Odak
noktamızı Hristiyanlıktan Batı felsefesinin saflık fetişi üzerine kurulu dünya
görüşüne kaydırdığımızda, Batı Marksizmi içerisindeki temel paradokslardan biri
görünür hale gelecektir: Batı Marksizmi, bir yandan, Sovyetler Birliği’nde
ortaya çıkan “pozitivist” ve “mekanistik” Marksizmden kendilerini ayırma
umuduyla, “ortodoks dogmaya” karşı mücadelelerinde Hegel’e (Hegelci genç Marx’a)
dönmeyi savunan Batı Marksizmi, bir yandan da Hegel ve diyalektik üzerine
övgüye değer eserler üretme kapasitesine sahip olmasına rağmen, olguları
yorumlama konusunda başvurduğu bakış açısı halen daha Parmenidesçi bir katılıkla
ve Aristocu ikili düşünce biçimiyle maluldür.[49]
Batı
Marksistleri, Hegel’in ruhunu Marksizme yeniden kazandıranlar olduklarını iddia
etse de, somut dünyanın analizi söz konusu olduğunda, diyalektikle
ilişkisi en alt seviyede olan kesimdir. Batı Marksistleriyle ilgili olarak,
Lenin’in İkinci Enternasyonal’de faaliyet yürüten Kautsky ve Bauer gibi
isimlere dediğine benzer bir tespitte bulunabiliriz:
“Kendileri Marksist
diyalektiği öğrendiler, başkalarına da öğrettiler (bu alanda yaptıkları
şeylerin büyük bir bölümü sosyalist yazına yapılmış değerli katkılar olma
vasfını her daim muhafaza edecektir). Ancak, bu diyalektiği uygularken yanlış
yaptılar: pratikte diyalektiğe aykırı bir tutum içerisine girdiler. Eski
biçimlerin hızlı değişimini ve yeni içeriğin eski biçimler tarafından hızla edinilmesi
meselesini dikkate alma konusunda yetersiz kaldılar. Bu sebeple, Hyndman,
Guesde ve Plehanov ile aşağı yukarı aynı kaderi paylaştılar.”[50]
Batı Marksistleri, tıpkı Hegel gibi, hakikatin kendisini açığa vurduğu süreçte
yanlışların bir moment olarak oynadıkları gerekli rolü kavrayamadılar. Hegel’e
göre, “yanlış”mış gibi görünen “en genel manada ayırt erme süreci”nin
parçasıdır ve Hakikat için “önemli bir moment”tir.[51] Hegel’in eserlerinde
sürekli tekrar eden gözde örneklerden biri olarak tomurcuk, çiçek açtığında “yanlış”
bir şey olmadığını kanıtlar. Bu noktada Hegel, her bir unsurun organik bütünlüğe
ait “momentler” olarak “karşılıklı gereklilik hali”ni sürdürdüğünü söyler.[52]
Sosyalizm,
emperyalizmin ve ulusal burjuva sınıfının dış ve iç baskılarıyla
karşılaştığında, devrimi korumak için daha fazla “otoriter” konum almak zorunda
kaldı diye “ihanete uğramış” sayılmaz. Sosyalizm, geri kalmış bir ekonomiyle
karşılaştığında, kendi zıttıyla ilişki kurması ve üretici güçlerini geliştirmek
için yabancı sermayeye açılma sürecine girmesiyle de “ihanete uğramış” ya da
(küçümseyici bir ifadeyle, Leninist olmayan anlamıyla) “devlet kapitalizmine
dönüştürülmüş” sayılmaz.
“Otoriterlik”
momenti ya da “yabancı sermayeye açılma” denilen moment, Batı Marksistlerinin bizi
inandırmak istediği gibi sosyalizmin yok edici bir inkârı değil, özellikle ilk
aşamalarında, “saf” sosyalizm anlayışına ait idealist kavramların aşılmasını
ifade eder. Bu iki moment, sosyalizmi geliştirmek için tarihsel açıdan gerekli
olan reddiyeler olarak ortaya çıkar. “Savaş komünizmi”nin güçlükleri karşısında
Lenin’in Yeni Ekonomi Politika’sına doğru “stratejik ricat”ı gerçekleştirememiş
sosyalist bir Rusya (ki bu güçlükler, esasen İngiltere, ABD, Japonya, İtalya ve
diğerlerini içeren on beş ülkenin işgali ardından dayatılmıştı) hayatta
kalamazdı. Aynı şekilde, “Stalinizm” denilen pratiğin kolektivizasyon çabaları olmasaydı,
Sovyetler Birliği, sanayileşme imkânlarını yitirir, fakirleşirdi. Bir de ayrıca
Batı’daki genel beklenti ve arzu uyarınca Hitlerci güçler gelir, “Yahudi
Bolşevik” tehdidini yok eder, ilk işçi devletini ve emekçi halkların gerçek
manada kendi kendilerini yönetme fikrini ortadan kaldırırdı.[53]
Aynı
şekilde, Küba devriminden sonra Batista çetelerine “otoriter” bir tarzda
müdahale edilmemiş olsaydı, emperyalizm ve ülkedeki karşı-devrimci güçlerin
halk devrimini devirmesi için bir yol açılırdı. Daha az “otoriter” olsaydı,
Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC), savaş sırasında halkının yüzde 20’sini
öldüren, ülkeyi 70 yıldır dünyanın en saldırgan yaptırım rejimlerinden biriyle
boğan ABD imparatorluğu (ve NATO uşakları) tarafından yürütülen hibrit savaşı
atlatamazdı.
Batı Marksistlerindeki saflık fetişinin kınayıp durduğu “otoriterlik” denilen şey,
her durumda bir devrimin egemenliğini ve sosyalist demokrasiyi korumak için
gerekli bir bileşendir. Çünkü Batı Marksistleri, “otoriterlik” ve “demokrasi”yi
soyut bir şekilde ele alıyorlar, yani, “demokrasi hangi sınıf için?” ve “otoriterlik
hangi sınıfa karşı?” sorularını sormadıkları için “otoriterliğin”, emperyalizme
ve emperyalizmle işbirliği yapan ulusal sınıflara karşı, halk için daha zengin,
daha geniş ve daha gelişmiş bir sosyalist demokrasiyi güvence altına almada
oynadığı gerekli rolü göremiyorlar.
Aynı
şekilde, 1978’de “açılım” gibi korkutucu bir riski almamış olsaydı, Çin, 800
milyon insanı yoksulluktan kurtaramaz (ülkede aşırı yoksulluğu ortadan
kaldıramaz), bugün dünyada sosyalist inşanın ve anti-emperyalist direnişin bir
simgesi haline gelemezdi. Samir Amin, Çin konusuyla ilgili tespitinde bu
gerçeği etkili bir ifadeyle dile getiriyor:
“Çin düşmanlığı, Batı solunun iktidarsız kimi akımlarında görülen ‘yirmi üçüncü yüzyılın komünizmini
inşa etmediğine göre Çin ihanet içerisindedir!’ türünden çocukça görüşleri
besliyor!”[54]
Batı
Marksizmindeki saflık fetişi, saflığın kendisinin imkânsız olduğunu göremiyor.
Doğada, toplumda veya düşüncede olsun, her şeyin heterojen ve karmaşık
varlıklar olduğunu, zorunlu olarak, sürece tabi haliyle, diğer tüm şeylerle
bağlantılı olduğunu, o bütünlüğün ilgili şey eliyle şekillendiğini, ayrıca
bütünün o şeyi şekillendirdiğini anlamıyor.
Lenin,
“İkinci Enternasyonal’in Çöküşü” adlı çalışmasında bu gerçeği yalın bir dille
ifade ediyor:
“Marksist diyalektiğin
bize öğrettiği kadarıyla ne doğada ne de toplumda ‘saf’ bir olgu vardır. Zira
diyalektik, bize saflıkla alakalı her türden anlayışın dar, tek taraflı bir
algıya dayandığını, bu algının nesneyi kendi bütünlüğü ve karmaşıklığı
içerisinde kavrayamayacağını söyler.”[55]
Hegel,
nitelik açısından yeni bir aşamaya yönelik her sıçramanın, uzun bir sürece
ihtiyaç duyduğunu, sürecin yanlışların yapılacağı, başarıların elde edileceği
bir dizi momentten oluştuğunu, sürecin bu şekilde olgunlaşacağını anlamıştı.
Tin’den bahsederken çocuk metaforuna başvuran Hegel şunu söylüyordu:
“Tıpkı bir çocuğun uzun
süre iyi bir şekilde beslenmesi ardından aldığı ilk nefesin, yalnızca
niceliksel büyümenin aşamalılığını bozmasında olduğu gibi ki burada çocuğun
doğması sonrası niteliksel bir sıçrama yaşanmıştır, oluşum sürecindeki ruh da
yavaş ve sessiz bir şekilde olgunlaşır. Bu noktada ruh, önceki dünyasının
yapısını parça parça çözerek, birbirinden kopuk belirtilerle anlayabildiğimiz
sallantılı hali ortadan kaldırır.”[56]
Batı
Marksistleri, sürecin gerekli olduğu gerçeğini görmezden gelirler. Sosyalizmin,
insanlık tarihinin niteliksel olarak yeni bir evresinin, zihinlerinde
tasarladıkları saf formda, bir anda var olmasını isterler. Bir çocuğun yetişkin
gibi davranmasını beklerler, çocuk, Shakespeare’i ezbere okuyup cebir
denklemleri çözemediğinde öfkelenirler. Sosyalist devletlerde kınadıkları
şeylerin sadece onlara dayatılmadığını, aynı zamanda bu şeylerin ebediyete dek
varolmayacaklarını göremezler. Evald İlyenkov’un dediği gibi, bunları
“hareketin tarihsel olgunluğundaki eksikliğin emareleri” olarak görmek yerine,
tarihsel olan (yani belirli bir bağlama ait olan) zorunluluğu öze yerleştirip
ebedileştirirler. Bu nedenle, gözlemledikleri her türden kusur ve eksiği,
sosyalizme doğru ilerleyen küresel hareketin rüşeym hali denilen bağlama
oturtmayı unuturlar. Dünyanın hâlâ kapitalist emperyalizm tarafından
yönetildiğini unutan Batı Marksistleri, sosyalist direniş merkezlerinin eski
dünyanın yozlaştırıcı etkilerinden tamamen arınmış olmasını beklerler. Onlar, mevcut
koşulların Michael Parenti’nin ifadesiyle, “kuşatma sosyalizmi” olarak
adlandırabileceğimiz, sosyalist inşa sürecinin ilk aşamasının oluşmasına neden
olduğunu, bu kuşatma sosyalizmininse Vicay Praşad’ın bahsini ettiği, küresel
emperyalist güçlerce yürütülen “melez savaş” güçlerine karşı mücadele yürütmek
zorunda kaldığını görmezler.
Batı
Marksistleri, Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’nde belirttiği gibi,
sosyalist toplumun, kapitalist toplumdan neşet etmiş bir toplum olduğunu,
dolayısıyla, ekonomik, ahlaki ve düşünsel açıdan, içine doğduğu eski toplumun
izlerini taşıdığını unuturlar.[59]
“Kabul
Edebileceğimiz Saf Olmayan Tek Şey Emperyalizmdir”:
Kontrollü Karşı-Hegemonya ve Uyumlu Sol
Batı
Marksizminin saflık fetişi, çelişkilerle maluldür. Bu kesim, emperyalist
Batı’nın kızıl tehlikeye karşı yürüttüğü mücadelelerinin saf olmadığı gerçeği
üzerinde pek durmaz. Örneğin, Adorno ve Horkheimer, “istihbarat servisleri eski
Nazilerle doldurulmuş olan Batı Almanya’daki ABD’nin anti-komünist kukla
hükümetine destek verdiler.” Bu ikili, öte yandan, Sovyetler’i Nazilerle
kıyaslıyor, bir yandan da alenen Hitlerci olan fikirleri yayıyordu. O dönemde
Adorno, “Doğu’nun Batı Avrupa’nın alt kesimini ele geçirmesi muhtemel. Doğu’ya
karşı koyamayanlar, Chamberlain gibi tavizde bulundukları için suçludur”
diyordu.
Bugün
akademide üst düzey Marksizm olarak tanıtılan bu ikili, ABD’nin Vietnam’a yönelik
olarak gerçekleştirdiği barbar istilasını ABD siyasetinin en sağcı
unsurlarından duyulabilecek türden söylemlerle destekledi. Horkheimer, 1967’de
şunu söylüyordu: “Amerika savaş yürütecekse bu savaş anavatanın savunmasıyla
değil, esasen anayasanın ve insan haklarının savunulması ile ilgili olacaktır.”[61]
Soğuk
Savaş süreci ilerledikçe, Batı Avrupa’da Kültürel Özgürlük Kongresi (CCF) adı
altında yürütülen kültürel propaganda programı, emperyalizmin komünizme karşı
küresel mücadelesindeki en önemli adımlarından biri haline geldi.[62] Frances
Stoner Saunders’in tespitiyle:
“Zirvede olduğu dönemde Kültürel
Özgürlük Kongresi'nin otuz beş ülkede ofisleri, onlarca çalışanı vardı,
yirmiden fazla prestijli dergi yayımladı, sanat sergileri düzenledi, bir haber servisine
ve sinema şirketine sahipti, önemli isimlerin katıldığı uluslararası
konferanslar düzenliyor, müzisyenlere ve sanatçılara ödüller dağıtıyor, onların
halka açık performanslar sergilemelerini sağlıyordu.”[63]
Kongrenin
görevi, “Batı Avrupalı aydınları büyüleyen Marksizm ve komünizmle bu aydınlar
arasındaki bağı kesmek, onları ‘Amerikan tarzına’ daha uygun bir bakış açısına
yönlendirmek”ti.[64] Hem Adorno hem de Horkheimer, CCF ile ilgili projelere
katıldı. Örneğin Adorno,
“yazılarını CIA tarafından
finanse edilen ve kendi türünde Avrupa’nın en büyük süreli yayını olan, CIA’in
diğer yayınlarının birçoğu için de model teşkil eden Monat dergisinde
yayımladı. Bunun yanı sıra, Adorno’nun makaleleri, gene CIA’e ait olan Encounter
ve Tempo Presente dergilerinde yayımlandı. Ayrıca Almanya'da
komünistlere karşı kültür sahasında sürdürülen savaşın (Kulturkampf)
örgütlenmesi içerisinde muhtemelen lider konumundaki isim olan CIA ajanı Melvin
Lasky’yi evinde ağırladı, onunla yazıştı ve işbirliği yaptı.”[65]
Adorno
ve Horkheimer, “kapitalizme karşı zaman zaman ne kadar eleştirel olurlarsa
olsunlar, başka bir alternatif bulunmadığını, sonuçta, bu konuda hiçbir şey
yapılamayacağını veya yapılmaması gerektiğini düzenli olarak vurguluyorlar”dı.[66]
Elbette, soyut terimler olan “totalitarizm” veya “otoriterlik”, emperyalist
Batı’nın diline doladığı, hiçbir şekilde teyit edilmemiş antikomünist hikâyeler
üzerinden komünizm ve faşizmi eşitlemek için kullanıldığında, liberal demokrasi
“muhtemel tüm dünyaların en iyisi” olarak görünüyordu.
Sovyetler,
İkinci Dünya Savaşı’nda 27 milyon can kaybettikten sonra, burada bu “Marksistler”,
komünistlerin faşistler kadar kötü olduğunu iddia ettiler. Her fırsatta, “Doğu’daki
‘barbarlar’a dair, ırkçılığın çıkınından çıkan nitelemelere başvuran” bu
Marksist yazarlar, “alt-insan gördükleri insanları ‘canavarlar’ ve ‘Moğol
sürüleri’ şeklinde tanımladılar ve bu insanların ‘köleliği’ seçmiş ‘faşistler’
olduklarını açıktan ilân ettiler.”[67]
Adorno
ve Horkheimer’deki antikomünizm, esasen Batı Marksizmi’ndeki saflık fetişinin tezahürüydü. Bu tavır, Mareşal Jukov’un ünlü deyişi “Sovyetler
Birliği Avrupa’yı faşizmden kurtardı, ama bu yüzden bizi hiçbir zaman affetmeyecekler”
sözünün ispatıydı. Sovyetler Birliği’nin insanlığa yaptığı hizmet, Batı’daki
pek çok kişi tarafından takdir edilmeyecekti. bu kişiler, tıpkı Adorno ve
Horkheimer gibi, SSCB’yi kınarken aynı zamanda kendilerinin de aynı geleneğe,
yani Marksizme bağlı olduklarını iddia ediyorlardı. Buradaki paradoks, Sovyet
sistemi konusundaki görüşlerde, CIA’in bu “Marksistler”den daha “sol”da olmasıyla
ilgiliydi. Bilgiye Erişim Özgürlüğü Kanunu sayesinde ulaşma imkânı bulduğumuz, 1955
tarihli bir CIA belgesi şunları söylüyor:
“Stalin’in zamanında bile
kolektif liderlik vardı. Batı’nın, komünist düzen içerisindeki diktatöre dair
fikri abartılıdır. Bu konudaki yanlış anlamalar, komünist iktidar yapısının
gerçek doğasının ve örgütlenmesinin anlaşılmasındaki eksiklikten kaynaklanmaktadır.
Stalin, geniş yetkilere sahip olmasına rağmen, sadece bir takımın kaptanıydı.”[68]
Komünizmi
ve küresel Güney ile Ortadoğu’daki sömürgecilik karşıtı hareketleri kınayıp
duran Adorno ve Horkheimer’den çok uzak bir isim olmayan Herbert Marcuse de
saflık fetişine derinlemesine bağlı bir bakış açısıyla hareket ediyordu. Vietnam
Savaşı’nın zirveye ulaştığı momentte Marcuse, Vietnam konusunda doğru bir
tespitte bulunuyordu: “Vietnam, sadece uluslararası siyasete ait meselelerden
biri değil, sistemin özüyle yakından bağlantılı bir olgudur.”[69]
Ayrıca
ABD’nin Vietnam’ı işgalini, kendi içindeki siyah nüfusa muamelesiyle
ilişkilendiren Marcuse, Vietnam’daki mücadele türünden sömürgecilik karşıtı
mücadelelerin emperyalist merkezlerdeki mücadelelerle ilişkilendirilmesi
gerektiğini savunuyordu.[70] Gene de, Vietnam halkının mücadelelerini
desteklemesine rağmen Marcuse, Ho Chi Minh ve Vietnam Komünist Partisi önderliğinde
ilerleyen mücadelenin sosyalist toplum inşası ile bir ilgisinin bulunmadığını
söylüyordu.[71] Çünkü Marcuse, bu mücadelenin sosyalizmin nasıl olması
gerektiğiyle ilgili o “saf” fikri uygulamaya koyamadığını, pratikte inşa
edilenin gerçek manada sosyalizm olmadığını düşünüyordu.
Marcuse,
Sovyetler Birliği’ne de uzaktı. Sosyalizmin inşasında geri kalmış koşullar ve
sürekli emperyalist saldırılar nedeniyle karşılaşılan zorlukları kabul eden
Marcuse, bu sosyalist inşayı gene de totaliter ve kapitalist yaşam tarzından
niteliksel olarak ayırt edilemeyecek bir pratik olarak görüp mahkûm ediyordu.
Marcuse, bu bağlamda, Sovyetler Birliği'nin zorunlu olarak savunmada olduğunu,
öncelikle üretim güçlerinin, bilim ve teknolojilerin merkezi olarak
geliştirilmesine odaklanması gerektiğini anlamıştı. Lenin’in iktidar ele geçirildikten
kısa bir süre sonra belirttiği gibi, Sovyetler’in devrimi ve ülkenin
egemenliğini koruyacak, süreçte halkın yaşam standartlarını yükseltecek, etkili
bir devlet inşa etmesi gerekiyordu. Sovyetler’in “Sömürgeciliğe ve emperyalizme
boyun eğmek ya da ekonomik ve teknolojik kalkınmayı hızlandırmak” arasında
seçim yapmak zorunda kaldığını söyleyen Marcuse, onun “toplam yönetim gücüne
ihtiyaç duyduğunu [öyle ki] teknik bir seviye elde edildikten sonra otomasyon
daha hızlı ilerleyebilsin” diye düşünüyordu.[72] Sovyetler, kendisini
emperyalist düşmana ancak bu şekilde savunabilirdi.
Bu
gerçeği kabul etmesine rağmen Marcuse, Sovyet “totalitarizmini”, Adorno ve
Horkheimer’da gördüğümüz, belirli bir temelden yoksun teorik yaklaşım üzerinden
eleştirmeye devam etti. Ancak, Adorno ve Horkheimer’ın aksine, Marcuse’un
eleştirisi çok daha ilkel düzeydeydi, çünkü Sovyetler Birliği’nin nasıl savunma
pozisyonuna zorlandığını ve Batı emperyalizmi tarafından nasıl sınırlanmış
olduğunu anlamasına, Sovyetler’in tam da kendisinin farkında olduğu sebeplere
bağlı olarak bu işleri yaptığını bilmesine rağmen onu eleştirmekten geri
durmuyordu. Saflık fetişi, bu tür değerlendirmelerde kendisini ele
veriyordu: Esasında Sovyetler, Marcuse’nin “saf” sosyalizmine layık olamadığı
için eleştiriliyor, onun özünde kapitalist yaşam biçiminden farklı olmadığı ileri
sürülüyordu.
Marcuse’nin,
dünyanın tek boyutlu gerçekliğe tabi olduğu tezini mümkün kılan da bu saflık
fetişi ve “diyalektik düşünceyi sosyalist kamp analizine taşıma konusunda sergilediği
beceriksizlik”ti.[73] Sosyalist “kamp”, devrimini korumak için saflığını bozmak
zorunda kaldığından, Marcuse’ye göre, kapitalist-emperyalist dünyayla
arasındaki fark silinmişti. Dolayısıyla sosyalist kamp, küresel sisteme bir
alternatif değil, onun bir bileşeni veya bir biçimi olarak görülüyordu. Marcuse,
SSCB’yi tıpkı Horkheimer gibi “devlet kapitalizmi” olarak görüp eleştiriyordu.[74]
Her iki isim de SSCB’deki sosyalizmin küresel kapitalist sistemden niteliksel
açıdan farklı olmadığını, SSCB’nin küresel kapitalist sistemin nispeten daha “otoriter”
ve “devletçi” hali olduğunu düşünüyordu.
Marcuse’nin
Tek Boyutlu İnsan adlı eseri, yalnızca gerçeklerin var olmasını sağlayan
faktörlere değil de somut olgulara bakıp yargıda bulunanları diyalektik karşıtı
bulup eleştiriyor ama kendisi de sosyalist ve kapitalist kampı küresel “tek
boyutlu uygarlığa” ait birbiriyle bağlantılı sistemleri olarak eşitlemek
suretiyle, kendisi de olguları diyalektik karşıtlığı üzerinden gerçekleri
örtbas ediyor.[75] Marcuse’nin sosyalist kampın tıpkı kapitalizm gibi “çalışma
ve sermaye verimliliğini yapısal dirence dayanmadan sömürdüğünü, buna karşılık,
çalışma saatlerini önemli ölçüde azalttığını ve yaşam konforunu arttırdığını”
söyleyebilmesi için, bu durumu doğuran hem mevcut hem de tarihsel koşulları göz
ardı etmesi gerekiyordu.[76]
Kapitalizmin
emekçi sınıflara mevcuttaki “rahat” hayatı temin edebilmesinin nedeni, son üç
yüz yıl boyunca yabancılara ait topraklardaki kaynakların Batı sermayesine
akmasını sağlamak için dünyayı sömürgeleştirmiş olmasıydı. Batı kapitalizminin
zenginleştiği bu süreç, (“ilkel birikim” adı verilen) sömürgeleştirme ve çitleme
gibi ağır sonuçlar doğuran işlemlere ihtiyaç duyuyordu. Bu işlemler dâhilinde,
bir yandan Avrupa’daki halk kitleleri yoksullaştırılırken, sömürge halklar soykırımlara
tabi tutuldu, Afrikalılar köleleştirildi, onlara ait topraklare el konuldu. Ardından,
on dokuzuncu yüzyılın son on yılında kapitalizmin gelişimi modern emperyalizm
aşamasına ulaştığında, bu katliam, çok daha geniş boyutlara taşındı. Bu süreç
iki dünya savaşına, Nazizme yol açtı, sömürgeleştirilmiş halkların daha fazla
katliam ve soykırımla yüzleşmesine neden oldu. Marx’ın dediği gibi, kapitalizmin
“tepesinden tırnağına, her gözeneğinden kan ve pislik akıyordu.”[77]
Bununla
birlikte, bu süregelen el koyma ve sömürü sürecinin semeresini Batı ülkelerindeki
işçiler yemiyordu. Küçük bir kısmın bu sınıfa akıyor oluşu, kapitalist sınıfın
cömertliğinin bir sonucu değildi. Lenin’in (ve Engels’in) dediği gibi,
“emperyalist ülkelerdeki proletaryanın ayrıcalıklara sahip üst tabakası, kısmen
medeni olmayan uluslardaki yüz milyonlarca insanın sırtından geçinir.”[78] İşçi
hareketinin “üst tabakasının” sağcı oportünist ve sosyal şovenist kesimlerinin,
“emperyalistlere ait aşırı kârlar üzerinden satın alındığı” doğru ve yerinde
bir tespittir.[79] Ancak bu noktada, Lenin’in “küçük burjuvazi ve işçi
sınıfının belirli bir [üst] tabakası”ndan söz ettiği üzerinde durulmalıdır.
Lenin, emperyalist ülkelerdeki tüm işçi sınıfından bahsetmiyordu.[80]
Marcuse’nin
de üzerinde durduğu, elde edilmiş “rahat hayat”a ait unsurların bir kısmı, ABD’de
(ve Avrupa’da) yüzyıllık işçi mücadelesinin neticesinde elde edilmişti. Bu
mücadeleler de çoğunlukla komünistler, sosyalistler ve militan işçi sendikaları
tarafından yönetilmişlerdi. Kapitalizm, emekçilere hiçbir rahatlık sunmadı. O
tavizleri, bizatihi örgütlü işçi sınıfı mücadeleleriyle kapitalist sınıftan ve
onun siyasi kuklalarından kopartıp almıştı. Bu tavizler, esasında radikal
dönüşümlerin önünü almak için, stratejik bir gayeyle bahşedilmişlerdi.
Marcuse’ye
göre, emperyalist ülkelerin işçi sınıfı, mevcut duruma tümüyle entegre
olduğundan, artık devrimci bir sınıf değildi. Bu, doğal olarak ya 1) Tek
Boyutlu İnsan gibi metinlerdeki sefil karamsarlığa ya da 2) bütün işin
üçüncü dünya tarafından yapılması gerektiği fikrine yol açıyordu. Her iki
durumda da, onun pozisyonları emperyalist merkezin kapitalist sınıfını tehdit
etmiyordu. Eğer işçilere, Marksistlerin kapitalizmden fayda sağladıkları,
dolayısıyla onu değiştiremeyecekleri söylenirse, o vakit sosyalizm için
dövüşmezlerdi. Böylelikle, egemen sınıfa koruyucu kalkan temin edilmiş olurdu. Gene
aynı şekilde, işçilere, özgür olabilmeleri için üçüncü dünyanın kendilerini
özgürleştirmesini beklemeleri gerektiği söylenirse, o vakit küresel sosyalizm mücadelesinin
tüm yükü üçüncü dünyaya terk edilmiş olurdu. O sırada kendilerini “istisnai”
varlıklar olarak gören Batı Marksistleri, elleri ceplerinde, oturup küresel Güney’in
tüm işleri yapmasını beklerlerdi. Bu politik konum, yalnızca emperyalist
merkezdeki işçi sınıfı mücadelesi değil, aynı zamanda emperyalistlerin
yürüttüğü hibrit savaşın yükünden sosyalist devrimle birlikte kurtulaak olan
çevre ülkelerin mücadeleleri için de zararlıydı. Her zaman parlak fikirler dile
getiren Henry Winston’ın dediği gibi:
“Marcuse’ye göre, işçi
sınıfı, tüm ümitsizliğiyle, gericileşmiş, sisteme koşa koşa entegre olmuştu. O
artık kapitalizmin mezar kazıcısı değil, destekçisiydi. [...] Devrimci değişim
adına Marksizm-Leninizme yapılan bu türden saldırılar, sık sık gündeme
geliyordu. İşçi sınıfının öncü rolüne ilişkin Marksist-Leninist anlayışa
yönelik itirazı esas alan bu türden ‘devrimci’ saldırıları tekeller, pasif bir tutumla
karşılamadılar. Tekeller, bu saldırıları gerçekleştirenleri eğitim ve kitle
iletişim merkezleri aracılığıyla parasal açıdan besledi, teşvik ve reklâm etti.”[81]
Bu
konumun farklı biçimleri, ABD solunun aşırı sol kesimlerinde, bilhassa kimi
komünist ve anarşist mahfillerde karşımıza çıktı.[82] Aradaki fark şuydu: işçi
sınıfı, emperyalizmin merkezindeki hoşluklara teslim olmuş işçilerden ibaret
bir toplam yerine (ki Marcuse bu görüşteydi), en azından yüzde 70’ini teşkil
eden beyaz kısmıyla işçi sınıfı, işçi değil “yerleşimci” olarak ele alınıyordu.
Bu yerleşimciler, yerleşimci-sömürgeci Amerika projesinin gerekli piyade
askerleriydiler. Yeni aşırı sol anlayışa göre işçi sınıfı, sermaye ile
antagonistik bir ilişki içerisindeki devrimci sınıf olma vasfından uzaktı, “beyaz
proletarya” da bir efsaneden ibaretti. Gerçekte sadece “yerleşimci sınıf” diye
bir şey vardı.
Bu
görüşler, Marcuse’ninkinden çok daha aşırı olsa da, her ikisi de emperyalist
merkezin işçi sınıfının devrimci potansiyeli konusunda alabildiğine kötümser bir
yaklaşımın gelişmesine neden oldu. Pratiğe dönük fikirleri kapitalist sınıfın
hedefleriyle uyumlu olduğu ölçüde, her ikisi kesim de radikal burjuva medyası,
akademi ve STK’lar tarafından kucaklandı. Marcuse’nin sosyalist ve kapitalist
kampı diyalektik karşıtı bir yaklaşım üzerinden eşitleyen teorisi, sosyalist
kampın geri kalmış ülkelerini, Batı’nın harcadığı süreden çok daha kısa bir
zamanda sanayileştirdiği gerçeğini de görmezden geliyordu. Üstelik, sosyalist
ülkeler, başkalarının topraklarını sömürgeleştirmek, yerli halkı soykırıma tabi turmak
veya siyahları köleleştirmek gibi kapitalist gelişimin arka planını teşkil eden
iğrenç suçları işlemek zorunda kalmamışlardı. Bilâkis, sosyalist bloktaki
sanayileşme süreci, Afrika, Asya, Ortadoğu veya Hint-Amerika coğrafyasında
yüzyıllardır Batı sömürgeciliği ve emperyalizminin baskısı altında olan çevre
ülkelerin güçlenmesini sağladı (bu süreç, bugün Çin’in Bir Kuşak Bir Yol
Girişimi üzerinden ilerliyor).
Marcuse’nin
tarihsel özne rolü bahşettiği “üçüncü dünya”, büyük ölçüde sosyalist bloktan gördüğü
dayanışma, askeri, politik ve ekonomik düzeyde ondan aldığı yardımlar sayesinde
özgürlüğünü muhafaza etmeyi bildi. Sosyalist blokla bir şekilde ilişki
kuramayanlarsa, genellikle bağlı oldukları emperyalist güçlerle ilişkilerini yeni-sömürgecilik
biçimi altında sürdürmek zorunda kaldılar. Artık ortada belirgin bir farklılık
söz konusuydu ve bu farklılık da Avrupa uluslarının hâkimiyetinin aleniyetini
yitirmiş olmasıyla ilgiliydi. Hâkimiyet, eski sömürgelerde yüzeyde Batı tarzı
burjuva demokrasileri kılıfı altında hükmünü yürütmekteydi. Bu demokrasiler, IMF
ve Dünya Bankası gibi dizginleri Avrupa ve Amerika’nın elinde bulunan küresel
finans kurumlarınca borç tuzağına sokularak kontrol altında tutuluyorlardı.
Yapısal uyum programları aracılığıyla, Batılı emperyalist güçler, yeni-sömürgelerde
özelleştirme, kemer sıkma, serbestleştirme ve düzenlemelerin kaldırılması
maddeleri üzerine kurulu ajandalarının uygulanmasını sağlıyor, bu ülkeleri,
Batılı tekelci sermayenin yağma pratiğine ve bu ulusları yoğun biçimde sömürmesine
dönük faaliyetlerine devam etmesi, bu pratiklerin ve faaliyetlerin alanının
genişletilmesi için verimli hale getiriyorlardı. Sosyalist kampın yıkılması
sonrası bu sürecin işlediği zemin genişletildi, sürecin kendisi iyice
derinleştirildi. Böylelikle, (sosyalist dünya ile kurdukları yoldaşça ilişkiler
sayesinde) özerk bir konuma sahip olan üçüncü dünya ülkeleri, hızla Batı
sermayesinin kulu kölesi kılındı.
Sosyalist
kampın teorisini pratiğe taşıyamadığını, bu nedenle, kapitalizmden niteliksel
olarak farklı olmadığını belirten (iki olguyu eşitleyen) Marcuse, hem dönem
dâhilinde oluşan jeopolitik duruma hem de teorinin kendisine yönelik cehaletini,
bilerek ya da bilmeden ortaya koydu. Yirminci yüzyılda sosyalizm, aynı zamanda
insanlık tarihinin en büyük emperyalist güçlerin yürüttüğü hibrit savaş
karşısında devrimini korudu, ama ülküleştirdiği, niteliksel açıdan yeni bir
toplumu inşa edemedi. Esasında tüm ilişkilere kapitalizmin hâkim olduğu bir
dünyada, sosyalizm mücadelesinin “saf” sosyalist ülküye benzemesini beklemek
idealist ve çocukçaydı.
Gene
de Marcuse bile sosyalist kampın emekçi kitlelere rahat bir hayat sunabildiği
gerçeğini kabul etmek zorunda kalıyordu. Oysa, Marcuse’nin iddiasının aksine,
sosyalist kamptaki bu rahatlıkla, kapitalist kamptaki rahatlık bir tutulamazdı.
Rahatlığa yol açan koşulların her iki kampta da temelde farklı olması bir yana,
rahatlığın kendisi de bir olgu olarak köklü bir şekilde farklıydı. İş
güvencesi, konut, sağlık hizmetleri, eğitim, çocuk bakımı ve devlet tarafından
sağlanan diğer sosyal güvenlikler açısından, sosyalist kamptaki rahatlık,
Avrupa’nın refah devletini savunan sosyal demokrasi pratikleri dâhilinde emekçi
kitlelerin deneyimlekleri rahatlıktan çok daha yüksek seviyedeydi. ABD’deki
emekçi kitlelerin deneyimlediği rahatlığınsa on katıydı. Buna, işçi konseyleri
ve parti aracılığıyla siyasi katılım yeteneğini, egemen olan dayanışma ruhunu, ayrıca
genel olarak ırkçılık ve suçun yokluğunu eklediğinizde, iki tarafı eşitleyen
yaklaşımın saçmalığı daha da belirgin hale geliyordu. Bununla birlikte,
karşılaştırma, yalnızca kapitalist ve sosyalist kamp arasında yapılmamalı,
sosyalist kampın sosyalizmi inşa ettiği dönemle sosyalist kamp öncesi dönemin
koşulları da kıyaslanmalıydı. Bu kıyas bile tek başına, sosyalist kampın yüz
milyonlarca insana onurlu ve özgür hayatlar sunma konusunda elde ettiği
başarıları tarihsel bağlama oturmamızı sağlıyordu. Bu insanlar Marcuse’nin
yorumlarını, Batı Marksizminin iman ettiği saflık fetişinde görülen olağan
saygısızlık ve sosyal şovenizmin gülünç ve simgesel tezahürleri olarak görüyorlardı.
Marcuse,
görecek kadar uzun yaşayamazsa da, sosyalist kampın çöküşü ve çöküşe eşlik eden
“şok terapisi”, sadece önceden sosyalist kampa mensup olan ülkelerde yoksulluk,
suç, fuhuş ve eşitsizlik ile ilgili oranları hızla artırmak suretiyle, yaşam
standardını, yaşam süresini ve siyasi katılım imkânlarını ortadan kaldırdığı
süreç üzerinden harap etmekle kalmadı, aynı zamanda üçüncü dünya ülkelerini ve
kapitalist kampa mensup ülkeleri de mahvetti.[83] Komünizm tehdidi görünürde
ortadan kalkmışken, üçüncü dünyaya ait kaynaklar (ile Sovyet sonrası dönemde devletlere
ait kaynaklar) yeniden Batılı güçlerin sofrasına takdim edildi. Bir vakitler
sosyalist kampta rahat içerisinde yaşayan işçi sınıfının sunduğu alternatifin
baskısından kurtulmuş olan birinci dünya ülkelerinde sermaye, kendi halk
sınıflarına yeniden öfke kusma imkânına kavuştu. Böylelikle, işçi hareketinin
yüz yıl boyunca elde ettiği kazanımlar aşındı. Güvencesiz, düzensiz ve daha
sömürücü iş koşullarının oluşması için zemin hazırlandı. Bu süreçte beyaz
proletaryanın önemli bir kısmı sahip olduğu “orta sınıflara has konum”u kısmen
yitirdi. Noah Hraçvik’in tespitiyle, bu kesim yeniden proleterleşti.[84]
Daha
önce de dile getirdiğim gibi:
“[...] Tek Boyutlu
İnsan gibi, ‘her iki tarafı’ eleştirme ve birbirine eşitleme görevini
üstlenen eserler, aslında tek tarafın yani kapitalizmin işlerini görürler. Bu iş
dâhilinde ilgili eserler, sosyalist deneyleri gayrimeşru ilan eden ‘sol’
kampanyaya katkı sunarlar. ‘Sol’un bu gayrimeşrulaştırma kampanyası, sermayenin
meşrulaştırılmasına dönük çabalar dâhilinde merkezi öneme sahiptir.”[85]
Adorno,
Horkheimer, Marcuse gibi yirminci yüzyılda açığa çıkmış Batı Marksizmi
geleneğine mensup pek çok kişide gördüğüğümüz saflık fetişi, Gabriel
Rockhill’in “küresel teori endüstrisi” olarak adlandırdığı yapının mayasını
teşkil eder. Söz konusu fetiş, bahsi edilen isimlerin “radikal şifacılar”
olarak işlev görmeleri için gerekli ideolojik zemini meydana getirir. Bu isimler,
esasında benim “kontrollü karşı-hegemonya” dediğim şeyin ajanları olarak, “radikalleşme
potansiyeline sahip unsurları, özellikle gençleri ve öğrencileri, toplum içerisinde
emperyalizm yanlısı anti-komünist bir çatı altında yeniden toplamak için
radikal pozu keserler, kendilerini bu radikal imaj üzerinden pazarlarlar.[86] Akademide
ve medyada, kapitalizmden çok sosyalizmi eleştiren “Marksistler”e
rastlamamız asla tesadüf değildir. Hegemonik düzen, halktaki hoşnutsuzluğu
mevcut düzeni esaslı olarak sorgulamayan alanlara yönlendiren kontrollü
karşı-hegemonik kurumlar, hareketler ve güçler yaratır, besler, bunların her
yana nüfuz etmesini sağlar. Batı akademilerinde övülen “Marksist” yazarlar, bu
kontrollü karşı-hegemonya sürecinin somutlaştığı aracılardan başka bir şey
değildir.
Günümüz
bağlamında, kendilerini “Marksist” olarak görmeye devam eden radikal şifacılardan
biri olarak Slavoj Žižek’in “komünist pozu kestiği oyun”u, insanları etkileme
konusunda tartışmasız en başarılı olan yöntemdir.[87] Batı’nın en tehlikeli
filozofu ve dünyanın en tanınmış Marksisti olarak anılsa da, Žižek’i esasında
Batı’nın en etkili radikal şifacısı olarak nitelemek mümkündür. Batı Marksizmindeki
saflık fetişi dininin yeni papası odur.[88]
Antikomünist
Batılı Marksist ataları gibi, Žižek de komünizmi, yani komünist partiler
tarafından yönetilen sosyalist devletleri “insanlık tarihinde ideoloji, politika,
etik, toplum dâhil tüm alanlarda tanık olunabilecek en kötü felâket” olarak
görür, ayrıca, Stalinist rejimin “çekilen çilelerin o soyut düzleminde” Nazizmden
daha beter olduğunu savunur.[89] Rockhill’in de dile getirdiği biçimiyle, Mao’nun
“on milyonlarca insanı açlığa mahkûm edip acımasızca öldürdüğünü” iddia ederken
Žižek, Mao’nun kendi yurttaşlarını öldürmeyi amaçlamadığı sonucuna varan
antikomünist Komünizmin Kara Kitabı’nın bile sağında konumlanıyor. [90] Rockhill
onunla ilgili şunları söylüyor:
“Gerçek mücadelelerden kök
alan, Siyahlara ait müziği temellük edip, evcilleştiren ve ana akımın parçası
kılan Elvis gibi, Žižek de en önemli görüşlerini Marksist gelenekten ödünç alıp
onların özünü ortadan kaldırmak adına, eğlenceli postmodern bir kültürel
aşureye malzeme kılmak suretiyle, ilgili görüşleri neoliberalizmin komünizmden
intikam aldığı dönemde birer tüketim nesnesine dönüştürerek meta hâline
getirdi.”[91]
Bu
“dünyaca ünlü Marksist”, anti-komünist kariyerine eski memleketi olan sosyalist
Yugoslavya’da başladı. Burada, kendisinin de kabul ettiği üzere, “sosyalist
düzenin altını oymaya yönelik çalışmalara bizzat katıldı.”[92] NATO’nun
Yugoslavya’yı acımasızca bombaladığı dönem öncesinde Žižek, “komünist hükümete
karşı yürütülen muhalefet hareketinin bir parçası” olan Mladina isimli
haftalık dergiye köşe yazıları yazdı. Bu yayın, “Yugoslavya Komünist Partisi’nin
uzun ve ayrıntılı raporuna göre, CIA’in desteklemekle suçlanmıştı.”[93]
Ayrıca
Žižek, Liberal Demokrat Parti’nin kurucularından biriydi. Partinin önde gelen isimlerinden
Žižek, bir süre partiye başkanlık etti. ABD/NATO’nun çoğunlukla sivilleri hedef
alan bombardımanı ile birlikte Yugoslavya bölünme sürecine girdiği 1999 yılında
Žižek, bu konuya dair şunu söyledi: “Tam da solcu olduğum için ben ‘Bombalansın
mı bombalanmasın mı?’ tartışmasıyla ilgili olarak şunu diyorum: Yeterince bomba
atılmadı, zaten o bombaların atılması da çok gecikmişti.”[94]
Bugün
Batı’dan kaynaklanan histerik Rusya karşıtı propagandanın yayılmasını sağlayan
ve “sol” kesimi NATO’nun faşist Ukrayna’ya finansman sağlaması fikrini
desteklemeye teşvik eden aynı “Marksist” felsefeci söylüyor bunları. Bu desteğiyle
Žižek, insanlığı nükleer kıyamete daha da yaklaştıran, Rusya’ya yönelik vekâlet
savaşına katkıda bulunuyor.[95]
Nikos
Mottas’ın belirttiği gibi, “Bugün Ukrayna’yı savunmak için NATO’nun daha da
güçlenmesi gerektiğini söyleyen şarlatanla, 1999 yılında NATO’nun emperyalist
müdahalesi ve Yugoslavya’nın bombalanmasını açıktan destekleyenin aynı kişi
olması kesinlikle tesadüf değil.”[96]
Žižek,
24 Şubat’ta başlayan özel operasyonları ait olduğu, onlara sebep olan
faktörlerden kopartıyor.NATO’nun doğuya doğru genişlememeye dair vaadini
ayaklar altına aldığını, bu durumun Rusya’nın varlığını ve güvenliğini tehdit
ettiğini tümüyle görmezden geliyor. 2014’te ABD’nin planladığı Euromaidan darbesini
dikkate almayan Žižek, bu darbenin, Neo-Nazi Azak taburu ve faşist Sağ
Sektör’ün müdahalesiyle Yanukoviç’in devrilmesine, anti-komünist ve Rusya
karşıtı aşırı sağ oligark Petro Poroşenko’nun iktidara gelmesine sebep olduğunu,
bu kesimin Nazi ve Hitler işbirlikçisi Stepan Bandera’yı ulusal kahraman ilan
ettiklerini, 2014’ten 2022’ye kadar uzana süreçte Donbass bölgesinde çoğunluğu
etnik olarak Rus olan 14.000 kişinin, Azak Taburu mensubu Nazilerin kesintisiz
top ateşiyle katledildiklerini görmüyor. Žižek, Komünist Parti ve Rusçaya
getirilen yasaktan ölümlere yol açan şiddet eylemlerine dek tüm baskı
biçimlerini kapsayan, etnik Ruslar ve komünistlerin maruz kaldıkları zulme
gözlerini kapatıyor. Donbass halkının 2014’te saldırıya uğramaya
başladıklarından beri Rusya’dan yardım talep ettiklerini, bölgedeki en ilerici
güçler olarak Rusya Federasyonu, Ukrayna, Donetsk ve Lugansk komünist
partilerinin ilk olarak Rus yardım çağrısında bulunanlar olduğu gerçeğinin
üzerini örtüyor. 2014 tarihli Minsk anlaşmalarından bu yana Rusya’nın
diplomatik çözüm peşinde koştuğunu, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in yakın
zamanda kabul ettiği gibi, Batı’nın vaatlerini yerine getirmeye hiçbir şekilde
çalışmadığını, bunun yerine, Minsk anlaşmalarını NATO’nun Ukrayna’nın ordusunu
Rusya’ya karşı yürütülecek vekâlet savaşı bünyesinde güçlendirmek için zaman
kazanmak amacıyla kullandığını görmezden geliyor.[97] Bu bağlam göz ardı
edildiğinde, Žižek’in savaş konusundaki tehlikeli ve çocukça pozisyonu anlam
kazanıyor. Ancak bu bağlam bilinmediğinde Žižek’i ciddiye alabiliriz.
Küba
(ayrıca Çin, Venezuela ve neredeyse diğer tüm sosyalist deneyimler) söz konusu
olduğunda Žižek, Küba sosyalizmine yönelik diyalektik karşıtı burjuva
eleştirilerini, gerçeği bağlamından koparan nesnelleştirilmiş bir analiz içerisinde
dile getiriyor. Küba devrimini yıkmak için son altmış yıl içerisinde
uluslararası planda kınanan ambargolardan kimyasal saldırılara, terör
finansmanından CIA’in Fidel’in hayatına yönelik gerçekleştirdiği 600’ü aşkın
suikast girişimine kadar birçok yönteme başvuran ABD’ye, dünyanın en büyük
imparatorluğuna sadece 90 mil uzaklıktaki küçük bir adanın yüzleştiği tarihsel
baskıları görmezden geliyor.[99] Bu bağlamı ve onun nasıl ortaya çıktığını göz
ardı etmek suretiyle Žižek, devrimin başarısız olduğu ve Kübalıların günlük
yaşamının “atalet, sefalet, uyuşturucu, cinsellik ve haz âlemine sığınma
pratiği”ne indirgeyen, saflıkçı, diyalektik karşıtı bir sonuca ulaşıyor. Burada
bahsedilen paradoksu net bir biçimde görmek mümkün: Küba, desteklemek için
fazla “katışkılı” bulunuyor. Küba gibi ülkeler ve oradaki pratikler Žižek gibilerin
saf sosyalizmine layık olamıyorlar. Aynı düzeyde şeylermiş gibi görülmüyorlar.
Ama nedense aynı Žižek, ABD, NATO ve Nazilere yakın duran faşist Ukrayna
devletini Rus tehdidine karşı destekleyebiliyor. Onu kendince “saf”
bulabiliyor. Nedense Žižek, Rus tehdidi dediği şeyin eski sömürge ülkelerin (en
azından başlarında ABD kuklası hükümetlerin bulunmadığı ülkelerin) ve sosyalist
kampın desteğini arkasına aldığını görmüyor.
Bu
noktada ayrıca Batı liberalizminin dil ve söylem konusunda belirlediği “kabul
edilirlik” sınırlarına da değinmek gerekiyor. Özgeçmişiyle bize antikomünist
olduğu, oportünist bir yaklaşımla “komünist pozu kestiği” gerçeğini gözümüze
sokan Žižek, 2019 yılında Jordan Peterson ile gerçekleştirilen, mutluluk meselesiyle
ilgili tartışmada “Marksist” konumu temsil
etmesi için seçilen kişiydi. Kapitalist egemen sınıfın kontrolündeki
karşı-hegemonik kurumlar, soyut bir şekilde formüle edilmiş anti-komünist “Marksizm”in
tartışma sahnesinde var olmasına tümüyle rıza gösterirler. “Sosyalizm her zaman
başarısız oldu” miti sorgulanmadan, sorgulanamaz bir varsayım olarak varlığını sürdüğü
sürece, bu saflık fetişi ile uyumlu “Marksizm”e akademide, medyada,
STK’larda ve sivil toplumda serbest hareket edeceği alan her zaman
tanınacaktır.
Carlos L. Garrido
[Kaynak:
The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism, Midwestern Marx
Publishing Press, Bahar 2023.]
Dipnotlar:
[49] Bu konuda Marcuse’nin Akıl ve Devrim; Adorno’nun Hegel: Üç
Çalışma; Anderson’ın Lenin, Hegel ve Batı Marksizmi eserlerine
bakılabilir. Bunlar Hegel’le ve Hegel’le bağlantılı konularla ilgilenen
düşünürlerin ürettiği, övgüyle karşılanan metinlerdir.
[50]
V. I. Lenin, Collected Works, Cilt. 31 (New York:
International Publishers, 1974), s. 102.
[51]
Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 23.
[52]
Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 2.
[53]
Daha fazlası için bkz.: Domenico Losurdo, Stalin: The History and Critique
of a Black Legend, çeviri: David Ferreira (Open Source, 2020).
[54]
Samir Amin, Only People Make Their Own History: Writings on Capitalism,
Imperialism, and Revolution (New York: Monthly Review Press, 2019), s. 110.
[55]
V. I. Lenin, Collected Works, Cilt. 21 (New York: International
Publishers, 1974) 236. Türkçesi: İştiraki.
[56]
Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 6.
[57]
Evald Ilyenkov, “From the Marxist-Leninist Point of View.” Marx and the
Western World içinde, yayına hz.: Nicholas Lobkowicz (Londra: University of
Notre Dame Press, 1967), s. 403.
[58]
Michael Parenti, Black Shirts and Reds: Rational Fascism and the Overthrow
of Communism (San Fransisko: City Lights Books, 1997), s. 49. Vijay
Prashad, Washington Bullets (Yeni Delhi: Leftword Books, 2020), s. 133-134.
“Bir toplum üzerinde dört başı mamur bir hâkimiyet tesis etmek için bundan
fazlasına ihtiyaç vardır. Bu noktada sabotaj faaliyetleriyle ekonomik ablukayı
bunun yanında hakikati ortadan kaldıracak kültür ve medya çalışmalarını içeren
bir melez savaşın yürütülmesi gerekir. Melez savaş denilen şey, toplumsal ve
politik hayatın farklı kesimlerinden, devlete çalışan ya da çalışmayan
aktörleri kullanan geleneksel ve yeni yöntemlerin birleşimini ifade eder.
Fikirler sahasında süren cenk, bu melez savaşın parçasıdır. ABD ve ona bağlı
oligarşik müttefikler düşman ülkeleri sabotaj ve ekonomik ablukalarla boğar,
sonra da hükümet karşıtı ‘renkli devrim’i yapacak unsurlar yetişsin diye halk
denilen tarlayı sürer. Rejim değiştiğinde ise halk kendisinin yıllardır
taşıdığı umutları karşılayacak yeni bir hükümetin kurulması aşamasında politik
ağırlıktan mahrum bırakılır.”
[59]
Marx ve Engels, MECW, Cilt. 24, s. 63.
[60]
Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anti-Communism”. Türkçesi: İştiraki; Theodor Adorno, Critical Models:
Interventions and Catchwords, çeviri: Henry W. Pickford (New York: Columbia
University Press, 2005), s. 94.
[61]
Yayına hz.: Wolfgang Kraushaar, Frankfurter Schule und Studentenbewegung:
Von der Flaschenpost zum Molotowcocktail 1946-1995, Cilt. I: Chronik (Hamburg:
Rogner & Bernhard GmbH & Co. Verlags KG, 1998), s. 252-3. Aktaran:
Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anti-Communism.”
[62]
Frances Stoner Saunders, The Cultural Cold War: The CIA and the World of
Arts and Letters (New York: The New Press, 1990), s. 1.
[63]
Saunders, The Cultural Cold War, s. 1.
[64]
Saunders, The Cultural Cold War, s. 1.
[65]
Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anti-Communism.”
[66]
Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anti-Communism.”
[67]
Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anti-Communism.”
[68]
Central Intelligence Agency, “Comments on the Change in Soviet Leadership,” Freedom
of Information Act: CIA.
[69]
Herbert Marcuse, La fine dell'utopia, çev.: by S. Vertone, (Laterza,
Bari, 1968). Akt.: Losurdo, Western Marxism, s. 88.
[70]
Marcuse, La fine dell'utopia; Losurdo, Western Marxism, s. 88-89.
[71]
Marcuse, La fine dell'utopia, s. 57, 65, 73; Losurdo, Western Marxism,
s. 90.
[72]
Domenico Losurdo, Western Marxism, s. 90. Herbert Marcuse, One-Dimensional
Man (New York: Routledge, 2007), s. 41.
[73]
Carlos L. Garrido, “The Relevance and Failures of Marcuse’s One-Dimensional
Man,” Hampton Institute (31 Mayıs 2021): Hampton; Marcuse, One-Dimensional Man, s.
128.
[74]
Max Horkheimer, “Lo Stato authoritario,” in La società de transizione,
ed. by W. Bre de (Einaudi, Turin, 1979), s. 4.
[75]
Marcuse, One-Dimensional Man, s. 187, 66.
[76]
Marcuse, One-Dimensional Man, s. 46.
[77]
Karl Marx, Capital, Cilt. 1 (New York: International Publishers,
1974) s. 760.
[78]
V. I. Lenin, Collected Works, Cilt. 23 (Moskova: Progress
Publishers, 1974), s. 107
[79]
Lenin, CW, Cilt. 23, s. 107.
[80]
Lenin, CW, Cilt. 23, s. 110.
[81]
Henry Winston, Class, Race and Black Liberation (New York: International
Publishers, 1977), s. 215.
[82]
Settlers: The Myth of the White Proletariat [“Yerleşimciler: Beyaz
Proletarya Efsanesi”], dışişleri ile baklantığı, “J. Sakai” müstear ismini
kullanan bir anarjistin elinden çıkmıştı. Kitap komünist solu son birkaç yıl
içerisinde yumuşattı. Kitap tam da radikal akademide ve belirli komünist
örgütler içerisinde bugünkü ABD’yi “yerleşimci-sömürgeci proje” olarak takdim
eden geçici modanın açığa çıktığı dönemde gündeme geldi. Bu sürecin ideolojik
liderliğini Gerald Horne ve kitabı The Counter-Revolution of 1776 [“1776
Karşı-Devrimi”] üstlendi. Burada amaç, Trump hareketinin köklerini ve Obama’ya
yönelik tepkilerin kaynağını tarihsel planda tespit etmekti. Kitap, Amerikan
devriminin gerçekte kölelik kurumunu koruma amacı güden bir karşı-devrim
olduğunu söylüyordu. Yalnız bu yerleşimci-sömürgecilik teorisi, Marksizmin ABD’deki
devrimci savaşla ilgili görüşlerini görmezden geliyor, böylelikle, ABD
toplumunun gelişimi konusunda Marksizmin diyalektik materyalist bakış açısıyla
çelişen bir anlayış için gerekli teorik çerçeveyi sunuyordu. Nesnel çelişkileri,
gelişmeleri ve süreci ele almayan, niteliksel birikimin sonucu olarak
gerçekleşen nicel sıçramaları görmeyen, doğa, toplum ve düşüncede
gözlemlediğimiz hareketin diğer temel diyalektik kanunlarını incelemeyen kitap,
sonunda, tıpkı Marcuse gibi, emperyalizmin merkezinde yaşayan işçi sınıfının
devrimci potansiyeli konusunda alabildiğine kötümser bir görüş dile
getiriyordu. Marcuse’nin kitabındaki radikalizm gibi bu kitaptaki radikalizm de
burjuva medyasında, STK’larda ve akademide baş tacı edildi, bol bol okundu.
Horne’nin kitabına kaynaklık eden 1619 Project [“1619 Projesi”] isimli
kitap bu konuda önemli ve güzel bir örnektir.
[83]
Sovyetler’in yıkılışının yol açtığı etkiler konusunda daha fazla bilgi için
bkz.: Parenti, Blackshirts and Reds; Carlos Martinez, The End of the
Beginning; Roger Keeran ve Thomas Kenny, Socialism Betrayed.
[84]
Noah Khrachvik, What is to be Done… Like Now? (Dubuque: Midwestern Marx Publishing
Press, 2023).
[85]
Garrido, “The Relevance and Failures of Marcuse’s One-Dimensional Man.”
[86]
Gabriel Rockhill, “Capitalism’s Court Jester: Slavoj Žižek,” CounterPunch (January
02, 2023): Counterpunch. Türkçesi: İştiraki.
[87]
Rockhill, “Capitalism’s Court Jester: Slavoj Žižek.”
[88]
José Dueño, “The most dangerous philosopher in the West?” America (4
Nisan 2018): America.
[89]
“‘20th Century Communism’ by Slavoj Žižek,” HARDtalk BBC, kaynak: Simon Gros
YouTube hesabı: Youtube; Slavoj Žižek, Did Somebody Say
Totalitarianism? Five Interventions in the (Mis)use of a Notion (Londra:
Verso, 2001), s. 127-129.
[90]
Slavoj Žižek, In Defense of Lost Causes (Londra: Verso, 2009), s. 169.
[91]
Rockhill, “Capitalism’s Court Jester: Slavoj Žižek.”
[92]
Thomas Moller Nielsen, “Unrepentant Charlatanism (with a Response by Slavoj
Žižek),” The Philosophical Salon (25 Kasım 2019): PS.
[93]
Rockhill, “Capitalism’s Court Jester: Slavoj Žižek.”
[94]
Slavoj Žižek, “Against the Double Blackmail,” New Left Review 234 (Mart-Nisan
1999): NLR.
[95]
Slavoj Žižek, “Pacifism is the Wrong Response to the War in Ukraine,” The
Guardian (21 Haziran 2022): Guardian.
[96]
Nikos Mottas, “Slavoj Žižek, an apologist of Capitalism disguised as “Marxist philosopher,”
Midwestern Marx Institute for Marxist Theory and Political Analysis (01
Temmuz 2022): MWM.
[97]
Scott Ritter, “Merkel Reveals West’s Duplicity,” Consortium News (05
Aralık 2022): Consortium.
[98]
“Slavoj Žižek on Cuba and Yugoslavia,” Žižek.UK (01 Aralık 2016): Zizek.
[99]
Carlos L. Garrido, “Anti-Government Protests in Cuba Provoked by U.S. Embargo
Has Right-Wingers Salivating at the Prospect of Regime Change,” Covert
Action Magazine (12 Ağustos 2021): CAM.
[100]
“Slavoj Žižek on Cuba and Yugoslavia,” Žižek.


0 Yorum:
Yorum Gönder