09 Ocak 2026

,

Bildiğimiz Tek Bir Şey Var: Yenileceksiniz


Amerika’ya ve Amerikancılara söylüyorum: İran boğazınızda bir kılçık, hevâ ve hevesinize saplanmış bir diken olarak kalmaya devam edecek. Kininiz, her gün biraz daha büyüyecek. Her geçen gün daha da çok nefret edeceksiniz. Daha çok hesap yapacak, daha çok plan kuracak, daha çok yalan söyleyeceksiniz. Bir umutla yeni şeyler deneyeceksiniz. Sonra denediklerinizi unutup, bir kez daha deneyeceksiniz.

Demiyorum ki, tamamen başarısız olacaksınız. Hayır! Her defasında sizi umutlandıran bir şeyler olacak. Yaklaşacak ama tutamayacaksınız. Dokunacak ama teslim alamayacaksınız. Öldürecek ama boyun eğdiremeyeceksiniz. “Oluyormuş gibi olması”, nefretinizi umudunuzdan daha fazla büyütecek. Kibriniz, bir türlü tatmin olmayacak. Kininiz kibrinizden her zaman daha büyük olacak.

Mahmut Derviş, direnişin bitmeyecek olmasından duyduğunuz nefretinizi mısralarında öylesine güzel yazmıştı ki, kininizi daha da artırmıştı:

“Kaydet! Arap’ım/
Kartımın numarası Elli bin/
Sekiz çocuğum var/
Dokuzuncusu da yolda, yaz sonunda burada!/
Kızıyor musun?”

Biliyorum, hayatta en çok arzu ettiğiniz şey petrolü, enerji yollarını, nadir elementleri filan ele geçirmek değil. En çok arzu ettiğiniz şey, kişiliğimizi ve bilincimizi ele geçirmek. Sizin karşınızda “küçük” olduğumuzu kabul etmek! Hatta bizi yaşatmak istediğinize de eminim. Öldürmek değil, ödüllendirmek istiyorsunuz. Kibriniz öylesine büyük ki, ödüllendirilmeyi arzu etmemizi bekliyorsunuz.

Suud Kralı’nı çiçeklerle karşılayıp Maduro’yu kelepçelerle kaçırmanızın sebebi bu. Kişiliğin ancak ödülle satın alınabileceğini atalarınız öğretti size. Direnerek, aç-sefil ölmemizdense, karnı tok boyun eğerek yaşamamızı daha fazla arzuluyorsunuz. Mahmud Derviş bunu da yazmıştı:

“Sekiz çocuğum var
Giysilerini, defterlerini taştan çıkarıyorum, ekmeklerini!
Sadaka bekleyecek değilim kapında
Konağının önünde küçülecek değilim
Kızıyor musun?”

Sadece İran’la değil sorununuz, bütün direnenlerle!

Sizin efendiliğinizi kabul etmeyen herkesten nefret ediyorsunuz. Konağınızın, köşkünüzün, sarayınızın önünde küçülmeyenlere öylesine kızıyorsunuz ki, bu sizi delirtiyor. Delirmiş bir başkanınız var. Deliliğini gücünden değil, nefretinden alıyor. Bu nefretiniz hiç bitmedi.

Zekeriya’yı kestiniz, İsa’yı çarmıha gerdiniz, Hüseyin’in bedenini ezdiniz. Ama içiniz soğumadı. Soğumaz da. Nasıl soğusun ki? Bu da sizin kaderiniz: Efendiliğiniz size değil, bize bağlı. Hasmınız size boyun eğmedikçe efendiliğinizi nasıl hissedeceksiniz ki?

Yanlış anlamayın. Zeki olduğunuzu kabul ediyorum. Direnen her insanı şaşırtan oyunlarınız var. Akıl sır ermez tuzaklar kurma kabiliyetiniz var. Yaptığınız planların torunlarımıza ve onların da torunlarına yetecek kadar çok olduğuna eminim. Fakat her defasında buna aldanmayan birileri de çıkıyor. Nasıl olduğunu sadece Allah biliyor; ne siz biliyorsunuz ne de biz. Bu nasıl bir hesap, kimse bilmiyor.

Atanız Firavun’u ve onun düşmanını hatırlıyor musunuz? Musa, yasak yılda doğmuş, onun arayan gözlerin içinde büyümüş, Firavun’un ömrü onu aramakla geçmiş ve ona ulaşamadan bitmişti. İşte o günden beri tedirgin ve kaygılısınız. Çok hesap yapıyor, çok para harcıyor, çok tuzak kuruyor ama gün geliyor, burnunuzun dibini görmüyorsunuz. Nasıl olduğunu ne biz biliyoruz ne de siz. Sadece Allah biliyor.

Kısacası Amerika’ya şunu söylemek istiyorum: Amerikancılar bilmez belki ama siz biliyorsunuz ki, bu, çok eski bir mücadele; binlerce yıllık. Çok insan öldürdünüz, çok insan kandırdınız. Allah var, elinizden gelenin en iyisini yaptınız. Çoğu zaman başarılı da oldunuz. Fakat her defasında karşınıza birileri dikildi. Dedim ya, bunun nasıl olduğunu kimse bilmiyor. Onlara dokundunuz ama teslim alamadınız. Öldürdünüz ama boyun eğdiremediniz. Herkesi kandırsanız da sizi tanıyan birileri çıktı. Bin bir maskenin ardına saklansanız da sizi tanıyan birileri hep var oldu. Siz de onları tanıyorsunuz. Unutmanız mümkün mü?

Son olarak Yahya Sinvar’ı şehid ettiğiniz günle ilgili bir şey sormak istiyorum. Siz ki, propagandanın tanrısısınız. Halka bir şey göstereceğiniz zaman noktasına-virgülüne, jestine-mimiğine her şeyine dikkat edersiniz. Fakat siz de biliyorsunuz ki, o gün şu dünyada olmasını en son isteyeceğiniz şey oldu. Kimin aklından geçerdi ki, Sinvar elindeki asayı size fırlatırken sizin de onu kameraya alıp bütün dünyaya yayacağınız. O gün onun kahramanlığını ve eğilmez duruşunu kendi elinizle sonsuza kadar yaşattığınızı anladınız. Hep bir şeyler eksik kalıyor, değil mi? Bunca gözetleme aygıtınıza rağmen, hep göremediğiniz bir şeyler oluyor, değil mi?

Bu körlüğün size atanız Firavun’dan miras kaldığını biliyorsunuz, değil mi?

İyi de neden kurtulamıyorsunuz bundan? Onca teknolojiye, paraya, adama rağmen? Bunun nasıl olduğunu çok düşündüm, eminim, siz bizden daha çok düşünmüşsünüzdür: Bu hatanın bir şifresi, bir kodu, bir algoritması var mı? Ama inanın kimse bilmiyor, sadece Allah biliyor. Bildiğimiz tek bir şey var: Yenileceksiniz.

“Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Yakında siz de gerçeği bileceksiniz.” [En’âm: 67]

Mücahit Gültekin
9 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: