Üçüncü Bölüm:
Duvarları Yıkmak,
Güvenlik Duvarları İnşa Etmek, Dijital Kuşatmayı Kırmak
Son
bölümde, Direniş Ekseni’ni ve maddi öz yeterlilik arayışını, ayrıca Basil
Arac’ın teknolojik açıdan üstün bir düşmana karşı yürütülecek asimetrik savaşla
ilgili olarak, Mao’dan ilhamla yaptığı güçlü analizi inceledik. Bu temel
üzerinden, şimdi de mevcut konjonktürün kasten eksik veya yanlış aktarılan iki
yönüne değineceğiz:
1.
Filistin direnişinin Gazze’deki kuşatma koşulları altında yaptığı, özellikle
silahlanma, karşı istihbarat, karşı gözetim ve bilgi savaşı alanlarındaki
teknolojik yenilikler;
2.
Savaşın başlangıcından beri yeniden eleştirilerin hedefi haline gelen bir konu
olarak Çin’de yürütülen teknolojik kalkınma projesi ve Batı’nın dijital
tekellerinden kopma çabaları, bu gelişmeleri nasıl mümkün kılıyor,
güçlendiriyor, atılan adımları sayıca artırıyor?
Her
iki olgu da, Max Ajl’ın Direniş Ekseni bağlamında “Teknolojinin güncellenmesine
dönük adımlar, savunma sahasındaki endüstriyel gelişim ve savunma silahlarının
kapasitesindeki artış arasındaki diyalektik ilişki” olarak tanımladığı hususun çok farklı
koşullardaki tezahürleridir.
7
Ekim’den bu yana Kassam Tugayları (Hamas’ın silahlı kanadı), yerelde geliştirdikleri
etkileyici silahları her gün kendi hazırladıkları videolarda sergiliyorlar.
Çoğu video, silahların aktif çatışmadaki kullanımını gösterirken, bazıları ise
geliştirme, üretim ve/veya test sürecinin belirli yönlerini aktarıyor. Belki de
sürece dair en net fikir veren, bilhassa 7 Ekim öncesinde İsrail
yerleşimcilerinin o imtiyazlı dünyalarına ait bakış açıları dâhilinde en fazla görünür
olan örnek, Hamas’ın baş döndürücü bir hızla gelişmiş olan roketleridir. Bunlar,
geliştirme süreci kapsamında, azami menzili yaklaşık 12 kilometre olan birinci
nesil Kassam Q-12’den, 250 kilometrelik menziliyle işgal altındaki Filistin’in
neredeyse tamamını hedef alan, yeni tanıtılan Ayyaş-250’ye evrildi.
Yerli
üretim diğer silahlar da kara savaşlarında sıklıkla karşımıza çıktı; bunların
çoğu, Filistin direnişinin geçmişteki ve mevcuttaki müttefiklerinin önceki
tasarımlarına dayanarak, ustalıkla geliştirildi. Örneğin, Yasin adı verilen, roket güdümlü tanksavar
el bombası, değiştirilmiş bir Sovyet modelini temel alıyor ve neredeyse her
Kassam savaş videosunda yer alıyor. İsrail araçlarının tahkim edilmiş olan
zırhını delmek için özel olarak tasarlanmış Şavaz patlayıcıyla şekillendirilmiş
delici merminin, 2003-2011’de tanık olduğumuz ABD işgaline karşı Irak direnişi
tarafından kullanılan cihazlardan esinlenildiği düşünülüyor. Aralık ayı
sonlarında yayınlanan bir Kassam videosunda üretimi ve testleri belirgin
bir şekilde yer alan Gulyabani marka keskin nişancı tüfeği, İran yapımı AM50 Seyyid’in
tasarımını temel alıyor.
Bu
silahların isimlerinin birçoğu büyük tarihi öneme sahip. 1936-1939’daki Büyük
İsyan’ı başlatan devrimci din adamı İzzeddin Kassam, hem Tugaylara hem de
ikonik roketlerinin birkaç nesline adını vermiştir. Şeyh Ahmed Yasin, 1987’de
Hamas’ın kurucularından biridir. Yahya Ayyaş ve Adnan Gulyabani ise Kassam
Tugayları’nın bomba ve füze geliştirme programlarına öncülük eden önde gelen
mühendislerdi. İlki 1996’da, ikincisi 2004’te şehit edildi.
Aslında
örgüt, mühendislik yeteneğine tesadüfen malik olmadı: Abdülcevad Ömer’in de
dile getirdiği
gibi , Batılı gözlemcilere çelişkiliymiş gibi gelse de, bilim ve teknolojinin
sekülerizmle güçlü bir şekilde ilişkilendirilmesi göz önüne alındığında, bu yetenek,
aslında dini muhafazakârlıklarının bir ürünüydü. Filistin bağlamında Hamas,
beşeri bilimleri ve sosyal bilimleri (bir ölçüde haklı olarak) Batı etkisinin
taşıyıcıları ve siyasi solun kaleleri olarak gördü, bu nedenle, öğrenci
kadrolarını öncelikli olarak mühendislik ve “fen” bilimlerine yönlendirdi.
Bu
son derece öngörülü karar, Hamas’ın Gazze’yi ele geçirmesinden ve İsrail’in
Gazze’ye uyguladığı ablukadan onlarca yıl önce alınmıştı. Bu gelişmeler
neticesinde böylesine geniş bir yerli silah sanayii geliştirilebildi. Bu
gelişmeyi esasen süreç zorunlu kıldı. Silah sanayiindeki gelişmenin dayandığı
mantık ve öngörü, Çin’in son 30-40 yıllık dönemde izlediği kalkınma
stratejilerinde de karşımıza çıkıyor. Örneğin, Cou Enlay tarafından 1963’te
önerilen ve 1977'de resmiyette kabul edilen Dört Modernizasyon (tarım, sanayi,
savunma ve bilim-teknoloji) stratejisi, Kültür Devrimi’ndeki “aşırı sol”
ideolojik ayaklanmadan sonra Deng Şiaoping’in reformlarına teknokratik bir yön
kazandırdı. Yakın dönemde Çin’deki internet ortamında “Sanayi Partisi”nin nüfuzunun arttığına
dair ifadelere sıklıkla rastlıyoruz. Bu parti anlayışı, hem Maoist ve Yeni Sol
çevrelerin hem de liberal sağın (ki ikisi de küçümseyici bir ifade dâhilinde,
“Duyguların Partisi” olarak anılıyor) karşısına “saf” teknolojik kalkınmacılık
anlayışını çıkartıyor.
Gazze’nin
yerli silah endüstrisinin tarihinde sürekli tekrarlanan bir diğer tema ise,
eski ve mevcut sömürgeci düşmanlardan elde edilen malzemelerin ustaca yeniden
kullanılmasıdır. Özellikle, 2020 yılında yayınlanan Cezire belgeseli,
Kassam Tugayları’nın önceki İsrail bombardımanlarından kalan patlamamış
mermileri, hatta Birinci Dünya Savaşı sırasında Gazze kıyılarında batırılan
enkaz halindeki İngiliz savaş gemilerinden kalan malzemeleri geri
dönüştürdüğünü ortaya koydu. Örgüt ayrıca, 2005 öncesi
işgal sırasında Gazze’nin tükenmenin eşiğine gelmiş olan yeraltı sularından
İsrail’e su çekmek için döşenmiş boruları kullanarak roket gövdeleri üretti.
New
York Times’da kısa süre önce çıkan bir haberde aktarıldığı kadarıyla,
İsrail istihbarat yetkilileri, özellikle 7 Ekim’de yıkıcı sonuçlar doğuranların
üretimi konusunda “patlamamış mühimmatın Hamas için ana patlayıcı kaynağı”
olduğuna inanıyorlar. Bu geri dönüşüm işlemleri ve İsrail üslerinden doğrudan
gasp edilen mühimmat karşısında İsrail, bugün şu itirafı yapıyorlar: “Düşmanlarımızı
kendi silahlarımızla bizzat biz besliyoruz.”
Burada
da Çin deneyimiyle tarihsel bir paralellik söz konusu. İç savaşın son
aşamasında, yeni kurulan Halk Kurtuluş Ordusu, KMT’ye tedarik edilen
milyarlarca dolarlık ABD silahını ele geçirdi; bir gazi, 1949’daki zafer
üzerine düzenlenen geçit töreninde sergilenen silahların “yaklaşık %95’inin”
Batı veya Japon yapımı olduğunu aktarır.
Sonraki
on yıllarda Çin, Sovyet modellerini temel alarak, sonunda Sovyetler’den
gelebilecek olası saldırılara karşı savunma amacıyla kullandığı yerli bir silah
endüstrisi kurdu. ABD ile ilişkilerin baş döndürücü yükselişi ve aynı derecede
dramatik çöküşüyle birlikte, bu döngü, Batı
prototipleriyle tekrarlandı. Birinci
Bölüm’de
belirtildiği gibi, silahlar ve
mühimmat, Sovyet sistemlerine karşı güvenilir savaş testleri
gerçekleştirdiği için, kısmen İsrail’den temin edildi.
Direniş’te
kullanılan silahların üretimindeki ilerlemeler, bilhassa Gazze’nin 7 Ekim’den
önce de teknolojik bağımlılık ve geri kalmışlıkla tanımlı ağır koşulları
altında mucizevi bir seyir izlese de düşmanla boy ölçüşecek düzeyde değildi.
Nitekim İsrail, uzun zamandır sadece bölgenin tek nükleer silahlı devleti ve
ABD askeri yardımının dünyadaki en büyük alıcısı olmakla kalmayıp, aynı zamanda
yüksek teknoloji ürünü gözetleme araçları, bilgi savaşı, kontrgerilla
faaliyetleri ve insanları kitleler halinde öldürme işlemini otomasyona tabi
kılma çabaları konusunda öncü bir “girişimci ülke” olarak öne çıktı. Aksa Tufanı’nın
başarısında, Hamas’ın kendi yetenekleri kadar, bu yeteneklerini gizleme, İsrail’in
o aşılmaz teknolojik üstünlüğü karşısında sahte bir güvenlik duygusu yaratmak
suretiyle onun elindeki avantajları etkisiz kılma çabası da önemli bir rol
oynadı.
Siyonist
rejimin bu sömürgeci kibrinin bedelini en çarpıcı şekilde ödediği an, 7 Ekim’de
Demir Kubbe’nin ve Gazze’deki “akıllı duvar”ın" aynı anda devre dışı
kaldığı andı. Otuzdan fazla farklı noktada eş
zamanlı olarak gerçekleştirilen operasyonda, Demir Kubbe, roket ateşiyle
etkisiz hale getirildi; bu roket ateşi, sınır çitindeki kameralara ateş eden
Hamas keskin nişancılarının silah seslerini ve gözetleme kulelerini yok eden,
Hamas’a ait yüzden fazla uzaktan kumandalı İHA’nın gerçekleştirdiği
patlamaların sesini bastırdı.
Duvar
aşıldıktan sonra, Kassam Tugayları’nın istihbaratı o kadar isabetliydi ki, bir
saat içerisinde, aralarında seçkin isimlerden oluşan muhabere elektronik
istihbaratı birimi Birim 8200’e de ev sahipliği yapan sekiz askeri üssü ele
geçirdiler. Her noktada ilk adım olarak, İsrail’in Gazze’de öncesinde ve
sonrasında rutin olarak uyguladığı karartmalara cevap anlamında, iletişim
kesildi.
Bu
elektrik kesintileri, İsrail’in Gazze’nin iletişim sistemini neredeyse tamamen
kontrol etmesinin ve kasıtlı olarak geri plana itmesinin somut bir tezahürüydü.
Nur Naim’in “Filistin’in Haklarını Geri Kazanmasında Kullanılacak Bir Araç
Olarak Yapay Zekâ” (Gaza Writes Back 2021) başlıklı makalesinde yazdığı
gibi:
“Filistin’de altyapının,
internet, sabit hatlar veya cep telefonu iletişimi açısından İsrail’in
altyapısına bağımlı oluşu, işgalci güç olarak İsrail’e izleme konusunda muazzam
imkân ve beceriler kazandırdı.”
7
Ekim’e zemin hazırlayan, yılları bulan hazırlıkları gizlemek için Direniş,
İsrail’in narsist teknolojik çözümcülüğünden faydalanmak için adımlar attı. Financial
Times’da çıkan haberde de dile getirildiği biçimiyle, “Hamas,
‘taş devrine’ dönerek, kablolu telefon hatları kullanarak, hacklenebilir veya
elektronik imzayı erişilir kılan cihazlardan kaçınarak operasyonel güvenliği muhafaza
etti.”
Makalesinin
başka bir yerinde Naim, “5G teknolojisini kullanan, bugünlerde 6G’ye hazırlık
yapan İsrail, Gazze’deki insanları 2G’ye mahkûm ediyor” diyor. Bu uygulama,
özellikle Küresel Güney’de ABD’nin, Çinli firma Huawei’nin büyük ölçekli 5G
altyapısını engellemek için ortaya koyduğu, büyük ölçüde başarısız olan
çabalarını hatırlatıyor. Paralelde işleyen, Huawei’yi en azından Batı’daki
akıllı telefon pazarlarından yaptırımlar ve ihracat kontrolleri yoluyla çıkarma
amaçlı kampanya ise çok daha başarılı oldu. İsrail’de olduğu gibi, nispeten
daha makul yöntemlere başvurup daha küresel düzlemde gerçekleştirilse de her
iki hamle, düşmanı geri plana itmeyi ve ABD’nin kendisine bağlı ihracat
pazarlarındaki gözetim yeteneklerini korumayı amaçlıyordu. (İlginçtir, Batı’nın
Huawei telefonlarıyla ilgili doğrudan bir deneyime sahip olmaması sayesinde,
Hamas’ın bu telefonları İsrail gözetiminden kaçmak için kullandığına dair
temelsiz spekülasyonlar dillendirildi. Bu iddia
doğru olsaydı, inanılmaz bir pazarlama taktiği olarak görülebilirdi!)
7
Ekim’de İsrail’in tüm devlet aygıtının yaşadığı fiyaskonun ardından, önemli
isimleri sorumluluktan kurtarmak için aklamaya yönelik muhtelif hikâyeler
anlatıldı. Bunlardan biri, kendi çıkarlarını gözeten “muhalif” yetkililer
tarafından New York Times’da ortaya atılan, belli ölçüde geçerliliği olduğu
düşünülebilecek bir iddiaydı: Binyamin Netanyahu, görev süresinin büyük bir
bölümünde Gazze’deki Hamas yönetimini kasıtlı olarak “desteklemişti.” İddiaya
göre, örgütü “savaşmak yerine yönetmeye odaklanmasını” sağlamayı, Fetih
liderliğindeki Batı Şeria ile siyasi ayrılığı derinleştirmeyi, Filistin
devletinin hayatta kalma ihtimalini ortadan kaldırmayı umuyordu. Hamas ise, bu
şekilde elde ettiği nefes alma alanını Aksa Tufanı’nı planlamak için
kullanırken “kontrol altındaymış gibi” görünmekten tümüyle memnundu.
Burada
da Çin’le paralellik söz konusu. Hamas’ın tavrı, az çok ABD’nin Nixon’ın
yetmişlerin başında Çin’e yakınlaşmasıyla başlayıp onlarca yıl süren “angajman” stratejisini akla getiriyor.
Orada amaç, sosyalist kamp içerisindeki zaten ölümcül hale gelmiş olan
Çin-Sovyet ayrışmasını daha da derinleştirmek, Çin Halk Cumhuriyeti’ni doğrudan
ABD liderliğindeki Sovyet karşıtı bir bloğa dâhil etmek ve öngörülebilir
gelecekte kapitalist dünya sisteminin çevresinde tutmaktı. Çin ise bunun
aksine, bilinçli bir şekilde “gücünü gizleme ve zamanını bekleme” (韬光养晦) stratejisini izleyerek, bu plana razı olmuş
gibi göründü. Bu stratejinin sonuçlarına bugün herkes tanık oluyor.
Bu
arada, yukarıda bahsi edilen New York Times haberine göre, Netanyahu’nun
iddia edilen somut yardımlarından biri de “Çin Bankası aracılığıyla Hamas için
yürütülen bir kara para aklama operasyonunu” örtbas etmekle ilgiliydi. Bu, 7
Ekim’den bu yana Batı medyasında âdeta bir sektör halini almış olan, Çin’i
Filistin direnişine doğrudan maddi destek sağlamakla suçlayan hikâyelerin
2010’ların başında rastladığımız bir başka örneğiydi. Anti-emperyalist sol için
bu tür hikâyeler bir tür arzu tatmini işlevi görebilir, ancak elbette, direnişi
normatif ve yasal olarak belirgin bir şekilde “antisemitik” nitelik taşıyan “terörizm”
ile denkleştiren ideolojik ortamda, bunların öncelikle Çin karşıtlığı
bağlamında bir işlev gördüğünü kabul etmek zorundayız.
Somutta
elimizde, 7 Ekim’de Gazze’deki “akıllı duvar”ı devre dışı bırakmak için
kullanılan nispeten ucuz insansız hava araçlarının çoğunun Çinli ticari üretici
DJI’dan temin edildiğine dair güçlü işaretler mevcut. Eğer doğruysa, ki
oldukça muhtemel görünüyor, bu durum, Çin’in ölçek ekonomilerine ve genel
olarak asimetrik insansız hava aracı savaşının dönüştürücü ve dengeleyici
etkilerine tanık olduğumuzu ortaya koyuyor. Ensarullah’a ait olan, ABD donanmasının
her birini engellemek için 2 milyon dolar tutarında füzeye ihtiyaç duyduğu,
2000 dolarlık İHA’lar bu durumun yansıması. Benzer bir dinamik, İsrail’e ait
televizyon kanalı N12’nin, işgal ordusunun Gazze’deki Hamas militanları
tarafından kullanılan “büyük bir Çin yapımı silah
deposu” keşfettiğini iddia eden
haberlerinde de açığa çıkıyor. Bu
oldukça şüpheli kaynak bile, iddia edilen cephaneliğin kökeninin, Çin devleti
tarafından onaylanmış doğrudan tedarikten ziyade, büyük ikinci el ve/veya
karaborsadan kaynaklandığını kabul etti.
Daha
spekülatif bir yaklaşımla, İsrailli “Çin uzmanı” Tuvia Gering, Ensarullah’ın
gemisavar balistik füzelerinin, İran tarafından Fetih-110’a uyarlanan ve Yemen’e
Halic Fars-2 olarak modifiye edilmiş haliyle tedarik edilen, onlarca yıllık bir
Çin tasarımı olan HQ-2’ye dayandığını öne sürdü. (Bu değerlendirme, gerçek
nitelikleri tartışmalı olan, Douyin’de kendisini Çinli “askeri analist"
olarak tanımlayan bir kişiye ait.) Her ne olursa olsun, ABD donanması, Ensarullah’ın
bu tür füzeleri savaşta kullanan ilk örgüt olduğunu iddia etti. Eğer öyleyse, bu, Arap
bölgesinin en yoksul ülkesi ve Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki
yükümlülüklerini tam olarak yerine getiren dünyadaki tek fiili devlet
yönetimlerinden biri olan Yemen’in, teknolojik seyirdeki önemli dönüm noktası
olarak, “tüm uzayda cereyan eden muharebenin ilk örneği”ne iştirak
ettiğini ortaya koyuyor.
İsrail
medyasındaki diğer haberler, ülkenin Çin ile olan kapsamlı ekonomik ilişkileri
sebebiyle “güvenlik tehdidi”nin arttığına vurgu yapıyorlar; bu durum, Çin’in doksanlardan
itibaren tam normalleşmeye yönelik çabalarının ironik bir sonucu. Bu haberlerden birinde, İsrailli
elektronik firmalarının 7 Ekim’den bu yana Çin merkezli tedarikçilerin
“bürokratik engeller”iyle giderek daha fazla karşılaştığı iddiasına yer
veriliyor: “Çinliler bize bir tür yaptırım uyguluyorlar. Bunu resmi olarak ilan
etmiyorlar, ama İsrail’e yapılan sevkiyatları geciktiriyorlar.” Şin Bet’in siber
biriminin kurucu ortaklarından biri de, “zamanı geldiğinde Çin’in, bizzat
kendisinin işlettiği Hayfa limanı gibi İsrail’deki kritik altyapıların
faaliyetlerini durdurabileceği” uyarısında bulundu.
Öte
yandan, ABD’de baskılarla tanımlı iç siyasi ortamda, Filistin’e yönelik kapsamlı
ve süreklilik arz eden halk dayanışmasının ardında Çin’in müdahalesi olduğunu
öne süren, nispeten daha sinsi bir hikâye gündeme geldi. Bu süreçte, sayısız
üniversite boykotuna ve oturma eylemine, trafiği kesme eylemlerine, silah
üreticilerini ve Siyonist soykırıma karışan diğer kurumları hedef alan doğrudan
eylemlere, Washington’da 300.000 ila 500.000 kişiyi bir araya getiren iki
yürüyüş de dâhil olmak üzere kitlesel eylemlere tanık olundu. Ekim 2023 gibi
erken bir tarihte, eski Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, ateşkes
yanlısı protestoculara “merkezinizin bulunduğu Çin’e geri dönün” dedi. Burada
aslında, Ağustos ayında New York Times’ın, eylemleri örgütleyen Pembe
Kod gibi çok sayıda anti-emperyalist örgütü ÇKP’nin paravan örgütü olmakla
itham eden yazısına atıf yapılıyordu.
Pelosi’nin
neredeyse karikatürize edilmiş, eskinin Makkarticiliğine has alaycı ifadeleri, akla,
7 Ekim’den sonra kalıcılaşan Çin karşıtı söylemi getirdi. Burada hedefte esas
olarak Çin’in “Büyük Güvenlik Duvarı” olarak adlandırdığı yapıyı inşa edip,
Batı’nın platformlar üzerindeki tekellerinden ayrılarak, özellikle sosyal medya
için kendi yerel platformlarını özenle geliştirerek dijital egemenliğini koruma
konusunda yürüttüğü, son derece başarılı projesi duruyordu. (Bugün Bonn
Üniversitesi İleri Güvenlik, Stratejik ve Entegrasyon Çalışmaları Merkezi, “Dijital Bağımlılık” endeksinde Çin’i
ABD’den sonra ikinci sırada gösteriyor.) İnternetteki insanları tümüyle kontrol
ettiği, her şeyi kuşatan sansür aygıtıyla paranoyak ve totaliter bir gözetim
devletine çalıştığı iddiası üzerinden Çin menşeli internetin mevcut özellikleri,
Batı medyasınca alaya alınıyor.
Aslında
bu anlatı, Çin'in bir milyardan fazla internet kullanıcısı için Siyonist
propaganda faaliyetlerinden nispeten izole edilmiş ve Batı platformlarının
sansüründen tamamen arınmış bir medya ve bilgi ortamı yaratmasından kaynaklanan
yoğun öfkenin ürünü. (Elbette, kullanıcı tabanının büyüklüğü göz önüne
alındığında, Çin’deki internette de İsrail yanlısı etki operasyonları
kaçınılmaz olarak mevcut. Ancak bunların gerçek etkisi, net sınıfsal hatlara sahip,
büyük ölçüde Batı liberalizminin medeniyet söylemlerine hâlen daha hayran olan,
giderek daha fazla baskı altında kalan “sağcı” aydın tabakasıyla sınırlı kaldı.)
Bu genel olguya, Çin dışında da rastlıyoruz: Kassam Tugayları ve Kudüs
Tugayları gibi Filistinli direniş grupları, iletişim konusunda Rusya merkezli
Telegram platformundan istifade ediyorlar. Buna karşılık Meta, (İnsan Hakları
Gözlemevi’nin bile sert bir dille eleştirdiği yaklaşım dâhilinde) “ılımlı”
Filistin yanlısı içerikleri bile sansürlüyor.
Savaşın
bilhassa hararetli geçen ilk aylarında Batı medyasının yaptığı abartılı
haberler epey ilgi gördü ancak bu haberler hızla unutuldu. Kasım ayı başlarında
ortaya çıkan iddialardan biri, Alibaba ve Baidu tarafından oluşturulan Çin’in
en büyük iki yerli haritalama uygulamasının, 7 Ekim olaylarının ardından
bölgesel haritalardan İsrail’in ülke adını kaldırdığını öne sürüyordu. (Bu
internette hızla yayılan, Falun Gong bağlantılı bir Twitter hesabından
kaynaklanan iddiaya sonrasına “saygın” olduğu söylenen Batılı medya kuruluşları
da sahip çıktı.) Gerçek şu ki, İsrail’in 1967’de ele geçirdiği topraklardaki
yasadışı işgali ve kendi sınırlarını tanımlamayı kasıtlı olarak reddetmesi
nedeniyle, adı en az Mayıs 2021’den beri her iki uygulamada da görünmüyordu.
İlginç bir şekilde, Baidu Haritalar, 1948 tarihli Nekbe’den sonra İsrail’in çok
daha fazla genişleyen fiili sınırlarına ek olarak, BM’nin 1947 tarihli Taksim
Planı’na ait sınırlarını da gösteriyor; bu, onun ikincisini alenen gayrimeşru gördüğü
anlamına geliyor.
Alibaba
ve Baidu Haritalar’ın Batı ve dünyadaki güçlü rakibi Google’ı inceleyen Yarden
Katz, Google’ın haritalama operasyonlarının her seviyesine, bütüncül bir
Siyonist yerleşimci ideolojisinin nüfuz ettiğini ortaya koyuyor. Şirket, 2013 yılında doğrudan “İsrail
kara kuvvetlerine bağlı Birim 8200’ün ürettiği Waze’i satın almak için 1,1
milyar dolar ödedi. Daha da önemlisi, “Google Haritalar da benzer şekilde
topraklara Siyonist bir bakış açısı sunuyor.” Google Haritalar için Kudüs,
İsrail’in başkenti. “Batı Şeria” ve “Gazze” terimlerinin yerini “İsrail” aldı.
Google Haritalar, ayrıca Batı Şeria’nın büyük bölümlerini boş olarak gösterdi;
bu da Google’ın kurucu ortağı Sergey Brin’in İsrail’e ait olmayan yerlerin ‘sadece
topraktan ibaret’ olduğuna dair sözünü akla getiriyor.”
Aynı
sıralarda, 7 Ekim’in yankıları, Çin merkezli ByteDance şirketine ait olması
nedeniyle TikTok’a yönelik süregelen Çin karşıtı cadı avını yeniden
alevlendirdi. Cumhuriyetçi ABD Temsilcisi Mike Gallagher, “Genç Amerikalılar
Neden Hamas’ı Destekliyor? TikTok’a Bakın” başlıklı köşe yazısında, 18-24 yaş
arası Amerikalıların %51’inin direnişin 7 Ekim’de başlattığı operasyonunun
haklı olduğuna inandığını gösteren bir Harvard/Harris anketine atıft bulundu. Bu “ahlaki açıdan iflas etmiş
dünya görüşü” konusunda suçu, Siyonist propaganda saldırısı karşısında genç
nesillerin ulaştığı olağanüstü siyasi olgunluğa değil, doğrudan TikTok’a
bağladı: Gallagher’a göre TikTok, “Amerika’nın en büyük düşmanı, çıkarlarımızı
ve değerlerimizi paylaşmayan bir ülke olan Çin Komünist Partisi (ÇKP)
tarafından kontrol edilen bir siyasi sosyalleşme aracı”ydı. Ölçülü ama özlü bir
cevap dâhilinde şirket, “gençlerin Filistin’e yönelik tutumlarının TikTok’un
varlığından çok önce de mevcut olduğunu” söylemek zorunda kaldı.
İlginç
bir şekilde, Gallagher, makalenin başka bir yerinde, Çin’in dijital
egemenliğine dolaylı bir övgüde bulunuyor:
“TikTok’un tüm pazarı
gözüne kestirmiş bir yapı olduğunu biliyoruz. Zira uygulamanın birkaç sürümü
var. Çin’de, Douyin adı verilen güvenli bir şekilde sterilize edilmiş bir
sürümü yürürlükte. [...] Başka bir deyişle, ByteDance ve ÇKP, Çinli çocukların
ıspanak, Amerika’nın çocuklarının ise dijital fentanil yiyeceğine karar verdi.”
Saçma
ve ırkçı bir şekilde tersine çevrilmiş “Afyon Savaşı” benzetmesini bir kenara
bırakırsak, bu satır, hızla çökmekte olan Siyonist hegemonyanın direğine bağlı
Batılı ideologların, Çin’e ait internetten epey rahatsızlık duyduklarının
kanıtı.
Dolayısıyla,
Çin'in dijital egemenliğine karşı inşa edilen saldırı hattının, şarkiyatçıların
sürekli ilgisini çeken ülkedeki internet kullanıcılarını doğrudan hedef alması
gayet doğal bir gelişme. 7 Ekim’den bu yana Batı medyasındaki haberlerde iki
baskın anlatı kusursuz bir şekilde birleşti: Siyonizm karşıtlığının Yahudi
karşıtlığıyla eşleştirilmesi ve Çin kamuoyunun, totaliter bir sansür rejimi
altında bilinemez olduğu iddiası. Örneğin, New York Times, Ekim ayı
sonlarında İsrail büyükelçiliğinin resmi Weibo sayfasındaki öfkeli yorumlarla
ilgili olarak şu görüşü dile getirdi:
“Devlet medyasındaki
İsrail karşıtı tutumların ve Çin internetindeki antisemitizmin koordineli bir
kampanyanın parçası olup olmadığını söylemek zor. Ancak Çin’in devlet medyası,
nadiren ülkenin Komünist Partisi’nin resmi pozisyonundan sapar ve son derece
hassas internet sansürcüleri, özellikle jeopolitik öneme sahip konularda,
kamuoyunu istenmeyen bir yöne çeken her türlü içeriği hızla kaldırarak,
liderlerinin isteklerine epey hassasiyet gösterirler.”
Bu
gazetenin ideolojik faaliyetine katkı sunan bir diğer kuruluş da, Aralık ayı
sonlarında “son iki ay içerisinde Çin’deki internet kullanıcılarının Hamas’ı
alkışladığı, Bilibili gibi Çin’e ait sosyal medya platformlarında Hamas
savaşçılarını konu alan karikatürler paylaşıldığı” haberini yapan, ABD devletine ait
propaganda kuruluşu Amerika’nın Sesi’dir. Haberde, söz konusu
karikatürlerin İngiliz ve Amerikalılara ait Twitter hesaplarında ortaya çıktığı,
orada aynı ölçüde coşkulu tepkiyle
karşılandıktan sonra Büyük Güvenlik Duvarı’nı aştığı bilgisi kasıtlı olarak göz
ardı edildi. Bununla birlikte haber, bir yandan da Filistin direnişine ait savaş videolarını
yerel izleyiciler için hevesle inceleyen, Çinli amatör askeri analistlerin sayısının
giderek arttığını kabul ediyordu. Bu makalede çalışmalarından istifade ettiğim
Bilibili kullanıcısı 黑猫星球 (“Kara
Kedi Gezegeni”) bu analistlerden biri. Bu yazarın kişisel değerlendirmesine
göre, bu videolar, Jon Elmer’ın Electronic Intifada için hazırladığı o mükemmel
direniş haberleriyle aynı düzeyde işler.
Bu
tür hikâyeler, Amerika’nın Sesi kitlesine değil de gerçek
anti-emperyalistlere hitap ediyorlar. Bu hikâyelerde esasta ulusal, dilsel ve
teknolojik farklılıkların bizi ayırmadığı üzerinde duruluyor.
Son
aylarda karşılaştığımız diğer örneklerden biri de Gazzeli şehit yazar ve
İngiliz profesör Rıfat Arir’in “Madem Ölmek Zorundayım” adlı şiirinin, Çinceye çevrilmesi ardından hızla diğer
dillere aktarılması. Kısa süre önce Çinli internet kullanıcıları, 25 Şubat 2024’te
Washington’daki İsrail büyükelçiliği önünde soykırımı protesto etmek için kendisini
yakan ABD’li havacı Aaron Bushnell’in fedakârlığını, yürekten gelen övgüler ve çarpıcı görsel sanat çalışmalarıyla selamladılar.
Ne
kadar çabalasalar da, internette antisemitizm ile ilgili yalanları yaymak için
debelenip dursalar da Amerika’nın Sesi gibi medya organları, sıradan Çin
halkının Filistin davasıyla kurduğu kalıcı dayanışmanın gerçek tarihsel
temelini örtbas edemedi. Yukarıda bahsedilen haberde şu tespite yer
veriliyordu:
“Bu videoların yorum
bölümünde videoları izleyenler, Hamas’ı öven mesajlar bıraktılar. Hamas’ın
İsrail ordusuna yönelik saldırılarını, İkinci Dünya Savaşı sırasında Çin
Komünist Partisi’nin Japonlara karşı yaptığı karşı saldırıya benzettiler. Çok
beğenilen bir yorumda ise şu söyleniyordu: ‘Bunlarda, eski günlerde ülkenin
kuzeydoğusunda, o beyaz dağlar ile kara sular arasında Japonlarla savaşan
Birleşik Ordu savaşçılarını görebiliriz.’ [...]”


0 Yorum:
Yorum Gönder