Aksa Tufanı veya Yeni Dönemde Halk Savaşı
“Mao Zedong şöyle der: ‘Düşman
ilerlerse, biz geri çekiliriz; düşman kamp kurarsa, biz taciz ederiz; düşman
yorulursa, biz saldırırız; düşman geri çekilirse, biz takip ederiz.’ Bu anlamda
Mao’nun gerilla savaşı teorisini ‘pire savaşı’ olarak tanımlayabiliriz.
‘Sanayileşmemiş
bir ulus, sanayileşmiş bir ulusu nasıl yener?’ olarak özetlenebilecek
bilmecenin çözümünü Mao sundu. Engels, sermaye sağlayabilen ulusların
düşmanlarını yenme ihtimalinin daha yüksek olduğunu gördü. Yani, ekonomik güç
savaşlarda son sözü söyler çünkü silah üretmek için gerekli sermayeyi bu güç
sağlar. Gelgelelim, Mao’nun sunduğu çözüm, fiziksel (veya maddi) olmayan
unsurlara vurgu yapıyordu. Güçlü ordulara sahip güçlü devletler genellikle
maddi güce odaklanırlar; silahlara, idari konulara, orduya vurgu yaparlar. Katzenbach’a
göre Mao, zamana, mekâna (toprağa) ve iradeye vurgu yapıyordu. Yani, büyük
savaşlardan kaçınılmalı, zamanı kullanarak iradeyi geliştirmeli (mekânı/toprağı
zamanla takas etmeli), zamanı iradeyi inşa etmek için kullanmalı: asimetrik
savaşın ve gerilla savaşının özü budur.”
[Basil Arac, “Kirpi Gibi Yaşa, Pire Gibi Savaş” -2018]
Mao’nun
FKÖ’lü ziyaretçilere, kendi eserleri de dâhil olmak üzere, kitaplara
tapınmaktan kaçınmaları yönündeki uyarısına rağmen, gerilla savaşı ile ilgili yazıları
haklı olarak kabul görmüş, geçerli bir kaynak haline gelmişti. Xinhua Haber
Ajansı’nın haberinde dile getirildiği biçimiyle, Çin’deki Filistinli gerillaların eğitimine yönelik teorik
müfredatın, (ÇKP ve KMT arasındaki iç savaşın 1927-1936 dönemi ile ilgili) “Çin’deki Devrim Savaşı’nda Strateji Sorunları”
ve (ÇKP’nin KMT ile Japon karşıtı birleşik cephede bile gerilla taktiklerini
sürdürme ihtiyacı ile ilgili) “Japonya’ya Karşı Gerilla Savaşında Strateji Sorunları”
gibi yazıları içeriyordu.
Filistin’deki
silahlı mücadelesinin ideolojik koordinatları, altmışların ve yetmişlerin sol
milliyetçiliğinden ve Marksizminden uzaklaşıp İslami bir yöne doğru kayarken
bile, halk savaşının ilkeleri her dönemi kuşatan olgular olarak görüldü. Bu
ilkeler, çok yönlü bir devrimci aydın olarak şehit Basil Arac’ın yukarıda
aktardığımız pasajında da dile getirildiği gibi, kimi zaman (bazen parça parça)
ele alındı, günümüz koşullarına uyacak şekilde
yaratıcı bir
müdahaleyle uyarlandı. İsrail’in Gazze halkına yönelik
soykırım amaçlı saldırısının üzerinden beş ay
geçmişken (bu yazının yazıldığı sırada), direniş ve savaşma kapasitesi, inatla
ve mucizevi bir şekilde sağlam kaldı.
Bu
bölümde amacımız, Gazze savaşının ve savaşın bölgedeki yankılarının ayrıntılı
bir askeri değerlendirmesini sunmak değil (ki bu konuda kesinlikle yetersiz
olduğumuzu söylemek gerek), Mao’nun gerilla savaşıyla ilgili yazıları ışığında,
savaşın bazı temel boyutlarını incelemektir. Bu noktada, Gazze’yi ilk bakışta çelişkiliymiş gibi görünen tespitler
ışığında değerlendiren Filistin Gençlik Hareketi’ndeki yoldaşlarımızın
analizini çıkış noktası olarak alıyoruz:
*
7 Ekim’den önce de soykırıma yakınlaşan kuşatma koşullarına maruz kalmış, şimdilerde
toplu ölüm kampına dönüştürülmüş açık hava hapishanesi veya toplama kampı
olarak Gazze;
*
Filistin devriminin beslenip büyütüldüğü en önemli beşik, “Filistin direnişinin
Siyonist düşmana karşı yürütüldüğü kalp” olarak Gazze;
*
İsrail’in 2005’teki “geri çekilmesi” ile birlikte direnişin başlattığı geniş
çaplı operasyonlar için kullanılan “tek kurtarılmış Filistin toprağı” ve
elverişli üs sahası olarak Gazze;
*
Bölgesel Direniş Ekseni’nin odak noktası.
Gazze’deki
katliam alanlarından her gün aktarılan tarifsiz dehşet verici sahneler göz
önüne alındığında, ilk tanım, artık bölgeye dair hâkim anlayışları tayin ediyor.
Ancak Filistinliler, özellikle de bu ölümcül saldırıdan doğrudan etkilenenler,
Gazze’nin mücadelenin kalbindeki yerini anlamamızı bu tanımın tekeline almasına
izin verilmemesi konusunda ısrar ediyorlar. Bu amaçla, şimdi diğer tanımların
her birini sırayla ele alacağız.
Halkın
Beşiği Olarak Gazze
“Birçok insan,
gerillaların düşmanın gerisinde uzun süre varlığını sürdürmesinin imkânsız
olduğunu düşünüyor. Bu inanç, halk ile askerler arasında olması gereken
ilişkiyi anlamamaktan kaynaklanıyor. Halk suya, askerler ise suda yaşayan
balığa benzetilebilir. Bu ikisinin birlikte var olamayacağı nasıl söylenebilir?
Sadece disiplinsiz askerler, halkı düşman edinir ve tıpkı doğal ortamından
uzaklaşmış balık gibi yaşama imkânını yitirirler.”
[Mao Zedong, “Gerilla Savaşı Üzerine”, 6. Bölüm –
1937]
Mao,
gerilla ilgili bu ünlü metaforu ilk olarak, iç savaş sırasında, gerillaların
sıklıkla her türden anti-komünist ideolojik koşullama çabasıyla ve tüm silahlı
oluşumların “haydut” olarak görülmesiyle mücadele etmek zorunda kaldıkları bir
bağlamda kullandı.
Filistin’deki
silahlı direnişle yapılan kıyaslama tam olarak doğru olmasa da, gerilla
mücadelesinin 75 yılı aşkın süredir toplumun dokusuna derinlemesine yerleşmiş
olması, Siyonist baskının otomatik ve doğal bir sonucu olarak görülemez. Mücadelenin
bilinçle ve dikkatle geliştirilmesi gerekir. Bu anlamda, halkın beşiği
doktrinini, kitleler için tamamlayıcı bir doktrin olarak ele alabiliriz: bu, gerillaların
içinde yüzdükleri “su” gibi kolektif olarak nasıl hareket edileceğine dair bir doktrindir.
Filistin
Gençlik Hareketi, bu kavramı şöyle tanımlıyor:
“Halkın beşiği, direnişi
hem olağan hem de gerekli bir varoluş hali olarak kavramsallaştırmak, halk
kitlelerinin direnişi mali, sosyal ve politik düzlemde desteklediği, Siyonist
yerleşimci sömürgeciliğine karşı silahlı mücadeleyi desteklemenin sonuçlarını
kolayca kabul ettiği bir direniş ortamı yaratmak suretiyle mücadelemizin organı
olarak işlev görür.”
Halkın
beşiğinin işleyişine dair tarihsel örnekler arasında, 1936-1939 tarihli
Büyük İsyan sırasında silahlı devrimcilerin kalabalığa karışmasına yardımcı
olmak amacıyla sivil erkeklerin o zamanlar alışılmış Osmanlı tarzı fes yerine
günümüzde her yerde görülen kefiyeyi yaygın olarak benimsemesinden söz
edilebilir. Aynı ruhu taşıyan, daha yakın tarihli bir örnek ise 2022’de, Batı
Şeria’daki Şufat mülteci kampında yüzlerce erkeğin, kel direniş savaşçısı Uday
Tamimi’yi yakalama veya öldürme girişimlerini engellemek için saçlarını kazıtmasıdır.
Filistin
Gençlik Hareketi, analizlerinde Gazze’nin tamamını, halkın direnişe hizmet eden
tek ve büyük beşiği olarak değerlendiriyor; bu fikir, işbirlikçi Filistin
Yönetimi idaresindeki Batı Şeria’da daha fazla tatbik edilebilir bir fikir
olarak görülüyor.
Max
Ajl’ın yazdığı gibi, İsrail’in gerçekleştirdiği
soykırım karşısında Gazzeli sivillerin sergiledikleri olağanüstü kahramanlık ve
sebat (sumud), bu yargıyı güçlü bir şekilde doğruluyor:
“[...] Halkın direnişi, ‘Direniş’
kelimesinin anlamını değiştirdi, onu silâhlı erkeklerin dünyasının ötesine
taşıdı. O halkın doktorları, hastalarını terk etmeme pahasına ölüme yürüdüler,
şehrin kuzeyinde kadın ve erkekler beyaz fosfor saldırısına rağmen evlerinden
ayrılmadılar. ABD ve İsrail eliyle yürütülen imha harekâtını asıl kışkırtan da
yurttaşların milli projeye olan bağlılıklarıydı.”
Halkın
direnişe olan desteğinin ne kadar güçlü olduğunun niceliksel bir ölçüsü, 7 Ekim
öncesi ve sonrası Filistinliler arasında yapılan kamuoyu anketlerinde
bulunabilir. Elbette “ideal” koşullarda bile, Gazze ve Batı Şeria'daki
Filistinlilerin şu anda yaşadığı koşullardan bahsetmeye gerek bile yok, neticede
bu tür anketler, kitlesel duyarlılığın anlamlı bir göstergesi olarak önemli
kısıtlarla malul. Sonuçları, kitlelerin gerçek bir halk savaşı sürecinde
kolektif bir siyasi özne oluşturduğu diyalektik süreci de yansıtmayabilir.
Bununla birlikte, tüm bu uyarılara rağmen, Aksa Tufanı’nın silahlı direnişe
halkın desteğinde niteliksel bir artışa yol açtığı yadsınamaz. Savaşın
başlamasından iki ay sonra, Filistin Politika ve Anket Araştırma Merkezi, Hamas’a
desteğin iki katına (yüzde 22’den yüzde 43’e) çıktığını, genel olarak silahlı
mücadeleye yönelik desteğin de 7 Ekim öncesi anketlerle kıyaslandığında, önemli
ölüde arttığını (yüzde 41’den yüzde 63’e yükseldiğini) kaydetti.
Bu
çarpıcı sonuç akla, Filistinli gerillalar için daha da önemli ve ciddi bir
sorun teşkil eden elverişsiz düzlük arazisiyle Gine-Bissau’da Amílcar Cabral’ın
yaptığı “bizim dağımız halktır” tespitini getiriyor.
Çin
örneğine dönecek olursak, 7 Ekim’den bu yana direnişin ulaştığı zaferler ve
yüzleştiği güçlükler, Edgar Snow’un Kızıl Yıldız Çin Üzerinde adlı
eserinde Uzun Yürüyüş’ü dokunaklı bir şekilde özetleyen ifadelerini akla
getiriyor:
“Bir bakıma bu kitlesel hicret,
tarihin en büyük silahlı propaganda hamlesiydi. Kızıllar, 200 milyondan fazla
insanın yaşadığı şehirlerden geçtiler. [...] Milyonlarca yoksul, artık Kızıl
Ordu'yu görmüş, sesini işitmişti, artık ondan korkmuyordu. [...] Uzun ve yürek
burkan o yürüyüş binlerce kişinin ayrılışına şahit oldu, ama öte yandan bu
yürüyüşe köylü, çırak, köle, Kuomintang ordusu firarisi, işçi, binlerce insan,
mirasından mahrum bırakılmış herkes katıldı ve safları sıklaştırdı.”
Kurtarılmış
Bölge Olarak Gazze
“Üslerin kurulması,
özel önemi haiz bir meseledir. Çünkü bu savaş, acımasız ve uzun soluklu bir mücadeledir.
Kaybedilen topraklar, ancak stratejik bir karşı saldırıyla geri alınabilir ama
biz bu saldırıyı düşman Çin’e iyice girene dek gerçekleştiremeyiz. Sonuç
olarak, ülkemizin bir kısmı, hatta büyük bir kısmı, düşman tarafından ele
geçirilebilir ve onun cephe gerisi haline gelebilir. Bizim görevimiz, bu geniş
alanda yoğun gerilla savaşı yürütmek ve düşmanın cephe gerisini ek cepheye
dönüştürmektir. Böylece düşman, asla savaşmayı bırakamayacaktır. İşgal
altındaki toprakları kontrol altına almak için düşmanın giderek daha sert ve
baskıcı hale gelmesi gerekecektir. Bir gerilla üssü, gerillaların eğitim, öz
savunma ve gelişim görevlerini yerine getirebilecekleri stratejik olarak
konumlandırılmış bir alan olarak tanımlanabilir. Cephe gerisi olmadan
savaşabilme yeteneği, gerilla eyleminin temel bir özelliğidir, ancak bu,
gerillaların üs alanları geliştirmeden uzun süre var olabileceği ve işlev
görebileceği anlamına gelmez.”
[Mao Zedong, “Gerilla Savaşı Üzerine”, 8. Bölüm -1937]
Bahsi
geçen Uzun Yürüyüş, birçok açıdan Mao’nun burada dile getirdiği stratejik
derinlik anlayışının dayandığı paradigmanın somut bir örneğiydi. Bu zorlu
süreçte komünistler, Japonya’nın işgali sonrasında olduğu gibi, Çin
topraklarının muazzam genişliğinden azami ölçüde istifade ettiler. Öte yandan,
bu yürüyüş, dünyanın en yüksek nüfus yoğunluklarından birine sahip, sadece 40
kilometre uzunluğunda ve 8 kilometre genişliğinde olan kuşatma altındaki bir
kıyı bölgesine uygulanamazmış gibi görünse de Filistin mücadelesinin uzun
seyrini birden fazla mekânsal ve zamansal ölçek üzerinden incelediğimizde, söz
konusu ilkenin gerçekte defalarca devreye girdiğini söyleyebiliriz.
1987’de
Gazze’deki Cibaliye mülteci kampında Birinci İntifada patlak verene kadar,
Filistinli gerillaların Mao’nun ortaya koyduğunun tam tersi bir ikilemle karşı
karşıya kaldığı ileri sürülebilir. Yani, 1948 ve 1967’deki darbelerin ardından,
tarihî Filistin’in tamamı Siyonist işgal altına girdi, neticede ayrım
gözetmeksizin tüm Filistinliler askeri yönetime tabi oldular. Bu durum, örgütlü
gerilla oluşumlarını esasen sadece cephe gerisinde, çoğunlukla Lübnan ve Ürdün’deki
mülteci kamplarında yaşamaya mahkûm etti. İşgal altındaki Filistin’in
kendisinde ise neredeyse hiç cephe veya üs alanı kalmadı. (Gazze’nin direniş
için ne kadar önemli olduğunun bir başka kanıtı da, 1956’daki Süveyş Krizi
öncesinde bölgeden kaynaklanan Mısır destekli bir dizi baskındır. Bunlar, Aksa
Tufanı’nın tarihsel öncülleridir.)
Bu
erken dönemde direniş örgütleri, gerilla savaşının ilkelerini sürgün
koşullarına yaratıcı bir şekilde uyarlamak zorunda kaldılar. 1971 yapımı Kızıl
Ordu-FHKC: Dünya Savaşının İlanı isimli (dördüncü bölümde ayrıntılı olarak
ele alacağımız) belgeselde şu tespit yapılıyor:
“Cephe hattı ile cephe gerisi
arasında hiçbir ayrım yapmıyorlar. [...] onlar için şehir gerillaları ile
kırsal gerilla savaşı arasında hiçbir fark yok. Şehir gerillaları savaş
alanında öğrenir, kitleler savaş alanını yurt edinir.”
Filmin
başka bir yerinde bir FHKC kadrosu şunu söylüyor:
“İsrail ve Ürdün
arasındaki sınır boyunca uzanan Ceraş Dağları’nı savaş alanımız, üssümüz,
savaşı başlatıp devrimin hareket alanını genişleteceğimiz yer olarak seçiyoruz.”
O
dönemde emperyalizme ait olan, birbirine düşman iki kale arasına sıkışmış bir
bölgede üs kurma kararı, bize Mao’nun “Çin’de Kızıl Siyasi Gücün Var
Olabilmesinin Sebebi Nedir?” başlıklı, 1928 tarihli makalesinde dile getirilen fikri
hatırlatıyor:
“Beyaz rejim içerisinde
yaşanan uzun soluklu ayrışmalar ve savaşlar, beyaz rejimin kuşatması altında
Komünist Parti liderliğinde bir veya daha fazla küçük kızıl bölgenin ortaya
çıkması ve varlığını sürdürmesi için bir koşul sağlıyor.”
Birinci
bölümde anlatıldığı gibi, Kara Eylül ayaklanmasının bastırılması, Ürdün ve
işgal altındaki Filistin sınırında bulunan bu kırılgan dayanak noktasını bile
korumayı imkânsız hale getirdi. Sonraki dönemde İsrail ve emperyalist
destekçileri, özellikle de ABD tarafından yapılan bir dizi askeri ve diplomatik
manevra, hesaplı bir şekilde, birbiri ardına cephe gerisi olarak görülebilecek bölgeleri
ortadan kaldırdı. Bunların başında, 1982’de (FKÖ’nün Ürdün’den kaçıp sığındığı)
Lübnan’ın, ardından 1985-2000 yılları arasında Güney Lübnan’ın İsrail eliyle
işgali; ayrıca 2011’den beri Suriye’ye karşı ABD liderliğinde yürütülen vekalet
savaşı geliyor. Bu savaş, Oslo anlaşmalarından sonra birçok muhalif fraksiyona
ev sahipliği yaptı. Bunların yanında, İsrail’in 1979’da Mısır’la, 1994’te Ürdün’le
yaptığı anlaşmaları, 2020’de İbrahim Anlaşmaları’nda dört Arap devletiyle imzaladığı
normalleşme anlaşmalarını, ve işgal altındaki topraklarda isyan karşıtı bir güç
olarak Filistin Yönetimi’nin kurulmasını da saymak gerekiyor.
İsrail’in
2005’te Gazze’den tek taraflı “çekilmesi”, bu eğilimde bir sapmaymış gibi
görünse de, Filistin Gençlik Hareketi’nin de belirttiği gibi, bu çekilme, daha çok
Filistinlilerin oradaki oldukça seyrek Yahudi yerleşimci varlığına yönelik “demografik
tehdidinden” kaynaklandı. Siyonist yetkililer, Gazze’yi Filistin Yönetimi’ne “barış”
için emanet etme konusunda kendilerini güvende hissetmiş olsalar da, Hamas’ın
2006’deki meclis seçimlerindeki zaferi ve ardından Fetih liderliğindeki
başarısız bir darbe girişimi sonrasında 2007’de bölgeyi ele geçirmesiyle bu
güvenleri hızla sarsıldı. Bu olaylar, yoğun bir abluka altında olsa da,
Gazze’yi fiilen kurtarılmış bölge ve üs haline getirdi. Burada Hamas ve diğer
direniş örgütleri, Mao’nun sözüyle, “eğitim, öz savunma ve kalkınma görevlerini
yerine getirebildiler.”
Gazze’nin
“stratejik konumda” olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği tamamen ayrı
bir soruydu. Batıdan Akdeniz, diğer tüm taraflardan ise İsrail ve Mısır’ın
abluka altında tuttuğu, dört bir yandan kuşatılmış olan direnişin sivil nüfus
eksikliği yanında, stratejik derinlikten yoksun olduğu, 2023-2024’teki kıyametten
evvel, 2008, 2012, 2014 ve 2021’de yaşanan ağır askeri saldırılarla birlikte
net bir şekilde görüldü.
Kâğıt
üzerinde bu durum, Uzun Yürüyüş’ten sonra herhangi bir ÇKP devrimci üs
bölgesinin karşılaştığı durumdan çok daha dezavantajlı bir konumdur. Örneğin,
Yan’an şehri, bu zorlu yürüyüşün hedefi olarak, kısmen Japon karşıtı cepheye ve
Sovyet ikmal hatlarına (ayrıca İkinci Birleşik Cephe’nin kurulmasından sonra
KMT’nin elindeki Kuzey Çin’in geri kalan kısmından gelen hatlara) yakın olduğu
için seçilmişti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra iç savaş yeniden
şiddetlenirken, Mançurya’daki yeni ÇKP üssü, hem Sovyetler Birliği hem de Kuzey
Kore ile doğrudan sınır komşusuydu; bu da geniş bir cephe gerisine sahip olma
imkânı, ayrıca insan gücü ve malzeme için tükenmeyecek ikmal hatları temin etti.
Ancak
bilindiği üzere, 7 Ekim’den sonra daha önemli hale gelen Gazze merkezli
direniş, stratejik yatay derinlik eksikliğini, (son İsrail tahminlerine göre) 450 ilâ 650 kilometre
uzunluğunda devasa bir tünel ağı inşa ederek telafi etti. Başka bir deyişle,
Justin Podur’un belirttiği gibi, kelimenin tam anlamıyla yerin
içine dikey bir stratejik derinlik inşa edildi. Bu şekilde, sadece sınırlı
boyutu değil, aynı zamanda fiziksel arazinin diğer eksikliklerini de
giderdiler. Louis Allday’in tespitiyle:
“Gazze’nin coğrafyası,
diğer başarılı gerilla savaşı harekâtlarında çok önemli olan dağlık ve/veya
yoğun ormanlık alanlardan yoksundur; tünel ağı, artık bu rolü etkili bir
şekilde yerine getiriyor.”
Max
Ajl, Cabral’ın ifadelerini andıran ifadelerle, direnişin birleşik siyasi,
teknik ve stratejik başarılarını şu şekilde özetliyor:
“Direniş, ideolojik
bağlılığı tesis etti, halkı için canını feda etmeyi isteyen insanlar yarattı,
teknoloji konusunda gösterdiği maharetle yeraltı tünelleri, ‘cephe gerisi’ ve
gerilla savaşı için gerekli olan fiziki stratejik derinlikle nükleer güce sahip
devletle boy ölçüşebilecek silâh kapasitesine ulaştı. Onların dağları, beton.”
Gerçekten
de, Gazze’nin inşa edilmiş altyapısının neredeyse tamamını tahrip eden İsrail,
soykırımcı emellerinin bir yan ürünü ve kasti bir tezahürü olan bu hamlesiyle
betonu dağa dönüştürdü. Electronic Intifada’dan Jon Elmer, direniş
güçlerinin artık İsrail hava saldırılarından kalan enkazı, işgalci kara
birliklerine her açıdan saldırmak için avantajlı bir arazi olarak kullandığını söylüyor.
Hatta bazen direniş güçlerinin, eski IDF Genelkurmay Başkanı Aviv Koçavi’nin,
neredeyse Delözvari kontrgerilla teorisinde övüngen bir dille ifade ettiği üzere, henüz
sivil sakinlerinden arındırılmamış evlerin içinden bile “duvarlar arasında
dolaşıyorlar.” İsrail güçlerinin yaklaşık 1,5 milyon sivili, imha amaçlı
savaşlarının nihai hamlesi olarak gördükleri adımla Refah’a hapsetmiş olmasına,
bu anlamda, İsrail devleti, “eksiksiz operasyonel kontrol”ü tesis ettikleri
iddiasını dillendirse de Direniş, gerilla güçleriyle Gazze’nin kuzeyine kadar
uzanan bir manevra savaşı yürütme kapasitesini muhafaza ediyor. Mao’nun emrine
uyarak bu savaşçılar, “her yerde düşmanın cephe gerisini ek bir cephe haline
getiriyorlar. Böylece düşmanın savaşmayı hiçbir zaman bırakmamasını
sağlıyorlar.”
Direniş
Ekseni: Kuşatma ve Karşı Kuşatma
“Go oyununu dünya
sahnesinde oynadığımızda, düşmanla aramızda üçüncü bir kuşatma biçiminin ortaya
çıktığını görürüz: bu, saldırı cephesi ile barış cephesi arasındaki karşılıklı
ilişkidir. Düşman, saldırı cephesiyle Çin’i, Sovyetler Birliği’ni, Fransa’yı ve
Çekoslovakya’yı kuşatırken, biz de barış cephemizle Almanya’yı, Japonya’yı ve
İtalya’yı karşı bir hamleyle kuşatıyoruz. Ancak bizim kuşatmamız, Buda’nın eli
gibi, evreni boydan boya kuşatan Beş Unsur Dağı’na dönüşecek, bugünün Sun
Wukong’ları, maymun kralları olarak faşist saldırganlar, en nihayetinde o dağın
altına gömülecek ve bir daha asla ortaya çıkamayacaktır.”
[Mao Zedong, “Uzun Soluklu Savaş Üzerine” -1938]
Mao,
bu sözleri Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından bir yıl önce
yazdığında, Çin’in Japonya’ya karşı yürüttüğü direniş savaşını, dünyadaki
anti-faşist mücadelesinin merkez üssü olarak kabul edebilirdik. Gazze’nin bugün
bu konumda olduğunu söylemek abartı olmaz. Bu nedenle, Siyonist “saldırı
cephesi”, Gazze’yi kuşatıp insanın yaşama ihtimalini neredeyse tümüyle yok
ederken, oradaki direnişin stratejik derinlik eksikliğini sadece tünel
savaşıyla değil, kendi “barış cephesi” olarak Direniş Ekseni ile telafi ettiği
gerçeğini göz ardı edemeyiz. Başta Lübnanlı direniş örgütü Hizbullah, Yemen’deki
Ensarullah Hareketi (“Husiler”) ve Irak’taki İslami Direniş’ten oluşan bu
ittifakın Filistinli olmayan üyeleri, 7 Ekim’den bu yana stratejik konumlarını
ve devlet düzeyindeki kaynaklara erişimlerini, ayrıca Ensarullah’ın durumunda,
fiili devlet statüsünü kullanarak, İsrail ve bölgesel destekçilerine karşı
asimetrik bir kuşatma harekâtı gerçekleştirdiler.
Bu
bağlamda Irak’taki İslami Direniş’in yürüttüğü faaliyetler, “kuşatma”nın farklı
yerlerde açığa çıkan niteliğinin delilidir. Üyeleri büyük ölçüde Irak devleti
destekli Halk Seferberlik Güçleri ile örtüşse de, müttefiklerinin uzun menzilli
ateş gücünden yoksunlar ve İsrail’i doğrudan hedef alma konusunda nadiren
başarılı oldular. Ancak faaliyet alanları, dünya genelinde yaklaşık 800 üssü
kapsayan bir kuşatma ağının parçası olan, ancak yerelliklerde oldukça izole ve
savunmasız olan düzinelerce ABD askeri üssünü içeriyor. İslami Direniş, bu
durumu yetenekleri göz önüne alındığında azami ölçüde kullanarak, hem işgalci
güçleri bölgeden çıkarmak hem de bu üslerin İsrail soykırımına sundukları
desteğin bedelini artırmak amacıyla 17 Ekim’den bu yana Irak ve Suriye’deki ABD
üslerine 170’ten fazla saldırı gerçekleştirdi. Bu
saldırılardan biri, 28 Ocak 2024’te Ürdün’deki Tower 22 üssünde üç ABD
askerinin öldürülmesiyle büyük bir başarıya imza attı.
İsrail’e
stratejik olarak daha yakın konumda bulunan, Güney Lübnan’ı özgürleştirmek için
yürüttüğü on beş yıllık başarılı harekât ve 2006’daki bir başka İsrail işgalini
tarihî bir şekilde püskürtmesiyle onlarca yıllık savaş tecrübesine sahip olan
Hizbullah, 8 Ekim’de, Aksa Tufanı’ndan sadece bir gün sonra, çoğunlukla
kuzeydeki İsrail askeri üslerine, gözetleme noktalarına ve yerleşim yerlerine
karşı, kendi hesabına göre, binden fazla sınır ötesi operasyon başlattı. Genel Sekreter Hasan
Nasrallah’ın 5 Ocak ve 4 Şubat tarihli açıklamalarına göre Hizbullah, bu
sayede işgal altındaki Kuzey Filistin’den 230.000 yerleşimcinin tahliyesini
sağladı; 120.000 İsrail kara askerini, bunun yanında, deniz ve hava
kuvvetlerinin yarısını Gazze’ye yönelik saldırı için kullanılamaz hale getirdi;
2000’den fazla doğrudan kayıp verdirdi. Yakın zamanda yapılan bir ankete göre, Lübnanlıların %60’ı “direnişin
varlığı, artan gücü ve mevcut çatışmalar sırasında bu yeteneklerinin önemli bir
boyutunu ortaya koyması”nın, İsrail’in ülkeye yönelik kapsamlı saldırısını
engellediğine inanıyor.
En
yaratıcı ve beklenmedik müdahale, sekiz yıldır ABD destekli Suudi ve Birleşik
Arap Emirlikleri güçlerinin aralıksız kuşatma ve bombardımanına maruz kalan
Yemen’in fiili yönetim organı Ensarullah’tan geldi. 18 Kasım’da Galaxy Leader
gemisine sansasyonel bir şekilde el koymalarından bu yana, Kızıldeniz’in güney
ucundaki Babülmendep Boğazı’ndan İsrail’e giden veya İsrail bağlantılı gemilere
abluka uyguladı. Ensarullah, toplamda İsrail’e (veya 11 Ocak’ta Yemen’e ortak
hava saldırıları başlatmaya başlayan ABD ve İngiltere’ye) bağlı en az 48 gemiyi
hedef aldığını iddia ediyor, ayrıca İsrail’in Gazze
kuşatması sona erene dek saldırılarına devam edeceğine söz veriyor. Batı’nın
Yemen silahlı kuvvetlerinin eylemlerini sadece korsanlık olarak gösteren
küçümseyici anlatılarının aksine, Max Ajl, “Yemen silahlı kuvvetlerinin,
kitlelerin seferber edildiği, askerlerin ideolojik düzeyde örgütlenmesini şart
koşan, karşı tarafın teknolojik üstünlüğünü aşmaya yönelik gelişkin taktiklere
ihtiyaç duyan kapsamlı bir halk savaşı yürüttüğünü gördüğünü” söylüyor.
ABD’nin
İran ve Küba’ya uyguladığı yaptırımlara şirketlerin “gereğinden fazla uyum
gösterme” çabasının garip bir yankısı olarak, dünyanın en büyük beş nakliye
şirketinden dördü, Kızıldeniz rotalarını tümüyle askıya aldı. Kiel Ticaret
Göstergesi’ne göre, Kızıldeniz’den geçen yük hacmi kriz öncesi seviyelere göre
%80 oranında düştü; özellikle İsrail’in güneyindeki Eilat limanındaki trafik
%85 oranında azaldı. Dünya ticaretindeki
merkezi konumu göz önüne alındığında,
dikkatlerin büyük bir kısmı şaşırtıcı olmayan bir şekilde
Çin’in pozisyonuna odaklandı.
Çin,
ABD’nin başarısızlığa mahkûm olan “Refahın Bekçisi Operasyonu”na katılma
çağrılarını açıktan reddetti. Hatta Yemen’e yönelik saldırganlığı kınadı. Bu noktada
Ensarullah’ın hedef tahtasına oturmamak için gemiler, “gemide Çinli mürettebat
var” sinyali vermeye başladılar. Bu arada, devlet şirketi COSCO, Hong Kong
iştiraki OOCL ve Tayvan merkezli Evergreen’in İsrail kargolarını taşımayı
reddetmesinin ardından, Çin’den İsrail limanlarına akan trafik tümüyle durdu.
Tarihçi
Emel Saad’a göre Direniş Ekseni, 7 Ekim’in ardından
İsrail’e birebir aynı stratejik denklemi dayatmayı başardı: Hizbullah için “yerinden
etmeye karşılık yerinden etme”, Ensarullah için “kuşatmaya karşı kuşatma”. Bu,
İsrail’in komşuları Mısır ve Ürdün'ün aktif işbirliğiyle bile Gazze karşısında
sahip olabileceği stratejik derinliği kısmen ortadan kaldıran bölgesel bir
karşı kuşatma oluşturuyor. Halil Harb, bu stratejik konjonktürün
emsalsiz doğasına dikkat çekiyor: “İşgalci devlet, 76 yıllık tarihinde İsrail
içerisindeki tampon bölgelerle ilk kez bugün boğuşuyor.”
Batı,
Direniş Ekseni’ne yönelik karalama kampanyası dâhilinde eksenin muhtelif
üyelerinin ana devlet destekçileri olan İran İslam Cumhuriyeti’nin vekilleri
gibi hareket ettiğini söylüyor. Bu bileşenlerin 7 Ekim’den bu yana operasyonel
düzeyde ortaya koydukları fiili pratikler, bu suçlamayı kesin olarak
çürütmüştür. Hasan Nasrallah, 3 Ocak’ta Kasım Süleymani’nin şehadetinin
yıldönümünde yaptığı konuşmada, merhum İslam Devrimi Muhafızları komutanının
her zaman direniş örgütlerinin İran’a bağımlılıktan kaçınmasını, maddi öz
yeterliliğe ve operasyonel özerkliğe ulaşmasını savunduğunu, bu hedeflere artık
ulaşıldığını dile getirdi:
“Bu büyük vizyonda kimse
diğerine emir vermez. Tartışırız. Fikirlerimizi paylaşırız. Birbirimizden
öğreniriz. Ancak her bir güç, kendi ülkesinde, ülkesi için neyin iyi olduğuna
bağlı olarak kendi yolunu belirler.”
Teknik
açıdan bakıldığında, Max Ajl, “İran ise silahlarını ve eğitimi hiçbir bedel
almadan sunuyor, bu anlamda İran, “yoksulların silaha erişme imkânı”nı ifade
ediyor. Genelde İran, devlet ve altdevlet düzeyinde ortaklık kurduğu güçlere
planlarını bilabedel paylaşıyor” diyor. Bu dinamik, ABD’nin özellikle
bölgedeki Mısır ve Suudi Arabistan gibi küresel Güney’deki vasallarının çoğunu,
kendi yerel silah endüstrisi için esir pazarlar olarak dayattığı bağımlılıkla
tam bir tezat teşkil ediyor. Daha çok, ticari işlemler düzleminde, Çin’in Bir
Kuşak BirYol girişimindeki ortaklarının sanayileşmesini ve tedarik zincirinin güçlendirilmesini
teşvik etme yönündeki aktif çabalarına benziyor. Nitekim Matteo Capasso, Çin’in
bugün Filistin direnişine yaptığı en büyük maddi katkının, İran ile derinleşen
ikili ticareti olduğunu, bu sayede ülkenin, ABD’nin acımasız yaptırım rejimi
altında bile Direniş Ekseni bileşenlerinin yeteneklerini geliştirme sürecine
katkıda bulunduğunu ikna edici bir dille savunuyor.
Filistin’de
bu esasen merkezsiz olan koordineli direniş biçimi, Gazze, Batı Şeria ve 1948 öncesi
Filistin topraklarının “alanların birleştirme iradesi”nde makes buldu. Mayıs 2021’deki Birlik
İntifadası ile “neredeyse yirmi yıldır ilk kez, silahlı veya silahsız Filistin
direnişi, artık tek bir bölgesel yerleşim alanıyla sınırlı kalmadı.” Ne yazık
ki, 48 öncesi Filistin topraklarında açıktan işleyen direnişin hacmine,
neredeyse tüm yasal Filistin oluşumlarında süren siyasetten arındırma ve normalleşme çabaları sebebiyle, 7 Ekim’den
bu yana bir kez bile ulaşılamadı. Ancak 2023 yılı, Batı Şeria’daki direniş
operasyonlarında bir önceki yıla göre %350’lik dikkat çekici bir artışa tanık olundu; operasyon sayısı
170’ten 608’e yükseldi.
Alanların
birleşmesi konusunda Abdülcevad Ömer, 7 Ekim’den bu yana Direniş Ekseni’nin
daha geniş bir bölgede sergilediği pratik için de geçerli olan terimlerle dile
döktüğü değerlendirmesinde, şu gayet yerinde olan yorumu yapıyor:
“Bu belirsizlik, işgalci
devletin askeri operasyonlarını, küçük bir çatışmanın çok cepheli bölgesel bir
savaşa dönüşme ihtimalini dikkate alarak tasarlamasını gerekli kılıyor. Aynı
zamanda, kavramın net olmaması, direnişin ne zaman müdahale edeceğine, kırmızı
çizgilerinin ne olduğuna, cevabın ne zaman geniş ve tüm coğrafyalardan verileceğine,
ne zaman sınırlı ve belirli bir yerden olacağına veya ne zaman hiç cevap
verilmeyeceğine kendisinin karar vermesine imkân sağlar.”
Charles Xu
7
Mart 2024
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder