Yunanistan
Komünist Partisi’nin başını çektiği “ne Vaşington ne Pekin” kampının yürüttüğü
tartışmadan zaferle çıkmak istiyorsak, finans kapitalin rolüne odaklanmalıyız.
Bu
tartışmada, finans kapitalin emperyalizmin mevcut sistemi içerisinde güttüğü
gaye ile Marksizmin ekonomi analizinin bu finans kapitalin emperyalist üstyapıda
vazgeçilmez bir role sahip olduğuna dair bir izahat sunmasının nedenleri
üzerinde durmalıyız.
YKP’nin
başını çektiği tartışmada, bu partinin ve onunla aynı çizgide konumlanmış olan
Troçkistlerin amacının, finansın emperyalizm dâhilinde oynadığı temel rolünü gizlemek
olduğunu görmeliyiz. Bu yapılar, finansın oynadığı rolü gizlemek istiyorlar
çünkü bugün tanık olduğumuz küresel çatışmayı, esasında gerçekte varolduğu
biçimiyle anti-emperyalist bir çatışma değil de “emperyalistler arası bir
çatışma”ymış gibi takdim etmeye çalışıyorlar.
Bu
türden bir çaba ortaya koyuyorlar çünkü aslında Venezuela’da bulunan Troçkist
hizip türünden, YKP’yle bağlantılı reformist, oportünist ve yıkıcı güçlere
yardım etmek istiyorlar. Bu hizip, Venezuela işçi hareketinde son derece yıkıcı
bir ayrışmaya yol açtı. Buradan da anlıyoruz ki tanık olduğumuz şey, basit bir
teorik tartışma değil. Somutta önemli sonuçlar doğuracak bir çalışmayla karşı
karşıyayız.
Troçkistler,
Maduro hükümetinin işçilere ihanet ettiğine dair yalanı yayarak komünist
hareketi epey zayıflattılar. İşte bu yalanı destekleyecek bir fikir olarak “ne Vaşington
ne Pekin” diyen fikir geliştirildi. YKP, bu konum üzerinden şundan başka bir
şey söylemiyor:
“Sonuçta dünyadaki tüm
ülkeler emperyalistleşme eğilimine sahiptir. Dolayısıyla, ABD hegemonyasına
direnen ülkelerin hiçbirisinin yanında yer almamalıyız.”
Bugün
ABD’nin mevcuttaki tek emperyalist güç olmadığı iddiasını savunan tüm
argümanlar, bu fikri temel alıyor. Bunun yakın tarihli bir örneği, Marxism-Leninism
Today dergisinden Greg Godels’in Carlos Garrido’nun Rusya ve Çin’in neden
emperyalist olmadığını izah eden makalesine verdiği cevaptır. Bu yazıda Godels,
Garrido’nun emperyalizmin yeni bir biçim aldığına dair önermesine itiraz
ederken, bir yandan da emperyalist sistemin esasında ABD’de merkezileştiği
gerçeğini kabul ediyor:
“Garrido’nun görüp varlığına
iman ettiği gerçek dönüşüm şöyle bir şey: savaştan evvel varolan beynelmilel
sistem, yeniden düzene sokulmaktadır. Neticede kapitalist âlemin finans merkezi
olarak Londra’nın yerini New York almıştır. İki büyük savaş arası dönemde
oluşmuş hiyerarşilerin, kurulmuş ittifakların, kanlı bir biçimde cereyan etmiş
rekabetlerin yerini, ABD’nin egemen olduğu, Soğuk Savaş’ta kapitalizmin
koruyucusu rolünü üstlenmesiyle güçlenen yeni bir sömürge sistemi almıştır.
Tekelci kapitalist temel, niteliksel olarak aynı kalsa da üst yapısı, tarihsel
koşullarla birlikte değişmiştir. Bretton Woods sistemi ve daha sonra altın
standardının terk edilmesi, bu değişen koşulların tezahürüdür.”
Bu
tartışmada ilginç olan şu ki, Godels makalesinde, Rusya veya Çin’in emperyalist
eylemlerde bulunduğuna dair örnekler bulmaya çalışmıyor. Oysa, liberaller,
anarşistler veya sağcılar, “bu ülkelerle ittifak kuralım mı kurmayalım mı?” sorusuyla
yüzleştiklerinde, sürekli bu türden eylemlere dair örnekler arayıp bulmaya
çalışırlar. Godels’in ortaya koyduğu teorik bilgiye vakıf olanlarsa böylesi bir
çaba içine giremezler.
Makalede
Godels, emperyalizmin bir politika değil, bir sistem olduğunu söylüyor. Buradan
da Vaşington’un rakiplerinin de emperyalist olduğuna dair kanıt olarak şu veya
bu politikayı göstermesi ihtimali ortadan kalkıyor. Buradan “ne Vaşington ne
Pekin” diyen kesim, tartışmadan galip çıkmak için, Godels’in de kabul ettiği,
ABD’de merkezileşmiş olan finansın emperyalizmle eş anlamlı olmadığını
kanıtlama ihtiyacı duyuyor.
Finansla
emperyalizmin eş anlamlı olmadığını söyleyebilmek için Godels, Garrido’nun
emperyalizmin kârlarının büyük kısmının finanstan geldiği yönündeki ifadesini
çürütmeye çalışıyor:
“Garrido, finans kapitalin
uluslararası rolünü yanlış anlıyor. Bu yanlış anlama, neticede onu ‘emperyalist
sistemin elde ettiği kârların büyük çoğunluğunun borç ve faiz yoluyla biriktiği”yle
ilgili iddiayı dillendirmesine neden oluyor. 2007-2009’daki büyük krizden önce
ulaştığı zirvede (genel olarak banka, sigorta, gayrimenkulü içerecek şekilde)
finans denilen olgu, ABD kârlarının belki de yüzde 40’ını teşkil ediyordu;
bugün, NASDAQ teknolojileriyle birlikte, bu oran muhtemelen daha düşük. Ayrıca
bu, sadece ABD’nin kârları. ABD’nin endüstri alanının daralmasıyla birlikte,
endüstriyel emtia üretimi Çin Halk Cumhuriyeti, Endonezya, Vietnam, Hindistan,
Brezilya, Doğu Avrupa gibi düşük ücret ödenen bölgelere kaydı, neticede ABD,
dünya finansının merkezi haline geldi. Emtia üretimi sekteye uğrarsa, hayali
sermayenin tüm yapısı, hayali kârlarıyla birlikte çöker.
Kapital’in üç
cildinin de ayrıntılı olarak açıkladığı gibi, kapitalist üretim biçiminin
temeli meta üretimidir, değerin kaynağı, New York Borsası’ndaki
dolandırıcıların gizemli manevraları değil, ücretli emektir.”
Bu
argümanın dayandığı temel fikir, yanıltıcı spekülatif finansal kârlar ile
emekten elde edilen somut kârlar arasındaki fark nedeniyle, finansın
emperyalizm için mutlaka bir ön koşul olmadığını söylüyor. Peki, Gödels, neden
emperyalist üstyapının New York merkezli olarak yeniden düzenlendiği gerçeğini
kabul ediyor?
Garrido’nun
emperyalizmin yeni bir aşamaya geçtiği fikrini reddetsek bile, kapitalist
evrenin ABD finansı etrafında dönmeye başladığı gerçeğini neden inkâr edelim? (Ki
Garrido’nun yeni bir aşamaya geçildiği iddiası da doğru. Bu değerlendirmesinde
Garrido, esasen finansın büyük bir rol üstlendiğini, ABD’nin bunu yalnızca bir avantaj
olarak kullanabileceğini söylüyor.)
Garrido’nun
burada ortaya koyduğu argümanı doğru bir şekilde anlamak için onun “aslan payı”
ile ilgili tespiti üzerinden yazdıklarına bakmak gerekiyor:
“Bugün emperyalist
sistemin elde ettiği kârların büyük bir kısmı, borç ve faiz yoluyla birikiyor.
ABD, diğer ülkelerin karşılaştığı normal kısıtlamalar olmaksızın sürekli bütçe
açığı veriyor, böylece, dünyanın geri kalanını askeri harcamalarını ve
denizaşırı yatırımlarını finanse etmeye yönlendiriyor. Bütçe açıkları, ABD’yi
zayıflatmak yerine, diğer ülkelerin finansal sistemlerini dolara bağlayarak, ABD’nin
jeopolitik ve ekonomik hâkimiyetini pekiştiriyor.
ABD, herhangi bir ülkenin
yıllarca sürecek, emek, kaynak ve zaman ile ilgili yatırımları yapacak kudrette
olduğundan, çok daha fazla parayı bir saniyeden daha kısa sürede basabilir.
Emperyalizm, bugün işte tam da budur. İskeletini ise IMF ve Dünya Bankası gibi
küresel finans kuruluşları oluşturmaktadır. Neticede bu kuruluşun dizginleri,
sadece ABD’nin elindedir. ‘Emperyalist’ olarak tarif edilen çıkarlarını
uygulamaya dökmek istese bile Çin de Rusya da bu küresel finans aygıtlarından
istifade edemez. Bilâkis, bu kurumları genelde ABD, Çin, Rusya ve bu ülkelerin müttefiklerine
karşı bir silah olarak kullanıyor.”
Bu
bağlam, emperyalizmin neden ABD hegemonyasıyla eş anlamlı olduğunu, emperyalist
sistemin neden finanstan ayrılamayacağını anlamak için elzemdir. Lenin, emperyalizmi,
“kapitalist gelişim sürecinde, tekellerin ve finans kapitalinin egemenliğinin tesis
edildiği, sermaye ihracatının belirgin bir önem kazandığı, dünyanın
uluslararası tröstler arasında bölünmesi sürecinin başladığı, dünyanın tüm
topraklarının en büyük kapitalist güçler arasında bölünmesi sürecin tamama
erdiği aşamadır” diye açıklar.
Bahsi
edilen bölünme sürecinin tamamlanıp, ABD’nin, diğer tüm ülkelerde sermaye için
bankacılık merkezi rolünü üstlenmesinin ardından, işçi hareketinin üstlenmesi
gereken görev de değişti. Bu dönemde, en önemli görevlerimizden biri, özellikle
ABD hegemonyasını yenmek, böylece emperyalist sistemin bir bütün olarak
çözülmesini sağlamaktır.
Bunun
gerçekleşmesi için ABD’de bir işçi devrimi olması şart. Bu tespit, hareketimiz
içerisindeki belirli bir çelişkiye, yani sınıf mücadelesi ile anti-emperyalist
mücadele arasındaki farka işaret ediyor. Bu mücadeleler, hedefleri bakımından
büyük ölçüde örtüşüyor, ancak aynı şey değiller.
Bu
ayrım, YKP gibi sinik aktörlerin, emperyalizmle mücadele eden ülkeleri
işçilerin desteğine layık görmeyerek istismar etmeye çalıştıkları bir husustur.
Bu tür partiler, bu anti-emperyalist ülkelerde sınıf çelişkileri mevcut diye
ABD hegemonyasını yenmeyi öncelikli gören yaklaşımın devre dışı kalması
gerektiğini söyler, buna göre hareket ederler. Özünde bu tavır, dogmatik
düşünceye teslim olmuş komünist partilerde yaygın olarak görülen kaba
ekonomizmden kaynaklanmaktadır.
Bu
ekonomik hatalara dikkat çekmek faydalı olsa da, mücadelenin tüm cephelerinde
gerçekten etkili bir siyasi güç oluşturmak için sınıf ve anti-emperyalizmle
ilgili çelişkilerle yüzleşmemiz gerekecek. Çok kutupluluğu destekleyenler
arasında bu yüzleşmenin gerçekleşmesi gerektiğini rahatlıkla kabul ediyorum. “Çok
kutuplu” siyasete abanınca sınıf mücadelesi kenara itilir. BRICS türünden çok
kutuplu yapıların her şeyi bizim için halledeceği varsayımı üzerinden hareket
edilir. Bu idealizme karşı uyarıda bulunmak şart.
YKP’nin
BRICS ülkelerine karşı aldığı tutumdaki en büyük sorun, bu ülkeleri emperyalizmin
geliştiği kuluçka merkezleri gibi ele alması, kendi ülkesindeki kapitalist
sınıfların bağımsız varlıklarmış gibi hareket ettiğini sanmasıdır. Bu tavrı ile
YKP, ülkesindeki kapitalistlerin yol açtığı gerçek tehlikeyi gizlemektedir.
Bu
süreçte asıl mesele, Rusya, İran veya diğer yerlerdeki ulusal burjuvazinin
birdenbire emperyalist projeleri yürürlüğe koyması değildir, zira zaten bu sınıf,
o projeleri uygulayacak mali imkânlardan ve becerilerden yoksundur. Asıl mesele,
asıl risk teşkil eden ihtimal, bu sınıfın kendi halkını hegemona, ABD’ye
satmasıdır.
Bugün
asıl odaklanmamız gereken tehlike budur. Bu ihtimalle başa çıkmanın tek yolu,
işçi hareketini inşa etmektir. Ancak önemli olan, bunu ekonomist bir tarzda
değil, anti-emperyalist mücadeleyi hesaba katan bir sentez üzerinden yapmaktır.
Bu dengeyi tesis etmemiz durumunda, YKP kampıyla yürüttüğümüz ideolojik savaştan
zaferle çıkar, işçilerin için çalışan etkili liderler haline geliriz.
Rainer Shea
5
Ekim 2025
Kaynak


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder