Amerika’ya
ve Amerikancılara söylüyorum: İran boğazınızda bir kılçık, hevâ ve hevesinize
saplanmış bir diken olarak kalmaya devam edecek. Kininiz, her gün biraz daha
büyüyecek. Her geçen gün daha da çok nefret edeceksiniz. Daha çok hesap
yapacak, daha çok plan kuracak, daha çok yalan söyleyeceksiniz. Bir umutla yeni
şeyler deneyeceksiniz. Sonra denediklerinizi unutup, bir kez daha
deneyeceksiniz.
Demiyorum
ki, tamamen başarısız olacaksınız. Hayır! Her defasında sizi umutlandıran bir
şeyler olacak. Yaklaşacak ama tutamayacaksınız. Dokunacak ama teslim
alamayacaksınız. Öldürecek ama boyun eğdiremeyeceksiniz. “Oluyormuş gibi
olması”, nefretinizi umudunuzdan daha fazla büyütecek. Kibriniz, bir türlü
tatmin olmayacak. Kininiz kibrinizden her zaman daha büyük olacak.
Mahmut
Derviş, direnişin bitmeyecek olmasından duyduğunuz nefretinizi mısralarında
öylesine güzel yazmıştı ki, kininizi daha da artırmıştı:
“Kaydet!
Arap’ım/
Kartımın numarası Elli bin/
Sekiz çocuğum var/
Dokuzuncusu da yolda, yaz sonunda burada!/
Kızıyor musun?”
Biliyorum,
hayatta en çok arzu ettiğiniz şey petrolü, enerji yollarını, nadir elementleri
filan ele geçirmek değil. En çok arzu ettiğiniz şey, kişiliğimizi ve
bilincimizi ele geçirmek. Sizin karşınızda “küçük” olduğumuzu kabul etmek!
Hatta bizi yaşatmak istediğinize de eminim. Öldürmek değil, ödüllendirmek
istiyorsunuz. Kibriniz öylesine büyük ki, ödüllendirilmeyi arzu etmemizi
bekliyorsunuz.
Suud
Kralı’nı çiçeklerle karşılayıp Maduro’yu kelepçelerle kaçırmanızın sebebi bu.
Kişiliğin ancak ödülle satın alınabileceğini atalarınız öğretti size.
Direnerek, aç-sefil ölmemizdense, karnı tok boyun eğerek yaşamamızı daha fazla
arzuluyorsunuz. Mahmud Derviş bunu da yazmıştı:
“Sekiz
çocuğum var
Giysilerini, defterlerini taştan çıkarıyorum, ekmeklerini!
Sadaka bekleyecek değilim kapında
Konağının önünde küçülecek değilim
Kızıyor musun?”
Sadece
İran’la değil sorununuz, bütün direnenlerle!
Sizin
efendiliğinizi kabul etmeyen herkesten nefret ediyorsunuz. Konağınızın,
köşkünüzün, sarayınızın önünde küçülmeyenlere öylesine kızıyorsunuz ki, bu sizi
delirtiyor. Delirmiş bir başkanınız var. Deliliğini gücünden değil, nefretinden
alıyor. Bu nefretiniz hiç bitmedi.
Zekeriya’yı
kestiniz, İsa’yı çarmıha gerdiniz, Hüseyin’in bedenini ezdiniz. Ama içiniz
soğumadı. Soğumaz da. Nasıl soğusun ki? Bu da sizin kaderiniz: Efendiliğiniz
size değil, bize bağlı. Hasmınız size boyun eğmedikçe efendiliğinizi nasıl
hissedeceksiniz ki?
Yanlış
anlamayın. Zeki olduğunuzu kabul ediyorum. Direnen her insanı şaşırtan
oyunlarınız var. Akıl sır ermez tuzaklar kurma kabiliyetiniz var. Yaptığınız
planların torunlarımıza ve onların da torunlarına yetecek kadar çok olduğuna
eminim. Fakat her defasında buna aldanmayan birileri de çıkıyor. Nasıl olduğunu
sadece Allah biliyor; ne siz biliyorsunuz ne de biz. Bu nasıl bir hesap, kimse
bilmiyor.
Atanız
Firavun’u ve onun düşmanını hatırlıyor musunuz? Musa, yasak yılda doğmuş, onun
arayan gözlerin içinde büyümüş, Firavun’un ömrü onu aramakla geçmiş ve ona
ulaşamadan bitmişti. İşte o günden beri tedirgin ve kaygılısınız. Çok hesap
yapıyor, çok para harcıyor, çok tuzak kuruyor ama gün geliyor, burnunuzun
dibini görmüyorsunuz. Nasıl olduğunu ne biz biliyoruz ne de siz. Sadece Allah
biliyor.
Kısacası
Amerika’ya şunu söylemek istiyorum: Amerikancılar bilmez belki ama siz
biliyorsunuz ki, bu, çok eski bir mücadele; binlerce yıllık. Çok insan
öldürdünüz, çok insan kandırdınız. Allah var, elinizden gelenin en iyisini
yaptınız. Çoğu zaman başarılı da oldunuz. Fakat her defasında karşınıza
birileri dikildi. Dedim ya, bunun nasıl olduğunu kimse bilmiyor. Onlara
dokundunuz ama teslim alamadınız. Öldürdünüz ama boyun eğdiremediniz. Herkesi
kandırsanız da sizi tanıyan birileri çıktı. Bin bir maskenin ardına saklansanız
da sizi tanıyan birileri hep var oldu. Siz de onları tanıyorsunuz. Unutmanız
mümkün mü?
Son
olarak Yahya Sinvar’ı şehid ettiğiniz günle ilgili bir şey sormak istiyorum.
Siz ki, propagandanın tanrısısınız. Halka bir şey göstereceğiniz zaman
noktasına-virgülüne, jestine-mimiğine her şeyine dikkat edersiniz. Fakat siz de
biliyorsunuz ki, o gün şu dünyada olmasını en son isteyeceğiniz şey oldu. Kimin
aklından geçerdi ki, Sinvar elindeki asayı size fırlatırken sizin de onu
kameraya alıp bütün dünyaya yayacağınız. O gün onun kahramanlığını ve eğilmez
duruşunu kendi elinizle sonsuza kadar yaşattığınızı anladınız. Hep bir şeyler
eksik kalıyor, değil mi? Bunca gözetleme aygıtınıza rağmen, hep göremediğiniz
bir şeyler oluyor, değil mi?
Bu
körlüğün size atanız Firavun’dan miras kaldığını biliyorsunuz, değil mi?
İyi
de neden kurtulamıyorsunuz bundan? Onca teknolojiye, paraya, adama rağmen?
Bunun nasıl olduğunu çok düşündüm, eminim, siz bizden daha çok
düşünmüşsünüzdür: Bu hatanın bir şifresi, bir kodu, bir algoritması var mı? Ama
inanın kimse bilmiyor, sadece Allah biliyor. Bildiğimiz tek bir şey var:
Yenileceksiniz.
“Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Yakında siz de
gerçeği bileceksiniz.” [En’âm: 67]
Mücahit Gültekin
9 Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder