07 Ocak 2026

, ,

Yunanistan Komünist Partisi


YKP: NATO ve AB’nin Ortodoks Marksizm Kılığına Bürünmüş

Şovenist Evcil Köpeği

 

Tekelci finans kapitalizmi çağında, emperyalizmin sadece çıplak güçle değil, ideoloji, söylem ve güdülen muhalefet yoluyla da hüküm sürdüğü bir dönemde, imparatorluğun en değerli hizmetkârları, ne mal olduğu ortada olan liberaller veya gericiler değil, emperyalizmin siyasi işini yaparken Marksizm dilini kullanan örgütlerdir.

Yunanistan Komünist Partisi (YKP), bugün bu olgunun en açık ve en öğretici örneklerinden biridir. “Ortodoks Marksizm” kılığına bürünmüş, Lenin’e bağlılığını yüksek sesle ilan eden parti, Leninizmi devrimci içeriğinden sistematik bir çabayla kopartıyor.

Parti, söylemlerine rağmen değil, tam da bu söylemler sayesinde emperyalist şovenist bir evcil köpek haline gelmiştir.

Çin ve Rusya’yı sürekli “emperyalist güçler” olarak takdim edip kınayan yaklaşımıyla, “emperyalistler arası savaş” ifadesini saplantılı bir biçimde diline dolayan siyasetiyle, sınıf analizi kılıfına bürünmüş soyut ahlakçılığıyla parti, Batı emperyalizmine karşı bir direniş sergilememekte, esasen ona hizmet etmektedir. Bu hizmetin bilhassa Küresel Güney’deki anti-emperyalist mücadeleler için yıkıcı sonuçlar doğurduğu görülmeli.

YKP’deki yozlaşmanın teorik özünde, mekanik, diyalektik karşıtı, Leninist olmayan bir emperyalizm anlayışı yatıyor. Lenin’in analizinde emperyalizm, “silahlı kapitalizm”e denk düşen veya güç kullanan her türden devletin zamansız bir biçimde açığa çıkmış bir özelliği değildi. Tekelci sermayenin egemenliği, sanayi ve bankacılık sermayesinin finans sermayesiyle kaynaşması, sermayenin dünya çapında gerçekleştirdiği ihracat, tüm bölgelerin finansal oligarşilere tabi kılınması ve dünyanın bir avuç emperyalist merkez arasında bölünmesinin damga vurduğu, belirli bir tarihsel aşamayı ifade ediyordu.

YKP, bu analizi tüm maddi özgüllüğünden arındırıp skolastik bir formüle dönüştürüyor: Eğer bir devlet, kapitalistse ve askeri düzlemde faalse, emperyalist ilan ediliyor. Eğer bir devlet, egemenlik iddiasında bulunuyorsa, rakip bir emperyalist güç olarak takdim edilip kınanıyor. Eğer bir devlet, Batı egemenliğine direniyorsa, o, kendi emperyalist projesini takip etmekle suçlanıyor. Bu, Marksizm değil, biçimciliktir. Siyasette biçimcilik, her daim en kudretli güce hizmet eder.

YKP; ABD, NATO, Çin ve Rusya’yı aynı analitik düzleme yerleştirerek, dünya sisteminin gerçek hiyerarşisini teorik olarak ortadan kaldırıyor.

Oysa ABD, herhangi bir kapitalist devlet değil. Küresel tekelci finans kapitalinin merkezi organizatörü, dolar sistemini yöneten, yaptırımları kitlesel ekonomik yıkım silahı olarak uygulayan, yüzlerce askeri üssü koruyan, rejim değiştirme operasyonlarını düzenleyen ve Küresel Güney’i borç, ticaret rejimleri ve mali şantaj yoluyla disipline eden bir ülkedir.

Buna karşılık Çin, sömürgeciliğin yol açtığı yıkımın enkazının altından çıkmayı bilmiş, büyük ölçekli sanayiini geliştirmiş, teknolojisini yenilemiş, kesintisiz emperyalist baskı altında uzun vadeli planlamasına göre hareket eden, devrimini yapmış bir toplumdur.

Rusya, burjuva ve oligarşik çarpıklıklarına rağmen, NATO’nun doğuya doğru genişlemesine ve ülkeleri tüm varoluşuyla diz çöktürmeye dönük çabalarına direnen, yaptırımlara maruz kalan, kuşatma altında olan, esasen sermaye ithal eden bir devlettir.

Bu anlamda, ABD’yi, Rusya’yı ve Çin’i hep birlikte “emperyalist” olarak adlandırmak dürüstlük değildir. Bu, emperyalizme hizmet eden bir eşitleme pratiğidir. Bu pratik, emperyalizmin kendi merkeziliğini gizlemek istediğinde başvurduğu en sevdiği ideolojik hiledir.

Teorik ve politik düzeyde kurulan bu yanlış simetri, bilhassa yönetici sınıfın NATO ve Avrupa Birliği’ne tümüyle entegre olduğu Yunanistan gibi bir ülkede, net bir siyasi işlev görmektedir. YKP, ABD yanında Rusya ve Çin’i de kınamak suretiyle, Yunanistan’ın içine gömülü olduğu emperyalist yapıya hiç dokunmaz, bu düzlemde, bir tür denge yanılsaması yaratır. Yunan burjuvazisinin NATO taahhütlerini yerine getirmesine, askeri altyapı kurmasına ve emperyalist lojistiğe katılmasına imkân sağlayan parti, aynı burjuvazinin ağzına laf verir ve onun “komünistlere” işaret ederek şunu söylemesi için gerekli zemini oluşturur: “Komünistler bile Rusya ve Çin’in aynı ölçüde kötü olduğunu kabul ediyorlar.”

Bu yaklaşımın tesadüfen ortaya çıkmadığını bilmek gerekmektedir. İlgili yaklaşım, radikal dilin artık iktidarı tehdit etmediği için hoş görüldüğü, güdülen muhalefetler çağına uyarlanmış bir sosyal şovenizmin eseridir.

Bu tutum, Küresel Güney için felâketlere yol açar. Asya, Afrika, Latin Amerika ve Ortadoğu’daki anti-emperyalist mücadeleler, uzayda süzülen, soyut bir kapitalizmle değil, Batı’daki tekelci finans kapitalin egemen olduğu somut bir emperyalist düzenle boğuşmaktadır. Bu toplumlar açısından, Çin’in altyapı, endüstriyel kapasite, teknolojik işbirliği ve kalkınma finansmanı kaynağı olarak oynadığı rol, bu rol üzerinden, IMF ve Dünya Bankası’nın dayattığı siyasi ve askeri koşullara teslim olmamanın koşullarını yaratması, “emperyalist tehdit” değil, emperyalist kuşatmada açılmış somut bir gediktir.

Aynı şekilde, Rusya’nın NATO’ya karşı direnişi, ABD’nin tüm halkları hiç cezayla karşılaşmadan bombalamasına, onlara yaptırım uygulamasına ve aç bırakmasına izin veren tek kutuplu disiplini bozmaktadır.

YKP, bu hegemonya karşıtı güçleri “emperyalist” ilan ettiğinde, ezilenleri aydınlatmış, bilinçlendirmiş olmaz. Aslında onları ideolojik olarak silahsızlandırır, onlara sistem içindeki hiçbir çelişkinin istismar edilemeyeceğini, her gücün eşit derecede gerici bir nitelik arz ettiğini, direnişin kendisinin nihayetinde anlamsız olduğunu söyler.

İşte Marksizm, tam da bu yol üzerinden, devrim teorisinden umutsuzluk teolojisine evrilir. YKP’deki “ortodoksluk anlayışı, yaşayan tarihle ilgilenmeyi reddederken mutlak saflık talep eder. Gerçekte var olan tüm mücadeleleri “yetersiz”, devlet öncülüğündeki tüm kalkınmayı “kapitalist sapma”, tüm jeopolitik direnişi “emperyalist rekabet” olarak nitelendirir. Pratikte bu, gerçek dünya yaptırımlar, savaş ve ekolojik çöküş karşısında yanıp kavrulurken, asla gelmeyen o kusursuz devrimci durumu sonsuza dek beklemek anlamına gelir. Bu duruş, Lenin’in ifade ettiği “devrimci yenilgiciliğe” değil, devrimci çekimserliğe denk düşer. Böylesi bir duruşa sahip parti, gerçek çelişkilere müdahale etmeyi reddeder, bunu yapanlara karşı ahlaki üstünlük kurmaya çalışır.

Partinin Rusya’daki “komünistlere baskı uygulandığı”na dair yanıltıcı aktarımları her fırsatta sahiplenmesi, aktardığımız geniş çerçeve içerisinde anlaşılmalıdır. Birbirinden bağımsız vakaları bir araya getirerek, savaş koşullarını yok sayarak, Batılı liberal söylemleri kızıl bayrak altında yineleyerek YKP, tam da emperyalist meşruiyetin zayıfladığı anlarda emperyalist yalanlar için ideolojik bir aktarım aracı işlevi görmektedir.

Halkın egemenlerin ve burjuvazinin medyasına yönelik güveni dibe vurdukça, emperyalizm, dünyaya dair görüşlerini temize çıkartmak için muhalifmiş gibi görünen örgütlere giderek daha fazla bel bağlıyor. Bu bağlamda, YKP’nin müdahaleleri, cesaretle değil, siyasi uzlaşmayla tanımlı adımlardır. Parti, halkta muteber olan devrimci güç olduğunu iddia eder ama aslında savaş konusunda oluşan konsensüsün sürdürülmesine katkıda bulunur.

Öyleyse şahit olduğumuz şey, Marksist ortodoksluğun devam etmesi değil, kurumsal olarak etkisiz hale getirilmesidir. YKP, Marksizmin dilini korurken, onu stratejik ve tarihsel içeriğinden arındırmaktadır. Sürekli kapitalizmden bahseder, ancak emperyalist merkezi adıyla çağırmayı reddeder. Gücün yoğunlaştığı yerler haricinde her yerde oluşan gücü mahkûm eder. Ezilenleri, ezenin kampının içinden azarlar. Bunu yaparak, Batı emperyalizmi için son derece kullanışlı hale gelir: YKP, düşmanmış gibi görünen, havlayıp duran ama aslında kendisini besleyen eli asla ısırmayan bir köpek gibidir.

Gerçek anlamda bilimsel bir Marksizm, soyut şemalar değil, dünya tarihinin gerçek akışı üzerinden hareket eder. Günümüzde temel çelişki, ABD önderliğindeki tekelci finans kapital ile devletlerin ve halkların egemenlik, kalkınma ve hayatta kalma mücadelesi arasındadır. Bu çelişkiyi inkâr eden, emperyalizmi düz bir ahlaki kategoriye indirgeyen ve tahakkümle yapılandırılmış bir dünyada taraf tutmayı reddeden bir “komünist hareket”, devrimci olmaktan çıkar. Böylesi bir hareket, YKP’nin dönüştüğü şeye, ortodoks Marksizm kılığına bürünmüş, emperyalizm yanlısı, emperyalist şovenist bir evcil köpeğe dönüşür. Bu parti, emperyalizme ideolojik planda hizmetler sunarken, aynı emperyalizmin kurbanlarına saflık vaaz edip durmaktadır.

Bişarat Abbasi
28 Aralık 2025
Kaynak

06 Ocak 2026

, ,

Emareler



2013 yılında Nicolás Maduro, devlet başkanı seçildi. O sıralar Karakas’ta yaşıyordum. Bugün bizzat şahit olduğumuz gelişmelerin emarelerini o günlerde bulmak mümkün.

Maduro’yu “deviren on iki yıllık komplonun hikâyesini şu şekilde aktarabiliriz.

19 Mart 2002 günü George Bush, Charles Samuel Shapiro’yu Venezuela’daki Amerikan büyükelçiliğinin başına getirdi. Günler sonra Shapiro, hükümeti yıkmayı planlayan “yerli bir örgüt”le bir araya geldi.

11 Nisan günü Hugo Chávez, kaçırılıp Orchila Adası’na götürüldü. Hemen yerine Pedro Carmona Estanga geçici başkan olarak atandı. Carmona, yayınladığı kararnameyle ülkenin adını değiştirdi, meclisi ve anayasa mahkemesini feshetti, adalet bakanını görevden aldı. Kararnameye imza atanlar arasında María Corina Machado da vardı.

Carmona, iktidarda sadece 36 saat kalabildi. Chávez, sabah saat 2:50’de helikopterle geri döndü. Görevine başladı.

Takip eden dönemde “katil ve korkak” İsrail devleti, aleyhine adımlar attı. Bu adımlar, hiçbir zaman affedilmedi. 9 Ocak günü Chávez, İsrail devletiyle tüm bağları koparttı, elçiliğini Karakas’tan kovdu. 10 Temmuz’da Venezuela muhalefetinin İsrail eliyle finanse edildiğini söyledi. Aynı günlerde “Mossad’a bağlı terörist örgütler beni öldürmeye çalışıyor” dedi.

2012’de Karakas’a gelen Chávez, Henriqué Capriles Radonski’ye karşı yoğun bir seçim kampanyası yürüttü. Seçim öncesinde rakibi Capriles, İsrail devletiyle bağları yeniden tesis etme meselesini tartışmak üzere Venezuela İsrailliler Derneği Konfederasyonu ile bir araya geldi. Konfederasyon, o günlerde internet sitesinde şunu söylüyordu: “Bizi tanımlayan da birleştiren de Siyonizmdir. Onu güçlendirmek bizim sorumluluğumuzdur.”

Toplantıda Capriles, Venezuela’nın İran’la kurduğu bağların yeniden gözden geçirilmesi, ayrıca Chávez hükümetinin sergilediği antisemitizmin tartışılması gerektiğini söyledi.

Capriles’in babası, ellilerde ABD’li şirket Kraft Foods’un ülkeye girmesini sağlayan kişiydi. Annesinin babası Andrés Radonski ile annesi Lili Bochenek, Venezuela’ya 1947 yılında Polonya’dan göç etmişti.

2012’deki seçimde Chávez, aldığı 1,5 milyon fazla oyla Capriles’i mağlup etti. Ertesi yıl Chávez, kanserden vefat etti, yerini Nicolas Maduro aldı.

Fakat 2019 yılında seçimde aday olmamasına rağmen Juan Guaidó adında bir adam “geçici başkan” olarak yemin etti. Birkaç gün içerisinde bu ismi Trump rejimi tanıdığını açıkladı.

İngiliz hükümeti de aynı yoldan ilerledi. Bu süreçte Guaidó, Bank of England’da bulunan Venezuela’ya ait 2 milyar dolarlık altına sahip olmak için hukuki çalışma yürüttü.

Guaidó, geçmişte ABD hükümetinin el koyduğu, devlete ait varlıklar üzerinden milyonlarca dolar harcama yaptı.

Kısa süre sonra Guaidó, “İsrail’le ilişkilerin istikrara kavuşturulması sürecinin zirveye ulaştığını” söyledi. İlk görevlendirdiği isimlerden olan Pynchas Brener, Karakas’taki Aşkenazilerin başhahamıydı. Bu isim, iki devlet arasında diplomatik bir ilişki bulunmamasına rağmen, resmi İsrail sefiri yapıldı.

2022 yılının sonlarında muhalefet, Guaidó’yu başından attı. Onun yerini María Corina Machado aldı. Ekim 2025’te Machado, soykırımcı Binyamin Netenyahu’ya teşekkürlerini iletti ve iki ülke arasında güçlü ilişkilerin yeniden kurulacağı vaadinde bulundu. Machado, iktidara geldiğinde Venezuela büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyacağına söz verdi.

Venezuela devlet başkanı Nicolas Maduro ABD tarafından kaçırıldığında, Machado “iktidarı almaya, başa geçmeye hazır” olduğunu söyledi.

Machado, Amerikan şirketlerinin hayrına olacak şekilde, ülkedeki petrol sektörünü özelleştirme vaadinde bulunmasına karşın Trump, onun gerekli destekten yoksun olduğunu söyleyerek, Machado’nun başa geçme ihtimalini ortadan kaldırdı. Onun yerine, Trump yüzünü Paul Singer’a çevirdi.

Singer’a ait olan Elliott Yatırım ve Yönetim şirketi, Venezuela devletine ait olan ancak ABD’de bulunan CITGO isimli petrol rafinerisinin mahkeme kararıyla yapılan açık artırmada satıldığı süreçte rafineriyi ele geçirdi.

Singer, Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi’nin (AIPAC) en büyük altıncı bağışçısı. Aynı zamanda Doğuştan İsrailliler Vakfı ile IDF Dostları isimli Larry Ellison tarafından desteklenen yardım kuruluşuna fon sağlayan bir isim.

Singer, petrol şirketini yargıcın atadığı özel görevli Robert Pincus sayesinde elde edebildi. Kendisini “mağrur Siyonist” olarak niteleyen Pincus, AIPAC’in icra kurulundaki isimlerden biri. Daha önceleri Yahudi Ulusal Fonu’nun Delaware eyaletindeki ekibinde çalışıyordu.

Geçen yıl ABD’de kurulan yeni bir örgüt, İbrahim Anlaşmaları’nın Latin Amerika versiyonu anlamında “İshak Anlaşmaları”nı gündeme getirdi. İsrail’in BM elçisi Danny Danon, bu anlaşmayı Latin Amerika ülkelerini İsrail’in yörüngesine sokma yöntemi olarak tarif etti.

İshak Anlaşmaları’nın Amerikalı Dostları denilen örgüt, 2025 yılında Yaratılış Ödülü Vakfı’nca kuruldu.

2012’den beri verilen ödül, Yahudi Ajansı ile İsrail Başbakanlık Ofisi yanında, aslen Rus olan beş İsrailli milyarderin verdiği 100 milyon dolarlık bağışla birlikte verilmeye başlandı.

Geçen yıl Kolombiya devlet başkanı Gustavo Petro, Trump ve ait olduğu “pedofil çetesi”nin Epstein dosyalarının açığa çıkmasına mani olmak için Venezuela’yı hedef aldığını söyledi. Geçen gün Trump, sıranın Kolombiya’da olduğu imasında bulundu.

Jody McIntyre
Ocak 2026
Kaynak

Ölüm Makinesinin Yeni Mesihi Mamdani’ye Dair


Amerika, birkaç yılda bir hep birlikte hayal âlemine dalıyor. Bir sonraki politik mesihin kuralları yeniden tayin edeceği vehmine kapılıyor. Oysa Amerika denilen imparatorluk, insani bir müdahaleyle reforma tabi tutulabilecek bir makine değil.

Bu dile dolanan ezberi biz bir yerlerden tanıyoruz. Birkaç yılda bir bu türden vehimlerin ne denli güçlü olduğunu kanıtlarcasına, yeni bir sosyal demokrat çıkıyor sahneye. Kimse, yaşananlardan ders almıyor.

Obama’dan Sanders’a, Alexandria Ocasio-Cortez’den Zohran Mamdani’ye uzanan süreçte döngü bir biçimde yineleniyor. Bu figürler, kendiliğinden ortaya çıkmıyorlar. Amerikan İmparatorluğu tarafından öfkeyi emmek, direnişi etkisiz kılmak ve devrimci enerjiyi güvenli, sistem içi kanallara yönlendirmek gibi kimi işlevleri yerine getirsinler diye yetiştiriliyorlar. Kitleleri ideolojik olarak silahsızlandırdıkları için polis coplarından daha fazla işe yarıyorlar.

Bir de bu isimler ve onları öne çıkartanlar, “umut”tan dem vuruyorlar. Değişimin anahtarının onlarda olduğu söyleniyor. Hatta bazıları, bu isimlerde “sosyalizmin zaferi”ni görüyorlar. Oysa ölüm makinesinin sadık bir hizmetkârını isyancı kılığına sokmak, imparatorluğun en eski hilesidir.

Kısa süre önce New York Belediye Başkanı Mamdani, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Müdürlüğü’ne (ICE) bağlı ekipleri gördüklerinde tutuklanmaya direnmemeleri talimatı verdi. Bu talimat, devletin şiddet içeren mekanizmasıyla karşı karşıya kaldığında sosyal demokrat politikanın sınırlarını ortaya koyan, iliklere işlemiş siyasi ve ahlaki bir teslimiyet eylemidir. Bu tür talimatların ABD imparatorluğunun mekanizması içinde faaliyet gösteren birinden gelmesi, gayet doğal.

Bu talimatıyla belediye başkanı, ICE’nin yetkisinin meşru, yaptığı işlemlerin hukuki olduğuna dair önermeyi kabul ediyor. Başkan, ICE ekipleriyle yüzleşmek denilen meseleyi de varlığı ırkçı ve emperyalist mantığa dayanan paramiliter bir sınır dışı etme gücüyle yüzleşmenin hayatı tümüyle değiştirme potansiyelini de rutin bir idari prosedür olarak ele alıyor.

Mamdani gibi biri, direnmemek istiyor. Bu da sistemin insanları gözaltına alma, kafese kapatma ve sınır dışı etme hakkını örtük olarak onaylamak anlamına geliyor. O, aileleri parçalamak ve emperyalizmi uygulamak için tasarlanmış bir sisteme uyumu öğütlüyor. Bu talimatın bir sosyal demokrattan gelmesine niye şaşırıyoruz ki?

Amerikan “sosyal demokrasisinin” özü şundan ibarettir: O, bir kurtuluş projesi değildir, hiçbir zaman olmamıştır. Sosyal demokrasi, emperyalist yağma ile finanse edilen, içeriye dönük yeniden dağıtım projesidir. Tarihsel misyonu, küresel güney kan, kaynak hırsızlığı ve istikrarsızlıkla bedelini öderken, emperyalizm yoluyla elde edilmiş aşırı kârların büyük bir dilimini emperyalist merkezdeki “işçi aristokrasisi” için güvence altına almaktır.

ICE’ye dair açıklaması ve dış politika alanındaki ittifaklarından da anlaşıldığı üzere, Mamdani’nin siyaseti, devrimci olmaktan ziyade temelde yönetimseldir. Çeşitlilik ve temsiliyetin kabul görmüş liberal çerçevesi içerisinde hareket eder. Bu çerçevede zulüm, öncelikle önyargı ve temsiliyet eksikliği sorunu olarak anlaşılır. Zulüm meselesinin, mevcut devlet yapısı içerisinde daha fazla renkte insanın, Müslüman veya sosyalistin iktidar pozisyonlarında yer almasıyla çözüme kavuşturulabileceğine inanılır. Bu akıl, İslamofobiden bahseder, oysa o, ahlaki duruşunu ve gerçek kimliğini inşa etmek için kullandığı bir simgedir. Öte yandan, Mamdani’nin ICE ile işbirliği yapması, “İsrail var olma hakkına sahip” demesi, kuşatma altındaki uluslara saldırması türünden politik adımları ise İslamofobiyi imparatorluğun ideolojik bir aracı olarak üreten sistemsel mekanizmayı güçlendirir. İslamofobi, ABD imparatorluğu tarafından Afganistan, Irak, Suriye, Yemen’deki savaşlarını, İsrail’e desteğini, iç gözetim aygıtını ve askerileşmiş polis teşkilâtını haklı çıkarmak için üretilir ve kullanılır.

Mamdani, Müslümanlara yönelik zulme ihtiyaç duyan emperyalist sistemi asla eleştirmiyor. Bunun yerine, kendisini sembolik bir figür haline getiriyor. Muhalefetin kabul edilebilir yüzü oluyor. Ülkesinde karşılaştığı bağnazdan rahatsız oluyor ama bunun koşullarını yaratan ABD imparatorluğuna meydan okumuyor. Bu da onu İmparatorluk için kullanışlı kılıyor.

Müslüman ve solcu toplulukların meşru öfkesini, işleyişi için İslamofobiye ihtiyaç duyan imparatorluğa karşı bir hareket başlatmak yerine, (“Bakın, Müslüman bir sosyalist belediye başkanımız var!” denilmesini sağlayacak) güvenli temsiliyetçi politikalara yönlendiriyor.

Venezuela ve Küba hükümetlerinin ABD saldırganlığına karşı direnişine dair, tam da yaptırımlar ve sabotajlarla boğuldukları bir anda dile getirdiği görüşleri, onun siyasetinin imparatorluğa yönelik bir itirazı esas almadığını gösteriyor.

Yurt dışındaki ezilenleri, yurt içindeki kırıntılar için feda etme isteği, Batı sosyal demokrasisi için bir çelişki değildir. Bu, sosyal demokrasinin en saf ve en dürüst halidir. Sosyal demokratlar, Stalin’in sınıfsal yapılarına dair uyarılarının doğruluğunu tekrar tekrar teyit etmekten başka bir şey yapmıyorlar.

Mamdani, Trump gibi sağcı birinden daha sinsi. Trump ve açık faşistler “kötü polis” rolünü üstleniyorlar. Gaddarlıkları bariz, niyetleri son derece düşmanca, bu nedenle gayet netler, birleşik bir muhalefeti harekete geçiriyorlar. Düşmanı netleştiriyorlar.

Mamdani ve temsil ettiği sosyal demokrat sınıf ise “iyi polis” dediğimiz şeye denk düşüyor. Adalet, dayanışma, hatta sosyalizmden bahsediyor. Bu tür laflar, sol içerisinde temsiliyet ve somut kazanımlar konusunda sorun yaşayan kesimi Mamdani’nin kendilerinden olduğuna ikna ediyor. Bu da ölüme yazgılı felç halini koşulluyor.

Bağımsız, devrimci bir güç inşa etmeye yönlendirilmesi gereken enerji, bugünlerde emperyal devletin bir yöneticisi için kampanya yürütmeye, onu savunmaya ve onun için bahaneler üretmeye teksif ediliyor. Muhalefetin en muteber, en güvenilir simgesi haline gelmek suretiyle Mamdani, muhalefeti etkisiz kılıyor.

Sistem, Mamdani’den korkmuyor. Asıl korktuğu şey, her iki polisi de tümüyle redde tabi tutan soldur. Mamdani, solun birleşmesine mani olmak için var.

Mamdani ve Trump, Venezuela konusunda aynı konumda. Mamdani, Dışişleri Bakanlığı’nın söylemlerini tekrarlarken, Maduro’nun “otoriterliğini” eleştirirken, halkı boyun eğmeye zorlamak ve onu boğmak için tasarlanmış yasadışı yaptırımları görmezden gelirken, esasında “ince bir eleştiri” yapmış olmuyor. O, rejim değişikliği için yürütülen operasyona soldan destek sunuyor.

Filistin konusunda bile aynı şeyleri düşünüyor. “Filistin yanlılığı”nın bir anlama kavuşabilmesi için sömürge halkların kendilerini sömürgeleştirenlere karşı her türden araçla direnme hakkına destek olmak gerekiyor.

Mamdani ise direniş örgütlerini sürekli kınamakla meşgul. Bu hali onun mayasını ortaya koyuyor.

“İnsan hakları”ndan dem vururken direnişi mahkûm ediyor. Özünde liberal emperyalistlerin benimsedikleri tavrı sergiliyor: Filistinlilerin çektiği acılar karşısında yas tutarken, Filistinlilerin bu acıları sona erdirmek için sahip oldukları, kendilerini kudretli kılan her türden aracı sistematik bir biçimde geçersiz kılmak için uğraşıyor.

Batı sosyal demokrasisi, emperyalizmin ürettiği tarihsel bir üründür. Amerika içerisinde önerdiği program, yapısal açıdan çevre ülkelerin sömürülmesi üzerine kurulu sürecin sürmesine bağlıdır.

Sosyal demokrasi, New York şehrinde emperyalist pastanın daha “adil” bir biçimde dağıtılması için mücadele eder. Daha iyi konutlar, genişletilmiş sosyal hizmetler, marjinal reformlar üzerinde durur. Bu sayede yereldeki tabanını güçlendirir, “sosyalist” imajını aklamaya çalışır. Aynı zamanda, anti-emperyalist devletleri kınar. Filistin örneğinde, İsrail ve Amerika’yı tehdit eden direnişi yerden yere vurur. Bunu yaparak, Amerikan imparatorluğuna kendisine güvenmesini sağlayacak güvenceleri verir. İmparatorluğun belirlediği politik sınırlar dâhilinde meşruiyetini muhafaza eder.

“Amerikan solu” olarak adlandırılan hareket, ciddi anlamda tarihsel, maddi veya anti-emperyalist bir sol teşkil etmemektedir. Bu sol, kopuşu veya dönüşümü esas alan bir hareket değil, imparatorluğun özündeki ayrıcalıkların ürettiği, öncelikle onun içinde daha elverişli bir düzenleme yapılması için müzakere yürütmeyi amaç edinmiş bir siyasi oluşumdur.

Siyaseti, kapitalizm veya emperyalizme sistem olarak karşı çıkmaz. Bu sistemlerin içsel sonuçlarını yönetmeye çalışan bu sol siyaset, sadece ülke içerisindeki eşitsizlikleri azaltmaya gayret eder, bu reformları mümkün kılan küresel sömürü yapılarına ise hiç dokunmaz. Dolayısıyla, popüler bir “Amerikan solu”nun varolması mantıksal açıdan imkânsızdır. Popülerliği, temel ilkelerinden vazgeçmeye, soykırıma akan fonlarla barışmaya, “Amerika’ya has” çerçeveyi kabul etmeye bağlıdır.

Mamdani’nin popülaritesi bu gerçeğin kanıtıdır. Siyasi bir kimlik olarak “Amerikalılık”, yerleşimci sömürgecilikle ve küresel hegemonya projesiyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. “Amerikalı” olmak, yerlilere yönelik soykırım, kölelik ve emperyalist genişleme üzerine kurulu siyasi yapıyı miras almak, ondan faydalanmak veya ona ortak olmak demektir. Anti-emperyalizm ilkesini benimsemiş, toprakların iadesi fikrini savunan, tüm ulusların ABD zulmünden kurtulmasına, kendi kaderini tayin etme hakkına destek sunan bir siyaset, doğası gereği, Amerika karşıtıdır.

O halde, imparatorluğun daha iyi veya daha kötü yöneticileri değil, Amerikan İmparatorluğu’nun kendisini kabul edip tanımasını isteyen siyasetle bu imparatorluğun yıkımını hedefleyen siyaset arasında bir tercihte bulunulmalıdır. Hiçbir temsiliyet, mülksüzleştirme üzerine kurulu bir sistemi kurtaramaz. Hiçbir sembolik zafer, ICE’ye itaat talep eden, sömürgelerin direnişini kınayan ve Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın dilini papağan gibi tekrarlayan bir siyaseti maruz gösteremez. Bunlar düzeltilecek hatalar değildir.

Farklı cellâtlara sahip olmanın bir önemi var mı? Amerikan İmparatorluğu ıslah edilemez. Reforma tabi tutulamaz. Ona sadece karşı konulur, direnilir, en nihayetinde o yenilgiye uğratılır.

Revolutionary Girl
15 Aralık 2025
Kaynak

,

Venezuela Devrimi Hâlâ Ayakta



Son 72 saatte yaşanan olaylar, ABD hükümetinin Venezuela’daki Bolivarcı devrime karşı 25 yıldır sürdürdüğü rejim değişikliği operasyonlarında niteliksel bir tırmanışı temsil etmektedir. ABD’nin “Mutlak Kararlılık Operasyonu” adı altında gerçekleştirdiği saldırı, Başkan Nicolás Maduro’nun yasadışı bir müdahaleyle kaçırılması, derin bir kriz anının oluşmasına yol açmış ama aynı zamanda her şeyin belirli bir netlikte görülmesini sağlamıştır. Küresel devrimci güçler için, dezenformasyonu aşmak, güç dengesini nesnel olarak anlamak ve ileriye dönük bir yol haritası çizmek için somut bir analize ihtiyaç vardır.

ABD Askeri Müdahalesinin Nesnel Koşulları

Operasyonun ardından, ABD İmparatorluğu’nun eşi benzeri olmayan askeri yetenekleri konusunda çok laf edildi. Ancak Marksistler, işe güçler arası siyasi ilişkiyi anlamakla başlamalıdırlar. Daha yakından incelendiğinde, Trump yönetiminin bu şekilde bir operasyon yürütmek zorunda kalması, emperyalizmin Venezuela’da, uluslararası zeminde ve kendi ülkesi dâhilinde siyasi açıdan belirli zafiyetlere sahip olduğunun kanıtıdır.

Trump yönetiminin tam ölçekli bir işgal yerine böylesi bir operasyonu yürütme konusunda aldığı karar, örgütlü halk direnişinin gücünün bir kanıtıdır. ABD’nin elindeki seçenekleri esasen iki temel faktör kısıtlıyordu:

1. Venezuela’daki kitlesel seferberlik: Başkan Maduro’nun Bolivarcı milislerin sayısını artırma çağrısı neticesinde sekiz milyondan fazla vatandaş silahlandı. Parçalanmamış olan Venezuela’nın profesyonel ordusuyla birleştiğinde, bu durum, herhangi bir kara işgalinin uzun süreli bir halk savaşına dönüşeceği, ABD’nin kabul edemeyeceği politik ve maddi maliyetlere yol açacağı bir senaryonun oluşmasını sağladı. Trump yönetiminin "gerçekçi hareket etmek gerek” derken zımnen kabul ettiği üzere, Çavezcilik ve Bolivarcı devrimin ardında halen daha güçlü bir kitle desteği mevcut. Zaten Venezuela sağının ülkeyi yönetme konusunda yeterli desteğe sahip olmadığını Amerika da kabul ediyor.

2. ABD İçi Muhalefet: Siyasi yelpazenin her kesiminde , Trump’ın kendi kitle tabanının önemli bir bölümü de dâhil olmak üzere kamuoyu, askeri müdahaleyi reddediyor, bu da Venezuela’ya çok sayıda askerin konuşlandırılmasına dönük pratiğin sürdürülmesini politik zeminde imkânsızlaştırıyor.

Bu caydırıcı unsurlarla karşı karşıya kalan Beyaz Saray, bir bataklığa saplanmaktan kaçınırken, devrimci devletin başını kesmek için teknoloji ve askeri imkânlar alanında sahip olduğu ezici üstünlüğünü kullanma stratejisine başvurdu. Venezuela devletini yok edecek bir savaşı yürütmek yerine, 150’den fazla uçak ve seçkin Delta Force birimlerini içeren saldırı yöntemini kullanmak zorunda kalan Amerika, zımnen devletin kalıcı olduğunu kabul ediyor. ABD, Irak ve Afganistan’da gerçekleştirdiği, ikisi de başarısızlıkla neticelenen ve epey maliyete yol açan askeri müdahalenin ardından, en az dirençle karşılaşacağı yolun arayışına girdi, bu yol dâhilinde, siyasi “ganimet” olarak iş görecek bombalı saldırıları ve insan kaçırma eylemini tercih etti. Aslında Trump’ın aşırı duygusal tarzının ve aşırı agresif askeri taktikleri, Latin Amerika’da önceden de yürütülmüş olan güç diplomasisini anımsatan, rejim değişikliği amaçlı savaş yürütme konusundaki isteksizliğin bir sonucuydu. Bu hamlesiyle ABD, silah zoruyla tavizler elde etmeyi amaçlayan on dokuzuncu yüzyıl gangster emperyalizmine geri döndü. Trump’ın “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” derken kastettiği şey tam da bu.

Güç Asimetrisi ve “İhanet” Meselesi

Venezuela halkı, partisi ve devleti, merkezi olmayan bir halk direnişiyle tam kapsamlı bir ABD işgaline karşı koymaya hazır olsa da, şu anda gezegendeki hiçbir ülke, gerçekleştirilen özel operasyonda başvurulan yoğun ve ağır güce mani olacak hazırlığa veya kapasiteye sahip değil. Ahlaki açıdan ne kadar haklı olursa olsun, halkın büyük bölümünü seferber etmiş bile olsa ya da askeri yeteneklere sahip de olsa hiçbir ulus, şu an ABD’nin elindeki savaş mekanizmasının yoğunlaştırılmış, yüksek teknolojiye dayalı ölümcül gücüyle boy ölçüşemez. Koordineli bombardıman, iletişim, elektrik ve hava savunmasının devre dışı bırakılması ardından Başkan Maduro’nun güvenli konutuna yapılan baskın, bu asimetrik gücün bir uygulamasıydı. Venezuela güçleri ve Kübalı enternasyonalistlerden oluşan güvenlik biriminin kahramanca direnişi neticesinde 50 savaşçı öldü, bu da önceki tüm iddialara rağmen, bunun bir “teslimiyet” değil, bir savaş eylemi olduğunu teyit ediyor.

Bu durum, çok kutupluluğun mevcut aşamada Küresel Güney’deki devletlerin egemenliğini koruma mekanizması olarak işlev görebileceği fikrini açıkça çürütmektedir. Dünyanın en büyük askeri bütçesine, en geniş askeri üs ağına ve teknolojik üstünlüğüne sahip olan ABD, askeri güç alanında tek kutuplu hegemonyasını yeniden tesis etmiştir.

Ardından gelen psikolojik savaş operasyonu, özellikle Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez’i hedef alarak, devrimci liderlik içerisinde “ihanet” veya “vatan hainliği” iddialarıyla bölünme yaratmayı amaçlamıştır. Bu anlatı her türden kanıttan yoksundur, görünüşe göre tümüyle yanlıştır, aynı zamanda ABD askeri stratejisi ve psikolojik operasyonlarında hep kullanılan bir taktiktir.

Rodríguez ailesinin devrimci geçmişi mücadeleyle yoğrulmuştur. Babaları Jorge Antonio Rodríguez, Marksist-Leninist bir örgüt olan Sosyalist Birlik’in lideriydi. 1976’da Punto Fijo rejimi tarafından işkenceye maruz bırakılarak öldürüldü. Hem Delcy hem de kardeşi Jorge (Ulusal Meclis Başkanı), gizlilikle yürütülen kitlesel sosyalizm mücadelesi geleneğinin yetiştirdiği isimlerdir. Başkan Maduro’nun kendisi de aynı örgütün bir üyesiydi. İhanetin içlerinde kol gezdiğini veya korkaklığın ya da oportünizmin ürettiği bir teslimiyet halinin oluştuğunu iddia edenler, kırk yıllık müşterek siyasi oluşumu, zulmü, ayrıca, amansız emperyalist saldırılar karşısında edinilmiş liderlik deneyimini ve devrimci liderliklerinin sınıfsal karakterini göz ardı ediyorlar.

Bolivarcı Devletin Direnci ve Ricat Taktiği

Olayların hemen ardından, Venezuela devleti, köklü ve istikrarlı bir yapı olduğunu ortaya koydu. On yıllarca süren ABD propagandasının Venezuela devletinin çöktüğünü söylemesine rağmen, ülke, politika ve anayasa temelli emir-komuta zincirini muhafaza etmeyi bildi. Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez; Diosdado Cabello (İçişleri Bakanı), Vladimir Padrino (Savunma Bakanı), Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin (PSUV) ve silahlı kuvvetlerin merkezi liderliği ile birlikte, kurumları istikrara kavuşturmaya, kitleleri protesto için seferber ederek kamusal alanı geri kazanmaya ve Başkan Maduro’nun hayatta olduğuna dair kanıt elde etmeye çalıştı. Trump, başta ülkeyi ABD’nin yöneteceğini iddia etse de, Marco Rubio, bu söylemden geri adım atmak zorunda kaldı. PSUV liderliğinin işlevsel sürekliliği, bu söylemsel geri çekilmeyi zorunlu kıldı. Geçici lider olarak hareket eden Delcy Rodríguez, ABD’nin sözlerine karşı çıktı: “Bu ülkede sadece bir başkan var, onun adı da Nicolás Maduro Moros’tur. [...] Biz, bir daha asla herhangi bir imparatorluğun sömürgesi olmayacağız.” Alelacele sözünden dönen Rubio, bizzat seçtikleri muhalif figür María Corina Machado’yu kamuoyu önünde itibarsızlaştırarak, fiilen Bolivarcı devleti tek yönetici kuruluş olarak tanıdı.

Karakas’tan gelen, ABD ile diyalog ve müzakere çağrısında bulunan açıklamalar, teslimiyet olarak değil, baskı altında ricat olarak anlaşılmalıdır. Fiiliyatta ülke, ağır nesnel koşullarla karşı karşıyadır. Arjantin, Paraguay, Ekvador, El Salvador, Peru ve Bolivya’da başa sağcıların gelmesi, Brezilya, Kolombiya ve Meksika’daki ilerici hükümetlerin sergilediği kararsız tutum, Venezuela’nın Latin Amerika’da siyasi izolasyonla karşı karşıya kaldığı anlamına gelmektedir. Açık olan şu ki Venezuela’nın Rusya ve Çin’den aldığı maddi ve siyasi destek, ABD emperyalizmini başka bir saldırıdan caydırmaya yetmemektedir. Süregelen deniz ablukası ve ABD’nin askeri eylemlerini sürdürmesiyle oluşan varoluşsal tehdit, en önemli zorluklar olmaya devam etmektedir.

Trump, 3 Ocak’ta yaptığı ilk açıklamada Delcy Rodriguez’in ABD ile işbirliği yapmaya ve taleplerini karşılamaya istekli olduğu imasında bulunmuştu. Bazı solcular, ona inanarak, bunu Delcy’nin teslimiyetine dair bir işaret olarak yorumladılar. Aynı gün düzenlediği basın toplantısında Venezuela’nın egemenliğini koruduğunu söyleyen Delcy, Başkan Maduro’nun serbest bırakılması da dâhil olmak üzere kendi taleplerini tekrar dillendirdi. Ertesi gün Delcy, parti liderliği ve bakanların katıldığı, parti, halk ve ordunun birliği yeniden ortaya konulduğu toplantıya başkanlık ettikten sonra dünyaya, Trump’a ve ABD hükümetine hitap eden bir mesaj yayınladı. ABD hükümetini, egemenlik ve eşitlik şartlarının muhafaza edilmesi kaydıyla, barış ve kalkınma için Venezuela ile birlikte çalışmaya çağırdı.

Esasen bu açıklama, ne ihanet ne de teslimiyet olarak yorumlanmalıdır. Aslında bu açıklama, Maduro’nun son üç ayda ve ABD ile yaşanan gerilimle tanımlı yıllar boyunca yaptığı açıklamaların bir benzeri. Maduro, topyekûn bir savaştan kaçınmak için sürekli olarak diplomasi ve müzakere çağrısında bulunmuş, Venezuela’nın petrol ve maden kaynakları için ABD ile kapsamlı ekonomik anlaşmalar müzakere etmeyi teklif etmişti. Maduro’nun kaçırılmasının ardından Venezuela devletinin bu tür anlaşmaları imzalaması, vatana ihanet teşkil etmeyecektir.

1918’de Lenin ve Bolşevikler, yeni kurulan Sovyet Cumhuriyeti’ni yok olmaktan kurtarmak için emperyalist Almanya’ya geniş topraklar veren ünlü Brest-Litovsk Antlaşması’nı imzaladılar. Partisindeki “sol komünistler” tarafından devrimi satmakla suçlandı, ancak Lenin, bu uzlaşmayı canın bağışlanması karşılığında cüzdanın “silahlı haydut”a verilmesi örneğiyle kıyasladı. Bu taviz, onu "ihanetle" suçlayan Sol Sosyalist Devrimciler ile ittifakın bozulmasına yol açtı. Sol Sosyalist Devrimciler, Bolşevik hükümetine karşı silahlı mücadeleye giriştiler. Eylül 1918’de Lenin’e "devrime ihanet eden" biri olarak suikast girişiminde bulundular. Bu girişim neticesinde Lenin ağır yaralandı. İki ay sonra Almanya teslim oldu ve Sovyet Cumhuriyeti, Brest-Litovsk’ta kaybettiği tüm toprakları geri aldı.

Bugün Venezuela, benzer bir “Brest-Litovsk momenti”yle karşı karşıya. Latin Amerika’daki sağcı hükümetlerin izole ettiği, neredeyse tümüyle abluka altına aldığı devrimci çekirdek, gelecekteki mücadele için bir savunma hattı olarak devletin varlığını öncelikli kılıyor. Bu bağlamda, PSUV ve Venezuela hükümetinin önceliği, devrimci devlet iktidarının korunmasıdır.

Merhum Komutan Hugo Chávez’in 1992 isyanının başarısızlığından sonra belirttiği gibi, “Yarın ilerlemek için bugün geri çekilmeliyiz.” Bu ricat, ABD hükümetiyle açıktan yürütülecek müzakereleri içerebilir; bu müzakereler, ABD şirketlerinin Venezuela’nın petrol üretiminde daha büyük paylara ve erişime sahip olmasını, ABD çıkarlarına büyük ölçüde fayda sağlayan koşullar altında, siyasi alanı güvence altına almak ve topyekûn yok oluşu önlemek için ekonomik alanda diğer geçici tavizler de dâhil olmak üzere çeşitli şartları kapsayabilir. Amaç, küresel Güney’deki sosyalist güçlerin geri çekildiği bir dönemde, Venezuela ve Küba’yı sosyalizm ve anti-emperyalizmin vazgeçilmesi mümkün olmayan savunma hattı, birer direniş üssü olarak muhafaza etmektir.

Trump, bugün zafer ilan ediyor, “biz kontrolü ele geçirdik” diyor. Bunu esasen kendi ülkesiyle alakalı siyasi amaçlar için yapıyor. Ama bu, gerçeği değiştirmez. Gerçek manada rejimi değiştiremediğinden, kelimeleri devreye sokup, yalan yanlış bir ifadeyle, “rejim değişti” diyor. New York Times gibi şirketlere ait medya kuruluşları, Trump’ın Delcy Rodriguez’i “itaatkâr isim” olarak “seçtiğini söyleyen sözlerini destekleyen yanıltıcı manşetler atıyor, makaleler yayınlıyor. Oysa hiçbir sosyalist, burjuva propagandasını kabul etmesiyle neticelenecek ani tepkiler vermemeli.

Devrim, ağır bir darbe aldı, ancak devlet iktidarı üzerindeki etkisi devam ediyor. Önümüzdeki dönem, birliğini ve stratejik yaratıcılığını sınayacak olsa da, devrim, büyük krizleri yönetme ve aşma konusundaki o olağanüstü kapasitesini sürekli sergilemeyi bildi.

ABD içerisinde yaşayan insanlar olarak bize düşense, imparatorluğun planlarına karşı içteki muhalefeti büyütmeye devam etmek, dezenformasyon kampanyalarına karşı koymak ve Küresel Güney’deki devrimcilerin tehdit ve baskıdan uzak, kendi yollarını çizebilecekleri bir alan yaratmak adına güç dengesini değiştirmek için elimizden geleni yapmaktır.

Neticede devrim dediğimiz şey bir şahıstan ibaret değil. O, toplumsal bir süreç ve kitlesel bir olgudur. Başkan Maduro, New York’ta bir hapishane hücresinde, ancak Bolivarcı proje, Karakas sokaklarında ve Miraflores Başkanlık Sarayı’nda varlığını sürdürüyor.

Manolo De Los Santos
5 Ocak 2026
Kaynak

05 Ocak 2026

, , ,

Sis Perdesi

Bir ara bu ülkede “Venezuela Dostluk Derneği” diye bir dernek vardı. “Saflık fetişi”, saflık takıntısı, küçük burjuvanın efendileri huzurunda arınık olmak için ortaya koyduğu liberal çaba neticesinde dernek, hükmünü yitirdi. Çünkü Maduro, Türkiye başkanıyla buluştu, iş tuttu, hatta Nusret’te oturup et yedi. “Kaldıraç” kelimesinin “avantaj” anlamı öne çıkartıldı. Uygun dayanak noktası, saflık arayışı sebebiyle bir türlü bulunamadı, dünya yerinden edilemedi. Ama aynı derneği kuranlar, yılbaşında ağaç süsleyip piyango çekilişi yaptılar. Dayanak noktası, liberal burjuva değerlerdi. Herkes, hoş görünmek zorunda olduğu yeri ve kişileri gayet iyi biliyordu.

Neticede sosyalist örgütler, burjuvazinin ve devletin milli ve dini prangalarından kurtulma iradesinin basit araçlarından ibaret oldukları bilinciyle hareket ediyorlar. Maduro da zaten dün o bilinçle eleştiriliyordu.

Maduro’yu eleştirenler, onun “otobüs şoförü” olduğu üzerinde duruyor, Mine Kırıkkanat’ın yetiştirdiği solcular, onun fakirliğiyle dalga geçiyorlardı. 

Bugün o solcuların-sosyalistlerin bir vakitler “adayımız ol” diye yalvardıkları Özgür Demirtaş, Venezuela’nın Amerika’nın eyaleti olmasını istiyor. Bu istek, aynı zamanda Türkiye ile ilgilidir. O Demirtaş, cumhurbaşkanı adayı olsaydı, onu eleştirenlere küfürler döşenecek sosyalistler, bugün adamı “mandacı” ilan ediyorlar. Dün Fethullahçılarla yol yürüyen Alper Taş gibiler, bugün bu örgütün Venezuela topraklarından ayrılamayan haytasına ayar veriyor.

Kansu Yıldırım, sendika parasıyla semirmenin derdinde olan bir küçük burjuva olarak, yazdığı gazetenin sahiplerinin mandacı CHP’yle ve İngiltere ile tuttuğu işlerin üzerini örtüyor. EMEP, sahada CHP’nin açtığı icazet alanında at koşturuyor. Seçimlerde EMEP gibi örgütler, Venezuela’da emperyalizmin kuklası olarak sahaya sürülmüş kadına verilen ödülü tebrik eden, onu sahiplenen İmamoğlu için oy topluyorlar. Hapse düşünce yollara dökülüyorlar.

Bugün sol partilerin “anti-emperyalizm”i anımsamaları önemli bir gelişmedir. Ama gene de bu gelişme, şüpheyle karşılanmalıdır. Hepsi, milletvekilliği mazbatası dağıtım merkezi olarak gördükleri DEM’in ve CHP’nin açıklamalarını beklemiş, bağımsız bir sınıf siyaseti ve devrimci siyaset uyarınca tepki geliştirmemişlerdir. DEM’den alınan icazetle, dün Biden’ın gemisine binen Devrimci Parti türü yapılar, Amerika’yı eleştiren bildiriler döşenmişlerdir. Bu bildirilerin bir anlamı yoktur. Başta Trump var diye yazılmaktadır. Demokrat Parti’nin sicili görmezden gelinmektedir. Amerika’daki ağababaları da aynı tavrı sergilemektedir:

“Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu birkaç ayrı dönemde 120.000 Japon Amerikalı, evlerinden ve geçim kaynaklarından kopartıldı ve gözaltı kamplarına konuldu; atom bombaları Hiroşima ve Nagasaki’ye atıldı, çok sayıda masumun ölümüne yol açtı; FBI’a politik örgütlere sızma yetkisi verildi; 1940 tarihinde yürürlüğe giren, hükümetin zor ve şiddet yoluyla yıkılmasını önleme amaçlı Smith Kanunu, Troçkist olan Sosyalist İşçi Partisi liderlerini, daha sonra Komünist Parti liderlerini politik görüşlerinden dolayı hapse attı; bir ‘ulusal olağanüstü hal’in ilan edilmesi durumunda politik muhalifleri toplamak amacıyla gözaltı kampları kuruldu; Kırklı yılların sonlarında ve ellilerde devlette çalışan sekiz bin kişi, politik bağlantıları ve görüşleri nedeniyle işten çıkartıldı, hayatın her alanından binlerce insan işlerinden oldu; Tarafsızlık Kanunu ile İspanya’ya ambargo uygulandığı dönemde birçok şirket, Franco’nun faşist lejyonlarını besledi; çeşitli Üçüncü Dünya ülkelerinde kontrgerilla programları yürürlüğe konuldu; Vietnam Savaşı, Demokrat Parti döneminde yapıldı, çatışma süreci, aynı dönemde tırmandırıldı. Ayrıca, yaklaşık bir asır boyunca Demokrat Parti’nin Kongre’deki lider kadroları, ırk ayrımcısı düzeni korudu, tüm linç karşıtı ve adil istihdam yasalarına mani oldu. Ama tüm bu suçlar, birçoklarına yıkım ve ölüm getirmesine rağmen, nedense liberalleri, sosyal demokratları ve ‘demokratik sosyalist’ antikomünistleri, Demokrat Parti’yi veya onu yaratan siyasi sistemi kınamaya teşvik etmedi. Bu kesimler, komünizme karşı takındıkları hoşgörüsüz tavrı Demokrat Parti’ye sergilemediler.”[1]

Hepsinin de anti-emperyalizmi Marksizm-Leninizmin değil, Amerikan Demokrat Parti’sinin ve buradaki iç uzantılarının bir neticesidir. Başta Trump değil Biden olsaydı, bu partiler, Maduro eleştirileri döşenecekti.

Neticede “bugün solun siyaseti, sermayeye veya devlete yalvarmaktan ibaret. Sermayenin önünde diz çöküp ‘at sırtından şu AKP’yi’ diyorlar veya devletin eteklerine yapışıp ‘bu AKP sana yakışmıyor, defet!’ diye ağlıyorlar.[2]

Bugün Amerika eleştirileri, ucuz AKP karşıtlığı bağlamında gündeme geliyor. Dün Tayyip’in yanına oturdu diye küfrettikleri Maduro’ya bugün sahip çıkıyor olamazlar. O yüzden adını anmıyorlar. Onlar şahsında, birkaç gün önce “Maduro gitsin Türkiye’ye sığınsın” diyen Trump’a yönelik liberal husumet konuşuyor. Düne kadar Amerika’dan alınan silahları tevil edenler, sahiplenenler, “Amerika Türkiye’ye müdahale etsin” diyenler, bugün Amerika’ya meydan okuyor olamazlar.

ESP, bu konuda dürüst. O hâlâ, liberalliğinden hiç vazgeçmiyor, Marksizm-Leninist teoriye aykırı, liberal gevezeliklere sarılıyor. Dün “Ne Sam ne Saddam”[3] diyen ÖDP gibi ESP de, onun uzantısı olarak, “Ne ABD ne Çin-Rusya” diyor. “Emperyalist bloklar arası kavga”dan bahseden liberaller kervanına katılıyor. “Kardeşim, herkes emperyalist, Amerika olmuş çok mu?” diyerek Amerika’yı aklıyor.

Yunanistan Komünist Partisi, aynı lafı ettiği için komünistler arasında teşkil eden birliği dağıttı. “Rusya ve Çin’i emperyalizm dairesinde görmeyenler”i şiddetle eleştirdi. Bu eleştirisi sayesinde birkaç NATO askeri, YKP kortejinde boy gösterdi, partiye bir iki belediye verildi. “Ne Çin Ne ABD” sloganı, liberallerin kendilerini yetiştiren kontrgerilla talimnamelerinden öğrendikleri sis perdesi yöntemiydi. Bu yöntemde amaç, gerçek niyeti gizlemek, dikkatleri başka yöne çekmek, “düşman”a sis bulutu ile diz çöktürmek.

“YKP; ABD, NATO, Çin ve Rusya’yı aynı analitik düzleme yerleştirerek, dünya sisteminin gerçek hiyerarşisini teorik olarak ortadan kaldırdı.”[4] Amerika’yı koruma altına aldı. Çünkü parti, ne kadar kızsa da Amerika ve liberalizmiyle tanımlı alanda at koşturmayı seviyor. Aşırılıkları eleştiriyormuş gibi yapıyor. Ama Amerika’daki emperyalist niteliği örtbas ediyor.

Görünen o ki Amerika, Venezuela’ya yönelik saldırıda bu sis perdesi yöntemine başvurdu. Dikkatleri başka yöne çevirdi. Asıl hedefi olan “Nusretçi” Maduro’yu rehin aldı. Burada Maduro’yu eleştirenler, şimdi kına yakabilirler.

Yunanistan Komünist Partisi ve onun Türkiye’deki uzantısı TKP, NATO operasyonunun parçası olarak, “Çin ve Rusya da emperyalist” korosuna katıldı. ESP ile birlikte bugün asıl emperyalist odak ve güç olarak Amerika’yı perdelemeye, korumaya çalışıyorlar.

Bugün DEM ve CHP’yle iltisaklı sol örgütlerin anti-emperyalizmini sis perdesi operasyonunun parçası olarak görmek gerekiyor. Bugüne dek anti-emperyalizmi “gericilik” olarak görenlerin, emperyalizmi ağzına alanları, “yeni dönemi, gelişimi anlamıyorsunuz, gericisiniz” diye bağırıp parmak arası terlikleriyle kovalayanların yalan söyledikleri görülmeli.

Aynı NATO, “bizde Alexandria Ocasio-Cortez var, siz de birini imal edin” dedi, burada Seda Kadıgil’i ambalajladılar. “Bizde Demokrat Parti’nin taşeron örgütleri var, siz de kurun” dediler, burada TİP gibi yapıları inşa ettiler. TİP, mecliste NATO üyeliği ile ilgili oylamaya devrimci bir itiraz örgütlemek yerine moda çekimine katılmayı tercih etti. Bugün NATO, Pentagon ve CIA emriyle bir gecede vegan, feminist ve lubun olan örgütlerin anti-emperyalizmi yalandan ibarettir.

Neticede bu örgütlerin bilinçaltı, tam da Candan Badem’de dil buluyor. Badem, “İran’la ABD savaşsa ABD’nin yanında yer alırım”, Filistin konusunda “Filistinliler İsrail’e teslim olsunlar, İsrail’den yana olmak gerek” diyen kişi. Bunları NATO devletinin resmi kapeleri imal etti.

O resmi TKP, yıllarca Ergenekon davası görmüş bir subayı, misal, Mehmet Ali Çelebi’yi örgütlemek için uğraştı. Çelebi, AKP’ye gitti, peşinden kendisini örgütlemek isteyenleri sürükledi. TKP gibi yapıların emperyalizmle ilişki içerisindeki sermayenin ve devletin aparatları olduğu net biçimde görüldü.

Bugün Maduro karşısında dökülen timsah gözyaşlarının bir anlamı yok. Anti-emperyalist irade ve direniş, başka yerlerde, halkın ve sınıfın iradesinde aranmalı.

Eren Balkır
4 Ocak 2026

Dipnotlar:
[1] Carlos L. Garrido, The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism, Midwestern Marx Publishing Press, Bahar 2023.

[2] Eren Balkır, “Madara”, 5 Ağustos 2018, İştiraki.

[3] Jean Bricmont, “Ne Sam Ne Saddam”, 2006, İştiraki.

[4] Bisharat Abbasi, “KKE: A NATO And EU's Imperialist Chauvinist Pet Dog in the Cloak of Orthodox Marxism”, 28 Aralık 2025, Substack.

04 Ocak 2026

, ,

İran'dan Latin Amerika'ya


İran bir haftadır hareketli. Gece vakti Venezuela’nın dört kenti vuruldu.

12 Gün Savaşı’ndan muzaffer çıkan İran’ın başarısındaki en önemli nokta, Siyonist İsrail’in hesaplamadığı kitle desteğidir. Savaş teorisyeni Mao Zedong’un işaret ettiği gibi yıkılmayacak tek kale, kitlelerdir.

İran’daki Kürt politik hareketi PJAK, İsrail’in nükleer gerekçesiyle İran’a saldırmasının ardından, bir açıklama yayınlamıştı: Mealen işgal destekleniyor, ülkenin demokratikleşmesi için “Jin, Jiyan, Azadi” sloganı etrafında birleşilmesi gerektiği söyleniyordu. PJAK’ın konumlandığı nokta, yıkılmaz tek kale olan kitlelerin zihnini bulandıran mevziidir.

Pragmatizmi aşan bir saldırgan söylemin demokrasi ve hak mücadelesi ile ilgisi yoktur. Bu saldırıların hemen öncesinde Yeni Yaşam’da yayınlanan bir yazıda, ABD’den çözüm sürecini başlatması talep ediliyor, olası İran harekâtı için Kürtlerin ve Türklerin “barıştırılmasının” gerekliliği, bir tür fırsat olarak emperyalizme sunuluyordu. Kalenin içten oyulması böyle de kalmıyor, süreç başlatıldıktan sonra, sivil toplumculuğu ve komünal yaşamı savunan Öcalan, egemenlerden bir talepte bulunuyordu: Medya ve tüm güç elinizde, sürece aykırı konuşanı susturun! İşte emperyalizm lehine politika üretip bunu “demokrasi, sol, sosyalizm” diye tezgâha çıkarmanın zavallılığı burada teşhir oluyor.

26 yıldır Öcalan’ın ağzından ve kaleminden “tecrit” diye bir sözün dökülmemesinin nedeni burada aranmalıdır. İran-Suriye-Venezuela denklemi, emperyalizmin çıkarları için sahaya sürülenler üzerine kuruludur.

Bu önermeler ve örnekler üzerinden Venezuela’ya dönecek olursak, Nobel Barış Ödülü’nü alan Venezuelalı kadının Trump’a teşekkür etmesi, açık işgal çağrısıdır. Daha önce de Trump, barış ödülünün kendisine verilmesini söylemişti. Sorun, bu ödülün hiçbir anlam ifade etmediği değildir, asıl sorun, bölgemizi de ilgilendiren “barış” kavramının içinin nasıl ve ne uğruna boşaltıldığıdır.

Yeni Yaşam, PJAK, Machado ve Kürt siyasi hareketinin buluştuğu politika aynıdır: "Emperyalistler gelsin, bizi özgürleştirsin! Tıpkı Balkanlar'da ve Kosova'da olduğu gibi!” Bu şu demektir: “Arap liderler bize katliam yaptı, o yüzden emperyalistler bizi özgürleştirirken Arap kadınlarına tecavüz edebilir, Ebu Gureyb’de erkek tutsaklara köpeklerle saldırabilir, her türlü işkenceyi yapabilir!” Nitekim, tüm bunlar oldu da. PJAK da aynısını diyor: “ABD-İsrail gelip bizi özgürleştirsin ama geriye kalan halklara dilediği saldırıyı gerçekleştirsin!” Marks’ın çok açık biçimde tarif ettiği gibi başka bir ulusu ezen/ezilmesine izin veren hiçbir ulus özgür değildir.

Venezuela’da gece yarısı görülen tablo, 2003 Irak İşgali’ni hatırlatır tarzdadır. Maduro, “uyuşturucu karteli” ilân edildi. Saddam “diktatör”dü, Kaddafi ve Esad “diktatör”dü, İran “nükleer üreticisi”ydi, “başında anti demokratik yönetim var”dı, “Filistin’de Hamas var”dı.

İran, Irak, Suriye ve Libya’nın demokrasi mücadelesi kendi halkının vereceği karara bağlıdır ve kendilerini bağlar. Diktatörlük gerekçesi, emperyalist işgali hiçbir şekilde meşrulaştırmaz. Emperyalizm açısından bu “gerekçelerin” hiçbir zaman sonu gelmez. Bugün nükleer, yarın uyuşturucu, diğer gün demokrasi... İşgalin tek gerekçesi vardır: Emperyalizmin bekası için petrolün, tarımın ve tüm kaynakların sömürülmesi. Bu sömürü gerçekleştirilirken, halkların karşı koyma direnci kırılmalıdır. Bu direnç işgalle kırılamaz.

Kaleyi ayakta tutan direnç, ideolojidir ve ideoloji de zihinde başlar. Zihinler, ideolojinin en yoğunlaşmış mevzileridir. Zihinler ele geçirilirse emperyalizme tek taş dahi atılamaz. Bugün Venezuela’nın bu denli kolay işgal edilmesinin nedeni, askerî açıdan görece zayıflığı değildir, halkın anti-emperyalist ideolojiyle kuşatılmamasıdır. Öyle ki daha birkaç hafta önce Maduro, “Sorun petrolse, ABD’nin petrol yatırımı yapması için anlaşırız” ve “Trump ile görüşmemiz sıcak ve samimiydi” demişti. İşgale karşı direncin kırıldığı ilk nokta burasıdır.

Bugün İran bunu demediği için 12 Gün Savaşı’nda halk, büyük ölçüde tek yumruk olup emperyalizmin karşısında durmuştur. Halk desteğini almayan hiçbir askerî gücün uzun vadede başarı sağlaması mümkün değildir.

Filistin, dünya halklarına direnişin tek usta, kitlelerin yıkılmaz tek kale olduğunu canla kanla kanıtladı. Gerisi bize, halklara ve halkların dostlarına kalmıştır. Ülkemizdeki solun büyük bir kısmı bu bilinci bulandırmaktadır.

Karakas’a saldırılar düzenlendiği andan itibaren en işçiciden en demokratına kadar kimse, “emperyalizm” sözünü manşetine ve yazısına taşıyamadı. “ABD Venezuela’yı vurdu” tarzı son derece diplomatik bir dil kullanıldı. Aynı ideolojik bulanıklık, (Partizan şahsında) Gürcistan’da halk hareketi aradı fakat Gürcistan’daki protestolar AB yanlısıydı, AB’den gelecek paranın reddedilmesine karşı çıkıyordu.

İran’daki “Jin, Jiyan, Azadi” sloganlı eylemlere ülkemizden destek verip alanlara çıkanlar, Venezuela için sesini çıkaramaz. Halklarımızın zihnini bulandıranlar bu soldur. Solda dost düşman ayrımı silinmiştir. Aynı şekilde, Latin Amerika solunun da anti-emperyalizmden uzaklaştıkça bu emperyalist saldırılara uğrayacağını kavraması gerekiyor. Hayat ve süreç, bu gerçeği acı deneyimlerle öğretiyor.

Bir noktayı daha açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Neonazileri, İsrail’i karşısına almayan IŞİD’i, diktatörleri, uyuşturucu baronlarını, mafyaları destekleyen, darbecilikten medet uman, hücre tipi cezaevlerini ve anti-demokratik uygulamaları yoksul halklara dayatan, kadınlara fuhuşu “işçilik” adı atında pazarlayan, ABD emperyalizmidir. Ukrayna’daki Neonazilere moral-destek videoları ve erotik fotoğraflar yollayanlar, emperyalistlerin kadın subaylarıdır.

Cahit Külebi’nin şiirinde geçtiği gibi yaşanıyor süreç:

“Bir çocuk ağlarsa dağ başında
Gözyaşında Amerika akar.
Vurdularsa birini, kanı şorladıysa
Bilin ki o kurşunlarda Amerika var.
Kişi kişiye köle tutulduysa, asıldıysa
Darağaçlarında Amerika var.
Ama biz yine de direneceğiz
Sonuncumuza kadar.”

Biz de bulunduğumuz her yerde, elimizden gelen her imkânla, anlatarak, yazarak söyleyerek zihinlere ulaşmalıyız ki emperyalizm halklar nezdinde başarıya ulaşamasın. İşte bu nedenledir ki ısrarla belirttiğimiz gibi, politikanın beyni ideolojidir, onun da kök saldığı yer, zihinlerdir.

Sinan Akdeniz
4 Ocak 2026

03 Ocak 2026

, ,

Önümüzdeki 72 Saat Kritik



Eğer ABD, dünyanın en büyük petrol rezervlerinin bulunduğu Venezuela’yı kontrol altına alma girişimini başarıya ulaştıracak olursa, küresel güç dengelerinde önemli bir değişim yaşanır.

Bu hamlenin amacı, ülkede demokrasiyi tesis etmek veya insan haklarını korumak değil, enerji, ticaret güzergâhları ve bölgesel ittifaklar üzerinde yeniden stratejik hâkimiyet tesis etmektir.

Böylesi bir durumda İran, Vaşington’un stratejisinde en ön sıraya yerleşir.

Venezuela petrolünün kontrolünü ele geçirdiği vakit ABD, Körfez’deki enerji kaynaklarının akışında yaşanacak olası kesintilerin gerçekleşme ihtimalini azaltır, İran’la çatışma durumunda yaşanacak arz şoklarına karşı gerekli tampona kavuşur.

Ham petrol kaynaklarını kontrol eden Vaşington, savaş sırasında İran Körfezi’ndeki enerji altyapısının devre dışı kalması veya yok olması karşısında daha iyi bir konuma sahip olacaktır.

Böylelikle, İran’a karşı yürütülecek savaşın ekonomik maliyeti düşecek, askeri baskılar, politik ve ekonomik düzeyde daha kolay yönetilebilecektir.

Aynı zamanda, böylesi bir kontrole kavuştuğunda, ABD’nin petrolün aktığı kanalları ve petrol fiyatlarını biçimlendirme imkânı artacak, enerji piyasalarında doların oynadığı merkezi rol güçlenecek, ABD’nin elindeki finans gücünü ayakta tutan petrodolar sistemi muhafaza edilecektir.

Dolayısıyla, Venezuela, bölgesel bir meseleden daha fazlasıdır.

Venezuela’ya yönelik saldırı, küresel güç dengesini yeniden tesis etmek ve egemen devletleri yeniden yapılandırmak için güç kullanılması, politik mühendislik faaliyetlerinin devreye sokulması, ekonomik baskılar uygulanması konusunda strateji düzleminde emsal teşkil edecektir.

Ama ABD, Venezuela’da başı derde girecek olursa, güçlü ve kesintisiz ilerleyen bir direnişle karşılaşırsa, ortaya çok farklı bir sonuç çıkacaktır.

Uzun soluklu bir kriz, politik sermayenin tükenmesine, askeri ve ekonomik kaynakların daralmasına, Vaşington’un Ortadoğu gibi başka bölgelere güç aktarma becerisinin iyice azalmasına neden olacaktır.

Böylesi bir durum, aynı zamanda İsrail’in doğrudan ABD’nin bölgedeki nüfuzuna tabi olan stratejik planlarının suya düşmesine yol açacaktır.

Venezuela’da yaşanacaklar, Latin Amerika sınırlarının ötesine uzanan sonuçlar doğuracaktır.

Bu savaş, enerji kontrolü denilen meselenin geleceğini, Amerika’nın gücünün sınırlarını ve jeopolitik çatışma sürecinin Karakas ötesinde ilerleyeceği yönü tayin edecektir.

İbrahim Mecid
3 Ocak 2026
Kaynak

, ,

Venezuela Komünist Partisi Bildirisi



Kasım 2022’de düzenlenen 16. Ulusal Kongre’nin seçtiği Venezuela Komünist Partisi Merkez Komitesi Siyasi Bürosu, 3 Ocak gününün erken saatlerinden itibaren ABD askeri güçlerinin Karakas şehrine ve ülkenin orta bölgesindeki diğer bölgelere yönelik olarak gerçekleştirdiği bombardımanı uluslararası toplum önünde kınar.

Şu ana kadar elde edilen bilgilere göre, havalimanlarını ve diğer stratejik noktaları hedef alan saldırılar, ulusal egemenliği ciddi ölçüde ihlal etmiş, Venezuela halkına karşı doğrudan bir askeri saldırının gerçekleştirildiğini ortaya koymuştur. Şu an itibarıyla, bu suç teşkil eden bombardımanın yol açtığı maddi hasarın boyutunu veya ölü-yaralı sayısını belirten resmi bir rapor yayınlanmamıştır.

Venezuela Komünist Partisi, ABD hükümetinin saldırgan tutumunu ve uluslararası hukuka, halkların kendi kaderini tayin hakkına ve Latin Amerika ile Karayipler’deki barışa yönelik saygısızlığını teyit eden bu emperyalist saldırıyı şiddetle kınar.

Bu durum karşısında, VKP, diğer ülkelerdeki komünist hareketleri ve işçi hareketlerini, ayrıca dünya çapındaki halkçı, demokratik ve anti-emperyalist güçleri, bu yeni ve tehlikeli askeri saldırıya derhal karşı koymaya, Venezuela halkıyla aktif dayanışma göstermek üzere seferber olmaya çağırır.

Emperyalizmin askerleri, Venezuela’dan ve Latin Amerika’dan defolsun!

Venezuela Komünist Partisi
Karakas
3 Ocak 2026
Kaynak