28 Aralık 2025

, , ,

Büyük Kıtanın Kapıları: II

Ürdün’de bulunan Filistinli gerilla savaşçıları, 1970 yılında Mao Zedong’un sözlerinden alıntıları içeren kitabı inceliyorlar.


 İkinci Bölüm:
Aksa Tufanı veya Yeni Dönemde Halk Savaşı


Mao Zedong şöyle der: ‘Düşman ilerlerse, biz geri çekiliriz; düşman kamp kurarsa, biz taciz ederiz; düşman yorulursa, biz saldırırız; düşman geri çekilirse, biz takip ederiz.’ Bu anlamda Mao’nun gerilla savaşı teorisini ‘pire savaşı’ olarak tanımlayabiliriz.

‘Sanayileşmemiş bir ulus, sanayileşmiş bir ulusu nasıl yener?’ olarak özetlenebilecek bilmecenin çözümünü Mao sundu. Engels, sermaye sağlayabilen ulusların düşmanlarını yenme ihtimalinin daha yüksek olduğunu gördü. Yani, ekonomik güç savaşlarda son sözü söyler çünkü silah üretmek için gerekli sermayeyi bu güç sağlar. Gelgelelim, Mao’nun sunduğu çözüm, fiziksel (veya maddi) olmayan unsurlara vurgu yapıyordu. Güçlü ordulara sahip güçlü devletler genellikle maddi güce odaklanırlar; silahlara, idari konulara, orduya vurgu yaparlar. Katzenbach’a göre Mao, zamana, mekâna (toprağa) ve iradeye vurgu yapıyordu. Yani, büyük savaşlardan kaçınılmalı, zamanı kullanarak iradeyi geliştirmeli (mekânı/toprağı zamanla takas etmeli), zamanı iradeyi inşa etmek için kullanmalı: asimetrik savaşın ve gerilla savaşının özü budur.

[Basil Arac, “Kirpi Gibi Yaşa, Pire Gibi Savaş” -2018]

 

Mao’nun FKÖ’lü ziyaretçilere, kendi eserleri de dâhil olmak üzere, kitaplara tapınmaktan kaçınmaları yönündeki uyarısına rağmen, gerilla savaşı ile ilgili yazıları haklı olarak kabul görmüş, geçerli bir kaynak haline gelmişti. Xinhua Haber Ajansı’nın haberinde dile getirildiği biçimiyle, Çin’deki Filistinli gerillaların eğitimine yönelik teorik müfredatın, (ÇKP ve KMT arasındaki iç savaşın 1927-1936 dönemi ile ilgili) “Çin’deki Devrim Savaşı’nda Strateji Sorunları” ve (ÇKP’nin KMT ile Japon karşıtı birleşik cephede bile gerilla taktiklerini sürdürme ihtiyacı ile ilgili) “Japonya’ya Karşı Gerilla Savaşında Strateji Sorunları” gibi yazıları içeriyordu.

Filistin’deki silahlı mücadelesinin ideolojik koordinatları, altmışların ve yetmişlerin sol milliyetçiliğinden ve Marksizminden uzaklaşıp İslami bir yöne doğru kayarken bile, halk savaşının ilkeleri her dönemi kuşatan olgular olarak görüldü. Bu ilkeler, çok yönlü bir devrimci aydın olarak şehit Basil Arac’ın yukarıda aktardığımız pasajında da dile getirildiği gibi, kimi zaman (bazen parça parça) ele alındı, günümüz koşullarına uyacak şekilde yaratıcı bir müdahaleyle uyarlandı. İsrail’in Gazze halkına yönelik soykırım amaçlı saldırısının üzerinden beş ay geçmişken (bu yazının yazıldığı sırada), direniş ve savaşma kapasitesi, inatla ve mucizevi bir şekilde sağlam kaldı.

Bu bölümde amacımız, Gazze savaşının ve savaşın bölgedeki yankılarının ayrıntılı bir askeri değerlendirmesini sunmak değil (ki bu konuda kesinlikle yetersiz olduğumuzu söylemek gerek), Mao’nun gerilla savaşıyla ilgili yazıları ışığında, savaşın bazı temel boyutlarını incelemektir. Bu noktada, Gazze’yi ilk bakışta çelişkiliymiş gibi görünen tespitler ışığında değerlendiren Filistin Gençlik Hareketi’ndeki yoldaşlarımızın analizini çıkış noktası olarak alıyoruz:

* 7 Ekim’den önce de soykırıma yakınlaşan kuşatma koşullarına maruz kalmış, şimdilerde toplu ölüm kampına dönüştürülmüş açık hava hapishanesi veya toplama kampı olarak Gazze;

* Filistin devriminin beslenip büyütüldüğü en önemli beşik, “Filistin direnişinin Siyonist düşmana karşı yürütüldüğü kalp” olarak Gazze;

* İsrail’in 2005’teki “geri çekilmesi” ile birlikte direnişin başlattığı geniş çaplı operasyonlar için kullanılan “tek kurtarılmış Filistin toprağı” ve elverişli üs sahası olarak Gazze;

* Bölgesel Direniş Ekseni’nin odak noktası.

Gazze’deki katliam alanlarından her gün aktarılan tarifsiz dehşet verici sahneler göz önüne alındığında, ilk tanım, artık bölgeye dair hâkim anlayışları tayin ediyor. Ancak Filistinliler, özellikle de bu ölümcül saldırıdan doğrudan etkilenenler, Gazze’nin mücadelenin kalbindeki yerini anlamamızı bu tanımın tekeline almasına izin verilmemesi konusunda ısrar ediyorlar. Bu amaçla, şimdi diğer tanımların her birini sırayla ele alacağız.

Halkın Beşiği Olarak Gazze

Birçok insan, gerillaların düşmanın gerisinde uzun süre varlığını sürdürmesinin imkânsız olduğunu düşünüyor. Bu inanç, halk ile askerler arasında olması gereken ilişkiyi anlamamaktan kaynaklanıyor. Halk suya, askerler ise suda yaşayan balığa benzetilebilir. Bu ikisinin birlikte var olamayacağı nasıl söylenebilir? Sadece disiplinsiz askerler, halkı düşman edinir ve tıpkı doğal ortamından uzaklaşmış balık gibi yaşama imkânını yitirirler.

[Mao Zedong, “Gerilla Savaşı Üzerine”, 6. Bölüm – 1937]

 

Mao, gerilla ilgili bu ünlü metaforu ilk olarak, iç savaş sırasında, gerillaların sıklıkla her türden anti-komünist ideolojik koşullama çabasıyla ve tüm silahlı oluşumların “haydut” olarak görülmesiyle mücadele etmek zorunda kaldıkları bir bağlamda kullandı.

Filistin’deki silahlı direnişle yapılan kıyaslama tam olarak doğru olmasa da, gerilla mücadelesinin 75 yılı aşkın süredir toplumun dokusuna derinlemesine yerleşmiş olması, Siyonist baskının otomatik ve doğal bir sonucu olarak görülemez. Mücadelenin bilinçle ve dikkatle geliştirilmesi gerekir. Bu anlamda, halkın beşiği doktrinini, kitleler için tamamlayıcı bir doktrin olarak ele alabiliriz: bu, gerillaların içinde yüzdükleri “su” gibi kolektif olarak nasıl hareket edileceğine dair bir doktrindir.

Filistin Gençlik Hareketi, bu kavramı şöyle tanımlıyor:

“Halkın beşiği, direnişi hem olağan hem de gerekli bir varoluş hali olarak kavramsallaştırmak, halk kitlelerinin direnişi mali, sosyal ve politik düzlemde desteklediği, Siyonist yerleşimci sömürgeciliğine karşı silahlı mücadeleyi desteklemenin sonuçlarını kolayca kabul ettiği bir direniş ortamı yaratmak suretiyle mücadelemizin organı olarak işlev görür.”

Halkın beşiğinin işleyişine dair tarihsel örnekler arasında, 1936-1939 tarihli Büyük İsyan sırasında silahlı devrimcilerin kalabalığa karışmasına yardımcı olmak amacıyla sivil erkeklerin o zamanlar alışılmış Osmanlı tarzı fes yerine günümüzde her yerde görülen kefiyeyi yaygın olarak benimsemesinden söz edilebilir. Aynı ruhu taşıyan, daha yakın tarihli bir örnek ise 2022’de, Batı Şeria’daki Şufat mülteci kampında yüzlerce erkeğin, kel direniş savaşçısı Uday Tamimi’yi yakalama veya öldürme girişimlerini engellemek için saçlarını kazıtmasıdır.

Filistin Gençlik Hareketi, analizlerinde Gazze’nin tamamını, halkın direnişe hizmet eden tek ve büyük beşiği olarak değerlendiriyor; bu fikir, işbirlikçi Filistin Yönetimi idaresindeki Batı Şeria’da daha fazla tatbik edilebilir bir fikir olarak görülüyor.

Max Ajl’ın yazdığı gibi, İsrail’in gerçekleştirdiği soykırım karşısında Gazzeli sivillerin sergiledikleri olağanüstü kahramanlık ve sebat (sumud), bu yargıyı güçlü bir şekilde doğruluyor:

“[...] Halkın direnişi, ‘Direniş’ kelimesinin anlamını değiştirdi, onu silâhlı erkeklerin dünyasının ötesine taşıdı. O halkın doktorları, hastalarını terk etmeme pahasına ölüme yürüdüler, şehrin kuzeyinde kadın ve erkekler beyaz fosfor saldırısına rağmen evlerinden ayrılmadılar. ABD ve İsrail eliyle yürütülen imha harekâtını asıl kışkırtan da yurttaşların milli projeye olan bağlılıklarıydı.”

Halkın direnişe olan desteğinin ne kadar güçlü olduğunun niceliksel bir ölçüsü, 7 Ekim öncesi ve sonrası Filistinliler arasında yapılan kamuoyu anketlerinde bulunabilir. Elbette “ideal” koşullarda bile, Gazze ve Batı Şeria'daki Filistinlilerin şu anda yaşadığı koşullardan bahsetmeye gerek bile yok, neticede bu tür anketler, kitlesel duyarlılığın anlamlı bir göstergesi olarak önemli kısıtlarla malul. Sonuçları, kitlelerin gerçek bir halk savaşı sürecinde kolektif bir siyasi özne oluşturduğu diyalektik süreci de yansıtmayabilir. Bununla birlikte, tüm bu uyarılara rağmen, Aksa Tufanı’nın silahlı direnişe halkın desteğinde niteliksel bir artışa yol açtığı yadsınamaz. Savaşın başlamasından iki ay sonra, Filistin Politika ve Anket Araştırma Merkezi, Hamas’a desteğin iki katına (yüzde 22’den yüzde 43’e) çıktığını, genel olarak silahlı mücadeleye yönelik desteğin de 7 Ekim öncesi anketlerle kıyaslandığında, önemli ölüde arttığını (yüzde 41’den yüzde 63’e yükseldiğini) kaydetti.

Bu çarpıcı sonuç akla, Filistinli gerillalar için daha da önemli ve ciddi bir sorun teşkil eden elverişsiz düzlük arazisiyle Gine-Bissau’da Amílcar Cabral’ın yaptığı “bizim dağımız halktır” tespitini getiriyor.

Çin örneğine dönecek olursak, 7 Ekim’den bu yana direnişin ulaştığı zaferler ve yüzleştiği güçlükler, Edgar Snow’un Kızıl Yıldız Çin Üzerinde adlı eserinde Uzun Yürüyüş’ü dokunaklı bir şekilde özetleyen ifadelerini akla getiriyor:

“Bir bakıma bu kitlesel hicret, tarihin en büyük silahlı propaganda hamlesiydi. Kızıllar, 200 milyondan fazla insanın yaşadığı şehirlerden geçtiler. [...] Milyonlarca yoksul, artık Kızıl Ordu'yu görmüş, sesini işitmişti, artık ondan korkmuyordu. [...] Uzun ve yürek burkan o yürüyüş binlerce kişinin ayrılışına şahit oldu, ama öte yandan bu yürüyüşe köylü, çırak, köle, Kuomintang ordusu firarisi, işçi, binlerce insan, mirasından mahrum bırakılmış herkes katıldı ve safları sıklaştırdı.”

Kurtarılmış Bölge Olarak Gazze

Üslerin kurulması, özel önemi haiz bir meseledir. Çünkü bu savaş, acımasız ve uzun soluklu bir mücadeledir. Kaybedilen topraklar, ancak stratejik bir karşı saldırıyla geri alınabilir ama biz bu saldırıyı düşman Çin’e iyice girene dek gerçekleştiremeyiz. Sonuç olarak, ülkemizin bir kısmı, hatta büyük bir kısmı, düşman tarafından ele geçirilebilir ve onun cephe gerisi haline gelebilir. Bizim görevimiz, bu geniş alanda yoğun gerilla savaşı yürütmek ve düşmanın cephe gerisini ek cepheye dönüştürmektir. Böylece düşman, asla savaşmayı bırakamayacaktır. İşgal altındaki toprakları kontrol altına almak için düşmanın giderek daha sert ve baskıcı hale gelmesi gerekecektir. Bir gerilla üssü, gerillaların eğitim, öz savunma ve gelişim görevlerini yerine getirebilecekleri stratejik olarak konumlandırılmış bir alan olarak tanımlanabilir. Cephe gerisi olmadan savaşabilme yeteneği, gerilla eyleminin temel bir özelliğidir, ancak bu, gerillaların üs alanları geliştirmeden uzun süre var olabileceği ve işlev görebileceği anlamına gelmez.

[Mao Zedong, “Gerilla Savaşı Üzerine”, 8. Bölüm -1937]

Bahsi geçen Uzun Yürüyüş, birçok açıdan Mao’nun burada dile getirdiği stratejik derinlik anlayışının dayandığı paradigmanın somut bir örneğiydi. Bu zorlu süreçte komünistler, Japonya’nın işgali sonrasında olduğu gibi, Çin topraklarının muazzam genişliğinden azami ölçüde istifade ettiler. Öte yandan, bu yürüyüş, dünyanın en yüksek nüfus yoğunluklarından birine sahip, sadece 40 kilometre uzunluğunda ve 8 kilometre genişliğinde olan kuşatma altındaki bir kıyı bölgesine uygulanamazmış gibi görünse de Filistin mücadelesinin uzun seyrini birden fazla mekânsal ve zamansal ölçek üzerinden incelediğimizde, söz konusu ilkenin gerçekte defalarca devreye girdiğini söyleyebiliriz.

1987’de Gazze’deki Cibaliye mülteci kampında Birinci İntifada patlak verene kadar, Filistinli gerillaların Mao’nun ortaya koyduğunun tam tersi bir ikilemle karşı karşıya kaldığı ileri sürülebilir. Yani, 1948 ve 1967’deki darbelerin ardından, tarihî Filistin’in tamamı Siyonist işgal altına girdi, neticede ayrım gözetmeksizin tüm Filistinliler askeri yönetime tabi oldular. Bu durum, örgütlü gerilla oluşumlarını esasen sadece cephe gerisinde, çoğunlukla Lübnan ve Ürdün’deki mülteci kamplarında yaşamaya mahkûm etti. İşgal altındaki Filistin’in kendisinde ise neredeyse hiç cephe veya üs alanı kalmadı. (Gazze’nin direniş için ne kadar önemli olduğunun bir başka kanıtı da, 1956’daki Süveyş Krizi öncesinde bölgeden kaynaklanan Mısır destekli bir dizi baskındır. Bunlar, Aksa Tufanı’nın tarihsel öncülleridir.)

Bu erken dönemde direniş örgütleri, gerilla savaşının ilkelerini sürgün koşullarına yaratıcı bir şekilde uyarlamak zorunda kaldılar. 1971 yapımı Kızıl Ordu-FHKC: Dünya Savaşının İlanı isimli (dördüncü bölümde ayrıntılı olarak ele alacağımız) belgeselde şu tespit yapılıyor:

“Cephe hattı ile cephe gerisi arasında hiçbir ayrım yapmıyorlar. [...] onlar için şehir gerillaları ile kırsal gerilla savaşı arasında hiçbir fark yok. Şehir gerillaları savaş alanında öğrenir, kitleler savaş alanını yurt edinir.”

Filmin başka bir yerinde bir FHKC kadrosu şunu söylüyor:

“İsrail ve Ürdün arasındaki sınır boyunca uzanan Ceraş Dağları’nı savaş alanımız, üssümüz, savaşı başlatıp devrimin hareket alanını genişleteceğimiz yer olarak seçiyoruz.”

O dönemde emperyalizme ait olan, birbirine düşman iki kale arasına sıkışmış bir bölgede üs kurma kararı, bize Mao’nun “Çin’de Kızıl Siyasi Gücün Var Olabilmesinin Sebebi Nedir?” başlıklı, 1928 tarihli makalesinde dile getirilen fikri hatırlatıyor:

“Beyaz rejim içerisinde yaşanan uzun soluklu ayrışmalar ve savaşlar, beyaz rejimin kuşatması altında Komünist Parti liderliğinde bir veya daha fazla küçük kızıl bölgenin ortaya çıkması ve varlığını sürdürmesi için bir koşul sağlıyor.”

Birinci bölümde anlatıldığı gibi, Kara Eylül ayaklanmasının bastırılması, Ürdün ve işgal altındaki Filistin sınırında bulunan bu kırılgan dayanak noktasını bile korumayı imkânsız hale getirdi. Sonraki dönemde İsrail ve emperyalist destekçileri, özellikle de ABD tarafından yapılan bir dizi askeri ve diplomatik manevra, hesaplı bir şekilde, birbiri ardına cephe gerisi olarak görülebilecek bölgeleri ortadan kaldırdı. Bunların başında, 1982’de (FKÖ’nün Ürdün’den kaçıp sığındığı) Lübnan’ın, ardından 1985-2000 yılları arasında Güney Lübnan’ın İsrail eliyle işgali; ayrıca 2011’den beri Suriye’ye karşı ABD liderliğinde yürütülen vekalet savaşı geliyor. Bu savaş, Oslo anlaşmalarından sonra birçok muhalif fraksiyona ev sahipliği yaptı. Bunların yanında, İsrail’in 1979’da Mısır’la, 1994’te Ürdün’le yaptığı anlaşmaları, 2020’de İbrahim Anlaşmaları’nda dört Arap devletiyle imzaladığı normalleşme anlaşmalarını, ve işgal altındaki topraklarda isyan karşıtı bir güç olarak Filistin Yönetimi’nin kurulmasını da saymak gerekiyor.

İsrail’in 2005’te Gazze’den tek taraflı “çekilmesi”, bu eğilimde bir sapmaymış gibi görünse de, Filistin Gençlik Hareketi’nin de belirttiği gibi, bu çekilme, daha çok Filistinlilerin oradaki oldukça seyrek Yahudi yerleşimci varlığına yönelik “demografik tehdidinden” kaynaklandı. Siyonist yetkililer, Gazze’yi Filistin Yönetimi’ne “barış” için emanet etme konusunda kendilerini güvende hissetmiş olsalar da, Hamas’ın 2006’deki meclis seçimlerindeki zaferi ve ardından Fetih liderliğindeki başarısız bir darbe girişimi sonrasında 2007’de bölgeyi ele geçirmesiyle bu güvenleri hızla sarsıldı. Bu olaylar, yoğun bir abluka altında olsa da, Gazze’yi fiilen kurtarılmış bölge ve üs haline getirdi. Burada Hamas ve diğer direniş örgütleri, Mao’nun sözüyle, “eğitim, öz savunma ve kalkınma görevlerini yerine getirebildiler.”

Gazze’nin “stratejik konumda” olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği tamamen ayrı bir soruydu. Batıdan Akdeniz, diğer tüm taraflardan ise İsrail ve Mısır’ın abluka altında tuttuğu, dört bir yandan kuşatılmış olan direnişin sivil nüfus eksikliği yanında, stratejik derinlikten yoksun olduğu, 2023-2024’teki kıyametten evvel, 2008, 2012, 2014 ve 2021’de yaşanan ağır askeri saldırılarla birlikte net bir şekilde görüldü.

Kâğıt üzerinde bu durum, Uzun Yürüyüş’ten sonra herhangi bir ÇKP devrimci üs bölgesinin karşılaştığı durumdan çok daha dezavantajlı bir konumdur. Örneğin, Yan’an şehri, bu zorlu yürüyüşün hedefi olarak, kısmen Japon karşıtı cepheye ve Sovyet ikmal hatlarına (ayrıca İkinci Birleşik Cephe’nin kurulmasından sonra KMT’nin elindeki Kuzey Çin’in geri kalan kısmından gelen hatlara) yakın olduğu için seçilmişti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra iç savaş yeniden şiddetlenirken, Mançurya’daki yeni ÇKP üssü, hem Sovyetler Birliği hem de Kuzey Kore ile doğrudan sınır komşusuydu; bu da geniş bir cephe gerisine sahip olma imkânı, ayrıca insan gücü ve malzeme için tükenmeyecek ikmal hatları temin etti.

Ancak bilindiği üzere, 7 Ekim’den sonra daha önemli hale gelen Gazze merkezli direniş, stratejik yatay derinlik eksikliğini, (son İsrail tahminlerine göre) 450 ilâ 650 kilometre uzunluğunda devasa bir tünel ağı inşa ederek telafi etti. Başka bir deyişle, Justin Podur’un belirttiği gibi, kelimenin tam anlamıyla yerin içine dikey bir stratejik derinlik inşa edildi. Bu şekilde, sadece sınırlı boyutu değil, aynı zamanda fiziksel arazinin diğer eksikliklerini de giderdiler. Louis Allday’in tespitiyle:

“Gazze’nin coğrafyası, diğer başarılı gerilla savaşı harekâtlarında çok önemli olan dağlık ve/veya yoğun ormanlık alanlardan yoksundur; tünel ağı, artık bu rolü etkili bir şekilde yerine getiriyor.”

Max Ajl, Cabral’ın ifadelerini andıran ifadelerle, direnişin birleşik siyasi, teknik ve stratejik başarılarını şu şekilde özetliyor:

“Direniş, ideolojik bağlılığı tesis etti, halkı için canını feda etmeyi isteyen insanlar yarattı, teknoloji konusunda gösterdiği maharetle yeraltı tünelleri, ‘cephe gerisi’ ve gerilla savaşı için gerekli olan fiziki stratejik derinlikle nükleer güce sahip devletle boy ölçüşebilecek silâh kapasitesine ulaştı. Onların dağları, beton.”

Gerçekten de, Gazze’nin inşa edilmiş altyapısının neredeyse tamamını tahrip eden İsrail, soykırımcı emellerinin bir yan ürünü ve kasti bir tezahürü olan bu hamlesiyle betonu dağa dönüştürdü. Electronic Intifada’dan Jon Elmer, direniş güçlerinin artık İsrail hava saldırılarından kalan enkazı, işgalci kara birliklerine her açıdan saldırmak için avantajlı bir arazi olarak kullandığını söylüyor. Hatta bazen direniş güçlerinin, eski IDF Genelkurmay Başkanı Aviv Koçavi’nin, neredeyse Delözvari kontrgerilla teorisinde övüngen bir dille ifade ettiği üzere, henüz sivil sakinlerinden arındırılmamış evlerin içinden bile “duvarlar arasında dolaşıyorlar.” İsrail güçlerinin yaklaşık 1,5 milyon sivili, imha amaçlı savaşlarının nihai hamlesi olarak gördükleri adımla Refah’a hapsetmiş olmasına, bu anlamda, İsrail devleti, “eksiksiz operasyonel kontrol”ü tesis ettikleri iddiasını dillendirse de Direniş, gerilla güçleriyle Gazze’nin kuzeyine kadar uzanan bir manevra savaşı yürütme kapasitesini muhafaza ediyor. Mao’nun emrine uyarak bu savaşçılar, “her yerde düşmanın cephe gerisini ek bir cephe haline getiriyorlar. Böylece düşmanın savaşmayı hiçbir zaman bırakmamasını sağlıyorlar.”

Direniş Ekseni: Kuşatma ve Karşı Kuşatma

Go oyununu dünya sahnesinde oynadığımızda, düşmanla aramızda üçüncü bir kuşatma biçiminin ortaya çıktığını görürüz: bu, saldırı cephesi ile barış cephesi arasındaki karşılıklı ilişkidir. Düşman, saldırı cephesiyle Çin’i, Sovyetler Birliği’ni, Fransa’yı ve Çekoslovakya’yı kuşatırken, biz de barış cephemizle Almanya’yı, Japonya’yı ve İtalya’yı karşı bir hamleyle kuşatıyoruz. Ancak bizim kuşatmamız, Buda’nın eli gibi, evreni boydan boya kuşatan Beş Unsur Dağı’na dönüşecek, bugünün Sun Wukong’ları, maymun kralları olarak faşist saldırganlar, en nihayetinde o dağın altına gömülecek ve bir daha asla ortaya çıkamayacaktır.

[Mao Zedong, “Uzun Soluklu Savaş Üzerine” -1938]

Mao, bu sözleri Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından bir yıl önce yazdığında, Çin’in Japonya’ya karşı yürüttüğü direniş savaşını, dünyadaki anti-faşist mücadelesinin merkez üssü olarak kabul edebilirdik. Gazze’nin bugün bu konumda olduğunu söylemek abartı olmaz. Bu nedenle, Siyonist “saldırı cephesi”, Gazze’yi kuşatıp insanın yaşama ihtimalini neredeyse tümüyle yok ederken, oradaki direnişin stratejik derinlik eksikliğini sadece tünel savaşıyla değil, kendi “barış cephesi” olarak Direniş Ekseni ile telafi ettiği gerçeğini göz ardı edemeyiz. Başta Lübnanlı direniş örgütü Hizbullah, Yemen’deki Ensarullah Hareketi (“Husiler”) ve Irak’taki İslami Direniş’ten oluşan bu ittifakın Filistinli olmayan üyeleri, 7 Ekim’den bu yana stratejik konumlarını ve devlet düzeyindeki kaynaklara erişimlerini, ayrıca Ensarullah’ın durumunda, fiili devlet statüsünü kullanarak, İsrail ve bölgesel destekçilerine karşı asimetrik bir kuşatma harekâtı gerçekleştirdiler.

Bu bağlamda Irak’taki İslami Direniş’in yürüttüğü faaliyetler, “kuşatma”nın farklı yerlerde açığa çıkan niteliğinin delilidir. Üyeleri büyük ölçüde Irak devleti destekli Halk Seferberlik Güçleri ile örtüşse de, müttefiklerinin uzun menzilli ateş gücünden yoksunlar ve İsrail’i doğrudan hedef alma konusunda nadiren başarılı oldular. Ancak faaliyet alanları, dünya genelinde yaklaşık 800 üssü kapsayan bir kuşatma ağının parçası olan, ancak yerelliklerde oldukça izole ve savunmasız olan düzinelerce ABD askeri üssünü içeriyor. İslami Direniş, bu durumu yetenekleri göz önüne alındığında azami ölçüde kullanarak, hem işgalci güçleri bölgeden çıkarmak hem de bu üslerin İsrail soykırımına sundukları desteğin bedelini artırmak amacıyla 17 Ekim’den bu yana Irak ve Suriye’deki ABD üslerine 170’ten fazla saldırı gerçekleştirdi. Bu saldırılardan biri, 28 Ocak 2024’te Ürdün’deki Tower 22 üssünde üç ABD askerinin öldürülmesiyle büyük bir başarıya imza attı.

İsrail’e stratejik olarak daha yakın konumda bulunan, Güney Lübnan’ı özgürleştirmek için yürüttüğü on beş yıllık başarılı harekât ve 2006’daki bir başka İsrail işgalini tarihî bir şekilde püskürtmesiyle onlarca yıllık savaş tecrübesine sahip olan Hizbullah, 8 Ekim’de, Aksa Tufanı’ndan sadece bir gün sonra, çoğunlukla kuzeydeki İsrail askeri üslerine, gözetleme noktalarına ve yerleşim yerlerine karşı, kendi hesabına göre, binden fazla sınır ötesi operasyon başlattı. Genel Sekreter Hasan Nasrallah’ın 5 Ocak ve 4 Şubat tarihli açıklamalarına göre Hizbullah, bu sayede işgal altındaki Kuzey Filistin’den 230.000 yerleşimcinin tahliyesini sağladı; 120.000 İsrail kara askerini, bunun yanında, deniz ve hava kuvvetlerinin yarısını Gazze’ye yönelik saldırı için kullanılamaz hale getirdi; 2000’den fazla doğrudan kayıp verdirdi. Yakın zamanda yapılan bir ankete göre, Lübnanlıların %60’ı “direnişin varlığı, artan gücü ve mevcut çatışmalar sırasında bu yeteneklerinin önemli bir boyutunu ortaya koyması”nın, İsrail’in ülkeye yönelik kapsamlı saldırısını engellediğine inanıyor.

En yaratıcı ve beklenmedik müdahale, sekiz yıldır ABD destekli Suudi ve Birleşik Arap Emirlikleri güçlerinin aralıksız kuşatma ve bombardımanına maruz kalan Yemen’in fiili yönetim organı Ensarullah’tan geldi. 18 Kasım’da Galaxy Leader gemisine sansasyonel bir şekilde el koymalarından bu yana, Kızıldeniz’in güney ucundaki Babülmendep Boğazı’ndan İsrail’e giden veya İsrail bağlantılı gemilere abluka uyguladı. Ensarullah, toplamda İsrail’e (veya 11 Ocak’ta Yemen’e ortak hava saldırıları başlatmaya başlayan ABD ve İngiltere’ye) bağlı en az 48 gemiyi hedef aldığını iddia ediyor, ayrıca İsrail’in Gazze kuşatması sona erene dek saldırılarına devam edeceğine söz veriyor. Batı’nın Yemen silahlı kuvvetlerinin eylemlerini sadece korsanlık olarak gösteren küçümseyici anlatılarının aksine, Max Ajl, “Yemen silahlı kuvvetlerinin, kitlelerin seferber edildiği, askerlerin ideolojik düzeyde örgütlenmesini şart koşan, karşı tarafın teknolojik üstünlüğünü aşmaya yönelik gelişkin taktiklere ihtiyaç duyan kapsamlı bir halk savaşı yürüttüğünü gördüğünü” söylüyor.

ABD’nin İran ve Küba’ya uyguladığı yaptırımlara şirketlerin “gereğinden fazla uyum gösterme” çabasının garip bir yankısı olarak, dünyanın en büyük beş nakliye şirketinden dördü, Kızıldeniz rotalarını tümüyle askıya aldı. Kiel Ticaret Göstergesi’ne göre, Kızıldeniz’den geçen yük hacmi kriz öncesi seviyelere göre %80 oranında düştü; özellikle İsrail’in güneyindeki Eilat limanındaki trafik %85 oranında azaldı. Dünya ticaretindeki merkezi konumu göz önüne alındığında, dikkatlerin büyük bir kısmı şaşırtıcı olmayan bir şekilde Çin’in pozisyonuna odaklandı.

Çin, ABD’nin başarısızlığa mahkûm olan “Refahın Bekçisi Operasyonu”na katılma çağrılarını açıktan reddetti. Hatta Yemen’e yönelik saldırganlığı kınadı. Bu noktada Ensarullah’ın hedef tahtasına oturmamak için gemiler, “gemide Çinli mürettebat var” sinyali vermeye başladılar. Bu arada, devlet şirketi COSCO, Hong Kong iştiraki OOCL ve Tayvan merkezli Evergreen’in İsrail kargolarını taşımayı reddetmesinin ardından, Çin’den İsrail limanlarına akan trafik tümüyle durdu.

Tarihçi Emel Saad’a göre Direniş Ekseni, 7 Ekim’in ardından İsrail’e birebir aynı stratejik denklemi dayatmayı başardı: Hizbullah için “yerinden etmeye karşılık yerinden etme”, Ensarullah için “kuşatmaya karşı kuşatma”. Bu, İsrail’in komşuları Mısır ve Ürdün'ün aktif işbirliğiyle bile Gazze karşısında sahip olabileceği stratejik derinliği kısmen ortadan kaldıran bölgesel bir karşı kuşatma oluşturuyor. Halil Harb, bu stratejik konjonktürün emsalsiz doğasına dikkat çekiyor: “İşgalci devlet, 76 yıllık tarihinde İsrail içerisindeki tampon bölgelerle ilk kez bugün boğuşuyor.”

Batı, Direniş Ekseni’ne yönelik karalama kampanyası dâhilinde eksenin muhtelif üyelerinin ana devlet destekçileri olan İran İslam Cumhuriyeti’nin vekilleri gibi hareket ettiğini söylüyor. Bu bileşenlerin 7 Ekim’den bu yana operasyonel düzeyde ortaya koydukları fiili pratikler, bu suçlamayı kesin olarak çürütmüştür. Hasan Nasrallah, 3 Ocak’ta Kasım Süleymani’nin şehadetinin yıldönümünde yaptığı konuşmada, merhum İslam Devrimi Muhafızları komutanının her zaman direniş örgütlerinin İran’a bağımlılıktan kaçınmasını, maddi öz yeterliliğe ve operasyonel özerkliğe ulaşmasını savunduğunu, bu hedeflere artık ulaşıldığını dile getirdi:

“Bu büyük vizyonda kimse diğerine emir vermez. Tartışırız. Fikirlerimizi paylaşırız. Birbirimizden öğreniriz. Ancak her bir güç, kendi ülkesinde, ülkesi için neyin iyi olduğuna bağlı olarak kendi yolunu belirler.”

Teknik açıdan bakıldığında, Max Ajl, “İran ise silahlarını ve eğitimi hiçbir bedel almadan sunuyor, bu anlamda İran, “yoksulların silaha erişme imkânı”nı ifade ediyor. Genelde İran, devlet ve altdevlet düzeyinde ortaklık kurduğu güçlere planlarını bilabedel paylaşıyor” diyor. Bu dinamik, ABD’nin özellikle bölgedeki Mısır ve Suudi Arabistan gibi küresel Güney’deki vasallarının çoğunu, kendi yerel silah endüstrisi için esir pazarlar olarak dayattığı bağımlılıkla tam bir tezat teşkil ediyor. Daha çok, ticari işlemler düzleminde, Çin’in Bir Kuşak BirYol girişimindeki ortaklarının sanayileşmesini ve tedarik zincirinin güçlendirilmesini teşvik etme yönündeki aktif çabalarına benziyor. Nitekim Matteo Capasso, Çin’in bugün Filistin direnişine yaptığı en büyük maddi katkının, İran ile derinleşen ikili ticareti olduğunu, bu sayede ülkenin, ABD’nin acımasız yaptırım rejimi altında bile Direniş Ekseni bileşenlerinin yeteneklerini geliştirme sürecine katkıda bulunduğunu ikna edici bir dille savunuyor.

Filistin’de bu esasen merkezsiz olan koordineli direniş biçimi, Gazze, Batı Şeria ve 1948 öncesi Filistin topraklarının “alanların birleştirme iradesi”nde makes buldu. Mayıs 2021’deki Birlik İntifadası ile “neredeyse yirmi yıldır ilk kez, silahlı veya silahsız Filistin direnişi, artık tek bir bölgesel yerleşim alanıyla sınırlı kalmadı.” Ne yazık ki, 48 öncesi Filistin topraklarında açıktan işleyen direnişin hacmine, neredeyse tüm yasal Filistin oluşumlarında süren siyasetten arındırma ve normalleşme çabaları sebebiyle, 7 Ekim’den bu yana bir kez bile ulaşılamadı. Ancak 2023 yılı, Batı Şeria’daki direniş operasyonlarında bir önceki yıla göre %350’lik dikkat çekici bir artışa tanık olundu; operasyon sayısı 170’ten 608’e yükseldi.

Alanların birleşmesi konusunda Abdülcevad Ömer, 7 Ekim’den bu yana Direniş Ekseni’nin daha geniş bir bölgede sergilediği pratik için de geçerli olan terimlerle dile döktüğü değerlendirmesinde, şu gayet yerinde olan yorumu yapıyor:

“Bu belirsizlik, işgalci devletin askeri operasyonlarını, küçük bir çatışmanın çok cepheli bölgesel bir savaşa dönüşme ihtimalini dikkate alarak tasarlamasını gerekli kılıyor. Aynı zamanda, kavramın net olmaması, direnişin ne zaman müdahale edeceğine, kırmızı çizgilerinin ne olduğuna, cevabın ne zaman geniş ve tüm coğrafyalardan verileceğine, ne zaman sınırlı ve belirli bir yerden olacağına veya ne zaman hiç cevap verilmeyeceğine kendisinin karar vermesine imkân sağlar.”

Charles Xu
7 Mart 2024
Kaynak

0 Yorum: