08 Ocak 2026

, ,

YKP’nin Emperyalizm Tanımı


Yunanistan Komünist Partisi’nin başını çektiği “ne Vaşington ne Pekin” kampının yürüttüğü tartışmadan zaferle çıkmak istiyorsak, finans kapitalin rolüne odaklanmalıyız.

Bu tartışmada, finans kapitalin emperyalizmin mevcut sistemi içerisinde güttüğü gaye ile Marksizmin ekonomi analizinin bu finans kapitalin emperyalist üstyapıda vazgeçilmez bir role sahip olduğuna dair bir izahat sunmasının nedenleri üzerinde durmalıyız.

YKP’nin başını çektiği tartışmada, bu partinin ve onunla aynı çizgide konumlanmış olan Troçkistlerin amacının, finansın emperyalizm dâhilinde oynadığı temel rolünü gizlemek olduğunu görmeliyiz. Bu yapılar, finansın oynadığı rolü gizlemek istiyorlar çünkü bugün tanık olduğumuz küresel çatışmayı, esasında gerçekte varolduğu biçimiyle anti-emperyalist bir çatışma değil de “emperyalistler arası bir çatışma”ymış gibi takdim etmeye çalışıyorlar.

Bu türden bir çaba ortaya koyuyorlar çünkü aslında Venezuela’da bulunan Troçkist hizip türünden, YKP’yle bağlantılı reformist, oportünist ve yıkıcı güçlere yardım etmek istiyorlar. Bu hizip, Venezuela işçi hareketinde son derece yıkıcı bir ayrışmaya yol açtı. Buradan da anlıyoruz ki tanık olduğumuz şey, basit bir teorik tartışma değil. Somutta önemli sonuçlar doğuracak bir çalışmayla karşı karşıyayız.

Troçkistler, Maduro hükümetinin işçilere ihanet ettiğine dair yalanı yayarak komünist hareketi epey zayıflattılar. İşte bu yalanı destekleyecek bir fikir olarak “ne Vaşington ne Pekin” diyen fikir geliştirildi. YKP, bu konum üzerinden şundan başka bir şey söylemiyor:

“Sonuçta dünyadaki tüm ülkeler emperyalistleşme eğilimine sahiptir. Dolayısıyla, ABD hegemonyasına direnen ülkelerin hiçbirisinin yanında yer almamalıyız.”

Bugün ABD’nin mevcuttaki tek emperyalist güç olmadığı iddiasını savunan tüm argümanlar, bu fikri temel alıyor. Bunun yakın tarihli bir örneği, Marxism-Leninism Today dergisinden Greg Godels’in Carlos Garrido’nun Rusya ve Çin’in neden emperyalist olmadığını izah eden makalesine verdiği cevaptır. Bu yazıda Godels, Garrido’nun emperyalizmin yeni bir biçim aldığına dair önermesine itiraz ederken, bir yandan da emperyalist sistemin esasında ABD’de merkezileştiği gerçeğini kabul ediyor:

“Garrido’nun görüp varlığına iman ettiği gerçek dönüşüm şöyle bir şey: savaştan evvel varolan beynelmilel sistem, yeniden düzene sokulmaktadır. Neticede kapitalist âlemin finans merkezi olarak Londra’nın yerini New York almıştır. İki büyük savaş arası dönemde oluşmuş hiyerarşilerin, kurulmuş ittifakların, kanlı bir biçimde cereyan etmiş rekabetlerin yerini, ABD’nin egemen olduğu, Soğuk Savaş’ta kapitalizmin koruyucusu rolünü üstlenmesiyle güçlenen yeni bir sömürge sistemi almıştır. Tekelci kapitalist temel, niteliksel olarak aynı kalsa da üst yapısı, tarihsel koşullarla birlikte değişmiştir. Bretton Woods sistemi ve daha sonra altın standardının terk edilmesi, bu değişen koşulların tezahürüdür.”

Bu tartışmada ilginç olan şu ki, Godels makalesinde, Rusya veya Çin’in emperyalist eylemlerde bulunduğuna dair örnekler bulmaya çalışmıyor. Oysa, liberaller, anarşistler veya sağcılar, “bu ülkelerle ittifak kuralım mı kurmayalım mı?” sorusuyla yüzleştiklerinde, sürekli bu türden eylemlere dair örnekler arayıp bulmaya çalışırlar. Godels’in ortaya koyduğu teorik bilgiye vakıf olanlarsa böylesi bir çaba içine giremezler.

Makalede Godels, emperyalizmin bir politika değil, bir sistem olduğunu söylüyor. Buradan da Vaşington’un rakiplerinin de emperyalist olduğuna dair kanıt olarak şu veya bu politikayı göstermesi ihtimali ortadan kalkıyor. Buradan “ne Vaşington ne Pekin” diyen kesim, tartışmadan galip çıkmak için, Godels’in de kabul ettiği, ABD’de merkezileşmiş olan finansın emperyalizmle eş anlamlı olmadığını kanıtlama ihtiyacı duyuyor.

Finansla emperyalizmin eş anlamlı olmadığını söyleyebilmek için Godels, Garrido’nun emperyalizmin kârlarının büyük kısmının finanstan geldiği yönündeki ifadesini çürütmeye çalışıyor:

“Garrido, finans kapitalin uluslararası rolünü yanlış anlıyor. Bu yanlış anlama, neticede onu ‘emperyalist sistemin elde ettiği kârların büyük çoğunluğunun borç ve faiz yoluyla biriktiği”yle ilgili iddiayı dillendirmesine neden oluyor. 2007-2009’daki büyük krizden önce ulaştığı zirvede (genel olarak banka, sigorta, gayrimenkulü içerecek şekilde) finans denilen olgu, ABD kârlarının belki de yüzde 40’ını teşkil ediyordu; bugün, NASDAQ teknolojileriyle birlikte, bu oran muhtemelen daha düşük. Ayrıca bu, sadece ABD’nin kârları. ABD’nin endüstri alanının daralmasıyla birlikte, endüstriyel emtia üretimi Çin Halk Cumhuriyeti, Endonezya, Vietnam, Hindistan, Brezilya, Doğu Avrupa gibi düşük ücret ödenen bölgelere kaydı, neticede ABD, dünya finansının merkezi haline geldi. Emtia üretimi sekteye uğrarsa, hayali sermayenin tüm yapısı, hayali kârlarıyla birlikte çöker.

Kapital’in üç cildinin de ayrıntılı olarak açıkladığı gibi, kapitalist üretim biçiminin temeli meta üretimidir, değerin kaynağı, New York Borsası’ndaki dolandırıcıların gizemli manevraları değil, ücretli emektir.”

Bu argümanın dayandığı temel fikir, yanıltıcı spekülatif finansal kârlar ile emekten elde edilen somut kârlar arasındaki fark nedeniyle, finansın emperyalizm için mutlaka bir ön koşul olmadığını söylüyor. Peki, Gödels, neden emperyalist üstyapının New York merkezli olarak yeniden düzenlendiği gerçeğini kabul ediyor?

Garrido’nun emperyalizmin yeni bir aşamaya geçtiği fikrini reddetsek bile, kapitalist evrenin ABD finansı etrafında dönmeye başladığı gerçeğini neden inkâr edelim? (Ki Garrido’nun yeni bir aşamaya geçildiği iddiası da doğru. Bu değerlendirmesinde Garrido, esasen finansın büyük bir rol üstlendiğini, ABD’nin bunu yalnızca bir avantaj olarak kullanabileceğini söylüyor.)

Garrido’nun burada ortaya koyduğu argümanı doğru bir şekilde anlamak için onun “aslan payı” ile ilgili tespiti üzerinden yazdıklarına bakmak gerekiyor:

“Bugün emperyalist sistemin elde ettiği kârların büyük bir kısmı, borç ve faiz yoluyla birikiyor. ABD, diğer ülkelerin karşılaştığı normal kısıtlamalar olmaksızın sürekli bütçe açığı veriyor, böylece, dünyanın geri kalanını askeri harcamalarını ve denizaşırı yatırımlarını finanse etmeye yönlendiriyor. Bütçe açıkları, ABD’yi zayıflatmak yerine, diğer ülkelerin finansal sistemlerini dolara bağlayarak, ABD’nin jeopolitik ve ekonomik hâkimiyetini pekiştiriyor.

ABD, herhangi bir ülkenin yıllarca sürecek, emek, kaynak ve zaman ile ilgili yatırımları yapacak kudrette olduğundan, çok daha fazla parayı bir saniyeden daha kısa sürede basabilir. Emperyalizm, bugün işte tam da budur. İskeletini ise IMF ve Dünya Bankası gibi küresel finans kuruluşları oluşturmaktadır. Neticede bu kuruluşun dizginleri, sadece ABD’nin elindedir. ‘Emperyalist’ olarak tarif edilen çıkarlarını uygulamaya dökmek istese bile Çin de Rusya da bu küresel finans aygıtlarından istifade edemez. Bilâkis, bu kurumları genelde ABD, Çin, Rusya ve bu ülkelerin müttefiklerine karşı bir silah olarak kullanıyor.”

Bu bağlam, emperyalizmin neden ABD hegemonyasıyla eş anlamlı olduğunu, emperyalist sistemin neden finanstan ayrılamayacağını anlamak için elzemdir. Lenin, emperyalizmi, “kapitalist gelişim sürecinde, tekellerin ve finans kapitalinin egemenliğinin tesis edildiği, sermaye ihracatının belirgin bir önem kazandığı, dünyanın uluslararası tröstler arasında bölünmesi sürecinin başladığı, dünyanın tüm topraklarının en büyük kapitalist güçler arasında bölünmesi sürecin tamama erdiği aşamadır” diye açıklar.

Bahsi edilen bölünme sürecinin tamamlanıp, ABD’nin, diğer tüm ülkelerde sermaye için bankacılık merkezi rolünü üstlenmesinin ardından, işçi hareketinin üstlenmesi gereken görev de değişti. Bu dönemde, en önemli görevlerimizden biri, özellikle ABD hegemonyasını yenmek, böylece emperyalist sistemin bir bütün olarak çözülmesini sağlamaktır.

Bunun gerçekleşmesi için ABD’de bir işçi devrimi olması şart. Bu tespit, hareketimiz içerisindeki belirli bir çelişkiye, yani sınıf mücadelesi ile anti-emperyalist mücadele arasındaki farka işaret ediyor. Bu mücadeleler, hedefleri bakımından büyük ölçüde örtüşüyor, ancak aynı şey değiller.

Bu ayrım, YKP gibi sinik aktörlerin, emperyalizmle mücadele eden ülkeleri işçilerin desteğine layık görmeyerek istismar etmeye çalıştıkları bir husustur. Bu tür partiler, bu anti-emperyalist ülkelerde sınıf çelişkileri mevcut diye ABD hegemonyasını yenmeyi öncelikli gören yaklaşımın devre dışı kalması gerektiğini söyler, buna göre hareket ederler. Özünde bu tavır, dogmatik düşünceye teslim olmuş komünist partilerde yaygın olarak görülen kaba ekonomizmden kaynaklanmaktadır.

Bu ekonomik hatalara dikkat çekmek faydalı olsa da, mücadelenin tüm cephelerinde gerçekten etkili bir siyasi güç oluşturmak için sınıf ve anti-emperyalizmle ilgili çelişkilerle yüzleşmemiz gerekecek. Çok kutupluluğu destekleyenler arasında bu yüzleşmenin gerçekleşmesi gerektiğini rahatlıkla kabul ediyorum. “Çok kutuplu” siyasete abanınca sınıf mücadelesi kenara itilir. BRICS türünden çok kutuplu yapıların her şeyi bizim için halledeceği varsayımı üzerinden hareket edilir. Bu idealizme karşı uyarıda bulunmak şart.

YKP’nin BRICS ülkelerine karşı aldığı tutumdaki en büyük sorun, bu ülkeleri emperyalizmin geliştiği kuluçka merkezleri gibi ele alması, kendi ülkesindeki kapitalist sınıfların bağımsız varlıklarmış gibi hareket ettiğini sanmasıdır. Bu tavrı ile YKP, ülkesindeki kapitalistlerin yol açtığı gerçek tehlikeyi gizlemektedir.

Bu süreçte asıl mesele, Rusya, İran veya diğer yerlerdeki ulusal burjuvazinin birdenbire emperyalist projeleri yürürlüğe koyması değildir, zira zaten bu sınıf, o projeleri uygulayacak mali imkânlardan ve becerilerden yoksundur. Asıl mesele, asıl risk teşkil eden ihtimal, bu sınıfın kendi halkını hegemona, ABD’ye satmasıdır.

Bugün asıl odaklanmamız gereken tehlike budur. Bu ihtimalle başa çıkmanın tek yolu, işçi hareketini inşa etmektir. Ancak önemli olan, bunu ekonomist bir tarzda değil, anti-emperyalist mücadeleyi hesaba katan bir sentez üzerinden yapmaktır. Bu dengeyi tesis etmemiz durumunda, YKP kampıyla yürüttüğümüz ideolojik savaştan zaferle çıkar, işçilerin için çalışan etkili liderler haline geliriz.

Rainer Shea
5 Ekim 2025
Kaynak

0 Yorum: