Birinci Bölüm:
Ulusal Kurtuluşun Zirve Noktasında Filistin ve Çin
Emperyalizm,
Çin’den ve Araplardan korkuyor. İsrail ve Formosa, Asya’daki emperyalizmin
üsleridir. Siz büyük kıtanın kapısısınız, biz ise arka kapısıyız. İsrail'i
sizin için, Formosa'yı da bizim için yarattılar. Amaçları aynı.
[Mao Zedong’un 1965’te
Pekin’de Filistin Kurtuluş Örgütü heyetini ziyaretinde yaptığı konuşma]
“Emperyalizm, bedenini
dünyaya yaymış, başını Doğu Asya’ya, kalbini Ortadoğu’ya, damarlarını ise
Afrika ve Latin Amerika’ya kadar uzatmıştır. Nereye vurursanız vurun, ona zarar
verirsiniz ve Dünya Devrimi’ne hizmet edersiniz.”
[Gassân Kenefâni,
Filistin’deki 1936-39 İsyanı -1972]
Yirminci
yüzyılın bu iki önemli isminin emperyalizm tasavuru arasında ortak bir bağ var.
Mao ve Kenefâni, düşmanlarını Asya’nın doğu ve batı uçlarında enerjilerini
yoğunlaştıran, belirli bir niyet üzre hareket eden, faal, hatta organik bir güç
olarak tasavvur ediyordu. Her ikisi de İsrail’i İmparatorluğun “kalbi”, Doğu’nun
“kapısına” dayanmış bir koçbaşı olarak tanımlıyordu. Bu görüşün neticesi
olarak, Filistin’in Siyonist sömürgeciliğe karşı verdiği yüzyıllık mücadele, tüm
Asya devriminin odak noktası olarak görülüyordu. Dolayısıyla, bu anlayış
uyarınca Filistin’in kurtuluşu, Çin’in kurtuluşundan daha büyük olmasa bile,
dünya tarihi açısından aynı ölçüde öneme sahip bir olay olarak cereyan edecekti.
İsrail
devleti 1948; Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) 1949’da kuruldu. Hukuki açıdan
bakıldığında, ilki, yeni başlayan Soğuk Savaş’ın her iki tarafının da Birleşmiş
Milletler’in onayıyla gerçekleştirdiği bir girişim olarak kabul edilir. Aslında
o, Nekbe’de gerçekleştirilen soykırımın akıttığı kanda doğmuştur. İkincisi ise
sömürgeci boyunduruğa karşı aynı ölçüde şiddet içeren bir mücadele neticesinde
ortaya çıkmış, bir yıl içerisinde kendisini aynı BM bayrağını taşıyan
emperyalist ordularla savaş halinde bulmuştur. Bugün baktığımızda, o dönemde dünya
solunun büyük bir kısmının her iki gelişmeyi de tarihsel olarak ilerici olarak
görmesi, tarihsel bir ironidir.
Johns
Hopkins Üniversitesi’nden Cang Şeng’in de belirttiği gibi, o ilk yıllarda Çin’in
kendisi de Siyonizm ve Filistin ulusal sorunu söz konusu olduğunda bu tür
analitik sınırlamalardan tamamen muaf değildi. Başlangıçta Sovyetler kadar
İsrail’in potansiyeline coşkulu yaklaşmasa da, Çin Halk Cumhuriyeti liderleri,
ilk başta İsrail’in “Batı hegemonyasına karşı mücadelede potansiyel bir
müttefik olabilecek ilerici, sola meyilli bir devlet” olduğu görüşünü geniş
ölçüde paylaşıyorlardı. Cang’a göre,
aynı yayınlarda son derece çelişkili pozisyonlara rastlanabiliyordu. Örneğin, Filistin
Sorununun Gerçeği (1950) isimli kitap, Siyonizmi “Filistin’i köleleştirmek
için geliştirilmiş emperyalist komplonun öncüsü” olarak mahkûm ederken, bir
yandan da Ürdün’ün önderliğinde hareket eden Arap monarşilerinin İsrail’e
yönelik “saldırgan işgalini” ve “İngiliz emperyalizminin uşağı” olarak gördüğü
Ürdün’ü eleştirebiliyordu.
İsrail
ise Ortadoğu’daki diğer ülkelerden çok önce, Çin Halk Cumhuriyeti’ni 1950 gibi
erken bir tarihte diplomasi düzleminde tek taraflı olarak tanıdı. Çin Komünist
Partisi’nin (ÇKP) resmi yayın organı olan Halkın Günlüğü, bu jesti
memnuniyetle karşıladı, ancak devlet liderleri, akıllıca bir hamleyle, bu jeste
karşılık vermemeyi tercih ettiler.
İsrail’in
ABD önderliğindeki Kore Savaşı müdahalesine verdiği destek nedeniyle gayri
resmi ilişkiler kopma noktasına geldi. Çin’in, Batı emperyalizmine karşı Müslümanların
birliğini esas alan direniş vizyonunu savunan Hui ve Uygur ileri gelenlerinin arabuluculuğuyla Arap ve diğer İslam
ülkeleriyle diplomatik ve kültürel temaslar kurmasıyla birlikte Çin-İsrail
ilişkileri daha da kötüleşti. Amansız bir Siyonizm düşmanı olan Endonezya
lideri Sukarno’nun ev sahipliğinde 1955 yılında düzenlenen Bandung Afrika-Asya
Konferansı ile birlikte Çin, Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkını açıktan
desteklemeye başladı.
Kısa
bir süre sonra, Mısır’ın Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişki kuran ilk Arap ülkesi
olmasından sadece birkaç ay sonra, Ekim 1956’da İsrail, İngiltere ve Fransa ile
Nasır’ın Mısır’ına yönelik işgal harekâtı gerçekleştirdi. Irak da 1958’de 14
Temmuz Devrimi ile Haşimi monarşisini devirdiğinde aynı yolu izledi; neredeyse
eş zamanlı olarak, ABD Deniz Piyadeleri, komprador rejimine karşı devrimci bir
meydan okumayı şiddetle bastırmak için Lübnan’ı işgal etti. Fudan Üniversitesi
tarihçisi Yin Ciguang’ın belirttiği gibi, bu yol ve zihin açıcı
gelişmelerin ortasında Çin, kendisini giderek “Arap halkının emperyalizme karşı
mücadelesinin iç cephesi” olarak görmeye, halkını buna göre seferber etmeye
başladı. Savaş hatları nihayet netleşmeye başlamıştı. Artık Filistin ulusal
hareketinin dünya tarihi sahnesine güçlü bir şekilde çıkması için vakit
gelmişti.
Bu
yeni mücadele aşaması, 1964 yılında herhangi bir Arap devletine bağlı olmayan
siyasi bir organ olarak Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kurulmasıyla
başladı. Bir yıl sonra Çin, FKÖ’yü diplomatik düzeyde tanıyan ilk Arap olmayan
ülke oldu. FKÖ, hemen Pekin’de elçilik açtı.
Çin’in
Filistin silahlı mücadelesine verdiği destek, söylemin çok ötesine uzandı:
Lillian Craig Harris’in de aktardığı
biçimiyle, “1964 ile 1970 yılları arasında Filistinliler, Çin yapımı silahlarla
savaştılar, bu da Çin Halk Cumhuriyeti’nin büyük güçler arasında Filistinlilerin
tek tedarikçisi olduğu anlamına geliyordu.” Bu yardımın, ağırlıklı olarak
Suriye ve Ürdün üzerinden teslim edilen AK-47’ler ve diğer Sovyet modeli hafif
silahlar, tanksavar topçu birlikleri, ABD modeli roketatarlar ve radyo
ekipmanlarını içerdiği bildiriliyor. 1967’den itibaren FKÖ, her biri yaklaşık
bir düzine savaşçıdan oluşan (çoğunlukla önde gelen Fetih fraksiyonuna mensup)
çok sayıda birliği, gerilla savaşının teori ve pratiği konusunda aylarca süren
eğitim programları için Çin’e gönderdi.
Filistinli
devrimciler, örgütler arası ayrılıklara rağmen, Çin’in ahlaki ve maddi
dayanışmasına duydukları minnettarlığı hep bir ağızdan dile getirdiler. FKÖ’nün
ilk başkanı Ahmed Şukayri, “Filistinliler, diğer Araplara değil, Arap liderleri
FKÖ’yü tanımadan çok önce devrimci hareketimize yardım etmiş olan cesur ve
cömert Çin halkına minnettar olmalıdırlar. Hareket, bazılarının sandığı gibi Nasır
veya başka bir Arap lideri tarafından desteklenmiyor” diyordu.
Hareketin
başında geçirdiği 35 yıl boyunca Çin’i on dört kez ziyaret eden halefi Yasir
Arafat, Çin Halk Cumhuriyeti’ni “devrimimizi desteklemede ve azmini
güçlendirmede en etkili ve en büyük güç” olarak nitelendirdi. Filistin Kurtuluş
Halk Cephesi’nin (FHKC) kurucusu Corc Habeş ise, “En iyi dostumuz Çin’dir. Çin,
İsrail’in haritadan silinmesini istiyor çünkü İsrail var olduğu sürece, Arap
toprakları emperyalizmin saldırgan karakolundan kurtulamayacaktır” tespitinde
bulunuyordu.
Çin’in
Filistin kurtuluş davasına olan yakınlığı, aslında bu basit stratejik çıkar
örtüşmesinden daha derin köklere sahipti. Harris’in de belirttiği gibi, “aradaki
büyük farklılıklara rağmen, Filistin sahası, Arap dünyasında emperyalist bir
işgalciye karşı gerçekleştirilecek devrim konusunda Çin deneyimine en çok uyan savaş
sahasıydı.”
ÇKP’nin
“uzun soluklu halk savaşı” ile ilgili becerisini yeni zirvelere taşıyan,
Japonya’ya karşı 1937-1945 arası dönemde gerçekleştirilen Direniş Savaşı’na
yapılan atıflar, Filistinli gerillalarla dayanışmaya dair Çin açıklamalarında
bolca yer alıyordu. Örneğin, Mao, 1965’te FKÖ delegelerine yaptığı konuşmada,
şunları dile getiriyordu:
“Sizler, sadece İsrail’e
karşı savaşan iki milyon Filistinli değil, yüz milyon Arapsınız. Bu temelde
hareket etmeli, düşünmelisiniz. İsrail'i tartışırken, tüm Arap dünyasının
haritasını gözünüzün önünde bulundurun. [...] Halklar, kurtuluş savaşlarında
sayıları azalıyor diye korkmamalıdırlar, çünkü çoğalabilecekleri barış
zamanları illaki gelecektir. Çin, kurtuluş mücadelesinde yirmi milyon insanını
kaybetti.”
Çinli
liderler, FKÖ’ye mensup farklı fraksiyonlar arasında desteği nasıl
dağıtacaklarına karar verirken, komünistlerin Kuomintang’daki acımasız
ideolojik düşmanlarıyla birleşik bir cephe oluşturduğu Japon karşıtı mücadelenin
sunduğu tarihsel ipuçlarından da istifade ettiler. Teorilerini Filistinlilerin görüşleriyle
yan yana getirmek yerine Çinli liderler, daha çok politik ve askeri birliğe
öncelik verdiler, bilhassa uçak kaçırma eylemleri esnasında, Marksist-Leninist olan
FHKC yerine Fetih’in farklı sınıfları kesen milliyetçiliğini tercih ettiler.
Örneğin, Mao, 1965’teki konuşmasında dinleyicilerini şu sözlerle uyardı:
“Bana kitaplarımda şu veya
bu görüşü okuduğunuzu söylemeyin. Sizin savaşınız var, bizim de var.
Savaşınızın dayandığı ilkeleri ve ideolojiyi siz oluşturmalısınız. Kitaplar gözlerinizin
önüne yığılırsa görüşünüzü engeller.”
1971’deki
bir başka ziyarette ise Başbakan Cou Enlay, “Filistin örgütlerinin sadece iki
organdan oluşan, gerçek bir birlik bünyesinde bir araya gelmesi, bu organlardan
birinin silahlı mücadeleyi yönetmesi, diğerininse siyasi faaliyetine yön
vermesi, FKÖ’nün Filistin halkının ana çekirdeği haline gelmesi” tavsiyesinde
bulundu.
Bu
dönem boyunca Çin’in Filistin’deki silahlı mücadeleyi savunma konusunda
söylemsel düzeyde sergilediği militanlık ve sunduğu maddi desteğin hacmi, siyasi
ihtiyaçlar uyarınca iniş çıkışlar yaşadı. Bu durum, İsrail’in 1967’deki Altı
Gün Savaşı’nda birçok Arap ordusunu feci şekilde yenmesi ve ardından Gazze,
Doğu Kudüs, Batı Şeria, Golan Tepeleri ve Sina’yı işgal etmesinin ardından
zirveye ulaştı. Ama bu süreç sonunda Filistinli fedailer, 1968 Kerâme
Muharebesi’nde İsrail’in Ürdün’ü işgal etme girişimini püskürtmesiyle
kazandıkları prestiji daha da artırdı. Kazanımlardan aldıkları cesaretle,
fedailer, 1970 yılında Ürdün monarşisine karşı kapsamlı bir isyan başlattılar;
bu isyan, Pekin Radyosu’nun “Ürdün askeri kliğine ve Amerikalı militarist
efendilerine karşı nihai zafere kadar savaşmaya devam edin” çağrısında görüldüğü üzere, Çin’in tam
desteğini arkasına aldı.
Bu
“Kara Eylül” ayaklanması, FKÖ güçlerinin Ürdün’deki tüm üslerinden tamamen kovulmasıyla
sonuçlandı. Bu felâketin ardından Çin, bu tür isyancı faaliyetlere verdiği
desteği önemli ölçüde azalttı ve Arap hükümetleriyle devletler arası
ilişkilerini yeniden kurmaya yöneldi. Bu adım, tam da ülkenin ABD ile yakınlaştığı,
Afrika ve Arap devletlerinden (ve ilginç bir şekilde İsrail’den) gelen destekle
birlikte, 1971’de BM’ye girmesiyle eş zamanlı olarak atılıyordu. Bununla
birlikte Çin, büyük güçler arasında Filistin’in en sadık müttefiki olarak kalmaya
devam etti. 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında, “Filistin halkının ulusal
haklarının iadesini açıkça öngörmediği” gerekçesiyle BM Güvenlik
Konseyi’nin 338 sayılı kararını onaylamayı reddeden tek ülke oldu, daha sonra
Filistin temsilcilerini dışladığı için Cenevre barış konferansını boykot etti.
Çin, Sovyet “revizyonizmine” karşı ideolojik planda yürüttüğü polemiklerdeki
akla ve dile uygun olarak, SSCB’nin hem 1967 hem de 1973’te müzakere yoluyla
varılan Arap-İsrail barış anlaşmalarına verdiği desteği, Filistin davasına yönelik
ihanet olarak görüp kınadı.
Tüm
bu iniş çıkışlara rağmen, Çin’in Filistin kurtuluş mücadelesine yönelik halk
nezdinde örgütlediği dayanışma eylemleri aralıksız devam etti. 1965’te FKÖ’nün
Pekin’e yaptığı ilk ziyaretle birlikte Nekbe Günü (15 Mayıs), resmi olarak “Filistin’le
Dayanışma Günü” ilan edildi. Bu gün, her yıl Tiananmen Meydanı’nda 100.000 veya
daha fazla kişinin katıldığı kitlesel mitinglerle anıldı. “巴勒斯坦人民必胜” [“Filistin Halkı Kazanmalı” 1971] ismini
taşıyan kısa propaganda filminde de görüldüğü üzere, 1956 Süveyş Krizi ve 1967
Altı Gün Savaşı’na karşı büyük gösteriler gerçekleştirildi. Bu gösterilerde
Filistin, Mısır ve Suriye büyükelçiliklerine gönderilen halk heyetleri de yer
aldı. Aynı belgesel, büyük kalabalıkların, Yasir Arafat’ın 1970’teki Pekin
ziyaretinde kendisini karşıladığını gösteren görüntülere de yer veriyor.
Kültür
Devrimi sırasında Çin’in kapalı ve yabancı düşmanı bir toplum olduğu yönündeki
Batı propagandasının aksine, halklar arası bağlar, daha derin ve samimi bir
düzeyde de kuruldu. Örneğin, yukarıda adı geçen Gassân Kenefâni, 1965’te Çin ve
Hindistan’ı ziyaret etti ve deneyimlerini “ثم أشرقت آسيا” [“Sonra Asya Parladı”] adlı az bilinen
bir devrimci seyahatnamede aktardı.
Yolculuğunun Çin ayağında Pekin, Şanghay ve Hangcu’yu ziyaret etti, Mareşal Şen
Yi ile görüştü, sadece Tiananmen Meydanı ve
Çin Seddi gibi simge yapıları değil, camileri ve tarım kooperatiflerini de
gözlemledi. İmparatorluk geçmişinden kalma anıtları üzerine kafa yorarken bir
yandan da ülkenin uzun isyan geleneğini selamladı: “Eğer Çinli olsaydım,
imparatorların kendileri için yaptıklarına duyduğum hayranlık, halkın
imparatorlara yaptıklarına duyduğum hayranlığın altında ezilirdi!” Yoksulluk hakkındaki yorumları
da aynı derecede dokunaklı ve kehanet niteliğindeydi:
“Daha acımasız bir kelime
kullanmak istersek, yoksulluk, Çin’i uzun tarihi boyunca kasıp kavuran,
devrimin, yaşı ve Çin’in birçok sorunu nedeniyle henüz bir hizmetkâra
dönüştüremediği, ancak başarıyla kafese kapattığı bir canavardır. [...]
Devrimin canlılığı ve insan enerjisini seferber etme arzusu, mali kapasitesinin
önüne geçiyor gibi görünüyor ve Çinliler, refahlarını finanse
edebileceklerinden emin oldukları geleceği beklerken, neler yapabileceklerini
bildikleri çıplak elleriyle gurur duyuyorlar. Geleceğe giden yolu inşa etmek
için ellerindeki 1,3 milyar silahı hiç beklemeden seferber ettiler.”
Yin
Ciguang’ın aktardığına göre, Kenefâni’nin edebiyatçı hemşehrisi ve daha sonra
Filistinli Yazarlar ve Gazeteciler Genel Birliği başkanlığını yapan şair Ebu Selma
da Çin ziyaretinde benzer duyguları
dile döküyordu:
“Biz de
aynı mücadeleyi verdik.
Biz de aynı acıları çektik.
Ve şu an Pekin’deyiz.
Öyle ki kanatlarımızı açıp uçabiliriz.
Buradaki kudretli insanların sırtından çıkan
Kanatların gölgesindeyiz.
Mücadelemizde birlik içindeyiz.
Zafer bizim olacak!
Başlarımıza defne yaprakları takacağız,
Yüzlerimize gülücükler.
Gökyüzünü kara bulutlar kapladığında,
Evreni vahşi bir rüzgâr kasıp kavuruyor.
Mao'nun gülümsemesi ufukta belirdiğinde,
Gök yedi kat yukarıya dek
Berraklaşıyor!
Kişisel
veya diplomatik nitelikteki bu tür geçici ziyaretlerin ötesinde, Çin’de
zamanla, çoğunlukla düşman Arap hükümetleri tarafından sürgün edilen muhalif
gazeteciler ve entelektüellerden oluşan küçük ama kalıcı bir Filistinli
gurbetçi topluluğu da oluştu. Çin Halk Cumhuriyeti, ayrıca
her yıl onlarca Filistinli öğrenciye burs vererek, 1981’de Genel Filistin
Öğrenci Birliği’ni kuracak kadar güçlü bir topluluğun oluşmasını sağladı.
Muhammed Türki Sudairi’nin aktardığına göre, bu öğrenciler, Kültür Devrimi döneminde
kitlesel seferberliğin zirveye ulaştığı aşamada bile siyasi faaliyetlerini
sürdürdüler:
“1979, 1980, 1982 ve 1983
yılları boyunca Mısır’ın Camp David Anlaşması’nı imzalaması, Amerika’nın
Libya'yı bombalaması, İsrail’in Lübnan’ı işgali ve Lübnan iç savaşındaki Sabra-Şatila
katliamları gibi dönüm noktalarıyla bağlantılı olarak büyük protestolar ve
mitingler düzenlendi.”
Bu
olaylar, 1974’teki Arap Birliği Zirvesi’nden bu yana “Filistin halkının tek
meşru temsilcisi” olarak görülen FKÖ ile Çin’in ilişkilerinin seyrini tayin
etti. Lillian Craig Harris, 1977 gibi erken bir tarihte kehanetvari ifadeler
dâhilinde, bu yolu şu şekilde dile getiriyor:
“Çin, daha fazla toprak karşılığında
İsrail’e yönelik saldırılar konusunda anlaşmak suretiyle bir Batı Şeria
devletini kabul etmeleri durumunda Filistinlilerin davayı sattığını düşünür mü
düşünmez mi, işte asıl üzerinde durulması gereken soru bu. Gelgelelim, eldeki
göstergeler bize, iyi ilişkiler kurabileceği bir devletin kendisinin hayrına
olduğunu düşünmesi durumunda Çin’deki pragmatizmin devrimci olmayan bir Filistin’i
bile yutabilecek esneklikte olduğunu gösteriyor.”
Gerçekten
de 1988 Filistin Bağımsızlık Bildirgesi’nde olan tam da buydu; bu bildirge,
1947 BM Taksim Planı’nı zımnen kabul etmiş, FKÖ’nün tek devlet çözümüne yönelik
açık taahhüdünden geri adım atmıştı. 1965’te olduğu gibi, ancak çok daha az
tantanayla, Çin, yeni ilan edilen Filistin Devleti’ni tanıyan ilk Müslüman
olmayan ülkelerden biri oldu.
Arafat’ın
Eylül 1993’te İsrail’i karşılıksız olarak tanıyan ve tarihi Filistin’in %78’ine
yönelik tüm iddialarından vazgeçen Oslo Anlaşmaları’nı imzaladığı ana dek, Çin,
zaten bir yılı aşkın bir zaman önce Siyonist devletle diplomatik ilişkiler
kurmuştu. SSCB’nin yıkılmasından ve neredeyse eş zamanlı olarak, “barış
sürecinin” başlatılmasından sonra sosyalist, eski Sovyet ve/veya eski Doğu
Bloku ülkesi 25 devlet içerisinde sadece biri bu ilişkileri başlatmıştı. FKÖ’nün
Oslo'da teslim olması sonrasında, Filistin’in Arap olmayan müttefiklerinin
büyük çoğunluğunun normalleşme sürecine girmesi için gerekli zemini hazırladı.
Çin’in
bu süreçte oynadığı, olağan bir nitelik arz eden rolü tarihsel açıdan ironik
bir dizi özellik içermekteydi. Bunlardan biri, Batı’nın 1989’daki Tiananmen
olaylarından sonra silah ambargosu uygulaması ihtimali karşısında Çin’in diplomatik
ilişkilerden çok önce İsrail’le gayri resmi yollardan ekonomik bağlar kurmuş
olmasıydı. (İsrail kaynaklı askeri teknoloji, Arap devletlerine karşı yapılan
sayısız savaşta Sovyet silah sistemlerine karşı kapsamlı bir şekilde test
edilmiş olmanın avantajına sahipti. İsrail cephesinde ise, o
zamanki Dışişleri Bakan Yardımcısı Binyamin Netanyahu, Kasım 1989’da şunları söylüyordu: “İsrail, dünyanın dikkati
bu olaylara odaklanmışken, Çin’deki gösterilerin bastırılmasından yararlanmalı,
Arapları topraklarından toplu olarak sınır dışı etmeliydi. Ne yazık ki,
önerdiğim bu plan destek görmedi.” Netanyahu’nun sonrasında başka imkânlarla
yüzleştiğini söylemeye gerek yok.
7
Ekim 2023’ten bu yana son derece önem kazanan bir diğer tuhaflık da şu:
Filistin direniş güçlerinden oluşan, geniş ve ideolojik olarak farklı yapıları
içeren koalisyon, Mao dönemi Çin’inin her zaman hayalini kurduğu türden
operasyonel birliğe nihayet ulaştı. Gazze’de kurulan Ortak Operasyon Odası, Hamas ve Filistin
İslami Cihadı’ndan Marksist-Leninist FHKCve Filistin Demokratik Halk Kurtuluş
Cephesi’ne kadar birçok örgütü içeriyor, bu anlamda, FKÖ içerisinde herhangi
bir dönemde temsil edilenden çok daha geniş bir ideolojik yelpazeyi kapsıyor.
Ancak bu birleşik cephe, Fetih liderliğindeki FKÖ’ye karşı. Ana destekçisi Çin değil,
kendisi de anti-emperyalist bir devrimin mirasçısı olan ancak belirgin şekilde
farklı bir karaktere sahip bulunan İran İslam Cumhuriyeti.
Bununla
birlikte Çin, bu oluşumların birçoğuyla canlı simgesel bağlara sahip; aynı
şekilde, Çin Komünist Partisi de Marksist oluşumlarla parti bazında ilişkiler
sürdürüyor. Marksist yapılar da Çin’in politikasını açıktan destekliyorlar.
Örneğin FHKC ve FDHKC’nin
açıklamalarında da görüldüğü üzere, Çin’in Hong Kong politikasına onay
veriliyor. Aynı yapılar, bir yandan da Çin’in Gazze’de ateşkes sağlamaya
yönelik diplomatik çabalarını övgüyle
karşılıyorlar ve bu ilişkileri sürdürme iradesi gösteriyorlar. Filistin içinde
İsrail ile normalleşme ve güvenlik işbirliği konusunda yaşanan gerilimlere
rağmen, bu konumlar, genelde Filistin devletinin “Şincan ile ilgili meseleler
bahanesiyle Çin’in içişlerine müdahale edilmesine” yönelik resmi itirazla uyumludur.
Dünyanın
Gazze’deki soykırımı canlı izlediği koşullarda, Küresel Güney, kendisinden
beklenmeyen bir tavır geliştirdi ve Şincan konusunda farklı bir konum aldı. Ama öte yandan, Siyonizmin etnik
milliyetçiliğine yönelik hayranlıklarını dile getiren küçük bir ayrılıkçı
Uygur grubu, 7 Ekim sonrası İsrail’le dayanışma içerisinde olduğunu açıkladı.
Soykırımın
altıncı ayına girilmesiyle birlikte, Çin kaynaklı resmi söylem de son
zamanlarda daha sert ve açıktan direniş yanlısı bir içerik kazandı. Bilhassa
Şubat 2024’te Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail işgalinin yasal olup
olmadığını ele alan bir duruşmada, Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı
hukuk danışmanı Ma Şinmin, “Filistin halkının yabancı güçlerin zulmüne direnmek
ve bağımsız bir devlet kurma sürecini tamama erdirmek amacıyla güç
kullanmasının devredilemez bir hak olduğunu” söylediğinde büyük yankı uyandırdı.
Sömürgecilik karşıtı mücadelenin doruk noktasında uluslararası hukuka
kaydedilen 1973 tarihli BM Genel Kurulu 3070 Sayılı Kararı’na atıfta bulunan Şinmin, terör eyleminden kesinlikle
farklı olan silahlı mücadele de dâhil her türden araçla sürdürülmekte olan Filistin
direnişinin meşru olduğunu söyledi. Hamas verdiği cevapta, bu alışılmadık
derecede cesur müdahaleye duyduğu takdiri ifade etti.
Bir
de ayrıca Mao sonrası dönemde Çin’in belirli bir yöntemi esas alan diplomatik
yaklaşımı üzerinde de durulmalı. Şi Cinping idaresinde ABD hegemonyasına yönelik
giderek güçlenen itirazla birlikte daha da etkili olan bu yöntem dâhilinde Çin,
Filistin direnişi için bölgede daha elverişli bir ortamın oluşmasına katkıda bulundu.
Örneğin, Helena Cobban’in de ifade ettiği biçimiyle, “Pekin’in yardımıyla Suudi
Arabistan ve İran arasında sağlanan uzlaşma, tüm Körfez/Batı Asya bölgesinin
siyasetini dönüştürdü ve bazı yönlerden 7 Ekim eylemini Hamas liderleri için
daha uygulanabilir hale getirdi. Uzlaşma, Çin’i beş yüz yıldan fazla bir aradan
sonra Batı Asya’da büyük etkiye sahip bir güç haline getirdi. [...] BRICS
üyeleri arasında kurulan karşılıklı ilişkiler, Hamas liderlerinin ve
destekçilerinin uğruna savaştıkları sömürge karşıtı ulusal kurtuluş mücadelesi
için zengin bir ‘postkolonyal’ dayanışma ağının oluşmasını sağladı.”
Bununla
birlikte, Yin Ciguang’ın ifadesiyle, Çin’deki anti-emperyalist
sol, “ideolojik politika düzleminde mevta olunca, Yeni Çin diplomasisinin bir zamanlar elde ettiği söylemsel
etki de azaldı.” Cang Şeng’in bana ilettiği mesajda bu husus daha güçlü ifadelerle
dile getiriliyor:
“Mao dönemi Çin’inin
Filistin halkının haklı özgürlük mücadelesine
verdiği destek, Çin Halk
Cumhuriyeti’nin enternasyonalizm tarihinin en şanlı sayfalarından
biridir. Bugün bile bu tarihî dönemi okurken onunla gurur duyuyor, ondan ilham
alıyorum. Bugüne dek Çin, Filistin’in
gerçek dostu olma vasfını sürdürdü, Filistin halkının özgürlük ve kendi
kaderini tayin etme hakkı için verdiği mücadeleyle her daim dayanışma
içerisinde olacağız. Ne yazık ki, bu şanlı geleneklerin bazılarının Reform’dan
sonra kaybolduğunu kabul etmeliyim. Çin’in İsrail işgallerine ve Gazze’deki
devam eden soykırıma karşı daha fazla sesini yükseltmesini gerçekten isterdim.”
Netice itibarıyla, 7 Ekim’den sonra Filistin direnişi konusunda, Çin’in ve çok kutupluluğun yükselişinin önemini gerçekten anlamak için resmi açıklamaların ve devletler arası ilişkilerin durağan bir nitelik arz eden alanının ötesine bakmalıyız. Bu yazının geri kalanında, iki halk arasındaki çözülmez bağın ve ilgili devrimci süreçlerin nispeten daha derin tezahürlerine bakacağız.


0 Yorum:
Yorum Gönder