Pages

27 Aralık 2025

Büyük Kıtanın Kapıları: Filistin, Çin ve İnsanlığın Geleceği İçin Savaş

1969’da Pekin’de düzenlenen Filistin’le dayanışma eylemi.
Pankartta “Filistin ve Arap halklarının Siyonizme ve ABD emperyalizmine karşı mücadelesini kararlılıkla destekleyin!” yazıyor.

Birinci Bölüm:
Ulusal Kurtuluşun Zirve Noktasında Filistin ve Çin


Emperyalizm, Çin’den ve Araplardan korkuyor. İsrail ve Formosa, Asya’daki emperyalizmin üsleridir. Siz büyük kıtanın kapısısınız, biz ise arka kapısıyız. İsrail'i sizin için, Formosa'yı da bizim için yarattılar. Amaçları aynı.

[Mao Zedong’un 1965’te Pekin’de Filistin Kurtuluş Örgütü heyetini ziyaretinde yaptığı konuşma]

Emperyalizm, bedenini dünyaya yaymış, başını Doğu Asya’ya, kalbini Ortadoğu’ya, damarlarını ise Afrika ve Latin Amerika’ya kadar uzatmıştır. Nereye vurursanız vurun, ona zarar verirsiniz ve Dünya Devrimi’ne hizmet edersiniz.

[Gassân Kenefâni, Filistin’deki 1936-39 İsyanı -1972]

 

Yirminci yüzyılın bu iki önemli isminin emperyalizm tasavuru arasında ortak bir bağ var. Mao ve Kenefâni, düşmanlarını Asya’nın doğu ve batı uçlarında enerjilerini yoğunlaştıran, belirli bir niyet üzre hareket eden, faal, hatta organik bir güç olarak tasavvur ediyordu. Her ikisi de İsrail’i İmparatorluğun “kalbi”, Doğu’nun “kapısına” dayanmış bir koçbaşı olarak tanımlıyordu. Bu görüşün neticesi olarak, Filistin’in Siyonist sömürgeciliğe karşı verdiği yüzyıllık mücadele, tüm Asya devriminin odak noktası olarak görülüyordu. Dolayısıyla, bu anlayış uyarınca Filistin’in kurtuluşu, Çin’in kurtuluşundan daha büyük olmasa bile, dünya tarihi açısından aynı ölçüde öneme sahip bir olay olarak cereyan edecekti.

İsrail devleti 1948; Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) 1949’da kuruldu. Hukuki açıdan bakıldığında, ilki, yeni başlayan Soğuk Savaş’ın her iki tarafının da Birleşmiş Milletler’in onayıyla gerçekleştirdiği bir girişim olarak kabul edilir. Aslında o, Nekbe’de gerçekleştirilen soykırımın akıttığı kanda doğmuştur. İkincisi ise sömürgeci boyunduruğa karşı aynı ölçüde şiddet içeren bir mücadele neticesinde ortaya çıkmış, bir yıl içerisinde kendisini aynı BM bayrağını taşıyan emperyalist ordularla savaş halinde bulmuştur. Bugün baktığımızda, o dönemde dünya solunun büyük bir kısmının her iki gelişmeyi de tarihsel olarak ilerici olarak görmesi, tarihsel bir ironidir.

Johns Hopkins Üniversitesi’nden Cang Şeng’in de belirttiği gibi, o ilk yıllarda Çin’in kendisi de Siyonizm ve Filistin ulusal sorunu söz konusu olduğunda bu tür analitik sınırlamalardan tamamen muaf değildi. Başlangıçta Sovyetler kadar İsrail’in potansiyeline coşkulu yaklaşmasa da, Çin Halk Cumhuriyeti liderleri, ilk başta İsrail’in “Batı hegemonyasına karşı mücadelede potansiyel bir müttefik olabilecek ilerici, sola meyilli bir devlet” olduğu görüşünü geniş ölçüde paylaşıyorlardı. Cang’a göre, aynı yayınlarda son derece çelişkili pozisyonlara rastlanabiliyordu. Örneğin, Filistin Sorununun Gerçeği (1950) isimli kitap, Siyonizmi “Filistin’i köleleştirmek için geliştirilmiş emperyalist komplonun öncüsü” olarak mahkûm ederken, bir yandan da Ürdün’ün önderliğinde hareket eden Arap monarşilerinin İsrail’e yönelik “saldırgan işgalini” ve “İngiliz emperyalizminin uşağı” olarak gördüğü Ürdün’ü eleştirebiliyordu.

İsrail ise Ortadoğu’daki diğer ülkelerden çok önce, Çin Halk Cumhuriyeti’ni 1950 gibi erken bir tarihte diplomasi düzleminde tek taraflı olarak tanıdı. Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) resmi yayın organı olan Halkın Günlüğü, bu jesti memnuniyetle karşıladı, ancak devlet liderleri, akıllıca bir hamleyle, bu jeste karşılık vermemeyi tercih ettiler.

İsrail’in ABD önderliğindeki Kore Savaşı müdahalesine verdiği destek nedeniyle gayri resmi ilişkiler kopma noktasına geldi. Çin’in, Batı emperyalizmine karşı Müslümanların birliğini esas alan direniş vizyonunu savunan Hui ve Uygur ileri gelenlerinin arabuluculuğuyla Arap ve diğer İslam ülkeleriyle diplomatik ve kültürel temaslar kurmasıyla birlikte Çin-İsrail ilişkileri daha da kötüleşti. Amansız bir Siyonizm düşmanı olan Endonezya lideri Sukarno’nun ev sahipliğinde 1955 yılında düzenlenen Bandung Afrika-Asya Konferansı ile birlikte Çin, Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkını açıktan desteklemeye başladı.

Kısa bir süre sonra, Mısır’ın Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişki kuran ilk Arap ülkesi olmasından sadece birkaç ay sonra, Ekim 1956’da İsrail, İngiltere ve Fransa ile Nasır’ın Mısır’ına yönelik işgal harekâtı gerçekleştirdi. Irak da 1958’de 14 Temmuz Devrimi ile Haşimi monarşisini devirdiğinde aynı yolu izledi; neredeyse eş zamanlı olarak, ABD Deniz Piyadeleri, komprador rejimine karşı devrimci bir meydan okumayı şiddetle bastırmak için Lübnan’ı işgal etti. Fudan Üniversitesi tarihçisi Yin Ciguang’ın belirttiği gibi, bu yol ve zihin açıcı gelişmelerin ortasında Çin, kendisini giderek “Arap halkının emperyalizme karşı mücadelesinin iç cephesi” olarak görmeye, halkını buna göre seferber etmeye başladı. Savaş hatları nihayet netleşmeye başlamıştı. Artık Filistin ulusal hareketinin dünya tarihi sahnesine güçlü bir şekilde çıkması için vakit gelmişti.

Bu yeni mücadele aşaması, 1964 yılında herhangi bir Arap devletine bağlı olmayan siyasi bir organ olarak Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kurulmasıyla başladı. Bir yıl sonra Çin, FKÖ’yü diplomatik düzeyde tanıyan ilk Arap olmayan ülke oldu. FKÖ, hemen Pekin’de elçilik açtı.

Çin’in Filistin silahlı mücadelesine verdiği destek, söylemin çok ötesine uzandı: Lillian Craig Harris’in de aktardığı biçimiyle, “1964 ile 1970 yılları arasında Filistinliler, Çin yapımı silahlarla savaştılar, bu da Çin Halk Cumhuriyeti’nin büyük güçler arasında Filistinlilerin tek tedarikçisi olduğu anlamına geliyordu.” Bu yardımın, ağırlıklı olarak Suriye ve Ürdün üzerinden teslim edilen AK-47’ler ve diğer Sovyet modeli hafif silahlar, tanksavar topçu birlikleri, ABD modeli roketatarlar ve radyo ekipmanlarını içerdiği bildiriliyor. 1967’den itibaren FKÖ, her biri yaklaşık bir düzine savaşçıdan oluşan (çoğunlukla önde gelen Fetih fraksiyonuna mensup) çok sayıda birliği, gerilla savaşının teori ve pratiği konusunda aylarca süren eğitim programları için Çin’e gönderdi.

Filistinli devrimciler, örgütler arası ayrılıklara rağmen, Çin’in ahlaki ve maddi dayanışmasına duydukları minnettarlığı hep bir ağızdan dile getirdiler. FKÖ’nün ilk başkanı Ahmed Şukayri, “Filistinliler, diğer Araplara değil, Arap liderleri FKÖ’yü tanımadan çok önce devrimci hareketimize yardım etmiş olan cesur ve cömert Çin halkına minnettar olmalıdırlar. Hareket, bazılarının sandığı gibi Nasır veya başka bir Arap lideri tarafından desteklenmiyor” diyordu.

Hareketin başında geçirdiği 35 yıl boyunca Çin’i on dört kez ziyaret eden halefi Yasir Arafat, Çin Halk Cumhuriyeti’ni “devrimimizi desteklemede ve azmini güçlendirmede en etkili ve en büyük güç” olarak nitelendirdi. Filistin Kurtuluş Halk Cephesi’nin (FHKC) kurucusu Corc Habeş ise, “En iyi dostumuz Çin’dir. Çin, İsrail’in haritadan silinmesini istiyor çünkü İsrail var olduğu sürece, Arap toprakları emperyalizmin saldırgan karakolundan kurtulamayacaktır” tespitinde bulunuyordu.

Çin’in Filistin kurtuluş davasına olan yakınlığı, aslında bu basit stratejik çıkar örtüşmesinden daha derin köklere sahipti. Harris’in de belirttiği gibi, “aradaki büyük farklılıklara rağmen, Filistin sahası, Arap dünyasında emperyalist bir işgalciye karşı gerçekleştirilecek devrim konusunda Çin deneyimine en çok uyan savaş sahasıydı.”

ÇKP’nin “uzun soluklu halk savaşı” ile ilgili becerisini yeni zirvelere taşıyan, Japonya’ya karşı 1937-1945 arası dönemde gerçekleştirilen Direniş Savaşı’na yapılan atıflar, Filistinli gerillalarla dayanışmaya dair Çin açıklamalarında bolca yer alıyordu. Örneğin, Mao, 1965’te FKÖ delegelerine yaptığı konuşmada, şunları dile getiriyordu:

“Sizler, sadece İsrail’e karşı savaşan iki milyon Filistinli değil, yüz milyon Arapsınız. Bu temelde hareket etmeli, düşünmelisiniz. İsrail'i tartışırken, tüm Arap dünyasının haritasını gözünüzün önünde bulundurun. [...] Halklar, kurtuluş savaşlarında sayıları azalıyor diye korkmamalıdırlar, çünkü çoğalabilecekleri barış zamanları illaki gelecektir. Çin, kurtuluş mücadelesinde yirmi milyon insanını kaybetti.”

Çinli liderler, FKÖ’ye mensup farklı fraksiyonlar arasında desteği nasıl dağıtacaklarına karar verirken, komünistlerin Kuomintang’daki acımasız ideolojik düşmanlarıyla birleşik bir cephe oluşturduğu Japon karşıtı mücadelenin sunduğu tarihsel ipuçlarından da istifade ettiler. Teorilerini Filistinlilerin görüşleriyle yan yana getirmek yerine Çinli liderler, daha çok politik ve askeri birliğe öncelik verdiler, bilhassa uçak kaçırma eylemleri esnasında, Marksist-Leninist olan FHKC yerine Fetih’in farklı sınıfları kesen milliyetçiliğini tercih ettiler. Örneğin, Mao, 1965’teki konuşmasında dinleyicilerini şu sözlerle uyardı:

“Bana kitaplarımda şu veya bu görüşü okuduğunuzu söylemeyin. Sizin savaşınız var, bizim de var. Savaşınızın dayandığı ilkeleri ve ideolojiyi siz oluşturmalısınız. Kitaplar gözlerinizin önüne yığılırsa görüşünüzü engeller.”

1971’deki bir başka ziyarette ise Başbakan Cou Enlay, “Filistin örgütlerinin sadece iki organdan oluşan, gerçek bir birlik bünyesinde bir araya gelmesi, bu organlardan birinin silahlı mücadeleyi yönetmesi, diğerininse siyasi faaliyetine yön vermesi, FKÖ’nün Filistin halkının ana çekirdeği haline gelmesi” tavsiyesinde bulundu.

Bu dönem boyunca Çin’in Filistin’deki silahlı mücadeleyi savunma konusunda söylemsel düzeyde sergilediği militanlık ve sunduğu maddi desteğin hacmi, siyasi ihtiyaçlar uyarınca iniş çıkışlar yaşadı. Bu durum, İsrail’in 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda birçok Arap ordusunu feci şekilde yenmesi ve ardından Gazze, Doğu Kudüs, Batı Şeria, Golan Tepeleri ve Sina’yı işgal etmesinin ardından zirveye ulaştı. Ama bu süreç sonunda Filistinli fedailer, 1968 Kerâme Muharebesi’nde İsrail’in Ürdün’ü işgal etme girişimini püskürtmesiyle kazandıkları prestiji daha da artırdı. Kazanımlardan aldıkları cesaretle, fedailer, 1970 yılında Ürdün monarşisine karşı kapsamlı bir isyan başlattılar; bu isyan, Pekin Radyosu’nun “Ürdün askeri kliğine ve Amerikalı militarist efendilerine karşı nihai zafere kadar savaşmaya devam edin” çağrısında görüldüğü üzere, Çin’in tam desteğini arkasına aldı.

Bu “Kara Eylül” ayaklanması, FKÖ güçlerinin Ürdün’deki tüm üslerinden tamamen kovulmasıyla sonuçlandı. Bu felâketin ardından Çin, bu tür isyancı faaliyetlere verdiği desteği önemli ölçüde azalttı ve Arap hükümetleriyle devletler arası ilişkilerini yeniden kurmaya yöneldi. Bu adım, tam da ülkenin ABD ile yakınlaştığı, Afrika ve Arap devletlerinden (ve ilginç bir şekilde İsrail’den) gelen destekle birlikte, 1971’de BM’ye girmesiyle eş zamanlı olarak atılıyordu. Bununla birlikte Çin, büyük güçler arasında Filistin’in en sadık müttefiki olarak kalmaya devam etti. 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında, “Filistin halkının ulusal haklarının iadesini açıkça öngörmediği” gerekçesiyle BM Güvenlik Konseyi’nin 338 sayılı kararını onaylamayı reddeden tek ülke oldu, daha sonra Filistin temsilcilerini dışladığı için Cenevre barış konferansını boykot etti. Çin, Sovyet “revizyonizmine” karşı ideolojik planda yürüttüğü polemiklerdeki akla ve dile uygun olarak, SSCB’nin hem 1967 hem de 1973’te müzakere yoluyla varılan Arap-İsrail barış anlaşmalarına verdiği desteği, Filistin davasına yönelik ihanet olarak görüp kınadı.

Tüm bu iniş çıkışlara rağmen, Çin’in Filistin kurtuluş mücadelesine yönelik halk nezdinde örgütlediği dayanışma eylemleri aralıksız devam etti. 1965’te FKÖ’nün Pekin’e yaptığı ilk ziyaretle birlikte Nekbe Günü (15 Mayıs), resmi olarak “Filistin’le Dayanışma Günü” ilan edildi. Bu gün, her yıl Tiananmen Meydanı’nda 100.000 veya daha fazla kişinin katıldığı kitlesel mitinglerle anıldı. “巴勒斯坦人民必” [“Filistin Halkı Kazanmalı” 1971] ismini taşıyan kısa propaganda filminde de görüldüğü üzere, 1956 Süveyş Krizi ve 1967 Altı Gün Savaşı’na karşı büyük gösteriler gerçekleştirildi. Bu gösterilerde Filistin, Mısır ve Suriye büyükelçiliklerine gönderilen halk heyetleri de yer aldı. Aynı belgesel, büyük kalabalıkların, Yasir Arafat’ın 1970’teki Pekin ziyaretinde kendisini karşıladığını gösteren görüntülere de yer veriyor.

Kültür Devrimi sırasında Çin’in kapalı ve yabancı düşmanı bir toplum olduğu yönündeki Batı propagandasının aksine, halklar arası bağlar, daha derin ve samimi bir düzeyde de kuruldu. Örneğin, yukarıda adı geçen Gassân Kenefâni, 1965’te Çin ve Hindistan’ı ziyaret etti ve deneyimlerini “ثم أشرقت آسيا” [“Sonra Asya Parladı”] adlı az bilinen bir devrimci seyahatnamede aktardı. Yolculuğunun Çin ayağında Pekin, Şanghay ve Hangcu’yu ziyaret etti, Mareşal Şen Yi ile görüştü, sadece Tiananmen Meydanı ve Çin Seddi gibi simge yapıları değil, camileri ve tarım kooperatiflerini de gözlemledi. İmparatorluk geçmişinden kalma anıtları üzerine kafa yorarken bir yandan da ülkenin uzun isyan geleneğini selamladı: “Eğer Çinli olsaydım, imparatorların kendileri için yaptıklarına duyduğum hayranlık, halkın imparatorlara yaptıklarına duyduğum hayranlığın altında ezilirdi!” Yoksulluk hakkındaki yorumları da aynı derecede dokunaklı ve kehanet niteliğindeydi:

“Daha acımasız bir kelime kullanmak istersek, yoksulluk, Çin’i uzun tarihi boyunca kasıp kavuran, devrimin, yaşı ve Çin’in birçok sorunu nedeniyle henüz bir hizmetkâra dönüştüremediği, ancak başarıyla kafese kapattığı bir canavardır. [...] Devrimin canlılığı ve insan enerjisini seferber etme arzusu, mali kapasitesinin önüne geçiyor gibi görünüyor ve Çinliler, refahlarını finanse edebileceklerinden emin oldukları geleceği beklerken, neler yapabileceklerini bildikleri çıplak elleriyle gurur duyuyorlar. Geleceğe giden yolu inşa etmek için ellerindeki 1,3 milyar silahı hiç beklemeden seferber ettiler.”

Yin Ciguang’ın aktardığına göre, Kenefâni’nin edebiyatçı hemşehrisi ve daha sonra Filistinli Yazarlar ve Gazeteciler Genel Birliği başkanlığını yapan şair Ebu Selma da Çin ziyaretinde benzer duyguları dile döküyordu:

“Biz de aynı mücadeleyi verdik.
Biz de aynı acıları çektik.
Ve şu an Pekin’deyiz.
Öyle ki kanatlarımızı açıp uçabiliriz.
Buradaki kudretli insanların sırtından çıkan
Kanatların gölgesindeyiz.
Mücadelemizde birlik içindeyiz.
Zafer bizim olacak!
Başlarımıza defne yaprakları takacağız,
Yüzlerimize gülücükler.
Gökyüzünü kara bulutlar kapladığında,
Evreni vahşi bir rüzgâr kasıp kavuruyor.
Mao'nun gülümsemesi ufukta belirdiğinde,
Gök yedi kat yukarıya dek
Berraklaşıyor!

Kişisel veya diplomatik nitelikteki bu tür geçici ziyaretlerin ötesinde, Çin’de zamanla, çoğunlukla düşman Arap hükümetleri tarafından sürgün edilen muhalif gazeteciler ve entelektüellerden oluşan küçük ama kalıcı bir Filistinli gurbetçi topluluğu da oluştu. Çin Halk Cumhuriyeti, ayrıca her yıl onlarca Filistinli öğrenciye burs vererek, 1981’de Genel Filistin Öğrenci Birliği’ni kuracak kadar güçlü bir topluluğun oluşmasını sağladı. Muhammed Türki Sudairi’nin aktardığına göre, bu öğrenciler, Kültür Devrimi döneminde kitlesel seferberliğin zirveye ulaştığı aşamada bile siyasi faaliyetlerini sürdürdüler:

“1979, 1980, 1982 ve 1983 yılları boyunca Mısır’ın Camp David Anlaşması’nı imzalaması, Amerika’nın Libya'yı bombalaması, İsrail’in Lübnan’ı işgali ve Lübnan iç savaşındaki Sabra-Şatila katliamları gibi dönüm noktalarıyla bağlantılı olarak büyük protestolar ve mitingler düzenlendi.”

Bu olaylar, 1974’teki Arap Birliği Zirvesi’nden bu yana “Filistin halkının tek meşru temsilcisi” olarak görülen FKÖ ile Çin’in ilişkilerinin seyrini tayin etti. Lillian Craig Harris, 1977 gibi erken bir tarihte kehanetvari ifadeler dâhilinde, bu yolu şu şekilde dile getiriyor:

“Çin, daha fazla toprak karşılığında İsrail’e yönelik saldırılar konusunda anlaşmak suretiyle bir Batı Şeria devletini kabul etmeleri durumunda Filistinlilerin davayı sattığını düşünür mü düşünmez mi, işte asıl üzerinde durulması gereken soru bu. Gelgelelim, eldeki göstergeler bize, iyi ilişkiler kurabileceği bir devletin kendisinin hayrına olduğunu düşünmesi durumunda Çin’deki pragmatizmin devrimci olmayan bir Filistin’i bile yutabilecek esneklikte olduğunu gösteriyor.”

Gerçekten de 1988 Filistin Bağımsızlık Bildirgesi’nde olan tam da buydu; bu bildirge, 1947 BM Taksim Planı’nı zımnen kabul etmiş, FKÖ’nün tek devlet çözümüne yönelik açık taahhüdünden geri adım atmıştı. 1965’te olduğu gibi, ancak çok daha az tantanayla, Çin, yeni ilan edilen Filistin Devleti’ni tanıyan ilk Müslüman olmayan ülkelerden biri oldu.

Arafat’ın Eylül 1993’te İsrail’i karşılıksız olarak tanıyan ve tarihi Filistin’in %78’ine yönelik tüm iddialarından vazgeçen Oslo Anlaşmaları’nı imzaladığı ana dek, Çin, zaten bir yılı aşkın bir zaman önce Siyonist devletle diplomatik ilişkiler kurmuştu. SSCB’nin yıkılmasından ve neredeyse eş zamanlı olarak, “barış sürecinin” başlatılmasından sonra sosyalist, eski Sovyet ve/veya eski Doğu Bloku ülkesi 25 devlet içerisinde sadece biri bu ilişkileri başlatmıştı. FKÖ’nün Oslo'da teslim olması sonrasında, Filistin’in Arap olmayan müttefiklerinin büyük çoğunluğunun normalleşme sürecine girmesi için gerekli zemini hazırladı.

Çin’in bu süreçte oynadığı, olağan bir nitelik arz eden rolü tarihsel açıdan ironik bir dizi özellik içermekteydi. Bunlardan biri, Batı’nın 1989’daki Tiananmen olaylarından sonra silah ambargosu uygulaması ihtimali karşısında Çin’in diplomatik ilişkilerden çok önce İsrail’le gayri resmi yollardan ekonomik bağlar kurmuş olmasıydı. (İsrail kaynaklı askeri teknoloji, Arap devletlerine karşı yapılan sayısız savaşta Sovyet silah sistemlerine karşı kapsamlı bir şekilde test edilmiş olmanın avantajına sahipti. İsrail cephesinde ise, o zamanki Dışişleri Bakan Yardımcısı Binyamin Netanyahu, Kasım 1989’da şunları söylüyordu: “İsrail, dünyanın dikkati bu olaylara odaklanmışken, Çin’deki gösterilerin bastırılmasından yararlanmalı, Arapları topraklarından toplu olarak sınır dışı etmeliydi. Ne yazık ki, önerdiğim bu plan destek görmedi.” Netanyahu’nun sonrasında başka imkânlarla yüzleştiğini söylemeye gerek yok.

7 Ekim 2023’ten bu yana son derece önem kazanan bir diğer tuhaflık da şu: Filistin direniş güçlerinden oluşan, geniş ve ideolojik olarak farklı yapıları içeren koalisyon, Mao dönemi Çin’inin her zaman hayalini kurduğu türden operasyonel birliğe nihayet ulaştı. Gazze’de kurulan Ortak Operasyon Odası, Hamas ve Filistin İslami Cihadı’ndan Marksist-Leninist FHKCve Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi’ne kadar birçok örgütü içeriyor, bu anlamda, FKÖ içerisinde herhangi bir dönemde temsil edilenden çok daha geniş bir ideolojik yelpazeyi kapsıyor. Ancak bu birleşik cephe, Fetih liderliğindeki FKÖ’ye karşı. Ana destekçisi Çin değil, kendisi de anti-emperyalist bir devrimin mirasçısı olan ancak belirgin şekilde farklı bir karaktere sahip bulunan İran İslam Cumhuriyeti.

Bununla birlikte Çin, bu oluşumların birçoğuyla canlı simgesel bağlara sahip; aynı şekilde, Çin Komünist Partisi de Marksist oluşumlarla parti bazında ilişkiler sürdürüyor. Marksist yapılar da Çin’in politikasını açıktan destekliyorlar. Örneğin FHKC ve FDHKC’nin açıklamalarında da görüldüğü üzere, Çin’in Hong Kong politikasına onay veriliyor. Aynı yapılar, bir yandan da Çin’in Gazze’de ateşkes sağlamaya yönelik diplomatik çabalarını övgüyle karşılıyorlar ve bu ilişkileri sürdürme iradesi gösteriyorlar. Filistin içinde İsrail ile normalleşme ve güvenlik işbirliği konusunda yaşanan gerilimlere rağmen, bu konumlar, genelde Filistin devletinin “Şincan ile ilgili meseleler bahanesiyle Çin’in içişlerine müdahale edilmesine” yönelik resmi itirazla uyumludur.

Dünyanın Gazze’deki soykırımı canlı izlediği koşullarda, Küresel Güney, kendisinden beklenmeyen bir tavır geliştirdi ve Şincan konusunda farklı bir konum aldı. Ama öte yandan, Siyonizmin etnik milliyetçiliğine yönelik hayranlıklarını dile getiren küçük bir ayrılıkçı Uygur grubu, 7 Ekim sonrası İsrail’le dayanışma içerisinde olduğunu açıkladı.

Soykırımın altıncı ayına girilmesiyle birlikte, Çin kaynaklı resmi söylem de son zamanlarda daha sert ve açıktan direniş yanlısı bir içerik kazandı. Bilhassa Şubat 2024’te Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail işgalinin yasal olup olmadığını ele alan bir duruşmada, Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı hukuk danışmanı Ma Şinmin, “Filistin halkının yabancı güçlerin zulmüne direnmek ve bağımsız bir devlet kurma sürecini tamama erdirmek amacıyla güç kullanmasının devredilemez bir hak olduğunu” söylediğinde büyük yankı uyandırdı. Sömürgecilik karşıtı mücadelenin doruk noktasında uluslararası hukuka kaydedilen 1973 tarihli BM Genel Kurulu 3070 Sayılı Kararı’na atıfta bulunan Şinmin, terör eyleminden kesinlikle farklı olan silahlı mücadele de dâhil her türden araçla sürdürülmekte olan Filistin direnişinin meşru olduğunu söyledi. Hamas verdiği cevapta, bu alışılmadık derecede cesur müdahaleye duyduğu takdiri ifade etti.

Bir de ayrıca Mao sonrası dönemde Çin’in belirli bir yöntemi esas alan diplomatik yaklaşımı üzerinde de durulmalı. Şi Cinping idaresinde ABD hegemonyasına yönelik giderek güçlenen itirazla birlikte daha da etkili olan bu yöntem dâhilinde Çin, Filistin direnişi için bölgede daha elverişli bir ortamın oluşmasına katkıda bulundu. Örneğin, Helena Cobban’in de ifade ettiği biçimiyle, “Pekin’in yardımıyla Suudi Arabistan ve İran arasında sağlanan uzlaşma, tüm Körfez/Batı Asya bölgesinin siyasetini dönüştürdü ve bazı yönlerden 7 Ekim eylemini Hamas liderleri için daha uygulanabilir hale getirdi. Uzlaşma, Çin’i beş yüz yıldan fazla bir aradan sonra Batı Asya’da büyük etkiye sahip bir güç haline getirdi. [...] BRICS üyeleri arasında kurulan karşılıklı ilişkiler, Hamas liderlerinin ve destekçilerinin uğruna savaştıkları sömürge karşıtı ulusal kurtuluş mücadelesi için zengin bir ‘postkolonyal’ dayanışma ağının oluşmasını sağladı.”

Bununla birlikte, Yin Ciguang’ın ifadesiyle, Çin’deki anti-emperyalist sol, “ideolojik politika düzleminde mevta olunca, Yeni Çin diplomasisinin bir zamanlar elde ettiği söylemsel etki de azaldı.” Cang Şeng’in bana ilettiği mesajda bu husus daha güçlü ifadelerle dile getiriliyor:

“Mao dönemi Çin’inin Filistin halkının haklı özgürlük mücadelesine verdiği destek, Çin Halk Cumhuriyeti’nin enternasyonalizm tarihinin en şanlı sayfalarından biridir. Bugün bile bu tarihî dönemi okurken onunla gurur duyuyor, ondan ilham alıyorum. Bugüne dek Çin, Filistin’in gerçek dostu olma vasfını sürdürdü, Filistin halkının özgürlük ve kendi kaderini tayin etme hakkı için verdiği mücadeleyle her daim dayanışma içerisinde olacağız. Ne yazık ki, bu şanlı geleneklerin bazılarının Reform’dan sonra kaybolduğunu kabul etmeliyim. Çin’in İsrail işgallerine ve Gazze’deki devam eden soykırıma karşı daha fazla sesini yükseltmesini gerçekten isterdim.”

Netice itibarıyla, 7 Ekim’den sonra Filistin direnişi konusunda, Çin’in ve çok kutupluluğun yükselişinin önemini gerçekten anlamak için resmi açıklamaların ve devletler arası ilişkilerin durağan bir nitelik arz eden alanının ötesine bakmalıyız. Bu yazının geri kalanında, iki halk arasındaki çözülmez bağın ve ilgili devrimci süreçlerin nispeten daha derin tezahürlerine bakacağız.

Charles Xu
7 Mart 2024
Kaynak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder