Latin Amerika’ya bakmak yeterlidir.

Diğer Üçüncü Dünya ülkeleri gibi, eski komünist ülkeler de muhtemelen sonsuza kadar yoksulluk içinde kalacaklar, böylece azınlık bir kesim çoğunluğun sırtından giderek daha fazla zenginlik ve refahın tadını çıkarmaya devam edebilecek. Bu düzeni korumak için şirketler, sınıfı demokratik dirilişe karşı bilinen her türlü manipülasyon ve baskı yöntemine başvuracaklar. Bu çabalarında uluslararası sermaye, CIA ve devlet kapitalizminin hâkimiyetindeki diğer kurumların uzman yardımından yararlanacaklar.

Noam Chomsky’ye göre, komünizm “bir canavardı”, Doğu Avrupa ve Rusya’daki “istibdadın çöküşü, özgürlük ve insan onuruna değer veren herkes için sevinç kaynağı”ydı.[6] Ben, özgürlük ve insan onuruna değer veriyorum, ancak bu olan biteni bir sevinç kaynağı olarak görmüyorum. Postkomünist toplumlar, bu değerler açısından net bir kazanç sağlıyor gibi görünmüyorlar. Komünist devletlerin dağılması, küresel kapitalizm ve emperyalizm için muazzam bir zafer ve buna bağlı olarak insanlık için daha fazla sefalet, her yerde devrimci kurtuluş mücadeleleri için ise tarihi bir gerileme getirdi.

Panama ve Irak’ın kaderinin de ortaya koyduğu gibi, mütevazı reformist milliyetçi hükümetler için bile önümüzdeki dönem daha zorlu geçecek. Bu dağılma, küresel çoğulculuğun net bir kaybı ve dünya çapında daha yoğun bir sosyo-ekonomik eşitsizlik anlamına da geliyor.[7]

Doğu Avrupa halkları, komünizm altında sahip oldukları tüm toplumsal kazanımları koruyacaklarına ve buna Batı'nın tüketim kültürünü de ekleyeceklerine inanıyorlardı. Mevcut sosyalizmle ilgili şikâyetlerinin çoğu haklıydı, ancak kapitalist Batı’ya dair romantikleştirilmiş imajları haklı değildi. Bunu zor yoldan öğrenmek zorunda kaldılar. İkinci Dünya’dan Birinci Dünya statüsüne yükseleceklerini umarken, Üçüncü Dünya seviyesine gerilediler, kapitalist Endonezya, Meksika, Zaire ve Türkiye gibi ülkelerle aynı kaderi paylaştılar. Her şeyi istediler, ama neredeyse hiçbir şey elde edemediler.

Michael Parenti

[KaynakBlackshirts & Reds: Rational Fascism & the Overthrow of Communism, City Lights Books, 1997, s. 105-120.]

Dipnotlar:
[1] Vladimir Bilenkin, “Russian Workers Under the Yeltsin Regime: Notes on a Class in Defeat,” Monthly Review, Kasım 1996, s. 1-12.

[2] Bknz: Eleanor Randolph, Waking the Tempests: Ordinary Life in the New Russia (New York: Simon & Schuster, 1996).

[3] K.L. Abeywickrama, “The Marketization of Mongolia,” Monthly Review, Mart 1996, s. 25–33, ve burada atıfta bulunulan raporlar.

[4] İşsizliğin azaldığı bir alan ise iş güvenliği ve özel ordulardır. Sovyetler Birliği’nde bu alanda yaklaşık 800.000 kişi çalışmaktadır. “İşçi sınıfı gençlerinin tercih ettiği bir diğer işveren, Sovyet döneminden daha da güçlü olan devasa devlet baskı aygıtıdır. Bugün bu aygıt, sayıca Silahlı Kuvvetlerden üstündür, daha iyi maaş alır ve daha iyi donanımlıdır. Sonuçta rejimin gerçek düşmanı içindedir”: Bilenkin, “Russian Workers Under the Yeltsin Regime,” Monthly Review, Kasım 1996, s. 7.

[5] Sovyet yasalarına göre, kadınlara doğum için dört ay tam ücretli izin ve çocukla evde kalmayı tercih etmeleri halinde bir yıl kısmi ücretli izin veriliyordu. Ayrıca, işlerinin kendileri için saklanacağı garantisiyle üç yıla kadar izin almalarına izin veriliyordu.

[6] Noam Chomsky, Powers and Prospects (Boston: South End Press, 1996), s. 83.

[7] Ancak komünizmin yıkılması, ABD'nin küresel askeri makinesinin sonu anlamına gelmiyor. Tam tersine, dünyayı elinde tutanlar, dünyayı sıkı bir kontrol altında tutmak için büyük meblağlar harcamaya ve yeni silah sistemleri ve yüksek teknolojili öldürme yöntemleri geliştirmeye devam ediyor.

0 Yorum: