27 Aralık 2025

, , ,

Büyük Kıtanın Kapıları: Filistin, Çin ve İnsanlığın Geleceği İçin Savaş

1969’da Pekin’de düzenlenen Filistin’le dayanışma eylemi.
Pankartta “Filistin ve Arap halklarının Siyonizme ve ABD emperyalizmine karşı mücadelesini kararlılıkla destekleyin!” yazıyor.

Birinci Bölüm:
Ulusal Kurtuluşun Zirve Noktasında Filistin ve Çin


Emperyalizm, Çin’den ve Araplardan korkuyor. İsrail ve Formosa, Asya’daki emperyalizmin üsleridir. Siz büyük kıtanın kapısısınız, biz ise arka kapısıyız. İsrail'i sizin için, Formosa'yı da bizim için yarattılar. Amaçları aynı.

[Mao Zedong’un 1965’te Pekin’de Filistin Kurtuluş Örgütü heyetini ziyaretinde yaptığı konuşma]

Emperyalizm, bedenini dünyaya yaymış, başını Doğu Asya’ya, kalbini Ortadoğu’ya, damarlarını ise Afrika ve Latin Amerika’ya kadar uzatmıştır. Nereye vurursanız vurun, ona zarar verirsiniz ve Dünya Devrimi’ne hizmet edersiniz.

[Gassân Kenefâni, Filistin’deki 1936-39 İsyanı -1972]

 

Yirminci yüzyılın bu iki önemli isminin emperyalizm tasavuru arasında ortak bir bağ var. Mao ve Kenefâni, düşmanlarını Asya’nın doğu ve batı uçlarında enerjilerini yoğunlaştıran, belirli bir niyet üzre hareket eden, faal, hatta organik bir güç olarak tasavvur ediyordu. Her ikisi de İsrail’i İmparatorluğun “kalbi”, Doğu’nun “kapısına” dayanmış bir koçbaşı olarak tanımlıyordu. Bu görüşün neticesi olarak, Filistin’in Siyonist sömürgeciliğe karşı verdiği yüzyıllık mücadele, tüm Asya devriminin odak noktası olarak görülüyordu. Dolayısıyla, bu anlayış uyarınca Filistin’in kurtuluşu, Çin’in kurtuluşundan daha büyük olmasa bile, dünya tarihi açısından aynı ölçüde öneme sahip bir olay olarak cereyan edecekti.

İsrail devleti 1948; Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) 1949’da kuruldu. Hukuki açıdan bakıldığında, ilki, yeni başlayan Soğuk Savaş’ın her iki tarafının da Birleşmiş Milletler’in onayıyla gerçekleştirdiği bir girişim olarak kabul edilir. Aslında o, Nekbe’de gerçekleştirilen soykırımın akıttığı kanda doğmuştur. İkincisi ise sömürgeci boyunduruğa karşı aynı ölçüde şiddet içeren bir mücadele neticesinde ortaya çıkmış, bir yıl içerisinde kendisini aynı BM bayrağını taşıyan emperyalist ordularla savaş halinde bulmuştur. Bugün baktığımızda, o dönemde dünya solunun büyük bir kısmının her iki gelişmeyi de tarihsel olarak ilerici olarak görmesi, tarihsel bir ironidir.

Johns Hopkins Üniversitesi’nden Cang Şeng’in de belirttiği gibi, o ilk yıllarda Çin’in kendisi de Siyonizm ve Filistin ulusal sorunu söz konusu olduğunda bu tür analitik sınırlamalardan tamamen muaf değildi. Başlangıçta Sovyetler kadar İsrail’in potansiyeline coşkulu yaklaşmasa da, Çin Halk Cumhuriyeti liderleri, ilk başta İsrail’in “Batı hegemonyasına karşı mücadelede potansiyel bir müttefik olabilecek ilerici, sola meyilli bir devlet” olduğu görüşünü geniş ölçüde paylaşıyorlardı. Cang’a göre, aynı yayınlarda son derece çelişkili pozisyonlara rastlanabiliyordu. Örneğin, Filistin Sorununun Gerçeği (1950) isimli kitap, Siyonizmi “Filistin’i köleleştirmek için geliştirilmiş emperyalist komplonun öncüsü” olarak mahkûm ederken, bir yandan da Ürdün’ün önderliğinde hareket eden Arap monarşilerinin İsrail’e yönelik “saldırgan işgalini” ve “İngiliz emperyalizminin uşağı” olarak gördüğü Ürdün’ü eleştirebiliyordu.

İsrail ise Ortadoğu’daki diğer ülkelerden çok önce, Çin Halk Cumhuriyeti’ni 1950 gibi erken bir tarihte diplomasi düzleminde tek taraflı olarak tanıdı. Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) resmi yayın organı olan Halkın Günlüğü, bu jesti memnuniyetle karşıladı, ancak devlet liderleri, akıllıca bir hamleyle, bu jeste karşılık vermemeyi tercih ettiler.

İsrail’in ABD önderliğindeki Kore Savaşı müdahalesine verdiği destek nedeniyle gayri resmi ilişkiler kopma noktasına geldi. Çin’in, Batı emperyalizmine karşı Müslümanların birliğini esas alan direniş vizyonunu savunan Hui ve Uygur ileri gelenlerinin arabuluculuğuyla Arap ve diğer İslam ülkeleriyle diplomatik ve kültürel temaslar kurmasıyla birlikte Çin-İsrail ilişkileri daha da kötüleşti. Amansız bir Siyonizm düşmanı olan Endonezya lideri Sukarno’nun ev sahipliğinde 1955 yılında düzenlenen Bandung Afrika-Asya Konferansı ile birlikte Çin, Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkını açıktan desteklemeye başladı.

Kısa bir süre sonra, Mısır’ın Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişki kuran ilk Arap ülkesi olmasından sadece birkaç ay sonra, Ekim 1956’da İsrail, İngiltere ve Fransa ile Nasır’ın Mısır’ına yönelik işgal harekâtı gerçekleştirdi. Irak da 1958’de 14 Temmuz Devrimi ile Haşimi monarşisini devirdiğinde aynı yolu izledi; neredeyse eş zamanlı olarak, ABD Deniz Piyadeleri, komprador rejimine karşı devrimci bir meydan okumayı şiddetle bastırmak için Lübnan’ı işgal etti. Fudan Üniversitesi tarihçisi Yin Ciguang’ın belirttiği gibi, bu yol ve zihin açıcı gelişmelerin ortasında Çin, kendisini giderek “Arap halkının emperyalizme karşı mücadelesinin iç cephesi” olarak görmeye, halkını buna göre seferber etmeye başladı. Savaş hatları nihayet netleşmeye başlamıştı. Artık Filistin ulusal hareketinin dünya tarihi sahnesine güçlü bir şekilde çıkması için vakit gelmişti.

Bu yeni mücadele aşaması, 1964 yılında herhangi bir Arap devletine bağlı olmayan siyasi bir organ olarak Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kurulmasıyla başladı. Bir yıl sonra Çin, FKÖ’yü diplomatik düzeyde tanıyan ilk Arap olmayan ülke oldu. FKÖ, hemen Pekin’de elçilik açtı.

Çin’in Filistin silahlı mücadelesine verdiği destek, söylemin çok ötesine uzandı: Lillian Craig Harris’in de aktardığı biçimiyle, “1964 ile 1970 yılları arasında Filistinliler, Çin yapımı silahlarla savaştılar, bu da Çin Halk Cumhuriyeti’nin büyük güçler arasında Filistinlilerin tek tedarikçisi olduğu anlamına geliyordu.” Bu yardımın, ağırlıklı olarak Suriye ve Ürdün üzerinden teslim edilen AK-47’ler ve diğer Sovyet modeli hafif silahlar, tanksavar topçu birlikleri, ABD modeli roketatarlar ve radyo ekipmanlarını içerdiği bildiriliyor. 1967’den itibaren FKÖ, her biri yaklaşık bir düzine savaşçıdan oluşan (çoğunlukla önde gelen Fetih fraksiyonuna mensup) çok sayıda birliği, gerilla savaşının teori ve pratiği konusunda aylarca süren eğitim programları için Çin’e gönderdi.

Filistinli devrimciler, örgütler arası ayrılıklara rağmen, Çin’in ahlaki ve maddi dayanışmasına duydukları minnettarlığı hep bir ağızdan dile getirdiler. FKÖ’nün ilk başkanı Ahmed Şukayri, “Filistinliler, diğer Araplara değil, Arap liderleri FKÖ’yü tanımadan çok önce devrimci hareketimize yardım etmiş olan cesur ve cömert Çin halkına minnettar olmalıdırlar. Hareket, bazılarının sandığı gibi Nasır veya başka bir Arap lideri tarafından desteklenmiyor” diyordu.

Hareketin başında geçirdiği 35 yıl boyunca Çin’i on dört kez ziyaret eden halefi Yasir Arafat, Çin Halk Cumhuriyeti’ni “devrimimizi desteklemede ve azmini güçlendirmede en etkili ve en büyük güç” olarak nitelendirdi. Filistin Kurtuluş Halk Cephesi’nin (FHKC) kurucusu Corc Habeş ise, “En iyi dostumuz Çin’dir. Çin, İsrail’in haritadan silinmesini istiyor çünkü İsrail var olduğu sürece, Arap toprakları emperyalizmin saldırgan karakolundan kurtulamayacaktır” tespitinde bulunuyordu.

Çin’in Filistin kurtuluş davasına olan yakınlığı, aslında bu basit stratejik çıkar örtüşmesinden daha derin köklere sahipti. Harris’in de belirttiği gibi, “aradaki büyük farklılıklara rağmen, Filistin sahası, Arap dünyasında emperyalist bir işgalciye karşı gerçekleştirilecek devrim konusunda Çin deneyimine en çok uyan savaş sahasıydı.”

ÇKP’nin “uzun soluklu halk savaşı” ile ilgili becerisini yeni zirvelere taşıyan, Japonya’ya karşı 1937-1945 arası dönemde gerçekleştirilen Direniş Savaşı’na yapılan atıflar, Filistinli gerillalarla dayanışmaya dair Çin açıklamalarında bolca yer alıyordu. Örneğin, Mao, 1965’te FKÖ delegelerine yaptığı konuşmada, şunları dile getiriyordu:

“Sizler, sadece İsrail’e karşı savaşan iki milyon Filistinli değil, yüz milyon Arapsınız. Bu temelde hareket etmeli, düşünmelisiniz. İsrail'i tartışırken, tüm Arap dünyasının haritasını gözünüzün önünde bulundurun. [...] Halklar, kurtuluş savaşlarında sayıları azalıyor diye korkmamalıdırlar, çünkü çoğalabilecekleri barış zamanları illaki gelecektir. Çin, kurtuluş mücadelesinde yirmi milyon insanını kaybetti.”

Çinli liderler, FKÖ’ye mensup farklı fraksiyonlar arasında desteği nasıl dağıtacaklarına karar verirken, komünistlerin Kuomintang’daki acımasız ideolojik düşmanlarıyla birleşik bir cephe oluşturduğu Japon karşıtı mücadelenin sunduğu tarihsel ipuçlarından da istifade ettiler. Teorilerini Filistinlilerin görüşleriyle yan yana getirmek yerine Çinli liderler, daha çok politik ve askeri birliğe öncelik verdiler, bilhassa uçak kaçırma eylemleri esnasında, Marksist-Leninist olan FHKC yerine Fetih’in farklı sınıfları kesen milliyetçiliğini tercih ettiler. Örneğin, Mao, 1965’teki konuşmasında dinleyicilerini şu sözlerle uyardı:

“Bana kitaplarımda şu veya bu görüşü okuduğunuzu söylemeyin. Sizin savaşınız var, bizim de var. Savaşınızın dayandığı ilkeleri ve ideolojiyi siz oluşturmalısınız. Kitaplar gözlerinizin önüne yığılırsa görüşünüzü engeller.”

1971’deki bir başka ziyarette ise Başbakan Cou Enlay, “Filistin örgütlerinin sadece iki organdan oluşan, gerçek bir birlik bünyesinde bir araya gelmesi, bu organlardan birinin silahlı mücadeleyi yönetmesi, diğerininse siyasi faaliyetine yön vermesi, FKÖ’nün Filistin halkının ana çekirdeği haline gelmesi” tavsiyesinde bulundu.

Bu dönem boyunca Çin’in Filistin’deki silahlı mücadeleyi savunma konusunda söylemsel düzeyde sergilediği militanlık ve sunduğu maddi desteğin hacmi, siyasi ihtiyaçlar uyarınca iniş çıkışlar yaşadı. Bu durum, İsrail’in 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda birçok Arap ordusunu feci şekilde yenmesi ve ardından Gazze, Doğu Kudüs, Batı Şeria, Golan Tepeleri ve Sina’yı işgal etmesinin ardından zirveye ulaştı. Ama bu süreç sonunda Filistinli fedailer, 1968 Kerâme Muharebesi’nde İsrail’in Ürdün’ü işgal etme girişimini püskürtmesiyle kazandıkları prestiji daha da artırdı. Kazanımlardan aldıkları cesaretle, fedailer, 1970 yılında Ürdün monarşisine karşı kapsamlı bir isyan başlattılar; bu isyan, Pekin Radyosu’nun “Ürdün askeri kliğine ve Amerikalı militarist efendilerine karşı nihai zafere kadar savaşmaya devam edin” çağrısında görüldüğü üzere, Çin’in tam desteğini arkasına aldı.

Bu “Kara Eylül” ayaklanması, FKÖ güçlerinin Ürdün’deki tüm üslerinden tamamen kovulmasıyla sonuçlandı. Bu felâketin ardından Çin, bu tür isyancı faaliyetlere verdiği desteği önemli ölçüde azalttı ve Arap hükümetleriyle devletler arası ilişkilerini yeniden kurmaya yöneldi. Bu adım, tam da ülkenin ABD ile yakınlaştığı, Afrika ve Arap devletlerinden (ve ilginç bir şekilde İsrail’den) gelen destekle birlikte, 1971’de BM’ye girmesiyle eş zamanlı olarak atılıyordu. Bununla birlikte Çin, büyük güçler arasında Filistin’in en sadık müttefiki olarak kalmaya devam etti. 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında, “Filistin halkının ulusal haklarının iadesini açıkça öngörmediği” gerekçesiyle BM Güvenlik Konseyi’nin 338 sayılı kararını onaylamayı reddeden tek ülke oldu, daha sonra Filistin temsilcilerini dışladığı için Cenevre barış konferansını boykot etti. Çin, Sovyet “revizyonizmine” karşı ideolojik planda yürüttüğü polemiklerdeki akla ve dile uygun olarak, SSCB’nin hem 1967 hem de 1973’te müzakere yoluyla varılan Arap-İsrail barış anlaşmalarına verdiği desteği, Filistin davasına yönelik ihanet olarak görüp kınadı.

Tüm bu iniş çıkışlara rağmen, Çin’in Filistin kurtuluş mücadelesine yönelik halk nezdinde örgütlediği dayanışma eylemleri aralıksız devam etti. 1965’te FKÖ’nün Pekin’e yaptığı ilk ziyaretle birlikte Nekbe Günü (15 Mayıs), resmi olarak “Filistin’le Dayanışma Günü” ilan edildi. Bu gün, her yıl Tiananmen Meydanı’nda 100.000 veya daha fazla kişinin katıldığı kitlesel mitinglerle anıldı. “巴勒斯坦人民必” [“Filistin Halkı Kazanmalı” 1971] ismini taşıyan kısa propaganda filminde de görüldüğü üzere, 1956 Süveyş Krizi ve 1967 Altı Gün Savaşı’na karşı büyük gösteriler gerçekleştirildi. Bu gösterilerde Filistin, Mısır ve Suriye büyükelçiliklerine gönderilen halk heyetleri de yer aldı. Aynı belgesel, büyük kalabalıkların, Yasir Arafat’ın 1970’teki Pekin ziyaretinde kendisini karşıladığını gösteren görüntülere de yer veriyor.

Kültür Devrimi sırasında Çin’in kapalı ve yabancı düşmanı bir toplum olduğu yönündeki Batı propagandasının aksine, halklar arası bağlar, daha derin ve samimi bir düzeyde de kuruldu. Örneğin, yukarıda adı geçen Gassân Kenefâni, 1965’te Çin ve Hindistan’ı ziyaret etti ve deneyimlerini “ثم أشرقت آسيا” [“Sonra Asya Parladı”] adlı az bilinen bir devrimci seyahatnamede aktardı. Yolculuğunun Çin ayağında Pekin, Şanghay ve Hangcu’yu ziyaret etti, Mareşal Şen Yi ile görüştü, sadece Tiananmen Meydanı ve Çin Seddi gibi simge yapıları değil, camileri ve tarım kooperatiflerini de gözlemledi. İmparatorluk geçmişinden kalma anıtları üzerine kafa yorarken bir yandan da ülkenin uzun isyan geleneğini selamladı: “Eğer Çinli olsaydım, imparatorların kendileri için yaptıklarına duyduğum hayranlık, halkın imparatorlara yaptıklarına duyduğum hayranlığın altında ezilirdi!” Yoksulluk hakkındaki yorumları da aynı derecede dokunaklı ve kehanet niteliğindeydi:

“Daha acımasız bir kelime kullanmak istersek, yoksulluk, Çin’i uzun tarihi boyunca kasıp kavuran, devrimin, yaşı ve Çin’in birçok sorunu nedeniyle henüz bir hizmetkâra dönüştüremediği, ancak başarıyla kafese kapattığı bir canavardır. [...] Devrimin canlılığı ve insan enerjisini seferber etme arzusu, mali kapasitesinin önüne geçiyor gibi görünüyor ve Çinliler, refahlarını finanse edebileceklerinden emin oldukları geleceği beklerken, neler yapabileceklerini bildikleri çıplak elleriyle gurur duyuyorlar. Geleceğe giden yolu inşa etmek için ellerindeki 1,3 milyar silahı hiç beklemeden seferber ettiler.”

Yin Ciguang’ın aktardığına göre, Kenefâni’nin edebiyatçı hemşehrisi ve daha sonra Filistinli Yazarlar ve Gazeteciler Genel Birliği başkanlığını yapan şair Ebu Selma da Çin ziyaretinde benzer duyguları dile döküyordu:

“Biz de aynı mücadeleyi verdik.
Biz de aynı acıları çektik.
Ve şu an Pekin’deyiz.
Öyle ki kanatlarımızı açıp uçabiliriz.
Buradaki kudretli insanların sırtından çıkan
Kanatların gölgesindeyiz.
Mücadelemizde birlik içindeyiz.
Zafer bizim olacak!
Başlarımıza defne yaprakları takacağız,
Yüzlerimize gülücükler.
Gökyüzünü kara bulutlar kapladığında,
Evreni vahşi bir rüzgâr kasıp kavuruyor.
Mao'nun gülümsemesi ufukta belirdiğinde,
Gök yedi kat yukarıya dek
Berraklaşıyor!

Kişisel veya diplomatik nitelikteki bu tür geçici ziyaretlerin ötesinde, Çin’de zamanla, çoğunlukla düşman Arap hükümetleri tarafından sürgün edilen muhalif gazeteciler ve entelektüellerden oluşan küçük ama kalıcı bir Filistinli gurbetçi topluluğu da oluştu. Çin Halk Cumhuriyeti, ayrıca her yıl onlarca Filistinli öğrenciye burs vererek, 1981’de Genel Filistin Öğrenci Birliği’ni kuracak kadar güçlü bir topluluğun oluşmasını sağladı. Muhammed Türki Sudairi’nin aktardığına göre, bu öğrenciler, Kültür Devrimi döneminde kitlesel seferberliğin zirveye ulaştığı aşamada bile siyasi faaliyetlerini sürdürdüler:

“1979, 1980, 1982 ve 1983 yılları boyunca Mısır’ın Camp David Anlaşması’nı imzalaması, Amerika’nın Libya'yı bombalaması, İsrail’in Lübnan’ı işgali ve Lübnan iç savaşındaki Sabra-Şatila katliamları gibi dönüm noktalarıyla bağlantılı olarak büyük protestolar ve mitingler düzenlendi.”

Bu olaylar, 1974’teki Arap Birliği Zirvesi’nden bu yana “Filistin halkının tek meşru temsilcisi” olarak görülen FKÖ ile Çin’in ilişkilerinin seyrini tayin etti. Lillian Craig Harris, 1977 gibi erken bir tarihte kehanetvari ifadeler dâhilinde, bu yolu şu şekilde dile getiriyor:

“Çin, daha fazla toprak karşılığında İsrail’e yönelik saldırılar konusunda anlaşmak suretiyle bir Batı Şeria devletini kabul etmeleri durumunda Filistinlilerin davayı sattığını düşünür mü düşünmez mi, işte asıl üzerinde durulması gereken soru bu. Gelgelelim, eldeki göstergeler bize, iyi ilişkiler kurabileceği bir devletin kendisinin hayrına olduğunu düşünmesi durumunda Çin’deki pragmatizmin devrimci olmayan bir Filistin’i bile yutabilecek esneklikte olduğunu gösteriyor.”

Gerçekten de 1988 Filistin Bağımsızlık Bildirgesi’nde olan tam da buydu; bu bildirge, 1947 BM Taksim Planı’nı zımnen kabul etmiş, FKÖ’nün tek devlet çözümüne yönelik açık taahhüdünden geri adım atmıştı. 1965’te olduğu gibi, ancak çok daha az tantanayla, Çin, yeni ilan edilen Filistin Devleti’ni tanıyan ilk Müslüman olmayan ülkelerden biri oldu.

Arafat’ın Eylül 1993’te İsrail’i karşılıksız olarak tanıyan ve tarihi Filistin’in %78’ine yönelik tüm iddialarından vazgeçen Oslo Anlaşmaları’nı imzaladığı ana dek, Çin, zaten bir yılı aşkın bir zaman önce Siyonist devletle diplomatik ilişkiler kurmuştu. SSCB’nin yıkılmasından ve neredeyse eş zamanlı olarak, “barış sürecinin” başlatılmasından sonra sosyalist, eski Sovyet ve/veya eski Doğu Bloku ülkesi 25 devlet içerisinde sadece biri bu ilişkileri başlatmıştı. FKÖ’nün Oslo'da teslim olması sonrasında, Filistin’in Arap olmayan müttefiklerinin büyük çoğunluğunun normalleşme sürecine girmesi için gerekli zemini hazırladı.

Çin’in bu süreçte oynadığı, olağan bir nitelik arz eden rolü tarihsel açıdan ironik bir dizi özellik içermekteydi. Bunlardan biri, Batı’nın 1989’daki Tiananmen olaylarından sonra silah ambargosu uygulaması ihtimali karşısında Çin’in diplomatik ilişkilerden çok önce İsrail’le gayri resmi yollardan ekonomik bağlar kurmuş olmasıydı. (İsrail kaynaklı askeri teknoloji, Arap devletlerine karşı yapılan sayısız savaşta Sovyet silah sistemlerine karşı kapsamlı bir şekilde test edilmiş olmanın avantajına sahipti. İsrail cephesinde ise, o zamanki Dışişleri Bakan Yardımcısı Binyamin Netanyahu, Kasım 1989’da şunları söylüyordu: “İsrail, dünyanın dikkati bu olaylara odaklanmışken, Çin’deki gösterilerin bastırılmasından yararlanmalı, Arapları topraklarından toplu olarak sınır dışı etmeliydi. Ne yazık ki, önerdiğim bu plan destek görmedi.” Netanyahu’nun sonrasında başka imkânlarla yüzleştiğini söylemeye gerek yok.

7 Ekim 2023’ten bu yana son derece önem kazanan bir diğer tuhaflık da şu: Filistin direniş güçlerinden oluşan, geniş ve ideolojik olarak farklı yapıları içeren koalisyon, Mao dönemi Çin’inin her zaman hayalini kurduğu türden operasyonel birliğe nihayet ulaştı. Gazze’de kurulan Ortak Operasyon Odası, Hamas ve Filistin İslami Cihadı’ndan Marksist-Leninist FHKCve Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi’ne kadar birçok örgütü içeriyor, bu anlamda, FKÖ içerisinde herhangi bir dönemde temsil edilenden çok daha geniş bir ideolojik yelpazeyi kapsıyor. Ancak bu birleşik cephe, Fetih liderliğindeki FKÖ’ye karşı. Ana destekçisi Çin değil, kendisi de anti-emperyalist bir devrimin mirasçısı olan ancak belirgin şekilde farklı bir karaktere sahip bulunan İran İslam Cumhuriyeti.

Bununla birlikte Çin, bu oluşumların birçoğuyla canlı simgesel bağlara sahip; aynı şekilde, Çin Komünist Partisi de Marksist oluşumlarla parti bazında ilişkiler sürdürüyor. Marksist yapılar da Çin’in politikasını açıktan destekliyorlar. Örneğin FHKC ve FDHKC’nin açıklamalarında da görüldüğü üzere, Çin’in Hong Kong politikasına onay veriliyor. Aynı yapılar, bir yandan da Çin’in Gazze’de ateşkes sağlamaya yönelik diplomatik çabalarını övgüyle karşılıyorlar ve bu ilişkileri sürdürme iradesi gösteriyorlar. Filistin içinde İsrail ile normalleşme ve güvenlik işbirliği konusunda yaşanan gerilimlere rağmen, bu konumlar, genelde Filistin devletinin “Şincan ile ilgili meseleler bahanesiyle Çin’in içişlerine müdahale edilmesine” yönelik resmi itirazla uyumludur.

Dünyanın Gazze’deki soykırımı canlı izlediği koşullarda, Küresel Güney, kendisinden beklenmeyen bir tavır geliştirdi ve Şincan konusunda farklı bir konum aldı. Ama öte yandan, Siyonizmin etnik milliyetçiliğine yönelik hayranlıklarını dile getiren küçük bir ayrılıkçı Uygur grubu, 7 Ekim sonrası İsrail’le dayanışma içerisinde olduğunu açıkladı.

Soykırımın altıncı ayına girilmesiyle birlikte, Çin kaynaklı resmi söylem de son zamanlarda daha sert ve açıktan direniş yanlısı bir içerik kazandı. Bilhassa Şubat 2024’te Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail işgalinin yasal olup olmadığını ele alan bir duruşmada, Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı hukuk danışmanı Ma Şinmin, “Filistin halkının yabancı güçlerin zulmüne direnmek ve bağımsız bir devlet kurma sürecini tamama erdirmek amacıyla güç kullanmasının devredilemez bir hak olduğunu” söylediğinde büyük yankı uyandırdı. Sömürgecilik karşıtı mücadelenin doruk noktasında uluslararası hukuka kaydedilen 1973 tarihli BM Genel Kurulu 3070 Sayılı Kararı’na atıfta bulunan Şinmin, terör eyleminden kesinlikle farklı olan silahlı mücadele de dâhil her türden araçla sürdürülmekte olan Filistin direnişinin meşru olduğunu söyledi. Hamas verdiği cevapta, bu alışılmadık derecede cesur müdahaleye duyduğu takdiri ifade etti.

Bir de ayrıca Mao sonrası dönemde Çin’in belirli bir yöntemi esas alan diplomatik yaklaşımı üzerinde de durulmalı. Şi Cinping idaresinde ABD hegemonyasına yönelik giderek güçlenen itirazla birlikte daha da etkili olan bu yöntem dâhilinde Çin, Filistin direnişi için bölgede daha elverişli bir ortamın oluşmasına katkıda bulundu. Örneğin, Helena Cobban’in de ifade ettiği biçimiyle, “Pekin’in yardımıyla Suudi Arabistan ve İran arasında sağlanan uzlaşma, tüm Körfez/Batı Asya bölgesinin siyasetini dönüştürdü ve bazı yönlerden 7 Ekim eylemini Hamas liderleri için daha uygulanabilir hale getirdi. Uzlaşma, Çin’i beş yüz yıldan fazla bir aradan sonra Batı Asya’da büyük etkiye sahip bir güç haline getirdi. [...] BRICS üyeleri arasında kurulan karşılıklı ilişkiler, Hamas liderlerinin ve destekçilerinin uğruna savaştıkları sömürge karşıtı ulusal kurtuluş mücadelesi için zengin bir ‘postkolonyal’ dayanışma ağının oluşmasını sağladı.”

Bununla birlikte, Yin Ciguang’ın ifadesiyle, Çin’deki anti-emperyalist sol, “ideolojik politika düzleminde mevta olunca, Yeni Çin diplomasisinin bir zamanlar elde ettiği söylemsel etki de azaldı.” Cang Şeng’in bana ilettiği mesajda bu husus daha güçlü ifadelerle dile getiriliyor:

“Mao dönemi Çin’inin Filistin halkının haklı özgürlük mücadelesine verdiği destek, Çin Halk Cumhuriyeti’nin enternasyonalizm tarihinin en şanlı sayfalarından biridir. Bugün bile bu tarihî dönemi okurken onunla gurur duyuyor, ondan ilham alıyorum. Bugüne dek Çin, Filistin’in gerçek dostu olma vasfını sürdürdü, Filistin halkının özgürlük ve kendi kaderini tayin etme hakkı için verdiği mücadeleyle her daim dayanışma içerisinde olacağız. Ne yazık ki, bu şanlı geleneklerin bazılarının Reform’dan sonra kaybolduğunu kabul etmeliyim. Çin’in İsrail işgallerine ve Gazze’deki devam eden soykırıma karşı daha fazla sesini yükseltmesini gerçekten isterdim.”

Netice itibarıyla, 7 Ekim’den sonra Filistin direnişi konusunda, Çin’in ve çok kutupluluğun yükselişinin önemini gerçekten anlamak için resmi açıklamaların ve devletler arası ilişkilerin durağan bir nitelik arz eden alanının ötesine bakmalıyız. Bu yazının geri kalanında, iki halk arasındaki çözülmez bağın ve ilgili devrimci süreçlerin nispeten daha derin tezahürlerine bakacağız.

 İkinci Bölüm:
Aksa Tufanı veya Yeni Dönemde Halk Savaşı


Mao Zedong şöyle der: ‘Düşman ilerlerse, biz geri çekiliriz; düşman kamp kurarsa, biz taciz ederiz; düşman yorulursa, biz saldırırız; düşman geri çekilirse, biz takip ederiz.’ Bu anlamda Mao’nun gerilla savaşı teorisini ‘pire savaşı’ olarak tanımlayabiliriz.

‘Sanayileşmemiş bir ulus, sanayileşmiş bir ulusu nasıl yener?’ olarak özetlenebilecek bilmecenin çözümünü Mao sundu. Engels, sermaye sağlayabilen ulusların düşmanlarını yenme ihtimalinin daha yüksek olduğunu gördü. Yani, ekonomik güç savaşlarda son sözü söyler çünkü silah üretmek için gerekli sermayeyi bu güç sağlar. Gelgelelim, Mao’nun sunduğu çözüm, fiziksel (veya maddi) olmayan unsurlara vurgu yapıyordu. Güçlü ordulara sahip güçlü devletler genellikle maddi güce odaklanırlar; silahlara, idari konulara, orduya vurgu yaparlar. Katzenbach’a göre Mao, zamana, mekâna (toprağa) ve iradeye vurgu yapıyordu. Yani, büyük savaşlardan kaçınılmalı, zamanı kullanarak iradeyi geliştirmeli (mekânı/toprağı zamanla takas etmeli), zamanı iradeyi inşa etmek için kullanmalı: asimetrik savaşın ve gerilla savaşının özü budur.

[Besil Arac, “Kirpi Gibi Yaşa, Pire Gibi Savaş” -2018]

 

Mao’nun FKÖ’lü ziyaretçilere, kendi eserleri de dâhil olmak üzere, kitaplara tapınmaktan kaçınmaları yönündeki uyarısına rağmen, gerilla savaşı ile ilgili yazıları haklı olarak kabul görmüş, geçerli bir kaynak haline gelmişti. Xinhua Haber Ajansı’nın haberinde dile getirildiği biçimiyle, Çin’deki Filistinli gerillaların eğitimine yönelik teorik müfredatın, (ÇKP ve KMT arasındaki iç savaşın 1927-1936 dönemi ile ilgili) “Çin’deki Devrim Savaşı’nda Strateji Sorunları” ve (ÇKP’nin KMT ile Japon karşıtı birleşik cephede bile gerilla taktiklerini sürdürme ihtiyacı ile ilgili) “Japonya’ya Karşı Gerilla Savaşında Strateji Sorunları” gibi yazıları içeriyordu.

Filistin’deki silahlı mücadelesinin ideolojik koordinatları, altmışların ve yetmişlerin sol milliyetçiliğinden ve Marksizminden uzaklaşıp İslami bir yöne doğru kayarken bile, halk savaşının ilkeleri her dönemi kuşatan olgular olarak görüldü. Bu ilkeler, çok yönlü bir devrimci aydın olarak şehit Besil Arac’ın yukarıda aktardığımız pasajında da dile getirildiği gibi, kimi zaman (bazen parça parça) ele alındı, günümüz koşullarına uyacak şekilde yaratıcı bir müdahaleyle uyarlandıİsrail’in Gazze halkına yönelik soykırım amaçlı saldırısınıüzerinden beş ay geçmişken (bu yazının yazıldığı sırada), direniş ve savaşma kapasitesi, inatla ve mucizevi bir şekilde sağlam kaldı.

Bu bölümde amacımız, Gazze savaşının ve savaşın bölgedeki yankılarının ayrıntılı bir askeri değerlendirmesini sunmak değil (ki bu konuda kesinlikle yetersiz olduğumuzu söylemek gerek), Mao’nun gerilla savaşıyla ilgili yazıları ışığında, savaşın bazı temel boyutlarını incelemektir. Bu noktada, Gazze’yi ilk bakışta çelişkiliymiş gibi görünen tespitler ışığında değerlendiren Filistin Gençlik Hareketi’ndeki yoldaşlarımızın analizini çıkış noktası olarak alıyoruz:

* 7 Ekim’den önce de soykırıma yakınlaşan kuşatma koşullarına maruz kalmış, şimdilerde toplu ölüm kampına dönüştürülmüş açık hava hapishanesi veya toplama kampı olarak Gazze;

* Filistin devriminin beslenip büyütüldüğü en önemli beşik, “Filistin direnişinin Siyonist düşmana karşı yürütüldüğü kalp” olarak Gazze;

* İsrail’in 2005’teki “geri çekilmesi” ile birlikte direnişin başlattığı geniş çaplı operasyonlar için kullanılan “tek kurtarılmış Filistin toprağı” ve elverişli üs sahası olarak Gazze;

* Bölgesel Direniş Ekseni’nin odak noktası.

Gazze’deki katliam alanlarından her gün aktarılan tarifsiz dehşet verici sahneler göz önüne alındığında, ilk tanım, artık bölgeye dair hâkim anlayışları tayin ediyor. Ancak Filistinliler, özellikle de bu ölümcül saldırıdan doğrudan etkilenenler, Gazze’nin mücadelenin kalbindeki yerini anlamamızı bu tanımın tekeline almasına izin verilmemesi konusunda ısrar ediyorlar. Bu amaçla, şimdi diğer tanımların her birini sırayla ele alacağız.

Halkın Beşiği Olarak Gazze

Birçok insan, gerillaların düşmanın gerisinde uzun süre varlığını sürdürmesinin imkânsız olduğunu düşünüyor. Bu inanç, halk ile askerler arasında olması gereken ilişkiyi anlamamaktan kaynaklanıyor. Halk suya, askerler ise suda yaşayan balığa benzetilebilir. Bu ikisinin birlikte var olamayacağı nasıl söylenebilir? Sadece disiplinsiz askerler, halkı düşman edinir ve tıpkı doğal ortamından uzaklaşmış balık gibi yaşama imkânını yitirirler.

[Mao Zedong, “Gerilla Savaşı Üzerine”, 6. Bölüm – 1937]

 

Mao, gerilla ilgili bu ünlü metaforu ilk olarak, iç savaş sırasında, gerillaların sıklıkla her türden anti-komünist ideolojik koşullama çabasıyla ve tüm silahlı oluşumların “haydut” olarak görülmesiyle mücadele etmek zorunda kaldıkları bir bağlamda kullandı.

Filistin’deki silahlı direnişle yapılan kıyaslama tam olarak doğru olmasa da, gerilla mücadelesinin 75 yılı aşkın süredir toplumun dokusuna derinlemesine yerleşmiş olması, Siyonist baskının otomatik ve doğal bir sonucu olarak görülemez. Mücadelenin bilinçle ve dikkatle geliştirilmesi gerekir. Bu anlamda, halkın beşiği doktrinini, kitleler için tamamlayıcı bir doktrin olarak ele alabiliriz: bu, gerillaların içinde yüzdükleri “su” gibi kolektif olarak nasıl hareket edileceğine dair bir doktrindir.

Filistin Gençlik Hareketi, bu kavramı şöyle tanımlıyor:

“Halkın beşiği, direnişi hem olağan hem de gerekli bir varoluş hali olarak kavramsallaştırmak, halk kitlelerinin direnişi mali, sosyal ve politik düzlemde desteklediği, Siyonist yerleşimci sömürgeciliğine karşı silahlı mücadeleyi desteklemenin sonuçlarını kolayca kabul ettiği bir direniş ortamı yaratmak suretiyle mücadelemizin organı olarak işlev görür.”

Halkın beşiğinin işleyişine dair tarihsel örnekler arasında, 1936-1939 tarihli Büyük İsyan sırasında silahlı devrimcilerin kalabalığa karışmasına yardımcı olmak amacıyla sivil erkeklerin o zamanlar alışılmış Osmanlı tarzı fes yerine günümüzde her yerde görülen kefiyeyi yaygın olarak benimsemesinden söz edilebilir. Aynı ruhu taşıyan, daha yakın tarihli bir örnek ise 2022’de, Batı Şeria’daki Şufat mülteci kampında yüzlerce erkeğin, kel direniş savaşçısı Uday Tamimi’yi yakalama veya öldürme girişimlerini engellemek için saçlarını kazıtmasıdır.

Filistin Gençlik Hareketi, analizlerinde Gazze’nin tamamını, halkın direnişe hizmet eden tek ve büyük beşiği olarak değerlendiriyor; bu fikir, işbirlikçi Filistin Yönetimi idaresindeki Batı Şeria’da daha fazla tatbik edilebilir bir fikir olarak görülüyor.

Max Ajl’ın yazdığı gibi, İsrail’in gerçekleştirdiği soykırım karşısında Gazzeli sivillerin sergiledikleri olağanüstü kahramanlık ve sebat (sumud), bu yargıyı güçlü bir şekilde doğruluyor:

“[...] Halkın direnişi, ‘Direniş’ kelimesinin anlamını değiştirdi, onu silâhlı erkeklerin dünyasının ötesine taşıdı. O halkın doktorları, hastalarını terk etmeme pahasına ölüme yürüdüler, şehrin kuzeyinde kadın ve erkekler beyaz fosfor saldırısına rağmen evlerinden ayrılmadılar. ABD ve İsrail eliyle yürütülen imha harekâtını asıl kışkırtan da yurttaşların milli projeye olan bağlılıklarıydı.”

Halkın direnişe olan desteğinin ne kadar güçlü olduğunun niceliksel bir ölçüsü, 7 Ekim öncesi ve sonrası Filistinliler arasında yapılan kamuoyu anketlerinde bulunabilir. Elbette “ideal” koşullarda bile, Gazze ve Batı Şeria'daki Filistinlilerin şu anda yaşadığı koşullardan bahsetmeye gerek bile yok, neticede bu tür anketler, kitlesel duyarlılığın anlamlı bir göstergesi olarak önemli kısıtlarla malul. Sonuçları, kitlelerin gerçek bir halk savaşı sürecinde kolektif bir siyasi özne oluşturduğu diyalektik süreci de yansıtmayabilir. Bununla birlikte, tüm bu uyarılara rağmen, Aksa Tufanı’nın silahlı direnişe halkın desteğinde niteliksel bir artışa yol açtığı yadsınamaz. Savaşın başlamasından iki ay sonra, Filistin Politika ve Anket Araştırma Merkezi, Hamas’a desteğin iki katına (yüzde 22’den yüzde 43’e) çıktığını, genel olarak silahlı mücadeleye yönelik desteğin de 7 Ekim öncesi anketlerle kıyaslandığında, önemli ölüde arttığını (yüzde 41’den yüzde 63’e yükseldiğini) kaydetti.

Bu çarpıcı sonuç akla, Filistinli gerillalar için daha da önemli ve ciddi bir sorun teşkil eden elverişsiz düzlük arazisiyle Gine-Bissau’da Amílcar Cabral’ın yaptığı “bizim dağımız halktır” tespitini getiriyor.

Çin örneğine dönecek olursak, 7 Ekim’den bu yana direnişin ulaştığı zaferler ve yüzleştiği güçlükler, Edgar Snow’un Kızıl Yıldız Çin Üzerinde adlı eserinde Uzun Yürüyüş’ü dokunaklı bir şekilde özetleyen ifadelerini akla getiriyor:

“Bir bakıma bu kitlesel hicret, tarihin en büyük silahlı propaganda hamlesiydi. Kızıllar, 200 milyondan fazla insanın yaşadığı şehirlerden geçtiler. [...] Milyonlarca yoksul, artık Kızıl Ordu'yu görmüş, sesini işitmişti, artık ondan korkmuyordu. [...] Uzun ve yürek burkan o yürüyüş binlerce kişinin ayrılışına şahit oldu, ama öte yandan bu yürüyüşe köylü, çırak, köle, Kuomintang ordusu firarisi, işçi, binlerce insan, mirasından mahrum bırakılmış herkes katıldı ve safları sıklaştırdı.”

Kurtarılmış Bölge Olarak Gazze

Üslerin kurulması, özel önemi haiz bir meseledir. Çünkü bu savaş, acımasız ve uzun soluklu bir mücadeledir. Kaybedilen topraklar, ancak stratejik bir karşı saldırıyla geri alınabilir ama biz bu saldırıyı düşman Çin’e iyice girene dek gerçekleştiremeyiz. Sonuç olarak, ülkemizin bir kısmı, hatta büyük bir kısmı, düşman tarafından ele geçirilebilir ve onun cephe gerisi haline gelebilir. Bizim görevimiz, bu geniş alanda yoğun gerilla savaşı yürütmek ve düşmanın cephe gerisini ek cepheye dönüştürmektir. Böylece düşman, asla savaşmayı bırakamayacaktır. İşgal altındaki toprakları kontrol altına almak için düşmanın giderek daha sert ve baskıcı hale gelmesi gerekecektir. Bir gerilla üssü, gerillaların eğitim, öz savunma ve gelişim görevlerini yerine getirebilecekleri stratejik olarak konumlandırılmış bir alan olarak tanımlanabilir. Cephe gerisi olmadan savaşabilme yeteneği, gerilla eyleminin temel bir özelliğidir, ancak bu, gerillaların üs alanları geliştirmeden uzun süre var olabileceği ve işlev görebileceği anlamına gelmez.

[Mao Zedong, “Gerilla Savaşı Üzerine”, 8. Bölüm -1937]

Bahsi geçen Uzun Yürüyüş, birçok açıdan Mao’nun burada dile getirdiği stratejik derinlik anlayışının dayandığı paradigmanın somut bir örneğiydi. Bu zorlu süreçte komünistler, Japonya’nın işgali sonrasında olduğu gibi, Çin topraklarının muazzam genişliğinden azami ölçüde istifade ettiler. Öte yandan, bu yürüyüş, dünyanın en yüksek nüfus yoğunluklarından birine sahip, sadece 40 kilometre uzunluğunda ve 8 kilometre genişliğinde olan kuşatma altındaki bir kıyı bölgesine uygulanamazmış gibi görünse de Filistin mücadelesinin uzun seyrini birden fazla mekânsal ve zamansal ölçek üzerinden incelediğimizde, söz konusu ilkenin gerçekte defalarca devreye girdiğini söyleyebiliriz.

1987’de Gazze’deki Cibaliye mülteci kampında Birinci İntifada patlak verene kadar, Filistinli gerillaların Mao’nun ortaya koyduğunun tam tersi bir ikilemle karşı karşıya kaldığı ileri sürülebilir. Yani, 1948 ve 1967’deki darbelerin ardından, tarihî Filistin’in tamamı Siyonist işgal altına girdi, neticede ayrım gözetmeksizin tüm Filistinliler askeri yönetime tabi oldular. Bu durum, örgütlü gerilla oluşumlarını esasen sadece cephe gerisinde, çoğunlukla Lübnan ve Ürdün’deki mülteci kamplarında yaşamaya mahkûm etti. İşgal altındaki Filistin’in kendisinde ise neredeyse hiç cephe veya üs alanı kalmadı. (Gazze’nin direniş için ne kadar önemli olduğunun bir başka kanıtı da, 1956’daki Süveyş Krizi öncesinde bölgeden kaynaklanan Mısır destekli bir dizi baskındır. Bunlar, Aksa Tufanı’nın tarihsel öncülleridir.)

Bu erken dönemde direniş örgütleri, gerilla savaşının ilkelerini sürgün koşullarına yaratıcı bir şekilde uyarlamak zorunda kaldılar. 1971 yapımı Kızıl Ordu-FHKC: Dünya Savaşının İlanı isimli (dördüncü bölümde ayrıntılı olarak ele alacağımız) belgeselde şu tespit yapılıyor:

“Cephe hattı ile cephe gerisi arasında hiçbir ayrım yapmıyorlar. [...] onlar için şehir gerillaları ile kırsal gerilla savaşı arasında hiçbir fark yok. Şehir gerillaları savaş alanında öğrenir, kitleler savaş alanını yurt edinir.”

Filmin başka bir yerinde bir FHKC kadrosu şunu söylüyor:

“İsrail ve Ürdün arasındaki sınır boyunca uzanan Ceraş Dağları’nı savaş alanımız, üssümüz, savaşı başlatıp devrimin hareket alanını genişleteceğimiz yer olarak seçiyoruz.”

O dönemde emperyalizme ait olan, birbirine düşman iki kale arasına sıkışmış bir bölgede üs kurma kararı, bize Mao’nun “Çin’de Kızıl Siyasi Gücün Var Olabilmesinin Sebebi Nedir?” başlıklı, 1928 tarihli makalesinde dile getirilen fikri hatırlatıyor:

“Beyaz rejim içerisinde yaşanan uzun soluklu ayrışmalar ve savaşlar, beyaz rejimin kuşatması altında Komünist Parti liderliğinde bir veya daha fazla küçük kızıl bölgenin ortaya çıkması ve varlığını sürdürmesi için bir koşul sağlıyor.”

Birinci bölümde anlatıldığı gibi, Kara Eylül ayaklanmasının bastırılması, Ürdün ve işgal altındaki Filistin sınırında bulunan bu kırılgan dayanak noktasını bile korumayı imkânsız hale getirdi. Sonraki dönemde İsrail ve emperyalist destekçileri, özellikle de ABD tarafından yapılan bir dizi askeri ve diplomatik manevra, hesaplı bir şekilde, birbiri ardına cephe gerisi olarak görülebilecek bölgeleri ortadan kaldırdı. Bunların başında, 1982’de (FKÖ’nün Ürdün’den kaçıp sığındığı) Lübnan’ın, ardından 1985-2000 yılları arasında Güney Lübnan’ın İsrail eliyle işgali; ayrıca 2011’den beri Suriye’ye karşı ABD liderliğinde yürütülen vekalet savaşı geliyor. Bu savaş, Oslo anlaşmalarından sonra birçok muhalif fraksiyona ev sahipliği yaptı. Bunların yanında, İsrail’in 1979’da Mısır’la, 1994’te Ürdün’le yaptığı anlaşmaları, 2020’de İbrahim Anlaşmaları’nda dört Arap devletiyle imzaladığı normalleşme anlaşmalarını, ve işgal altındaki topraklarda isyan karşıtı bir güç olarak Filistin Yönetimi’nin kurulmasını da saymak gerekiyor.

İsrail’in 2005’te Gazze’den tek taraflı “çekilmesi”, bu eğilimde bir sapmaymış gibi görünse de, Filistin Gençlik Hareketi’nin de belirttiği gibi, bu çekilme, daha çok Filistinlilerin oradaki oldukça seyrek Yahudi yerleşimci varlığına yönelik “demografik tehdidinden” kaynaklandı. Siyonist yetkililer, Gazze’yi Filistin Yönetimi’ne “barış” için emanet etme konusunda kendilerini güvende hissetmiş olsalar da, Hamas’ın 2006’deki meclis seçimlerindeki zaferi ve ardından Fetih liderliğindeki başarısız bir darbe girişimi sonrasında 2007’de bölgeyi ele geçirmesiyle bu güvenleri hızla sarsıldı. Bu olaylar, yoğun bir abluka altında olsa da, Gazze’yi fiilen kurtarılmış bölge ve üs haline getirdi. Burada Hamas ve diğer direniş örgütleri, Mao’nun sözüyle, “eğitim, öz savunma ve kalkınma görevlerini yerine getirebildiler.”

Gazze’nin “stratejik konumda” olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği tamamen ayrı bir soruydu. Batıdan Akdeniz, diğer tüm taraflardan ise İsrail ve Mısır’ın abluka altında tuttuğu, dört bir yandan kuşatılmış olan direnişin sivil nüfus eksikliği yanında, stratejik derinlikten yoksun olduğu, 2023-2024’teki kıyametten evvel, 2008, 2012, 2014 ve 2021’de yaşanan ağır askeri saldırılarla birlikte net bir şekilde görüldü.

Kâğıt üzerinde bu durum, Uzun Yürüyüş’ten sonra herhangi bir ÇKP devrimci üs bölgesinin karşılaştığı durumdan çok daha dezavantajlı bir konumdur. Örneğin, Yan’an şehri, bu zorlu yürüyüşün hedefi olarak, kısmen Japon karşıtı cepheye ve Sovyet ikmal hatlarına (ayrıca İkinci Birleşik Cephe’nin kurulmasından sonra KMT’nin elindeki Kuzey Çin’in geri kalan kısmından gelen hatlara) yakın olduğu için seçilmişti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra iç savaş yeniden şiddetlenirken, Mançurya’daki yeni ÇKP üssü, hem Sovyetler Birliği hem de Kuzey Kore ile doğrudan sınır komşusuydu; bu da geniş bir cephe gerisine sahip olma imkânı, ayrıca insan gücü ve malzeme için tükenmeyecek ikmal hatları temin etti.

Ancak bilindiği üzere, 7 Ekim’den sonra daha önemli hale gelen Gazze merkezli direniş, stratejik yatay derinlik eksikliğini, (son İsrail tahminlerine göre) 450 ilâ 650 kilometre uzunluğunda devasa bir tünel ağı inşa ederek telafi etti. Başka bir deyişle, Justin Podur’un belirttiği gibi, kelimenin tam anlamıyla yerin içine dikey bir stratejik derinlik inşa edildi. Bu şekilde, sadece sınırlı boyutu değil, aynı zamanda fiziksel arazinin diğer eksikliklerini de giderdiler. Louis Allday’in tespitiyle:

“Gazze’nin coğrafyası, diğer başarılı gerilla savaşı harekâtlarında çok önemli olan dağlık ve/veya yoğun ormanlık alanlardan yoksundur; tünel ağı, artık bu rolü etkili bir şekilde yerine getiriyor.”

Max Ajl, Cabral’ın ifadelerini andıran ifadelerle, direnişin birleşik siyasi, teknik ve stratejik başarılarını şu şekilde özetliyor:

“Direniş, ideolojik bağlılığı tesis etti, halkı için canını feda etmeyi isteyen insanlar yarattı, teknoloji konusunda gösterdiği maharetle yeraltı tünelleri, ‘cephe gerisi’ ve gerilla savaşı için gerekli olan fiziki stratejik derinlikle nükleer güce sahip devletle boy ölçüşebilecek silâh kapasitesine ulaştı. Onların dağları, beton.”

Gerçekten de, Gazze’nin inşa edilmiş altyapısının neredeyse tamamını tahrip eden İsrail, soykırımcı emellerinin bir yan ürünü ve kasti bir tezahürü olan bu hamlesiyle betonu dağa dönüştürdü. Electronic Intifada’dan Jon Elmer, direniş güçlerinin artık İsrail hava saldırılarından kalan enkazı, işgalci kara birliklerine her açıdan saldırmak için avantajlı bir arazi olarak kullandığını söylüyor. Hatta bazen direniş güçlerinin, eski IDF Genelkurmay Başkanı Aviv Koçavi’nin, neredeyse Delözvari kontrgerilla teorisinde övüngen bir dille ifade ettiği üzere, henüz sivil sakinlerinden arındırılmamış evlerin içinden bile “duvarlar arasında dolaşıyorlar.” İsrail güçlerinin yaklaşık 1,5 milyon sivili, imha amaçlı savaşlarının nihai hamlesi olarak gördükleri adımla Refah’a hapsetmiş olmasına, bu anlamda, İsrail devleti, “eksiksiz operasyonel kontrol”ü tesis ettikleri iddiasını dillendirse de Direniş, gerilla güçleriyle Gazze’nin kuzeyine kadar uzanan bir manevra savaşı yürütme kapasitesini muhafaza ediyor. Mao’nun emrine uyarak bu savaşçılar, “her yerde düşmanın cephe gerisini ek bir cephe haline getiriyorlar. Böylece düşmanın savaşmayı hiçbir zaman bırakmamasını sağlıyorlar.”

Direniş Ekseni: Kuşatma ve Karşı Kuşatma

Go oyununu dünya sahnesinde oynadığımızda, düşmanla aramızda üçüncü bir kuşatma biçiminin ortaya çıktığını görürüz: bu, saldırı cephesi ile barış cephesi arasındaki karşılıklı ilişkidir. Düşman, saldırı cephesiyle Çin’i, Sovyetler Birliği’ni, Fransa’yı ve Çekoslovakya’yı kuşatırken, biz de barış cephemizle Almanya’yı, Japonya’yı ve İtalya’yı karşı bir hamleyle kuşatıyoruz. Ancak bizim kuşatmamız, Buda’nın eli gibi, evreni boydan boya kuşatan Beş Unsur Dağı’na dönüşecek, bugünün Sun Wukong’ları, maymun kralları olarak faşist saldırganlar, en nihayetinde o dağın altına gömülecek ve bir daha asla ortaya çıkamayacaktır.

[Mao Zedong, “Uzun Soluklu Savaş Üzerine” -1938]

Mao, bu sözleri Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından bir yıl önce yazdığında, Çin’in Japonya’ya karşı yürüttüğü direniş savaşını, dünyadaki anti-faşist mücadelesinin merkez üssü olarak kabul edebilirdik. Gazze’nin bugün bu konumda olduğunu söylemek abartı olmaz. Bu nedenle, Siyonist “saldırı cephesi”, Gazze’yi kuşatıp insanın yaşama ihtimalini neredeyse tümüyle yok ederken, oradaki direnişin stratejik derinlik eksikliğini sadece tünel savaşıyla değil, kendi “barış cephesi” olarak Direniş Ekseni ile telafi ettiği gerçeğini göz ardı edemeyiz. Başta Lübnanlı direniş örgütü Hizbullah, Yemen’deki Ensarullah Hareketi (“Husiler”) ve Irak’taki İslami Direniş’ten oluşan bu ittifakın Filistinli olmayan üyeleri, 7 Ekim’den bu yana stratejik konumlarını ve devlet düzeyindeki kaynaklara erişimlerini, ayrıca Ensarullah’ın durumunda, fiili devlet statüsünü kullanarak, İsrail ve bölgesel destekçilerine karşı asimetrik bir kuşatma harekâtı gerçekleştirdiler.

Bu bağlamda Irak’taki İslami Direniş’in yürüttüğü faaliyetler, “kuşatma”nın farklı yerlerde açığa çıkan niteliğinin delilidir. Üyeleri büyük ölçüde Irak devleti destekli Halk Seferberlik Güçleri ile örtüşse de, müttefiklerinin uzun menzilli ateş gücünden yoksunlar ve İsrail’i doğrudan hedef alma konusunda nadiren başarılı oldular. Ancak faaliyet alanları, dünya genelinde yaklaşık 800 üssü kapsayan bir kuşatma ağının parçası olan, ancak yerelliklerde oldukça izole ve savunmasız olan düzinelerce ABD askeri üssünü içeriyor. İslami Direniş, bu durumu yetenekleri göz önüne alındığında azami ölçüde kullanarak, hem işgalci güçleri bölgeden çıkarmak hem de bu üslerin İsrail soykırımına sundukları desteğin bedelini artırmak amacıyla 17 Ekim’den bu yana Irak ve Suriye’deki ABD üslerine 170’ten fazla saldırı gerçekleştirdi. Bu saldırılardan biri, 28 Ocak 2024’te Ürdün’deki Tower 22 üssünde üç ABD askerinin öldürülmesiyle büyük bir başarıya imza attı.

İsrail’e stratejik olarak daha yakın konumda bulunan, Güney Lübnan’ı özgürleştirmek için yürüttüğü on beş yıllık başarılı harekât ve 2006’daki bir başka İsrail işgalini tarihî bir şekilde püskürtmesiyle onlarca yıllık savaş tecrübesine sahip olan Hizbullah, 8 Ekim’de, Aksa Tufanı’ndan sadece bir gün sonra, çoğunlukla kuzeydeki İsrail askeri üslerine, gözetleme noktalarına ve yerleşim yerlerine karşı, kendi hesabına göre, binden fazla sınır ötesi operasyon başlattı. Genel Sekreter Hasan Nasrallah’ın 5 Ocak ve 4 Şubat tarihli açıklamalarına göre Hizbullah, bu sayede işgal altındaki Kuzey Filistin’den 230.000 yerleşimcinin tahliyesini sağladı; 120.000 İsrail kara askerini, bunun yanında, deniz ve hava kuvvetlerinin yarısını Gazze’ye yönelik saldırı için kullanılamaz hale getirdi; 2000’den fazla doğrudan kayıp verdirdi. Yakın zamanda yapılan bir ankete göre, Lübnanlıların %60’ı “direnişin varlığı, artan gücü ve mevcut çatışmalar sırasında bu yeteneklerinin önemli bir boyutunu ortaya koyması”nın, İsrail’in ülkeye yönelik kapsamlı saldırısını engellediğine inanıyor.

En yaratıcı ve beklenmedik müdahale, sekiz yıldır ABD destekli Suudi ve Birleşik Arap Emirlikleri güçlerinin aralıksız kuşatma ve bombardımanına maruz kalan Yemen’in fiili yönetim organı Ensarullah’tan geldi. 18 Kasım’da Galaxy Leader gemisine sansasyonel bir şekilde el koymalarından bu yana, Kızıldeniz’in güney ucundaki Babülmendep Boğazı’ndan İsrail’e giden veya İsrail bağlantılı gemilere abluka uyguladı. Ensarullah, toplamda İsrail’e (veya 11 Ocak’ta Yemen’e ortak hava saldırıları başlatmaya başlayan ABD ve İngiltere’ye) bağlı en az 48 gemiyi hedef aldığını iddia ediyor, ayrıca İsrail’in Gazze kuşatması sona erene dek saldırılarına devam edeceğine söz veriyor. Batı’nın Yemen silahlı kuvvetlerinin eylemlerini sadece korsanlık olarak gösteren küçümseyici anlatılarının aksine, Max Ajl, “Yemen silahlı kuvvetlerinin, kitlelerin seferber edildiği, askerlerin ideolojik düzeyde örgütlenmesini şart koşan, karşı tarafın teknolojik üstünlüğünü aşmaya yönelik gelişkin taktiklere ihtiyaç duyan kapsamlı bir halk savaşı yürüttüğünü gördüğünü” söylüyor.

ABD’nin İran ve Küba’ya uyguladığı yaptırımlara şirketlerin “gereğinden fazla uyum gösterme” çabasının garip bir yankısı olarak, dünyanın en büyük beş nakliye şirketinden dördü, Kızıldeniz rotalarını tümüyle askıya aldı. Kiel Ticaret Göstergesi’ne göre, Kızıldeniz’den geçen yük hacmi kriz öncesi seviyelere göre %80 oranında düştü; özellikle İsrail’in güneyindeki Eilat limanındaki trafik %85 oranında azaldı. Dünya ticaretindeki merkezi konumu göönüne alındığında, dikkatlerin büyük bir kısmı şaşırtıcı olmayan bir şekilde Çin’in pozisyonuna odaklandı.

Çin, ABD’nin başarısızlığa mahkûm olan “Refahın Bekçisi Operasyonu”na katılma çağrılarını açıktan reddetti. Hatta Yemen’e yönelik saldırganlığı kınadı. Bu noktada Ensarullah’ın hedef tahtasına oturmamak için gemiler, “gemide Çinli mürettebat var” sinyali vermeye başladılar. Bu arada, devlet şirketi COSCO, Hong Kong iştiraki OOCL ve Tayvan merkezli Evergreen’in İsrail kargolarını taşımayı reddetmesinin ardından, Çin’den İsrail limanlarına akan trafik tümüyle durdu.

Tarihçi Emel Saad’a göre Direniş Ekseni, 7 Ekim’in ardından İsrail’e birebir aynı stratejik denklemi dayatmayı başardı: Hizbullah için “yerinden etmeye karşılık yerinden etme”, Ensarullah için “kuşatmaya karşı kuşatma”. Bu, İsrail’in komşuları Mısır ve Ürdün'ün aktif işbirliğiyle bile Gazze karşısında sahip olabileceği stratejik derinliği kısmen ortadan kaldıran bölgesel bir karşı kuşatma oluşturuyor. Halil Harb, bu stratejik konjonktürün emsalsiz doğasına dikkat çekiyor: “İşgalci devlet, 76 yıllık tarihinde İsrail içerisindeki tampon bölgelerle ilk kez bugün boğuşuyor.”

Batı, Direniş Ekseni’ne yönelik karalama kampanyası dâhilinde eksenin muhtelif üyelerinin ana devlet destekçileri olan İran İslam Cumhuriyeti’nin vekilleri gibi hareket ettiğini söylüyor. Bu bileşenlerin 7 Ekim’den bu yana operasyonel düzeyde ortaya koydukları fiili pratikler, bu suçlamayı kesin olarak çürütmüştür. Hasan Nasrallah, 3 Ocak’ta Kasım Süleymani’nin şehadetinin yıldönümünde yaptığı konuşmada, merhum İslam Devrimi Muhafızları komutanının her zaman direniş örgütlerinin İran’a bağımlılıktan kaçınmasını, maddi öz yeterliliğe ve operasyonel özerkliğe ulaşmasını savunduğunu, bu hedeflere artık ulaşıldığını dile getirdi:

“Bu büyük vizyonda kimse diğerine emir vermez. Tartışırız. Fikirlerimizi paylaşırız. Birbirimizden öğreniriz. Ancak her bir güç, kendi ülkesinde, ülkesi için neyin iyi olduğuna bağlı olarak kendi yolunu belirler.”

Teknik açıdan bakıldığında, Max Ajl, “İran ise silahlarını ve eğitimi hiçbir bedel almadan sunuyor, bu anlamda İran, “yoksulların silaha erişme imkânı”nı ifade ediyor. Genelde İran, devlet ve altdevlet düzeyinde ortaklık kurduğu güçlere planlarını bilabedel paylaşıyor” diyor. Bu dinamik, ABD’nin özellikle bölgedeki Mısır ve Suudi Arabistan gibi küresel Güney’deki vasallarının çoğunu, kendi yerel silah endüstrisi için esir pazarlar olarak dayattığı bağımlılıkla tam bir tezat teşkil ediyor. Daha çok, ticari işlemler düzleminde, Çin’in Bir Kuşak BirYol girişimindeki ortaklarının sanayileşmesini ve tedarik zincirinin güçlendirilmesini teşvik etme yönündeki aktif çabalarına benziyor. Nitekim Matteo Capasso, Çin’in bugün Filistin direnişine yaptığı en büyük maddi katkının, İran ile derinleşen ikili ticareti olduğunu, bu sayede ülkenin, ABD’nin acımasız yaptırım rejimi altında bile Direniş Ekseni bileşenlerinin yeteneklerini geliştirme sürecine katkıda bulunduğunu ikna edici bir dille savunuyor.

Filistin’de bu esasen merkezsiz olan koordineli direniş biçimi, Gazze, Batı Şeria ve 1948 öncesi Filistin topraklarının “alanların birleştirme iradesi”nde makes buldu. Mayıs 2021’deki Birlik İntifadası ile “neredeyse yirmi yıldır ilk kez, silahlı veya silahsız Filistin direnişi, artık tek bir bölgesel yerleşim alanıyla sınırlı kalmadı.” Ne yazık ki, 48 öncesi Filistin topraklarında açıktan işleyen direnişin hacmine, neredeyse tüm yasal Filistin oluşumlarında süren siyasetten arındırma ve normalleşme çabaları sebebiyle, 7 Ekim’den bu yana bir kez bile ulaşılamadı. Ancak 2023 yılı, Batı Şeria’daki direniş operasyonlarında bir önceki yıla göre %350’lik dikkat çekici bir artışa tanık olundu; operasyon sayısı 170’ten 608’e yükseldi.

Alanların birleşmesi konusunda Abdülcevad Ömer, 7 Ekim’den bu yana Direniş Ekseni’nin daha geniş bir bölgede sergilediği pratik için de geçerli olan terimlerle dile döktüğü değerlendirmesinde, şu gayet yerinde olan yorumu yapıyor:

“Bu belirsizlik, işgalci devletin askeri operasyonlarını, küçük bir çatışmanın çok cepheli bölgesel bir savaşa dönüşme ihtimalini dikkate alarak tasarlamasını gerekli kılıyor. Aynı zamanda, kavramın net olmaması, direnişin ne zaman müdahale edeceğine, kırmızı çizgilerinin ne olduğuna, cevabın ne zaman geniş ve tüm coğrafyalardan verileceğine, ne zaman sınırlı ve belirli bir yerden olacağına veya ne zaman hiç cevap verilmeyeceğine kendisinin karar vermesine imkân sağlar.”

Üçüncü Bölüm:

Duvarları Yıkmak,

Güvenlik Duvarları İnşa Etmek, Dijital Kuşatmayı Kırmak

 

Son bölümde, Direniş Ekseni’ni ve maddi öz yeterlilik arayışını, ayrıca Besil Arac’ın teknolojik açıdan üstün bir düşmana karşı yürütülecek asimetrik savaşla ilgili olarak, Mao’dan ilhamla yaptığı güçlü analizi inceledik. Bu temel üzerinden, şimdi de mevcut konjonktürün kasten eksik veya yanlış aktarılan iki yönüne değineceğiz:

1. Filistin direnişinin Gazze’deki kuşatma koşulları altında yaptığı, özellikle silahlanma, karşı istihbarat, karşı gözetim ve bilgi savaşı alanlarındaki teknolojik yenilikler;

2. Savaşın başlangıcından beri yeniden eleştirilerin hedefi haline gelen bir konu olarak Çin’de yürütülen teknolojik kalkınma projesi ve Batı’nın dijital tekellerinden kopma çabaları, bu gelişmeleri nasıl mümkün kılıyor, güçlendiriyor, atılan adımları sayıca artırıyor?

Her iki olgu da, Max Ajl’ın Direniş Ekseni bağlamında “Teknolojinin güncellenmesine dönük adımlar, savunma sahasındaki endüstriyel gelişim ve savunma silahlarının kapasitesindeki artış arasındaki diyalektik ilişki” olarak tanımladığı hususun çok farklı koşullardaki tezahürleridir.

7 Ekim’den bu yana Kassam Tugayları (Hamas’ın silahlı kanadı), yerelde geliştirdikleri etkileyici silahları her gün kendi hazırladıkları videolarda sergiliyorlar. Çoğu video, silahların aktif çatışmadaki kullanımını gösterirken, bazıları ise geliştirme, üretim ve/veya test sürecinin belirli yönlerini aktarıyor. Belki de sürece dair en net fikir veren, bilhassa 7 Ekim öncesinde İsrail yerleşimcilerinin o imtiyazlı dünyalarına ait bakış açıları dâhilinde en fazla görünür olan örnek, Hamas’ın baş döndürücü bir hızla gelişmiş olan roketleridir. Bunlar, geliştirme süreci kapsamında, azami menzili yaklaşık 12 kilometre olan birinci nesil Kassam Q-12’den, 250 kilometrelik menziliyle işgal altındaki Filistin’in neredeyse tamamını hedef alan, yeni tanıtılan Ayyaş-250’ye evrildi.

Yerli üretim diğer silahlar da kara savaşlarında sıklıkla karşımıza çıktı; bunların çoğu, Filistin direnişinin geçmişteki ve mevcuttaki müttefiklerinin önceki tasarımlarına dayanarak, ustalıkla geliştirildi. Örneğin, Yasin adı verilen, roket güdümlü tanksavar el bombası, değiştirilmiş bir Sovyet modelini temel alıyor ve neredeyse her Kassam savaş videosunda yer alıyor. İsrail araçlarının tahkim edilmiş olan zırhını delmek için özel olarak tasarlanmış Şavaz patlayıcıyla şekillendirilmiş delici merminin, 2003-2011’de tanık olduğumuz ABD işgaline karşı Irak direnişi tarafından kullanılan cihazlardan esinlenildiği düşünülüyor. Aralık ayı sonlarında yayınlanan bir Kassam videosunda üretimi ve testleri belirgin bir şekilde yer alan Gulyabani marka keskin nişancı tüfeği, İran yapımı AM50 Seyyid’in tasarımını temel alıyor.

Bu silahların isimlerinin birçoğu büyük tarihi öneme sahip. 1936-1939’daki Büyük İsyan’ı başlatan devrimci din adamı İzzeddin Kassam, hem Tugaylara hem de ikonik roketlerinin birkaç nesline adını vermiştir. Şeyh Ahmed Yasin, 1987’de Hamas’ın kurucularından biridir. Yahya Ayyaş ve Adnan Gulyabani ise Kassam Tugayları’nın bomba ve füze geliştirme programlarına öncülük eden önde gelen mühendislerdi. İlki 1996’da, ikincisi 2004’te şehit edildi.

Aslında örgüt, mühendislik yeteneğine tesadüfen malik olmadı: Abdülcevad Ömer’in de dile getirdiği gibi , Batılı gözlemcilere çelişkiliymiş gibi gelse de, bilim ve teknolojinin sekülerizmle güçlü bir şekilde ilişkilendirilmesi göz önüne alındığında, bu yetenek, aslında dini muhafazakârlıklarının bir ürünüydü. Filistin bağlamında Hamas, beşeri bilimleri ve sosyal bilimleri (bir ölçüde haklı olarak) Batı etkisinin taşıyıcıları ve siyasi solun kaleleri olarak gördü, bu nedenle, öğrenci kadrolarını öncelikli olarak mühendislik ve “fen” bilimlerine yönlendirdi.

Bu son derece öngörülü karar, Hamas’ın Gazze’yi ele geçirmesinden ve İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ablukadan onlarca yıl önce alınmıştı. Bu gelişmeler neticesinde böylesine geniş bir yerli silah sanayii geliştirilebildi. Bu gelişmeyi esasen süreç zorunlu kıldı. Silah sanayiindeki gelişmenin dayandığı mantık ve öngörü, Çin’in son 30-40 yıllık dönemde izlediği kalkınma stratejilerinde de karşımıza çıkıyor. Örneğin, Cou Enlay tarafından 1963’te önerilen ve 1977'de resmiyette kabul edilen Dört Modernizasyon (tarım, sanayi, savunma ve bilim-teknoloji) stratejisi, Kültür Devrimi’ndeki “aşırı sol” ideolojik ayaklanmadan sonra Deng Şiaoping’in reformlarına teknokratik bir yön kazandırdı. Yakın dönemde Çin’deki internet ortamında “Sanayi Partisi”nin nüfuzunun arttığına dair ifadelere sıklıkla rastlıyoruz. Bu parti anlayışı, hem Maoist ve Yeni Sol çevrelerin hem de liberal sağın (ki ikisi de küçümseyici bir ifade dâhilinde, “Duyguların Partisi” olarak anılıyor) karşısına “saf” teknolojik kalkınmacılık anlayışını çıkartıyor.

Gazze’nin yerli silah endüstrisinin tarihinde sürekli tekrarlanan bir diğer tema ise, eski ve mevcut sömürgeci düşmanlardan elde edilen malzemelerin ustaca yeniden kullanılmasıdır. Özellikle, 2020 yılında yayınlanan Cezire belgeseli, Kassam Tugayları’nın önceki İsrail bombardımanlarından kalan patlamamış mermileri, hatta Birinci Dünya Savaşı sırasında Gazze kıyılarında batırılan enkaz halindeki İngiliz savaş gemilerinden kalan malzemeleri geri dönüştürdüğünü ortaya koyduÖrgüt ayrıca, 2005 öncesi işgal sırasında Gazze’nin tükenmenin eşiğine gelmiş olan yeraltı sularından İsrail’e su çekmek için döşenmiş boruları kullanarak roket gövdeleri üretti.

New York Times’da kısa süre önce çıkan bir haberde aktarıldığı kadarıyla, İsrail istihbarat yetkilileri, özellikle 7 Ekim’de yıkıcı sonuçlar doğuranların üretimi konusunda “patlamamış mühimmatın Hamas için ana patlayıcı kaynağı” olduğuna inanıyorlar. Bu geri dönüşüm işlemleri ve İsrail üslerinden doğrudan gasp edilen mühimmat karşısında İsrail, bugün şu itirafı yapıyorlar: “Düşmanlarımızı kendi silahlarımızla bizzat biz besliyoruz.”

Burada da Çin deneyimiyle tarihsel bir paralellik söz konusu. İç savaşın son aşamasında, yeni kurulan Halk Kurtuluş Ordusu, KMT’ye tedarik edilen milyarlarca dolarlık ABD silahını ele geçirdi; bir gazi, 1949’daki zafer üzerine düzenlenen geçit töreninde sergilenen silahların “yaklaşık %95’inin” Batı veya Japon yapımı olduğunu aktarır.

Sonraki on yıllarda Çin, Sovyet modellerini temel alarak, sonunda Sovyetler’den gelebilecek olası saldırılara karşı savunma amacıyla kullandığı yerli bir silah endüstrisi kurdu. ABD ile ilişkilerin baş döndürücü yükselişi ve aynı derecede dramatik çöküşüyle birlikte, bu döngü, Batı prototipleriyle tekrarlandı. Birinci Bölüm’de belirtildiği gibi, silahlar ve mühimmat, Sovyet sistemlerine karşı güvenilir savaş testleri gerçekleştirdiği için, kısmen İsrail’den temin edildi.

Direniş’te kullanılan silahların üretimindeki ilerlemeler, bilhassa Gazze’nin 7 Ekim’den önce de teknolojik bağımlılık ve geri kalmışlıkla tanımlı ağır koşulları altında mucizevi bir seyir izlese de düşmanla boy ölçüşecek düzeyde değildi. Nitekim İsrail, uzun zamandır sadece bölgenin tek nükleer silahlı devleti ve ABD askeri yardımının dünyadaki en büyük alıcısı olmakla kalmayıp, aynı zamanda yüksek teknoloji ürünü gözetleme araçları, bilgi savaşı, kontrgerilla faaliyetleri ve insanları kitleler halinde öldürme işlemini otomasyona tabi kılma çabaları konusunda öncü bir “girişimci ülke” olarak öne çıktı. Aksa Tufanı’nın başarısında, Hamas’ın kendi yetenekleri kadar, bu yeteneklerini gizleme, İsrail’in o aşılmaz teknolojik üstünlüğü karşısında sahte bir güvenlik duygusu yaratmak suretiyle onun elindeki avantajları etkisiz kılma çabası da önemli bir rol oynadı.

Siyonist rejimin bu sömürgeci kibrinin bedelini en çarpıcı şekilde ödediği an, 7 Ekim’de Demir Kubbe’nin ve Gazze’deki “akıllı duvar”ın" aynı anda devre dışı kaldığı andı. Otuzdan fazla farklı noktada eş zamanlı olarak gerçekleştirilen operasyonda, Demir Kubbe, roket ateşiyle etkisiz hale getirildi; bu roket ateşi, sınır çitindeki kameralara ateş eden Hamas keskin nişancılarının silah seslerini ve gözetleme kulelerini yok eden, Hamas’a ait yüzden fazla uzaktan kumandalı İHA’nın gerçekleştirdiği patlamaların sesini bastırdı.

Duvar aşıldıktan sonra, Kassam Tugayları’nın istihbaratı o kadar isabetliydi ki, bir saat içerisinde, aralarında seçkin isimlerden oluşan muhabere elektronik istihbaratı birimi Birim 8200’e de ev sahipliği yapan sekiz askeri üssü ele geçirdiler. Her noktada ilk adım olarak, İsrail’in Gazze’de öncesinde ve sonrasında rutin olarak uyguladığı karartmalara cevap anlamında, iletişim kesildi.

Bu elektrik kesintileri, İsrail’in Gazze’nin iletişim sistemini neredeyse tamamen kontrol etmesinin ve kasıtlı olarak geri plana itmesinin somut bir tezahürüydü. Nur Naim’in “Filistin’in Haklarını Geri Kazanmasında Kullanılacak Bir Araç Olarak Yapay Zekâ” (Gaza Writes Back 2021) başlıklı makalesinde yazdığı gibi:

“Filistin’de altyapının, internet, sabit hatlar veya cep telefonu iletişimi açısından İsrail’in altyapısına bağımlı oluşu, işgalci güç olarak İsrail’e izleme konusunda muazzam imkân ve beceriler kazandırdı.”

7 Ekim’e zemin hazırlayan, yılları bulan hazırlıkları gizlemek için Direniş, İsrail’in narsist teknolojik çözümcülüğünden faydalanmak için adımlar attı. Financial Times’da çıkan haberde de dile getirildiği biçimiyle, “Hamas, ‘taş devrine’ dönerek, kablolu telefon hatları kullanarak, hacklenebilir veya elektronik imzayı erişilir kılan cihazlardan kaçınarak operasyonel güvenliği muhafaza etti.”

Makalesinin başka bir yerinde Naim, “5G teknolojisini kullanan, bugünlerde 6G’ye hazırlık yapan İsrail, Gazze’deki insanları 2G’ye mahkûm ediyor” diyor. Bu uygulama, özellikle Küresel Güney’de ABD’nin, Çinli firma Huawei’nin büyük ölçekli 5G altyapısını engellemek için ortaya koyduğu, büyük ölçüde başarısız olan çabalarını hatırlatıyor. Paralelde işleyen, Huawei’yi en azından Batı’daki akıllı telefon pazarlarından yaptırımlar ve ihracat kontrolleri yoluyla çıkarma amaçlı kampanya ise çok daha başarılı oldu. İsrail’de olduğu gibi, nispeten daha makul yöntemlere başvurup daha küresel düzlemde gerçekleştirilse de her iki hamle, düşmanı geri plana itmeyi ve ABD’nin kendisine bağlı ihracat pazarlarındaki gözetim yeteneklerini korumayı amaçlıyordu. (İlginçtir, Batı’nın Huawei telefonlarıyla ilgili doğrudan bir deneyime sahip olmaması sayesinde, Hamas’ın bu telefonları İsrail gözetiminden kaçmak için kullandığına dair temelsiz spekülasyonlar dillendirildi. Bu iddia doğru olsaydı, inanılmaz bir pazarlama taktiği olarak görülebilirdi!)

7 Ekim’de İsrail’in tüm devlet aygıtının yaşadığı fiyaskonun ardından, önemli isimleri sorumluluktan kurtarmak için aklamaya yönelik muhtelif hikâyeler anlatıldı. Bunlardan biri, kendi çıkarlarını gözeten “muhalif” yetkililer tarafından New York Times’da ortaya atılan, belli ölçüde geçerliliği olduğu düşünülebilecek bir iddiaydı: Binyamin Netanyahu, görev süresinin büyük bir bölümünde Gazze’deki Hamas yönetimini kasıtlı olarak “desteklemişti.” İddiaya göre, örgütü “savaşmak yerine yönetmeye odaklanmasını” sağlamayı, Fetih liderliğindeki Batı Şeria ile siyasi ayrılığı derinleştirmeyi, Filistin devletinin hayatta kalma ihtimalini ortadan kaldırmayı umuyordu. Hamas ise, bu şekilde elde ettiği nefes alma alanını Aksa Tufanı’nı planlamak için kullanırken “kontrol altındaymış gibi” görünmekten tümüyle memnundu.

Burada da Çin’le paralellik söz konusu. Hamas’ın tavrı, az çok ABD’nin Nixon’ın yetmişlerin başında Çin’e yakınlaşmasıyla başlayıp onlarca yıl süren “angajman” stratejisini akla getiriyor. Orada amaç, sosyalist kamp içerisindeki zaten ölümcül hale gelmiş olan Çin-Sovyet ayrışmasını daha da derinleştirmek, Çin Halk Cumhuriyeti’ni doğrudan ABD liderliğindeki Sovyet karşıtı bir bloğa dâhil etmek ve öngörülebilir gelecekte kapitalist dünya sisteminin çevresinde tutmaktı. Çin ise bunun aksine, bilinçli bir şekilde “gücünü gizleme ve zamanını bekleme” (韬光养晦) stratejisini izleyerek, bu plana razı olmuş gibi göründü. Bu stratejinin sonuçlarına bugün herkes tanık oluyor.

Bu arada, yukarıda bahsi edilen New York Times haberine göre, Netanyahu’nun iddia edilen somut yardımlarından biri de “Çin Bankası aracılığıyla Hamas için yürütülen bir kara para aklama operasyonunu” örtbas etmekle ilgiliydi. Bu, 7 Ekim’den bu yana Batı medyasında âdeta bir sektör halini almış olan, Çin’i Filistin direnişine doğrudan maddi destek sağlamakla suçlayan hikâyelerin 2010’ların başında rastladığımız bir başka örneğiydi. Anti-emperyalist sol için bu tür hikâyeler bir tür arzu tatmini işlevi görebilir, ancak elbette, direnişi normatif ve yasal olarak belirgin bir şekilde “antisemitik” nitelik taşıyan “terörizm” ile denkleştiren ideolojik ortamda, bunların öncelikle Çin karşıtlığı bağlamında bir işlev gördüğünü kabul etmek zorundayız.

Somutta elimizde, 7 Ekim’de Gazze’deki “akıllı duvar”ı devre dışı bırakmak için kullanılan nispeten ucuz insansız hava araçlarının çoğunun Çinli ticari üretici DJI’dan temin edildiğine dair güçlü işaretler mevcut. Eğer doğruysa, ki oldukça muhtemel görünüyor, bu durum, Çin’in ölçek ekonomilerine ve genel olarak asimetrik insansız hava aracı savaşının dönüştürücü ve dengeleyici etkilerine tanık olduğumuzu ortaya koyuyor. Ensarullah’a ait olan, ABD donanmasının her birini engellemek için 2 milyon dolar tutarında füzeye ihtiyaç duyduğu, 2000 dolarlık İHA’lar bu durumun yansıması. Benzer bir dinamik, İsrail’e ait televizyon kanalı N12’nin, işgal ordusunun Gazze’deki Hamas militanları tarafından kullanılan “büyük bir Çin yapımı silah deposu” keşfettiğini iddia eden haberlerinde de açığa çıkıyor. Bu oldukça şüpheli kaynak bile, iddia edilen cephaneliğin kökeninin, Çin devleti tarafından onaylanmış doğrudan tedarikten ziyade, büyük ikinci el ve/veya karaborsadan kaynaklandığını kabul etti.

Daha spekülatif bir yaklaşımla, İsrailli “Çin uzmanı” Tuvia Gering, Ensarullah’ın gemisavar balistik füzelerinin, İran tarafından Fetih-110’a uyarlanan ve Yemen’e Halic Fars-2 olarak modifiye edilmiş haliyle tedarik edilen, onlarca yıllık bir Çin tasarımı olan HQ-2’ye dayandığını öne sürdü. (Bu değerlendirme, gerçek nitelikleri tartışmalı olan, Douyin’de kendisini Çinli “askeri analist" olarak tanımlayan bir kişiye ait.) Her ne olursa olsun, ABD donanması, Ensarullah’ın bu tür füzeleri savaşta kullanan ilk örgüt olduğunu iddia etti. Eğer öyleyse, bu, Arap bölgesinin en yoksul ülkesi ve Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülüklerini tam olarak yerine getiren dünyadaki tek fiili devlet yönetimlerinden biri olan Yemen’in, teknolojik seyirdeki önemli dönüm noktası olarak, “tüm uzayda cereyan eden muharebenin ilk örneği”ne iştirak ettiğini ortaya koyuyor.

İsrail medyasındaki diğer haberler, ülkenin Çin ile olan kapsamlı ekonomik ilişkileri sebebiyle “güvenlik tehdidi”nin arttığına vurgu yapıyorlar; bu durum, Çin’in doksanlardan itibaren tam normalleşmeye yönelik çabalarının ironik bir sonucu. Bu haberlerden birinde, İsrailli elektronik firmalarının 7 Ekim’den bu yana Çin merkezli tedarikçilerin “bürokratik engeller”iyle giderek daha fazla karşılaştığı iddiasına yer veriliyor: “Çinliler bize bir tür yaptırım uyguluyorlar. Bunu resmi olarak ilan etmiyorlar, ama İsrail’e yapılan sevkiyatları geciktiriyorlar.” Şin Bet’in siber biriminin kurucu ortaklarından biri de, “zamanı geldiğinde Çin’in, bizzat kendisinin işlettiği Hayfa limanı gibi İsrail’deki kritik altyapıların faaliyetlerini durdurabileceği” uyarısında bulundu.

Öte yandan, ABD’de baskılarla tanımlı iç siyasi ortamda, Filistin’e yönelik kapsamlı ve süreklilik arz eden halk dayanışmasının ardında Çin’in müdahalesi olduğunu öne süren, nispeten daha sinsi bir hikâye gündeme geldi. Bu süreçte, sayısız üniversite boykotuna ve oturma eylemine, trafiği kesme eylemlerine, silah üreticilerini ve Siyonist soykırıma karışan diğer kurumları hedef alan doğrudan eylemlere, Washington’da 300.000 ila 500.000 kişiyi bir araya getiren iki yürüyüş de dâhil olmak üzere kitlesel eylemlere tanık olundu. Ekim 2023 gibi erken bir tarihte, eski Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, ateşkes yanlısı protestoculara “merkezinizin bulunduğu Çin’e geri dönün” dedi. Burada aslında, Ağustos ayında New York Times’ın, eylemleri örgütleyen Pembe Kod gibi çok sayıda anti-emperyalist örgütü ÇKP’nin paravan örgütü olmakla itham eden yazısına atıf yapılıyordu.

Pelosi’nin neredeyse karikatürize edilmiş, eskinin Makkarticiliğine has alaycı ifadeleri, akla, 7 Ekim’den sonra kalıcılaşan Çin karşıtı söylemi getirdi. Burada hedefte esas olarak Çin’in “Büyük Güvenlik Duvarı” olarak adlandırdığı yapıyı inşa edip, Batı’nın platformlar üzerindeki tekellerinden ayrılarak, özellikle sosyal medya için kendi yerel platformlarını özenle geliştirerek dijital egemenliğini koruma konusunda yürüttüğü, son derece başarılı projesi duruyordu. (Bugün Bonn Üniversitesi İleri Güvenlik, Stratejik ve Entegrasyon Çalışmaları Merkezi, “Dijital Bağımlılık” endeksinde Çin’i ABD’den sonra ikinci sırada gösteriyor.) İnternetteki insanları tümüyle kontrol ettiği, her şeyi kuşatan sansür aygıtıyla paranoyak ve totaliter bir gözetim devletine çalıştığı iddiası üzerinden Çin menşeli internetin mevcut özellikleri, Batı medyasınca alaya alınıyor.

Aslında bu anlatı, Çin'in bir milyardan fazla internet kullanıcısı için Siyonist propaganda faaliyetlerinden nispeten izole edilmiş ve Batı platformlarının sansüründen tamamen arınmış bir medya ve bilgi ortamı yaratmasından kaynaklanan yoğun öfkenin ürünü. (Elbette, kullanıcı tabanının büyüklüğü göz önüne alındığında, Çin’deki internette de İsrail yanlısı etki operasyonları kaçınılmaz olarak mevcut. Ancak bunların gerçek etkisi, net sınıfsal hatlara sahip, büyük ölçüde Batı liberalizminin medeniyet söylemlerine hâlen daha hayran olan, giderek daha fazla baskı altında kalan “sağcı” aydın tabakasıyla sınırlı kaldı.) Bu genel olguya, Çin dışında da rastlıyoruz: Kassam Tugayları ve Kudüs Tugayları gibi Filistinli direniş grupları, iletişim konusunda Rusya merkezli Telegram platformundan istifade ediyorlar. Buna karşılık Meta, (İnsan Hakları Gözlemevi’nin bile sert bir dille eleştirdiği yaklaşım dâhilinde) “ılımlı” Filistin yanlısı içerikleri bile sansürlüyor.

Savaşın bilhassa hararetli geçen ilk aylarında Batı medyasının yaptığı abartılı haberler epey ilgi gördü ancak bu haberler hızla unutuldu. Kasım ayı başlarında ortaya çıkan iddialardan biri, Alibaba ve Baidu tarafından oluşturulan Çin’in en büyük iki yerli haritalama uygulamasının, 7 Ekim olaylarının ardından bölgesel haritalardan İsrail’in ülke adını kaldırdığını öne sürüyordu. (Bu internette hızla yayılan, Falun Gong bağlantılı bir Twitter hesabından kaynaklanan iddiaya sonrasına “saygın” olduğu söylenen Batılı medya kuruluşları da sahip çıktı.) Gerçek şu ki, İsrail’in 1967’de ele geçirdiği topraklardaki yasadışı işgali ve kendi sınırlarını tanımlamayı kasıtlı olarak reddetmesi nedeniyle, adı en az Mayıs 2021’den beri her iki uygulamada da görünmüyordu. İlginç bir şekilde, Baidu Haritalar, 1948 tarihli Nekbe’den sonra İsrail’in çok daha fazla genişleyen fiili sınırlarına ek olarak, BM’nin 1947 tarihli Taksim Planı’na ait sınırlarını da gösteriyor; bu, onun ikincisini alenen gayrimeşru gördüğü anlamına geliyor.

Alibaba ve Baidu Haritalar’ın Batı ve dünyadaki güçlü rakibi Google’ı inceleyen Yarden Katz, Google’ın haritalama operasyonlarının her seviyesine, bütüncül bir Siyonist yerleşimci ideolojisinin nüfuz ettiğini ortaya koyuyor. Şirket, 2013 yılında doğrudan “İsrail kara kuvvetlerine bağlı Birim 8200’ün ürettiği Waze’i satın almak için 1,1 milyar dolar ödedi. Daha da önemlisi, “Google Haritalar da benzer şekilde topraklara Siyonist bir bakış açısı sunuyor.” Google Haritalar için Kudüs, İsrail’in başkenti. “Batı Şeria” ve “Gazze” terimlerinin yerini “İsrail” aldı. Google Haritalar, ayrıca Batı Şeria’nın büyük bölümlerini boş olarak gösterdi; bu da Google’ın kurucu ortağı Sergey Brin’in İsrail’e ait olmayan yerlerin ‘sadece topraktan ibaret’ olduğuna dair sözünü akla getiriyor.”

Aynı sıralarda, 7 Ekim’in yankıları, Çin merkezli ByteDance şirketine ait olması nedeniyle TikTok’a yönelik süregelen Çin karşıtı cadı avını yeniden alevlendirdi. Cumhuriyetçi ABD Temsilcisi Mike Gallagher, “Genç Amerikalılar Neden Hamas’ı Destekliyor? TikTok’a Bakın” başlıklı köşe yazısında, 18-24 yaş arası Amerikalıların %51’inin direnişin 7 Ekim’de başlattığı operasyonunun haklı olduğuna inandığını gösteren bir Harvard/Harris anketine atıft bulundu. Bu “ahlaki açıdan iflas etmiş dünya görüşü” konusunda suçu, Siyonist propaganda saldırısı karşısında genç nesillerin ulaştığı olağanüstü siyasi olgunluğa değil, doğrudan TikTok’a bağladı: Gallagher’a göre TikTok, “Amerika’nın en büyük düşmanı, çıkarlarımızı ve değerlerimizi paylaşmayan bir ülke olan Çin Komünist Partisi (ÇKP) tarafından kontrol edilen bir siyasi sosyalleşme aracı”ydı. Ölçülü ama özlü bir cevap dâhilinde şirket, “gençlerin Filistin’e yönelik tutumlarının TikTok’un varlığından çok önce de mevcut olduğunu” söylemek zorunda kaldı.

İlginç bir şekilde, Gallagher, makalenin başka bir yerinde, Çin’in dijital egemenliğine dolaylı bir övgüde bulunuyor:

“TikTok’un tüm pazarı gözüne kestirmiş bir yapı olduğunu biliyoruz. Zira uygulamanın birkaç sürümü var. Çin’de, Douyin adı verilen güvenli bir şekilde sterilize edilmiş bir sürümü yürürlükte. [...] Başka bir deyişle, ByteDance ve ÇKP, Çinli çocukların ıspanak, Amerika’nın çocuklarının ise dijital fentanil yiyeceğine karar verdi.”

Saçma ve ırkçı bir şekilde tersine çevrilmiş “Afyon Savaşı” benzetmesini bir kenara bırakırsak, bu satır, hızla çökmekte olan Siyonist hegemonyanın direğine bağlı Batılı ideologların, Çin’e ait internetten epey rahatsızlık duyduklarının kanıtı.

Dolayısıyla, Çin'in dijital egemenliğine karşı inşa edilen saldırı hattının, şarkiyatçıların sürekli ilgisini çeken ülkedeki internet kullanıcılarını doğrudan hedef alması gayet doğal bir gelişme. 7 Ekim’den bu yana Batı medyasındaki haberlerde iki baskın anlatı kusursuz bir şekilde birleşti: Siyonizm karşıtlığının Yahudi karşıtlığıyla eşleştirilmesi ve Çin kamuoyunun, totaliter bir sansür rejimi altında bilinemez olduğu iddiası. Örneğin, New York Times, Ekim ayı sonlarında İsrail büyükelçiliğinin resmi Weibo sayfasındaki öfkeli yorumlarla ilgili olarak şu görüşü dile getirdi:

“Devlet medyasındaki İsrail karşıtı tutumların ve Çin internetindeki antisemitizmin koordineli bir kampanyanın parçası olup olmadığını söylemek zor. Ancak Çin’in devlet medyası, nadiren ülkenin Komünist Partisi’nin resmi pozisyonundan sapar ve son derece hassas internet sansürcüleri, özellikle jeopolitik öneme sahip konularda, kamuoyunu istenmeyen bir yöne çeken her türlü içeriği hızla kaldırarak, liderlerinin isteklerine epey hassasiyet gösterirler.”

Bu gazetenin ideolojik faaliyetine katkı sunan bir diğer kuruluş da, Aralık ayı sonlarında “son iki ay içerisinde Çin’deki internet kullanıcılarının Hamas’ı alkışladığı, Bilibili gibi Çin’e ait sosyal medya platformlarında Hamas savaşçılarını konu alan karikatürler paylaşıldığı” haberini yapan, ABD devletine ait propaganda kuruluşu Amerika’nın Sesi’dir. Haberde, söz konusu karikatürlerin İngiliz ve Amerikalılara ait Twitter hesaplarında ortaya çıktığı, orada aynı ölçüde coşkulu tepkiyle karşılandıktan sonra Büyük Güvenlik Duvarı’nı aştığı bilgisi kasıtlı olarak göz ardı edildi. Bununla birlikte haber, bir yandan da  Filistin direnişine ait savaş videolarını yerel izleyiciler için hevesle inceleyen, Çinli amatör askeri analistlerin sayısının giderek arttığını kabul ediyordu. Bu makalede çalışmalarından istifade ettiğim Bilibili kullanıcısı 黑猫星球 (“Kara Kedi Gezegeni”) bu analistlerden biri. Bu yazarın kişisel değerlendirmesine göre, bu videolar, Jon Elmer’ın Electronic Intifada için hazırladığı o mükemmel direniş haberleriyle aynı düzeyde işler.

Bu tür hikâyeler, Amerika’nın Sesi kitlesine değil de gerçek anti-emperyalistlere hitap ediyorlar. Bu hikâyelerde esasta ulusal, dilsel ve teknolojik farklılıkların bizi ayırmadığı üzerinde duruluyor.

Son aylarda karşılaştığımız diğer örneklerden biri de Gazzeli şehit yazar ve İngiliz profesör Rıfat Arir’in “Madem Ölmek Zorundayım” adlı şiirinin, Çinceye çevrilmesi ardından hızla diğer dillere aktarılması. Kısa süre önce Çinli internet kullanıcıları, 25 Şubat 2024’te Washington’daki İsrail büyükelçiliği önünde soykırımı protesto etmek için kendisini yakan ABD’li havacı Aaron Bushnell’in fedakârlığını, yürekten gelen övgüler ve çarpıcı görsel sanat çalışmalarıyla selamladılar.

Ne kadar çabalasalar da, internette antisemitizm ile ilgili yalanları yaymak için debelenip dursalar da Amerika’nın Sesi gibi medya organları, sıradan Çin halkının Filistin davasıyla kurduğu kalıcı dayanışmanın gerçek tarihsel temelini örtbas edemedi. Yukarıda bahsedilen haberde şu tespite yer veriliyordu:

“Bu videoların yorum bölümünde videoları izleyenler, Hamas’ı öven mesajlar bıraktılar. Hamas’ın İsrail ordusuna yönelik saldırılarını, İkinci Dünya Savaşı sırasında Çin Komünist Partisi’nin Japonlara karşı yaptığı karşı saldırıya benzettiler. Çok beğenilen bir yorumda ise şu söyleniyordu: ‘Bunlarda, eski günlerde ülkenin kuzeydoğusunda, o beyaz dağlar ile kara sular arasında Japonlarla savaşan Birleşik Ordu savaşçılarını görebiliriz.’ [...]”

Dördüncü Bölüm:

Dünya Savaşının İlanı


Bugün altmışları ve yetmişleri kapsayan, dünya genelinde devrimci hareketin yükseldiği dönemde görüldüğü üzere, İkinci Çin-Japon Savaşı’na dair hafıza üzerinden, Çin’in tarihsel deneyimi ile Filistin direnişi arasındaki güçlü duygusal ve teorik bağlar kuruluyor. Bugün çok az insan, Çin’de veya (özellikle) Batı’da, Japonya’nın kendisinin, daha doğrusu, Japon halkının küçük ama etkili bir azınlığının, bu duygusal bağın pekiştirilmesi konusunda yaptığı katkıların farkında.

Altmışlar boyunca Japonya, İkinci Dünya Savaşı döneminde başta olan faşist liderliği yeniden dirilten, ülkeyi Kore, Vietnam ve Çin’e karşı emperyalist saldırganlığın büyük bir arka üssüne dönüştüren ABD’ye yönelik bağımlılıktan kurtulmayı amaçlayan büyük devrimci ayaklanmalarla sarsıldı. 

Bu mücadelelerin bağrından çok sayıda silahlı Yeni Sol oluşum ortaya çıktı. En ünlüsü Birleşik Kızıl Ordu olmak üzere, bu örgütler ne yazık ki birbirlerine şiddet uyguladılar. Bu içteki savaşlardan somut bir çıkış yolu arayan Japon Kızıl Ordusu (JKO), 1971 yılında silahlı mücadeleyi iç sınırlarından kurtarıp dünya devriminin kalbine taşımayı amaçlayan bir doktrinle kuruldu.

JKO’nun kurucu başkanı Takaya Şiomi’nin formüle ettiği bu “uluslararası üs teorisi”, operasyonlarını ağırlıklı olarak Doğu Bloku’ndaki köklü sosyalist devletlerdeki güvenli üslere taşımayı öngörüyordu. Kızıl Ordu’nun bir diğer lideri Fusako Şigenobu, bu öneriyi kısa süre sonra değiştirerek, “özgürlüğe ve devrime geçiş sürecindeki mücadelenin savaş alanları uluslararası üslerimiz olmalıdır” dedi. Analizinde bu aktif devrimci savaş alanlarının başında Filistin geliyordu. Şigenobu liderliğinde JKO, kuruluşundan kısa bir süre sonra Lübnan’daki mülteci kamplarına taşındı ve FHKC ile güçlü bir askeri ittifak kurdu.

Bundan sadece bir yıl sonra, Mayıs 1972’de JKO, Tel Aviv’deki Lod Havalimanı’na düzenlediği saldırıyla halkın bilincine kazındı. Arap dünyasının büyük bir bölümünde kahramanlık, Batı’da ise “terörizm” olarak görülen faaliyetleri ününü pekiştirdi. Operasyon, 26 ölümle sonuçlandı. 7 Ekim’e dair söylem düzeyinde süren çatışmanın ilk habercisi olan değerlendirmelerde bu eylemler, “soğukkanlı bir katliam” olarak tasvir edilirken, JKO ve diğer görgü tanıkları, saldırıyı gerçekleştirenlerin havalimanı kontrol kulesi gibi açık bir askeri hedefe yöneldiklerini, kurbanların çoğunun çapraz ateşte öldürüldüğünü ısrarla dile getirdiler. Cang Şeng’in de ifade ettiği biçimiyle, JKO, Filistin içlerine yönelik saldırısıyla “kimilerinin İsrail’e karşı elde edilmiş ilk zafer dâhilinde İsrail’in yenilmezliğine dair efsaneyi yerle bir etti.” Operasyonun propaganda alanında sahip olduğu değer, aylar sonra doğrudan misilleme olarak FHKC sözcüsü Gassân Kenefâni ve yeğenini öldüren İsrailli liderlerin gözünden kaçmamıştı.

JKO’nun ilk faaliyet yılı, aynı zamanda militan belgesel film alanında kalıcı izler bırakan bir çalışmanın üretilmesini sağladı: Kızıl Ordu-PFLP: Dünya Savaşının İlanı (Sekigun-PFLP: Sekai senso sengen veya 赤軍PFLP・世界戦争宣言). Sinemaya otuz yıl ara verip Lübnan’da JKO’ya katılan, son dönemde Lod Havalimanı operasyonunu ve Şinzo Abe’yi öldüren suikastçinin hayat hikâyesini sinema perdesine aktarmak için sinemaya geri dönen Masao Adaçi’nin yönetmenliğini üstlendiği filmde Şigenobu, Kenefâni ve FHKC savaşçısı Leyla Halid ile yapılmış, kapsamlı röportaj görüntülerine yer veriliyor. Bu röportajlardan birinde Halid, JKO-FHKC ittifakının dünyaya yaptığı çağrıyı şu şekilde aktarıyor:

“Japon yoldaşlar, Çin, Vietnam ve dünyanın geri kalanındaki devrimci yoldaşlar, şu sloganı haykıralım, onun gerçekte karşılık bulması için mücadeleye devam edelim: ‘Dünyanın tüm anti-emperyalist devrimci güçleri, birleşin!’[...]”

Filmin başka yerlerinde de devrimci Çin’in teorik ilham kaynağı ve mücadelede aktif bir katılımcı olarak önemine tekrar tekrar değiniliyor. JKO’lu isimlerden biri, filmde şunu söylüyor:

“FHKC’li kardeşlerimizin önerdiği ve uyguladığı ‘Anti-emperyalist/Anti-Siyonist/Üçüncü Dünya Savaşı’ ile Çinli kardeşlerimizin dile döktüğü ‘Amerika ve Japonya’ya Karşı Savaş’, bizim önerdiğimiz ve uyguladığımız ‘Dünya Devrimi Savaşı’ ile aynı şeydir.”

Başka bir sahnede ise FHKC gerillalarının Başkan Mao Zedong’dan Alıntılar’ın (Küçük Kırmızı Kitap) Arapça baskısını inceledikleri görülürken, beş dakikalık bir etkileyici müzik arasına Çince “Enternasyonal”in üç kıtasının tamamı eşlik ediyor.

Otuz yıllık varlığı boyunca, özellikle Arap dünyası dışında, JKO gibi Filistin silahlı direnişinin örgütlü bir ortağı ve fiilen yabancı bir tugayı olarak hareket eden bir başka yapıya neredeyse hiç tanıklık edilmedi. Lillian Craig Harris’in 1977 tarihli makalesinde şu ilginç not yer alıyor:

“Kasım 1971’de Fetih, Pekin’deki FKÖ bürosuna yapılan bir teklif aracılığıyla Filistin gerilla örgütlerine katılmak için birçok Çinli gencin gönüllü olduğunu söyledi. Ancak sayısı açıklanmayan gençlerin mücadeleye katılması teklifini Fetih, kabul edip etmediğini söylemedi. Hiçbir Çinli, Filistin savaş birliklerinde yer almadı.”

Öte yandan, Japon Kızıl Ordusu’nun davaya olan bağlılığı, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ilk Kızıl Muhafızı Cang Şengci’nin olağanüstü hayat hikâyesinde somut ifadesine kavuştu. Şengji, bu mücadeleyi büyük bir hürmetle karşılayan bir isimdi.

Cang, 1948’de Pekin’de, Hui etnisitesine mensup Müslüman bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ancak ailesi, ona laik ve devrimci bir eğitim verdi. Hayatının ilerleyen dönemlerinde, Nekbe’den sadece birkaç ay sonra doğmuş olmasının derin bir anlam taşıdığını dile getiren Cang, 2012’de Ürdün’deki bir Filistin mülteci kampında yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Doğduğum yıl, ip aniden koptu, dünya büyük bir sarsıntıyla çöktü, Filistin’de adalet ayaklar altına alındı. O yıldan sonra, barışın hüküm sürdüğü güzel vatanınız Filistin, sömürgecilik tarafından işgal edildi, kıyıma tabi tutuldu ve harap edildi. 1948 yılıydı ve ben, evlerinden kovulan, topraklarından mahrum bırakılan, o sefaletin çizdiği mültecilik yolunda doğan bebeklerle aynı yıl doğduğumu bilmiyordum.”

Cang, Mayıs 1966’da Kültür Devrimi başladığında Pekin’de Çinghua Üniversitesi’nde öğrenim görüyordu. Kendi anlatımına göre, imza yer almayan, büyük harflerle hazırladığı bir afişte ilk kez “Kızıl Muhafız” ifadesini kullanan Cang, bu ismi alan ilk isyancı gençlik birliğini örgütledi. Mao’nun teşvikiyle örgüt, kısa süre içerisinde tüm ülkeyi kuşatan kitlesel bir hareketi tetikledi. Kültür Devrimi ardından ülkenin kültür ve edebiyat alanında faaliyet yürüten aydınları (birçok eski Kızıl Muhafız da dâhil olmak üzere), tüm Kültür Devrimi deneyimini travmaya yol açan, nihilist bir “on yıllık kaos” olarak görüp reddeden “yara edebiyatı”nın etkisi altına girdi. Ancak Cang, bu eğilime kararlılıkla karşı çıktı, devrimci idealizminden asla vazgeçmedi, “Kızıl Muhafız ruhu” dediği şeye inatla bağlı kaldı.

1968’de İç Moğolistan kırsalına “gönderildi”. Gönüllü olduğu bu çalışma dâhilinde, burada çobanlık ve ilkokul öğretmenliği yaptı. Daha sonra, yükseköğretim kurumlarının yeniden açılmasıyla, Pekin Üniversitesi’ne kaydoldu, özellikle Çin’in ulusal azınlıkları ve Japonya tarihi üzerine yoğunlaşarak, arkeoloji eğitimi aldı. Tarihsel düzlemde yüzyıllardır yoksulluğu, çileciliği ve hanedan otoritesine karşı direnişiyle öne çıkan Çin Sufi İslam’ının Cahriyye mezhebini yakından inceleyen Cang, Hui Müslümanlarının mirasıyla yeniden bağ kurdu ve dini bir uyanış yaşadı. 1987’de Müslüman oldu. Sonrasında bu süreçle ilgili olarak şu değerlendirmeye yaptı:

“Kızıl Muhafızlar ile Cahriyye arasında güzel bir bağ var. [...] Bir Kızıl Muhafız olarak Cahriyye’yle tanıştığım vakit halk içerisinde gerçek annemi buldum”

Cang, sonraki dört yılını Cahriyye’nin kapsamlı bir tarihçesini sunan Ruhun Tarihi’ni yazarak geçirdi. Bu eser, doksanların başlarında beklenmedik bir şekilde çok satanlar arasına girdi. 2012’de Ürdün'deki beş Filistinli mülteci kampına yaptığı ziyarette, bu kitabın sınırlı sayıda basımından elde edilen 100.000 dolarlık geliri 470 aile bizzat bağışladı. Konuşmasında, Çin’in dört bir yanında, farklı mezhep ve geçmişe sahip Müslümanların zekât olarak katkıda bulunduğunu hatırlattı. O zamana kadar, pişmanlık nedir bilmeden yaşamış eski bir Kızıl Muhafız ve (tabiri caizse) “yeniden doğmuş” bir Müslüman olarak yaptığı siyasi yolculuk onu, küresel İslam’ın Batı emperyalizmine karşı son derece az takdir edilen ve yeterince incelenmemiş bir direniş kutbu olduğuna, aslında Haçlı Seferleri’nden beri bu niteliğini koruduğuna ikna etmişti.

2000’li yılların başlarında Cang, İsrail’in Gazze’ye yönelik gerçekleştirdiği vahşi saldırılara dair, günümüzdeki soykırımla olan ilişkisi hiç azalmamış, sert eleştiriler içeren bir dizi yazı kaleme aldı. 2009’da yazdığı bir yazıda, 7 Ekim’den bir gün sonra “yüz yıllık Avrupa ve Siyonist sömürgeci işgaline karşı Gazze gettosu ayaklanması”ndan söz eden şehit şair Rıfat Arir’in yorumuna benzer bir yoruma yer verdi. Cang, orada Gazze’deki mücadeleyle Varşova Gettosu Ayaklanması arasında bağ kuruyordu:

“Elinde el bombası olan Mordechai Anielewicz isimli genç adam, Varşova Gettosu’nda Nazilerle karşı karşıya geldi. Ancak günümüzün Mordechai’ı artık bir Yahudi değil, Gazze adı verilen gettoda yaşayan bir Filistinli. İsrail ile mücadelesinde Hamas’ı destekleyen sayısız genç, günümüzün Mordechai’larıdır. Karşı karşıya oldukları düşman, artık Naziler değil, Nazileşmiş İsrail”dir.”

Cang, 2014 yılında yazdığı yazıda ise Gazze’de yas tutan Filistinlilerin, Siyonistlerin yürüttüğü istihbarat savaşına karşı bir tür gerilla eylemi olarak, sevdiklerinin sakat bırakıldığı, şehit edildiği anları canlı olarak yayınlamalarındaki ıstıraba değiniyordu:

“Gazzeli mültecilerin cep telefonlarıyla kaydettikleri görüntülerde, cesetler üst üste yığılmış, kanlar her yere sıçramış, insanlar ağlıyor, çocuklar kırık bacaklarının acısıyla dehşet içerisinde feryat ediyor. [...] Medeni bir dergi, yan yana dizilmiş, kefenlere sarılı bebek cesetlerini yayınlayabilir mi? Bugün hiçbir okur, bacakları veya kolları kopmuş, bağırsakları dışarı fırlamış küçük kızlarının cesetlerini kucaklayan babaların ağladığı fotoğrafları kabullenebilir mi? Medyanın aracılığı olmaksızın haberler, gene de hızla yayılıyor. Her gözyaşı, her kan damlası ve her sessiz ceset, bilinçaltında ve umutsuzluk içerisinde kitlelere ulaşıyor. Tencent’e, Facebook'a ve tüm sosyal ağlara gönderiliyor. Denize tuz serpildikten sonra dünyanın dört bir yanındaki binlerce eve ulaşıyor.”

Aynı yazısında, Güney Afrika’nın İsrail’i soykırım suçu sebebiyle Uluslararası Adalet Divanı’na çıkarma konusunda aldığı tarihi kararı neredeyse on yıl önceden haber veriyor:

“Anların geçici olduğunu biliyor gibiler. Uluslararası Adalet Divanı’na gitmeye hazır görünüyorlar. Adaletin ölmediğine diğerlerinden daha çok inanıyorlar. [...] Sanki benim duygularımı yankılamak istercesine, kısa süre sonra Güney Afrika’da yapılan eylemlerde siyahi insanlar üzerinde şu cümlenin yazılı olduğu pankartları taşıdılar: ‘Gazze! Cesaretiniz ve sarsılmaz inancınız bizi utandırıyor!’ [...]”

Filistin direnişiyle ömür boyu süren dayanışması, Çin devletinin yürüttüğü diplomasinin tüm tarihsel değişimlerine rağmen sergilediği sarsılmaz duruş ve Japonya’daki geniş deneyimi göz önüne alındığında, Cang Şengci’nin Japon Kızıl Ordusu ve lideri Fusako Şigenobu’ya etkileyici bir övgü yazısı yazması gayet doğal. Tamamını okumaya değer. Makine çevirisi bile onun etkileyici üslubunu neredeyse hiç azaltamıyor. Burada sadece Cang’ın, Japon Kızıl Ordusu’nun Filistin’le dayanışmasını, Japonya’nın kirli sömürge tarihi ve geçmişte Asya’nın birliği projesine yönelik ihaneti bağlamına yerleştiren bölümü aktaracağız:

“Yirminci yüzyılda devrimci mücadele, Japon militarizmine, beş yüzyıllık küresel sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı dile dökülmüş tek ve gerçek eleştiriydi. Aynı zamanda ‘Arap [Japon] Kızıl Ordusu’, Japonya’nın Asya’daki komşularını köleleştirdiği 150 yıllık karanlık tarihi karşısına aldı. Japonya’nın ‘Avrupa’nın parçası olmak için Asya’ya sırt dönmesi’yle tanımlı sömürgecilik projesine bir tek o itiraz etti. Adından da anlaşılacağı gibi, Arap Japon Kızıl Ordusu, Arap dünyasına, yani Asya Ana’nın kucağına koşan Japon evlatlarından oluşan bir gruptu.

Cang başka bir yerde, Kültür Devrimi’nin pratikte kendi içine kapanması karşısında duyduğu derin pişmanlığı dile getirdi. Cang’ı JKO örneği üzerinden, doğrudan Vietnam ve Filistin’deki devrimci savaş alanlarına katılma fırsatından, tam da bu içe kapanma süreci mahrum bırakmıştı:

“O zamanlar, dünyanın dört bir yanındaki sayısız ülkenin solcu ve ilerici öğrencilerini dünyayı kuşatan bir erdemliler hareketine dâhil ettiğimizin farkında değildik. [...] Bu hareketin iki temel unsuru vardı: Vietnam Savaşı ve Filistin kurtuluş hareketine yönelik küresel destek. Ancak on sekiz yaşına kadar aldığım siyasi eğitimin katı kuralları, bunu hayal etmemi veya buna katılmamı imkânsız kılıyordu.”

Ama öte yandan, JKO’nun “Asya Ana’nın kucağına” dönüşünün, Çin Devrimi’ne yönelik coşkulu ve militan savunudan kaynaklandığını gören Cang, Japon sömürgeciliğini mağlup etme konusunda Çin Devrimi’nin sunduğu katkının bilincindeydi:

“JKO, hem bizden hem de Çin Devrimi’nden etkilendi. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, onlar da karşılığında bizi cesaretle desteklediler. Japon Kızıl Ordusu’nun yargılanmasından sonra, asıl amaçlarının ‘Çin’in kuşatmasını kırmak’ olduğunu belirten birkaç hatırat yayımlandı. [...] Onların da karmaşık bir yönü vardı, ancak ömürleri boyunca Çin’i desteklediler, onun en iyi dostları olarak kaldılar.”

Cang Şengci’nin güçlü müdahaleleri, Çin’deki anti-emperyalist sola mensup genç nesilleri etkilemeye devam ediyor. Örneğin Cang Şeng, yazara gönderdiği bir mesajda şunları aktarıyor:

“Çinli ve Japon solcuların elli yıldan fazla bir süre önce tüm gençliklerini ve yaşamlarını kullanarak besteledikleri bu destansı idealizm marşı, ilk kez Cang Şengci’nin sözleri aracılığıyla karşımda yankılandı. Erken yaşlarımda enternasyonalizme ve Filistin’in özgürlük mücadelesine dair yeni yeni oluşan anlayışımı büyük ölçüde şekillendirdi. Bu nedenle, Cang Şengci’nin ortaya koyduğu Filistin çalışmalarının ilk manevi öğretmenim olduğunu söylemek kesinlikle abartı olmaz.”

2022'de Hintli tarihçi ve Üç Kıta Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü direktörü Vicay Praşad, “Asya’nın Birliği mümkün mü?” gibi bir çarpıcı soru yöneltti. Yani aslında Praşad şunu soruyordu: “İlk Asya’nın birliği projesi, Japon yayılmacılığı yüzünden tümüyle yok olduktan, ABD emperyalizminin kolları ve Soğuk Savaş’ın kötülükleri tarafından boğulduktan sonra, uygulanabilir, ilerici bir Asya’nın birliği projesi pratiğe dökülebilir mi?”

Japon Kızıl Ordusu’nun Çinli yoldaşlarına selamları ve Cang Şengci’nin yürekten gelen hürmeti, bu yakıcı soruyu olumlu bir şekilde cevaplıyor. En parlak dönemlerinde, Filistin mücadelesi, Mao’nun “büyük kıtasının” diğer ucunda, bir zamanlar acımasız sömürge savaşına kilitlenmiş iki ulusa mensup kurtuluş güçlerini birleştirerek, sosyalist bir Asya’nın birliği fikrinin şekillenmesine katkıda bulunmuştu. Filistin, bugün dünya devriminin beşiği olarak hak ettiği yere yeniden kavuştuğu, ABD’nin Çin’in hegemonya karşıtı itirazını ortadan kaldırmak için tüm gerici güçleri seferber ettiği koşullarda, bu tarihi asla gözden kaçırmamalıyız.

Bugün imparatorluğun kalbinde yaşayan Çinli, Koreli ve diğer ülkelere mensup ilericiler, devrimci atalarımızın izinden giderek, Siyonizmle her cephede mücadele ediyor, onu kendi vatanlarımızı bölüp parçalayan emperyalizmle ilişkilendiriyorlar. Milyonlarca insan gibi biz de bu zengin tarihî mirası temel alarak, bölgedeki Direniş Ekseni’ni “uluslararası direnişin beşiği” kılmak için uğraşıyoruz.

Direniş güçlerini inşa edelim. Ancak o vakit, Mao’nun dünyanın tanık olduğu o son büyük anti-faşist mücadelenin arifesinde öngördüğü üzere, “Buda’nın eli gibi, evreni boydan boya kuşatan Beş Unsur Dağı’na dönüşecek, bugünün Sun Wukong’ları, maymun kralları olarak faşist saldırganlar, en nihayetinde o dağın altına gömülecek ve bir daha asla ortaya çıkamayacaktır.”

[Yazar, araştırma konusundaki yardımları için Filistin Gençlik Hareketi'nden Meryem Osman ve Yara Şufani’ye, ayrıca Mao döneminde Filistin ile Çin arasındaki ilişkilere dair kıymetli görüşleri için Cang Şeng’e en içten teşekkürlerini sunar.]

Charles Xu
7 Mart 2024
Kaynak

0 Yorum: