Trotskiy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Trotskiy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2025

,

Barışçı Hitler

Hitler barış istiyor. Barış konusunda yaptığı konuşmalar ve verdiği röportajlar, eski bir formül üzerine kurulu: savaş, tek bir sorunu bile çözemez, savaş, üstün ırkları yok etmekle tehdit eder, savaş, başladığı andan itibaren medeniyetin yıkımını beraberinde getirir. Yüzlerce yıldır barışçılar, bu türden, artık klasikleşmiş görüşler dile getiriyorlar! İçimize biraz su serpen bir gelişme varsa o da Alman şansölyesinin o samimiyetiyle bir dizi yabancı gazeteciyi ikna edebilmiş olmasıydı.

Bu koşullarda barış konusundaki samimiyetinden hiçbir şekilde şüphe duyamayacağımız bir isim olarak Karl Ossietzki olsaydı, “madem mevcut hükümetin lideri kendi hükmünü büyük bir ustalıkla olmasa bile gayretle uyguluyor, o vakit ben neden toplama kampındayım?” sorusunu sorardı. Oysa Ossietzki, tam da bu türden muarrızlarının yüzlerini kızartacak sorular soramasın diye hapiste.

Hitler’in Argümanları

Hitler’in argümanları, gür bir sesle dile döküldüğü ölçüde, ikna edici. Tüm bakanlar, hatipler ve gazeteciler, Nazi iktidarının insanlar arasında kardeşliği tesis etmek için kurulduğuna yemin ediyorlar. Nasyonal Sosyalist Almanya, silâh kullanmayı sırf kendisine yönelik nefret karşısında daha iyi durabilmek için öğreniyor. Ta 13 Mayıs’ta gerçek Almanya’nın damarları sertleşti diye değil de muharebe sahasında ölmesi gerektiğini söyleyen von Papen bile torunların ve torunlarının torunlarını barışçıl bir biçimde kuşatmış olan hayaletten vazgeçmek kadar kıymetli bir şey olmadığını söyleyip duruyor.

Avrupa halkları, barışın korunmasını büyük bir tutkuyla istiyorlar. Berlin’in ağzından dökülen iri iri laflara büyük bir umutla kulak kesildiklerine hiç şüphe yok. Ama şüphelerinden kurtulmaları da o kadar kolay olmuyor. Birçok insan, Fransa ile Almanya’nın çıkarlarının uzlaşmasının mümkün olmadığı tespiti üzerine kurulu otobiyografisiyle Hitler denilen şahıs hakkında ne düşünmeleri gerektiğini soruyor. Sakinleştirici bir açıklamaya ulaşan insanlar, Hitler’in otobiyografisinin (Kavgam) hapisteyken yazıldığını, yazarın asabının bozuk olduğunu, bu rahatsız edici kitabın bugüne dek ulusal eğitimin temeli olarak kullanılmasının ancak propaganda bakanının ihmali sebebiyle mümkün olabildiğini söylüyorlar.

“Mücadele” Yerine “Barış”

Nazi iktidarının “haklarda eşitlik” meselesini kendi lehine çözüme kavuşturduğu koşullarda Hitler, Kavgam’ın yeni baskısını güven tazeleyici bir içerikle hazırlayacaktır. Bugün kitaba Kavgam adı verilmiş. Kitabın asıl konusu, Versay Anlaşması. Gelecekte muhtemelen kitap Barışım adını alacak. Kitaba Nasyonal Sosyalist hekimlerin, yazarın asabının daha iyi olduğuna dair raporları iliştirilecek.

Leipzig’de kurulan mahkeme bize, Nazilerin tıbbi-hukuki uzmanların tanıklıklarının sınırsız bir güven sunduklarının kanıtı. Bu dünyada sadece samimiyet ve barış sevgisi olsaydı, hayat muhtemelen ebedi bir hazza dönüşürdü. Ama maalesef bu türden erdemlerle aptallık ve kabalık yan yana yaşıyorlar. Peki ama bu aptallığın ve kabalığın bedelini kim ödeyecek?

Daha önce bu satırların yazarı, okurun dikkatini Hitler’in Alman Şansölyesi von Papen’e yazdığı açık mektuba çekmeye çalışmıştı. Ama maalesef zayıf sesimizin hedefine ulaşmadığı görülüyor. Beklentimizin aksine Açık Mektup, tüm editörlerin ve şansölyelik makamının layihası haline gelemedi. Oysa bunu hak eden bir metindi. Yeni yayımlanmış olan, Alman propagandasına ait politik metin, kimsenin itiraz edemeyeceği ölçüde, gayet eğitici. Ama çekmecelerde kalmak gibi bir kusurları var bu metinlerin. Bu tür durumlarda insan, metinlerde tahrifat yapıldığından şüphe ediyor.

Hitler’in Açık Mektubu

Açık Mektup, sırda kalmış bir belge değil. Bu broşür, Hitler’in iktidarı almasından üç ay önce, 16 Ekim 1932’de Nazi partisi tarafından yayımlandı. Hitler’in sinir sistemi, 1923’teki sınavlardan tümüyle sağ çıkmış olmalı. Hitler, metinde zaten iktidarda olan biriymiş gibi konuşuyor. Geriye sadece son engellerin üzerinden atlamak kalıyor. Egemen sınıflar, ona korkuyla değil, umutla bakıyorlar. Sadece “romantik” bir şovenizm üzerinden bir maceraya girilmesinden endişe ediyorlar.

Açık Mektup’un amacı, mülk sahibi sınıflara, bürokrasiye, generallere ve Hitler’in tüm düşüncesizliğiyle intikam peşine düşmüş von Papen’e karşı cumhurbaşkanı Hindenburg’un yakın maiyetindekilere amaçlarına ulaşmak için yürüteceği çalışmalarda en büyük dikkati göstereceğine dair güvence veriyor.

Açık Mektup, ancak bugün tam anlamıyla önem kazanan tüm dış politika sistemini ifşa ediyor. Almanya’nın Milletler Cemiyeti’nden çekilişini tüm dünya, beklenmedik ve mantık dışı, doğaçlama bir hareket olarak değerlendirdi. Oysa Açık Mektup, Almanya’nın Cenevre’deki masayı neden terk ettiğini, bu kopuşu nasıl düzene sokmak gerektiğini net bir dille aktarıyor.

Nazilerin Dış Politikası

Bu mektup, istisnai bir değere sahip. Mektupta görüldüğü üzere, polemik yürütmek ve savaşmak zorunda bırakılan Hitler, gelecekte uygulayacağı dış politikanın sırda saklı kaynaklarını hesapsızca açığa vuruyor. Mektup, bu yüzden değerli.

Açık Mektup’un çıkış noktası ile Kavgam’ın çıkış noktası aynı: Fransa’nın çıkarları ile Almanya’nın çıkarları asla uzlaşamaz. Fransa, mevcut eğilimi dâhilinde, güçler arası ilişkiyi Almanya lehine değiştirecek bir anlaşmaya olur diyemez. Almanya, uluslararası konferanslarda yapılacak tartışmayla “haklarda eşitliği” sağlamayı umamaz. Uluslararası diplomasinin Almanya’nın yeniden silahlanma hakkını tanıması için Almanların önceden silahlanması gerekir. Ama Almanya, von Papen gibi silahlanma talebini yüksek sesle dillendiremez. Bu “halk hareketi”ne ait bir slogan, diplomaside yeri yok. Von Papen hükümetinin aksine, sorumluluklarının bilincinde olan Hitler hükümeti, sadece Fransa’nın silahsızlanmasını talep etmelidir. Fransa hiçbir şekilde bu silahsızlanma önerisini kabul etmeyeceğinden Almanya, elini rahatlatmak için Milletler Cemiyeti’nden ayrılmalıdır. Peki burada amaç, savaş çıkartmak mıdır? Hayır, Almanya, yakın gelecekte barışçılığın dilinden gayrı bir dilde konuşamayacak kadar zayıf bir hükümete sahip.

Alman Militarizminin Yeniden Yaratılması

Kendisini Doğu’da tehdit eden “tehlike”yi anımsatan, Batılı devletler arasındaki çelişkilerden istifade eden Almanya, genelde ve özelde, kendisine has olan bir tarzda, sahip olduğu militarizmin zeminini yeniden oluşturmalıdır. Bu işi başarıyla neticelendirebilmesi için ülkenin bu süreci sessizlikle karşılaması gerekmektedir. Dolayısıyla, Ossietzki gibi isimler hapiste tutulmalıdır! Sorumluluklarının bilincinde olan bir hükümet, barışçılığın araçlarını kendi ellerine almalıdır. Güç ilişkilerini köklü bir biçimde değiştirmeye hazırlanan hükümetin birkaç yıl boyunca bu yolu yürümesi gerekiyor ki başarıya ulaşabilsin. Hükümet, ancak bu sürecin ardından Barışım kitabından Kavgam’a, hatta Savaşım kitabına geçiş yapabilir.

Hitler’in planı bu. Plan, iç dış tüm durumu hesaba katıyor. Hitler, gelecekte uluslararası düzlemde yürürlüğe koyacağı politikanın sırlarına vakıf olsun diye insanlığa bir anahtar, daha doğru bir ifadeyle, ana anahtar veriyor. Olan bitenden rahatsız iki gazetecinin tanıklığına saygıdan dolayı biz, Hitler’in doğrudan ve dolaylı kanıtlarla desteklenmiş açıklamalarını esas almayı tercih ediyoruz.

Verili gerçeklik üzerinden, hatta sağlam temellere sahip bir gerçeklik ışığında, pratiğe yönelik farklı sonuçlara ulaşabiliriz. Hitler’in politikasına dair sorulara farklı cevaplar verebiliriz. Zaten burada niyetimiz, Avrupa’nın kaderine karar verenlere tavsiyeler sunmak değil. Onlar, ne yapmaları gerektiğini biliyorlar. Amaçları ve yöntemleri ne olursa olsun, gerçekçi bir politika, mevcut duruma ve o durumda faal olan güçlere dair bir anlayışı temel almalıdır.

Hitler’in Belirli Bir Hesaba Dayanan Planı

Olanı olduğu gibi görmeliyiz. Hitler, Milletler Cemiyeti’ni sinir krizi geçirdiği için terk etmedi. Bu ayrılma adımı, soğukkanlılıkla hesaplanmış bir planla uyum içerisinde atıldı. Hitler, “milletin sessizliği”ni güvence altına aldı. Çalışmalarını askeri güçlerle ilişkide köklü bir değişiklik yapacak şekilde yürüttü. Bugün bu çalışmalar önemli sonuçlara yol açacak düzeyde değil. Bu açıdan, Hitler, Avrupa sahasında oldukça dikkatli adımlar atmak zorunda. Kimseyi ürkütmemeli, kimseyi rahatsız etmemeli. Aksine, herkesi kucaklamalı. Hitler, savaş fabrikalarının duvarlarını barışçı konuşmalarla ve saldırmazlık anlaşmalarıyla örtbas etmeye hazır. Paris vaut bien une messe! (“Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez!”). Eğer barışçı saldırının yalın, basit ve diplomatik olmayan bir formülü varsa o da şudur: Önümüzdeki iki üç yıl boyunca Hitler, muarrızlarının önleyici savaşından kaçınmak için kılı kırk yarmak zorunda. Bu sınırlar dâhilinde ondaki barışçılığın kesinlikle samimi olduğunu söylemek gerek. Ama sadece bu sınırlar dâhilinde.

Lev Trotskiy
23 Kasım 1933
Kaynak

06 Şubat 2023

, ,

Doğu’da Perspektifler ve Görevler

Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nin Puşkin Meydanı’ndaki ana binası (soldaki bina)


Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nin

Üçüncü Yıldönümünde Yapılan Konuşma


Yoldaşlar, üniversitenizin üç yıllık çalışmalarını özetleyen belgeleri, hücre büronuzdan edindim. İsteğim üzerine kimi yoldaşlar, en önemli noktaların hepsini benim için işaretleyerek, belgelerden haberdar olma görevimi önemli ölçüde kolaylaştırdılar. Ve nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum, belki benim ayıbım belki de kaybımdır ama, üniversitenizin çalışmalarını ne günlük ne de aylık olarak yakından izleme fırsatım oldu. Bu çalışmalar, yıldönümlerinde alışılagelen abartmalardan tamamıyla uzak olarak söylüyorum, istisnaidir ve dünya tarihi açısından önemi haizdir.

Yoldaşlar, yıldönümü toplantılarında belki teoriye dalmak adetten değildir; ancak yine de, üniversitenizin, hiçbir şekilde basit bir devrimci eğitim kurumu olmayıp, dünya-tarihsel önemde bir kaldıraç oluşturduğu yönündeki görüşümü destekleyecek genel nitelikte birkaç gözlemimi sunmama izin verin.

Günümüzün tüm politik ve kültürel hareketi, kendisinden köklenmiş olduğu, büyüdüğü ve sınırlarından taştığı kapitalizme dayanıyor. Ancak şematik konuşacak olursak, kapitalizmin iki farklı yüzü vardır: Metropollerin (merkezi emperyalist ülkelerin) kapitalizmi ve sömürgelerin kapitalizmi. Metropolün klasik örneği, Britanya’dır. Bugün o, MacDonald’ın sözde “İşçi” hükümetiyle taçlandırılmıştır. Sömürgelere gelince, hangisinin en tipik sömürge olduğunu söylemekte tereddüt ediyorum: Bu, biçimsel anlamda sömürge olan Hindistan da olabilir; bağımsızlık görünümünü dünyadaki konumu itibariyle henüz koruyan ve sömürge tipine ait gelişim çizgisiyle Çin de. Klasik kapitalizm Britanya’dadır. Marx, Kapital’i Londra’da, en ileri ülkenin gelişimini doğrudan gözlemleyerek yazdı; ne zaman incelediğinizi hatırlamasam da sizler bunu biliyorsunuz... Sömürgelerde kapitalizm, kendi parçalarından değil, yabancı sermayenin davetsiz gelişiyle gelişir. İki farklı tipi oluşturan şey de budur. Çok bilimsel olmasa da, oldukça kesin ifadelerle koyacak olursak; MacDonald, neden bu kadar tutucu, bu kadar çapsız ve aptaldır?

Çünkü Britanya, kapitalizmin klasik toprağıdır; çünkü oradaki kapitalizm, el çıkrıklarından başlayarak, manüfaktürden geçerek modern sanayiye adım adım, “evrimci” yoldan, organik olarak gelişti. Ve bundan dolayı dünün ve daha öncesinin önyargılarını, geçmiş ve önceki yüzyılların önyargılarını, geçmişin tüm ideolojik süprüntülerini MacDonald’ın kafasında bulmanız mümkündür [alkışlar]. İlk bakışta burada bir tarihsel çelişki varmış gibi görünür: Marx neden, eğer Rusya’yı saymazsak, 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’nın en büyük ülkelerinin en gerisinde, geri Almanya’da ortaya çıktı? Marx neden Almanya’da ortaya çıktı ve Lenin neden 19. ve 20. yüzyılların kesiştiği dönemde Rusya’da ortaya çıktı? Açık bir çelişki! Fakat bu ne türden bir çelişkidir? İşte bu, ancak tarihsel gelişimin diyalektiği dediğimiz şeyce açıklanabilecek türden bir çelişkidir.

Tarih, Britanya makineleri ve pamukluları biçimi altında, gelişmenin en devrimci faktörünü yarattı. Fakat bu makine ve pamuklular, insan bilinci genel olarak ürkütücü bir tutuculuk düzeyinde kalırken, uzun ve yavaş bir tarihsel geçiş yoluyla, adım adım oluşturuldu ve yaratıldı.

Ekonomik gelişme, yavaş ve sistematik bir biçimde ilerlediğinde, insanın kafasındakileri yerle bir etmek daha zorlaşır. Öznelciler ve idealistler, genelde, insan bilincinin, eleştirel düşüncenin vs., tarihi tıpkı bir römorkun mavnayı çekmesi gibi ilerlettiğini söylerler. Bu, doğru değildir. Sizler ve ben Marksistiz ve şunu biliyoruz; tarihin itici gücü, bugüne kadar insan iradesinden bağımsız olarak şekillenmiş olan ve özellikle tekrar edeyim, eğer gelişme yavaş, organik ve hissedilmez bir şekilde gerçekleşirse, yeni bir politik düşüncenin kıvılcımını üretmek için insanın tutucu kafatasını parçalamayı giderek daha fazla güçleştiren üretici güçlerden oluşur. Ancak bir metropolün, Britanya gibi kapitalizmin klasik bir toprağının üretici güçleri, 19. yüzyılın ilk yarısındaki Almanya, 19. ve 20. yüzyılların havzasındaki bizler ve günümüz Asya’sı gibi daha geri ülkelere hücuma geçtiğinde; ekonomik etkenler eski rejimi çatırdatan bir devrimci yola girdiklerinde; gelişim, aşamalı ve “organik” olarak değil, muazzam şoklar ve eski toplumsal katmanlarda ani kaymalar aracılığıyla gerçekleştiğinde; eleştirel düşünce, karşılaştırılmaz ölçüde kolay ve hızlı bir şekilde devrimci ifadesini bulur; şüphesiz bunun için önceden gerekli teorik malzemeyi de sağlayarak. Bu nedenle Marx 19. yüzyılın ilk yarısında Almanya’da ortaya çıktı ve bu nedenle Lenin burada ortaya çıktı; ve bu nedenle en muhafazakâr “işçi” partisinin, Avrupa kapitalizminin en yüksek, en eski ve en ulu toprağında, Britanya’da olması gibi ilk bakışta paradoksal gözüken bir olguyu gözlemleyebiliyoruz. Öte yandan, ekonomik ve kültürel açıdan konuşacak olursak, son derece geri bir ülke olan Sovyetler Birliği’mizde ki bunu çekinmeksizin söylüyorum, çünkü bu söylediğim gerçektir, dünyadaki en iyi komünist partisine sahibiz [alkışlar].

Şunu belirtmeliyiz ki, ekonomik gelişmişliğine bakıldığında Rusya, Britanya gibi klasik metropoller ile Hindistan ya da Çin gibi sömürge ülkeler arasındaki yolun tam ortasında bulunmaktadır. Gelişme biçimleri ve yollarına göre, Sovyetler Birliği’ni Britanya’dan ayıran şeyler, Doğu ülkelerinin gelişiminde kendisini çok daha keskin bir biçimde gösteriyor. Kapitalizm, oralara yabancı mali sermaye biçiminde hücum eder. Oralarda kapitalizm, eski ekonomik temelin altını oyan ve silkeleyen hazır makinelerle şahlanır ve kapitalist bir ekonominin Babil Kulesi gibi kendi yıkıntıları üzerinde yükselir. Doğu ülkelerinde kapitalizmin hareketi, ne aşamalı, ne yavaş, ne de “evrimsel”dir, tersine bu hareket çok ani ve yıkıcıdır; gerçekte birçok durumda, dünün Çarlık Rusya’sında olduğundan çok daha yıkıcı.

Yoldaşlar, Doğu’nun önümüzdeki yıllar ve onyıllardaki kaderi, işte bu temel bakış açısından incelenmek zorundadır. Amerikan ve Britanya bankalarının 1921, 1922, 1923 yıllarına ait hesapları gibi basmakalıp kitaplara bile baksanız, Londra ve New York’un banka bilançolarında Doğu’nun yarınki devrimci kaderini okursunuz. Britanya, kendi rolünü bir kez daha dünyanın tefecisi olarak ortaya koyar. Birleşik Devletler, inanılmaz miktarlarda altın biriktirmiştir: Merkez bankasının kasasında 3 milyar dolar değerinde altın saklanıyor, bu, 6 milyar altın ruble eder. Bu miktar Birleşik Devletler ekonomisini fazlasıyla aşmaktadır. Britanya ve Birleşik Devletler’in kimlere borç verdiğini soracaksınız. Muhtemelen sizin de duyduğunuz gibi bize borç vermiyorlar, Almanya’ya da vermiyorlar, frankın değerini korumak için Fransa’ya bir miktar kuru kemik bahşediyorlar. O hâlde borçlar nerelere akıyor? Büyük bir bölümünü sömürge ülkelere veriyorlar; bu paralar, Asya’nın, Güney Amerika’nın, Güney Afrika’nın endüstriyel gelişimini finanse ediyor. Size sayılardan bahsetmeyeceğim: Bir kısmı elimde olmasına rağmen, bunlar raporumu gereksiz yere uzatacaktır. Fakat şunu söylemek yeterlidir; son emperyalist savaşa kadar yarı-sömürge ve sömürge ülkeler, Birleşik Devletler ve Britanya’dan, gelişmiş kapitalist ülkelerin aldığı kredilerin muhtemelen yarısı kadar daha fazla kredi almışlardı, bugüne kadar sömürge ülkelerdeki mali yatırımlar, eski kapitalist ülkelerdeki yatırımları hatırı sayılır ölçüde aşmıştır. Neden? Birçok neden var, ama ikisi çok önemli: Birincisi, harap olmuş, nesi var nesi yok elinden alınmış ve bağrındaki azgın, her daim dinç kabarışları tehdit eden Fransız militarizmiyle eski Avrupa’ya güven eksikliği; ikincisi, sömürge ülkelere, hammadde kaynağı olarak ve Birleşik Devletler ile Britanya’nın mamul malları ve makinelerinin müşterileri olarak duyulan gereksinim. Savaş sırasında olduğu gibi şimdi de Japonya, Hindistan, Güney Amerika, Güney Afrika gibi sömürge, yarı-sömürge ve genel olarak geri kalmış ülkelerin paldır küldür sanayileşmesini gözlemekteyiz. Hiç kuşku yok ki, Çin Kuomintang Partisi, Çin’i bir ulusal-demokratik rejim altında birleştirmeyi başarırsa, Çin’in kapitalist gelişmesi dev adımlarla ilerleyecektir. Ve bunların tümü, tarih-öncesi, yarı-barbar bir durumdan birdenbire silkinip, kendilerini sanayinin eritme potasının içinde, fabrikada bulacak olan muazzam bir proleter kitlesinin seferberliğini hazırlayacaktır. Bunun sonucu olarak, emekçilerin bilinçlerinde geçmişin süprüntülerini biriktirip korumaya zaman kalmayacak; bir giyotin, geçmişi gelecekten kopararak ve onları yeni düşünceler, yeni biçimler ve yeni yaşam ve mücadele yolları aramaya zorlayarak, geçmişteki bilinçlerinden koparıp atacaktır. Ve böylece, bu noktada, bazı ülkelerde artık sahneye çıkması, diğerlerindeyse derinlemesine ve genişlemesine gelişmesi gereken şey ortaya çıkıyor: Doğu’nun Marksist-Leninist partileri: Japon komünistleri, Çin komünistleri, Türk ve Hindistan komünistleri vb.

Doğu topraklarının emekçi yoldaşları! 1883’de İsviçre’de Rus “Emeğin Kurtuluşu” grubu oluşturulmuştu. Bu, o kadar uzun zaman önce miydi? 1883’den 1900’e 17 yıl ve 1900’den 1917’e bir 17 yıl daha, yani toplam 34 yıl; bir yüzyılın üçte biri, bir kuşak: III. Aleksandr’ın hükümdarlığı boyunca Marksizmin düşüncelerinin ilk teorik-propagandist çevresinin örgütlenmesinden Çarlık Rusya’sının proletarya tarafından fethedilmesine kadar geçen süre, topu topu bir yüzyılın üçte biridir!

Bunu yaşamış biri için, bu süre uzun ve acılı bir dönem olarak görünecektir. Fakat tarih ölçeğinden bakıldığında, bu, eşi benzeri olmayan şiddette ve vahşilikte bir tempo sunar. Doğu ülkelerindeki gelişme temposu, tüm göstergeleriyle çok daha hızlı olacaktır. Bu durumda, izlediğimiz perspektif ışığında, Doğu Emekçileri Komünist Üniversiteniz neyi ifade ediyor, nedir bu üniversite? Bu üniversite, Doğu ülkelerinin “Emeğin Kurtuluşu” gruplarının fidanlığıdır. [büyük alkışlar]

Şurası doğrudur ve hiç kimse buna gözlerini kapayamaz: Doğu’nun genç Marksistlerinin karşılaşacağı tehlikeler büyüktür. Biliyoruz ve siz de öğreneceksiniz ki; Bolşevik Partisi, çok ciddi iç ve dış mücadeleler içinde biçimlenmiştir. Biliyorsunuz ki iğdiş ve tahrif edilmiş bir Marksizm, daha sonraları burjuvazinin politik uşakları hâline gelen Struve’cilerin, birçokları sonradan Oktobristlere ve hatta daha da sağa iltica eden Kadetlerin, burjuva entelijensiyanın çok yönlü politik çalışmasının 1890’lardaki okulu gibiydi. Ekonomik olarak geri olan Rusya, siyasal anlamda ne farklılaşmış ne de tamamıyla biçimlenmiş bir ülkeydi: Marksizm, kapitalizmin kaçınılmazlığından bahsediyordu ve kendileri için sosyalizmi değil, kapitalizmi arzulayan bu burjuva ilerici unsurlar, devrimci yönlerinden arındırılmış bir “Marksizmi” benimsediler. Aynı şeyler Romanya’da da oldu. Romanya’nın bugünkü yönetici hergelelerinin çoğunluğu, zamanlarını Marksizme yağcılık okulunda geçirdiler, bunlardan bazıları Fransa’da Guesdeciliğe bağlandılar. Sırbistan’da bugünkü muhafazakâr ve gerici politikacıların tümü, gençliklerinde Marksizm ya da Bakunincilik okullarından geçmişlerdi.

Bu olgu, Bulgaristan’da daha az gözlemlenebilir. Ancak genel olarak, burjuva ilerici politikaların amaçları için Marksizmin bir süreliğine sömürülmesi olgusu, kendi ülkemizi olduğu gibi, güneydoğu Balkan ülkelerini de karakterize eder. Böylesi bir tehlike, Doğu’da da Marksizmi tehdit ediyor mu? Kısmen. Neden? Çünkü Doğu’daki ulusal hareketler tarihte ilerici bir etkendir. Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesi, esaslı bir ilerici harekettir; siz ve ben biliyoruz ki, bu mücadele, aynı zamanda ulusal-burjuva görevlerle sınırlıdır. Çin’in kurtuluş mücadelesi, Sun Yat-sen’in ideolojisi, demokratik bir mücadele ve ilerici bir ideolojidir, ama burjuvadır. Çin’de Kuomintang’ı ileri iterek destekleyen komünistlerin arkasındayız. Bu, çok önemlidir, ancak aynı zamanda burada ulusal-demokratik bir yozlaşma tehlikesi de mevcuttur. Ve bu tehlike, Doğu’da sömürge köleliğinden kurtulmak için verilen ulusal mücadeleler alanını oluşturan tüm Doğu ülkeleri için de geçerlidir. Doğu’nun genç proletaryası bu ilerici harekete dayanmalıdır; fakat kesin surette açıktır ki, yaklaşan dönemde Doğu’nun genç Marksistleri için, “Emeğin Kurtuluşu” gruplarının parçalanması ve kendilerini milliyetçi ideolojinin içinde eritmeleri tehlikesi söz konusudur.

Buna rağmen avantajınız nerededir? Rus, Romen ve diğer eski Marksist kuşaklar karşısındaki avantajınız, yalnızca Marx sonrası dönemde değil, aynı zamanda Lenin sonrası dönemde yaşıyor, yaşayacak ve çalışacak olmanızdadır. Hücre büronuzun bana kibarca küçük notlarla birlikte ilettiği gazetenizde Marx ve Lenin hakkında sıcak bir polemik okudum. Birbirinizle çok şiddetli tartışıyorsunuz, bunu bir suçlama olarak söylemiyorum. Burada sorun, bazılarının görüşleri doğrultusunda Marx’ın yalnızca bir teorisyen olduğu şeklinde konulmuş; bu nedenle muhalif taraf, bu konumu betimleyerek itiraz ediyor: “Hayır, Marx, Lenin gibi devrimci bir politikacıydı ve hem Marx hem de Lenin’de teori ve pratik el ele gitmiştir.” Sorunun bu şekliyle soyut formülasyonunda bu önerme kuşkusuz doğrudur ve tartışma götürmez; ancak bu iki tarihsel şahsiyet arasında hâlen bir farklılık bulunmaktadır ki bu farklılık, sadece bireysel özelliklerindeki ayrımdan değil, aynı zamanda yaşadıkları dönemler arasındaki ayrımdan da kaynaklanır. Marksizm, kuşkusuz akademik bir doktrin değil, devrimci eylemin kaldıracıdır; Marx, boşu boşuna “filozoflar dünyayı yeterince açıkladılar, artık onu değiştirmeliyiz” dememiştir. Fakat Marx’ın yaşadığı Birinci Enternasyonal döneminde ve sonra İkinci Enternasyonal zamanında işçi sınıfı hareketinin Marksizmi bütünsel olarak ve sonuna kadar kullanma fırsatı var mıydı? Marksizm, eylemde gerçek somutlanmasını bulmuş muydu? Hayır. Marx, devrimci teorisinin belirleyici tarihsel ana, iktidarın proletarya tarafından fethine uygulanması konusunda kılavuzluk etme fırsatı ve şansına sahip miydi? Hayır değildi. Şüphesiz Marx, öğretisini bir akademisyen olarak oluşturmadı. Bildiğiniz gibi o, bütünüyle devrimden, burjuva demokrasisinin çöküşünün değerlendirilmesi ve eleştirisinden doğdu ve gelişti. Manifesto’sunu 1847’de yazdı ve 1848 devrimini Marksist bir çerçeveden, daha doğrusu Marx’ın kendi çerçevesinden değerlendirerek burjuva demokrasisinin sol saflarında faaliyet gösterdi. Londra’da Kapital’i kaleme aldı; aynı zamanda tüm ülkelerdeki işçi sınıfı içindeki en ileri grupların politikalarının esin kaynağı olan Birinci Enternasyonal’in kurucusuydu, fakat sadece bir ülkenin değil, bütün dünyanın kaderini belirleyen bir partinin başında değildi. “Marx kimdir?” sorusuna kısaca cevap vermek istediğimizde söyleyeceğimiz şey şudur: “Marx, Kapital’in yazarıdır.” Ve kendimize Lenin’in kim olduğunu sorduğumuzda, “Lenin, Ekim devriminin yazarıdır” diyeceğiz [Alkışlar]. Lenin, herkesten kuvvetli bir şekilde, Marx’ın öğretisini revize etmekten, yeniden inşa etmekten ya da gözden geçirmekten uzak olduğunu vurgulamıştı. Lenin, Marx’ın yasalarını değiştirmek değil, onu yerine getirmek için, eski sözcüklerle konuşarak ortaya çıktı. O, bunu herkesten daha çok vurgulamıştır. Lenin o dönemde Marx’ı, kendisi ile Marx arasındaki kuşakların tortuları altından, Kautskizmin, MacDonaldizmin, işçi ağalarının muhafazakârlığının ve reformist ve milliyetçi bürokrasinin tortuları altından çekip çıkarmaya ve tortulardan, eklemelerden ve tahrifatlardan bir kez temizlenmiş olan gerçek Marksizmin araçlarını büyük tarihsel eyleme tamamıyla ve bütünsel olarak uygulamaya gerek duymuştu. Bu yüzden genç kuşaklar olarak sizin en büyük avantajınız, bu çalışmada dolaylı ya da doğrudan yer almanız, bunu gözlemlemiş olmanızdır; dahası, Leninizmin politik ve ideolojik ortamında yaşıyor ve pratiğe denk düşen bu teoriyi Doğu Emekçileri Üniversitesi’nde özümsüyor olmanızdır. Bu, sizin devasa ve paha biçilmez avantajınızdır ve bunu anlamak zorundasınız. Marx’ın kendisi, teorisinde onyılların ve yüzyılların gelişiminin deneyiminden yararlanabilmesine ve bunu kucaklayabilmesine rağmen, onun öğretisi, daha sonraları, gündelik mücadele içinde kısmen dahası çarpıtılmış biçimde özümsenmiş farklı unsurlara parçalandı. Lenin ortaya çıktı, bir kez daha Marksizmi bir araya getirdi ve yeni koşullarda, en büyük tarihsel ölçeğin eyleminde bu öğretiyi ortaya koydu. Bu eylemi gördünüz ve buna bağlandınız: Bu, sizi bir yükümlülüğün altına sokuyor ve Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi bu yükümlülüğün üzerine inşa edildi.

Yoldaşlar, bu nedenle, varlığı tartışma götürmez ve birçoklarını kapıp sürükleyen ki başka türlü de olamazdı, ulusal demokratik yozlaşma tehlikesi, Sovyetler Birliği ve Üçüncü Enternasyonal’in varlığı olgusu sayesinde oldukça azalmıştır. Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nden çıkacak temel çekirdeğin, Doğu topraklarındaki proleter hareketin sınıf mayası, Marksist mayası, Leninist mayası olarak görev yerini alacağını ummamız için tüm koşullar vardır. Yoldaşlar, size yönelik talep, devasa gözüküyor ve kendisini, daha önce de söylediğim gibi derece derece değil, ani ve aynı zamanda kendi tarzında “yakıcı” olarak ortaya koymaktadır. Lenin’in son makalelerinden biri olan “Az Olsun, Öz Olsun”u okuyun: Görünüşte bu söz, özel bir örgütsel soruna ilişkindir, ancak aynı zamanda Avrupa’nın gelişimi ile bağlantılı olarak Doğu ülkelerinin gelişimi perspektiflerini de kapsamaktadır. Makalenin ardında yatan ana fikir nedir? Batı devriminin gelişiminin gecikebileceği. Nasıl gecikebilir? MacDonaldizmle; zira Avrupa’nın en muhafazakâr gücü, gerçekte MacDonaldizmdir. Türkiye’nin hilafeti nasıl kaldırdığını ve MacDonald’ın nasıl tekrar dirilttiğini görebiliriz. Bu, Batı’nın karşı-devrimci Menşevizmi ile Doğu’nun ilerici ulusal-burjuva demokrasisi arasındaki keskin karşıtlıkların fiiliyatta çarpıcı bir örneği değil midir?

Afganistan’da günümüzde gerçekleşen olaylar gerçekten dramatiktir: MacDonald’ın Britanya’sı, bağımsız Afganistan’ı Avrupalılaştırmaya çabalayan ulusal-burjuva sol kanadı eziyor ve Pan-islamizmin, hilafetin ve daha beterlerinin en berbat önyargılarıyla dolu en gerici ve en karanlık güçlerini geri getirmeye çalışıyor. Eğer canlı çatışmaları içinde bu iki gücü tartarsanız, Doğu’nun bize, Sovyetler Birliği ve Üçüncü Enternasyonal’e doğru niçin daha fazla meyledeceği derhal netleşecektir.

Geçmiş gelişimi nedeniyle, işçi sınıfı ağalarının korkunç tutuculuğunu koruduğu Avrupa’nın nasıl daha da artan bir ekonomik çözülüşten geçtiğini görebiliriz. Avrupa için hiçbir çıkış yolu yoktur. Ve bu somut ifadesini, bilhassa Amerika’nın, ekonomik gelişme yeteneğine haklı olarak güvenmediği Avrupa’ya borç vermemesi olgusunda buluyor. Diğer yandan, şunu da görmekteyiz ki aynı Amerika ve aynı Britanya, sömürge ülkelerin ekonomik gelişmesini finanse etmek zorunda kalmış ve böylece onları çılgın bir tempoyla devrim yoluna sürüklemiştir. Eğer Avrupa, işçi ağalarının ahmak, dar kafalı, aristokratik, ayrıcalıklı MacDonaldizminin bugünkü kokuşmuş durumunun tam ortasına sürüklenirse, devrimci hareketin ağırlık merkezi, tamamıyla ve bütünsel olarak Doğu’ya kayacaktır. Ve bu durumda ortaya çıkmaktadır ki eski Rusya’mızı ve eski Doğu’yu kendi ayakları üzerine kaldıran devrimcileştirici bir faktör olarak Britanya’da kapitalist gelişmenin birkaç onyılı gerekli olduysa da, şimdi artık Doğu’daki devrimin birkaç kalın kafayı ezmek ya da gerekliyse uçurmak üzere Britanya’ya geri uğraması ve Avrupa proletaryasının devrimine bir itkide bulunması zorunlu olacaktır [Alkışlar]. Tarihsel olasılıklardan biri budur. Aklımızın bir köşesinde durmalıdır.

Üniversitenizde öğrenci olan ve bazı yaşlı ve cahil kadınları etrafına toplayan bir Türk kızının Kazan’da yarattığı muazzam etki hakkında bana gönderdiğiniz belgeleri okudum. Küçük ama bir gösterge olarak derin tarihsel anlama sahip bir olay bu. Bolşevizmin anlamı, gücü ve özü, işçi ağalarına değil, ayaklananlara, mazlumlara, milyonlara ve ezilenlerin en ezilenlerine yönelmiş olmasında yatar.

İşte bu nedenle Bolşevizm, şu anda bile özümsenmiş olmaktan veya tamamıyla irdelenmiş olmaktan uzak teorik içeriği aracılığıyla değil, özgürleştirici yaşam soluğu nedeniyle Doğu ülkelerinin en gözde öğretisi hâline gelmiştir. Lenin’in sadece Kafkaslarda değil, aynı zamanda Hindistan’ın içlerinde de çok iyi tanındığının en taze kanıtlarını sizin makalelerinizde okuduk. Biliyoruz ki Çin’de hayatları boyunca Lenin’in tek bir makalesini bile okumamış emekçi kitleler, tarihin soluğu olma kudretindeki Bolşevizme doğru büyük bir içtenlikle yöneliyorlar. Dışlanmış, ezilmiş, en kötü şartlarda çalıştırılan, kendileri için başka hiçbir tarihsel çözümün olmadığı, başka bir kurtuluşun olmadığı milyonlar; söz konusu olan şeyin, on ve yüz milyonlara hitap eden bir öğreti olduğunu sezdiler. Emekçi kadınların kalplerinde Leninizmin böylesine coşkulu bir karşılık bulmasının nedeni buradadır, çünkü yeryüzünde emekçi kadınlardan daha ezilmiş başka bir katman yoktur! Üniversiteniz öğrencisinin Kazan’da nasıl konuştuğunu ve cahil Tatar kadınların nasıl onun etrafında toplandığını okuduğumda, son dönemde Bakû’de geçirdiğim kısa bir süreyi hatırladım. İlk kez Bakû’de bir Türki kadın komünisti görmüş ve duymuştum. Orada, koridorlarda onlarca ve büyük olasılıkla yüzlerce Türkî kadın komünisti gözlemleyebildim. Onların coşkusunu, kurtuluşun yeni sözcüklerini işiten ve yeni bir hayata gözlerini açan dünün kölelerinin kölesi olanların bu tutkusunu gördüm ve duydum. Ve yine ilk defa orada, şu net sonuca ulaştım ve kendime dedim ki; Doğu halklarının hareketinde kadınlar, Avrupa’daki ve buradakinden çok daha büyük bir rol oynayacaklar [Alkışlar]. Neden? Tamı tamına şu nedenden ötürü; Doğu kadını, Doğu erkeğiyle karşılaştırılmaz ölçüde önyargılar tarafından eziliyor, zincire vuruluyor ve kafası karıştırılıyor ve çünkü yeni ekonomik ilişkiler, yeni tarihsel akımlar onu eski hareketsiz ilişkilerden erkeklerden çok daha güçlü ve hızlı biçimde çekip çıkaracaktır. Bugün bile, Doğu’da hâlâ İslâm’ın, eski önyargıların, inanışların ve geleneklerin egemenliğini gözlemleyebiliyoruz, ancak bunlar, giderek tuzla buz olacaktır. Tıpkı yıpranmış bir elbise gibi, uzaktan baktığınızda tek parça gibi görünür; her şey yerli yerindedir ve tüm kıvrım yerleri yerinde durmaktadır; ama bir el hareketi ya da bir rüzgâr esintisi, tüm giysiyi bir toz yığınına dönüştürmeye yeter. Bunun gibi, Doğu’da çok derinmiş izlenimini veren o eski inanışlar, gerçekte geçmişin gölgesinden başka bir şey değildirler. Türkiye’de hilafeti ilga ettiler ve onu kaldıranların kafalarından bir tek saç teli bile düşmedi; bu demektir ki, eski inanışlar artık çürümüştür ve emekçi kitlelerin yaklaşan tarihsel hareketi sayesinde ciddi birer engel olamayacaktır. Ve dahası, bu şu anlama geliyor ki; yaşamında, alışkanlıklarında, yaratıcılığında en fazla engellenen, kölelerin kölesi Doğu kadını, onu örtülerinden kurtaracak yeni ekonomik ilişkileri talep ederek, kendisini birden her çeşit dini payandadan yoksun hissedecek; ona toplumdaki yeni konumunun farkına varma fırsatını sunacak olan yeni düşünceleri ve yeni bir bilinci kazanmak için tutkulu bir susuzluk çekecektir. Ve Doğu’da uyanmış kadın işçiden daha iyi bir komünist, devrim ve komünizm idealleri için daha iyi bir savaşçı olmayacaktır [Alkışlar].

Yoldaşlar, bundan dolayı Üniversiteniz evrensel bir tarihi öneme sahiptir. Bu üniversite, Batı’nın ideolojik ve politik deneyimini kullanarak, Doğu için büyük bir devrimci maya hazırlıyor. Yakında sizin saatiniz gelecek. Amerika ve Britanya’nın mali-sermayesi Doğu’nun ekonomik temellerini tahrip ediyor, toplumun bir tabakasını bir diğerinin karşısına dikiyor, eskiyi parçalıyor ve yenisi için bir talep doğuruyor. Siz, komünizm ideallerinin tohum ekicileri olarak ortaya çıkacaksınız ve çalışmalarınızın devrimci verimliliği, Avrupa’nın eski Marksist kuşaklarının çalışmalarının verimliliğinden ölçülemez derecede yüksek olacaktır.

Ancak yoldaşlar, söylediklerimden bir çeşit Doğu kibirliliğine çıkan sonuçlar üretmenizi istemem [Gülüşmeler]. Görüyorum ki hiçbiriniz beni bu şekilde algılamıyorsunuz... Eğer herhangi biriniz, Batı için Mesihvari bir kibirliliği ve hor görmeyi içinize sindirseydiniz, bu, kendinizi ulusal demokratik ideoloji içinde eritmenin en kısa ve hızlı yolu olurdu. Hayır, Doğu’nun devrimci komünistleri, üniversitelerinde, Doğu’nun ve Batı’nın güçlerini tek bir büyük amacın bakış açısından yan yana getirip, birbirine bağlayarak dünya hareketini bir bütün hâlinde incelemeyi öğrenmelidirler. Sizler, Hint köylülerinin ayaklanmasını, Çin limanındaki hamalların grevini, Kuomintang burjuva demokrasisinin politik propagandasını, Korelilerin bağımsızlık mücadelesini, Türkiye’nin burjuva-demokratik yeniden doğuşunu ve Transkafkasya Sovyet Cumhuriyetindeki ekonomik, kültürel ve eğitimsel çalışmaları nasıl bir arada ele alacağınızı; tüm bunları, Komünist Enternasyonal’in, Avrupa’daki ve özellikle İngiliz komünist köstebeğinin, MacDonald’ın muhafazakâr kalesinin altını yavaş yavaş, birçoğumuzun istediğinden daha yavaş oymaya başladığı Britanya’daki çalışma ve mücadelesi ile hem ideolojik hem de pratik olarak nasıl ilişkilendireceğinizi bilmek zorundasınız [Alkışlar]. Üçüncü yıldönümünüz, şüphesiz kendi içinde oldukça alçakgönüllü bir yıldönümüdür. Birçoğunuz, Marksizmin yalnızca eşiğindesiniz. Fakat yineleyeyim, eski kuşaklar üstündeki avantajınız şu olguda yatıyor ki; siz, Marksizmin abecesini bizim durumumuzda olduğu gibi kapitalizmin egemenliğindeki ülkelerde yaşamdan kopuk göçmen çevrelerin içinde değil, Leninizm tarafından fethedilmiş topraklarda, Leninizmle beslenen topraklarda ve Leninizmin atmosferi ile sarıp sarmalanmış topraklarda öğreniyorsunuz. Marksizmi yalnızca broşürlerden incelemiyorsunuz, bu ülkenin politik atmosferi içinde onu soluma fırsatına sahipsiniz. Bu, yalnızca buraya Sovyetler Birliği’nin bir kısmını oluşturan Doğu cumhuriyetlerinden gelenler için değil, şüphesiz önemi hiçbir şekilde daha az olmayan, ezilen sömürge ülkelerden gelmiş olanlar için de geçerlidir. Emperyalizme karşı mücadelenin son bölümünün, bir, iki, üç veya beş yıllık dönem içine yayılıp yayılmayacağını bilmiyoruz, ama biliyoruz ki, her yıl Doğu’nun Komünist Üniversitesi’nden yeni bir hasat kaldırılacaktır. Her yıl bize, Leninizmin abecesini bilen ve bunun pratiğe nasıl uygulanacağını görmüş komünistlerden oluşan yeni bir çekirdek sağlayacaktır. Sonucu belirleyici olaylardan önce bir yıl geçerse, bir ürünümüz; iki yıl geçerse iki ürünümüz; üç yıl geçerse üç ürünümüz olacak. Ve bu belirleyici olaylar gelip çattığında, Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nin öğrencileri şunu diyecekler: “Biz burada tek bir şey öğrendik. Sadece Marksizmin ve Leninizmin düşüncelerini Çin, Hindistan, Türkiye ve Kore dillerine çevirmeyi değil, Doğu’nun emekçi kitlelerinin acılarını, tutkularını, taleplerini ve umutlarını Marksizmin diline çevirmeyi de öğrendik.”

“Size bunu kim öğretti?” diye soracaklar.

“Bunu bize Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi öğretti” diye cevap vereceksiniz. Ve sonra size, şimdi, üçüncü yıldönümünüzde söyleyeceğim şeyi söyleyecekler:

“Şan olsun Doğu’nun Komünist Üniversitesine.”

[Coşkulu tezahüratlar ve Enternasyonal Marşı]

Lev Trotskiy
21 Nisan 1924
Kaynak

21 Ocak 2023

, ,

Lenin Öldü

Lenin artık yok. Lenin’i kaybettik. Atardamarların çalışmasına yön veren o gizli kanunlar, onun canını aldılar. Milyonlarca kalbin büyük bir tutkuyla dile getirdiği o talep karşısında tıp, kudretsiz ve çaresiz olduğunu ortaya koydu.

Oysa yeri doldurulamayacak olan, özel bir insan olarak o büyük lider Lenin İlyiç’in atardamarları yeniden çalışsın, can bulsun diye kanını hiç tereddüt dahi etmeden, son damlasına kadar o kadar çok insan feda ederdi ki. Fakat bilimin güçsüz kaldığı o yerde tek bir mucize bile gerçekleşmedi. Bu kelimeler, denize düşen devasa kayalar misali, bilincimizden dökülüyor. Yaşanan bu olay, akla hayale gelmeyecek, kimsenin inanmayacağı bir şey.

Tüm dünya işçilerinin bilinci bu gerçeği idrak edemiyor, çünkü düşman hâlâ çok güçlü, yol hâlâ çok uzun, tarihin en büyük işi, henüz sonlandırılmış değil. Çünkü dünya işçi sınıfı Lenin’e ihtiyaç duyuyor, öyle ki dünya tarihinde hiç kimseye onun kadar ihtiyaç duyulmadı.

Hastalığının ilk aşaması on aydan fazla sürmüştü. İkinci aşamasında indirdiği darbe, çok daha ağır oldu. Hekimlerin ağzından dökülen o acı verici ifadeye bakacak olursak, atardamarlardaki sorunda hiçbir değişiklik yaşanmamıştı. O damarlar, Lenin’in hayatına kötü bir oyun oynadılar. Aslında iyileşmesi, hatta tümüyle eski hâline dönmesi bekleniyordu, ama tabii felâket de bir seçenekti. Şifa bulmasını beklerken, o felâketle yüzleştik. Beynin nefes alma merkezi işlemez oldu, o büyük dâhinin aklının merkezini boğdu.

Vladimir İlyiç artık yok. Parti, yetim kaldı. İşçi sınıfı, yetim kaldı. Öğretmenimizin ve liderimizin ölüm haberi, hepimizde bu türden bir duyguya yol açtı.

Bundan sonra nasıl ilerleyeceğiz, yolumuzu nasıl bulacağız, yoldan çıkmamayı nasıl başaracağız? Çünkü yoldaşlar, Lenin artık bizimle değil!

Lenin artık yok, ama Leninizm var. Lenin’de ölümsüz olan ne varsa, öğretisi, eserleri, yöntemi, örnekliği içimizde, kurduğu partide, liderlik ve rehberlik ettiği ilk işçi devletinde yaşıyor.

Tarihin o büyük lütfu sayesinde onunla aynı dönemde doğmuş, onunla çalışıp ondan bir şeyler öğrenmiş olduğumuzdan, bu kederi kalplerimiz artık aşabilecek durumda. Partimiz, Leninizmin pratiğe dökülmüş hâli, partimiz, işçilerin kolektif lideri. Her birimizin içinde Lenin’den küçük bir parça yaşıyor ve üstelik bu, en iyi parçamız.

Bundan sonra nasıl devam edeceğiz? Ellerimize Leninizmin fenerini alarak ilerleyeceğiz. Peki yolu bulabilecek miyiz? Partimizin kolektif aklı ve kolektif iradesiyle bulacağız!

Yarın, bir gün sonra, bir hafta sonra veya bir ay sonra “Lenin gerçekten öldü mü?” diye soracağız. Çünkü bir süre sonra onun ölümü, bize doğanın o ihtimal dışı, imkânsız ve korkunç keyfiyetinin sonucuymuş gibi gelecek.

Lenin’in artık olmadığı gerçeği ne vakit aklımıza düşse kalbimizi delen o acı, “artık sorumluluğunuz arttı. Sizi eğiten liderinize layık olun!” diyen bir uyarı, bir öğüt ve bir çağrı olarak algılansın.

Bu acı, keder ve hüzün karşısında saflarımızı sıklaştıralım, kalplerimizi bir kılalım. Yeni mücadeleler için daha da sıkı bir biçimde birleşelim. Yoldaşlar, kardeşler, Lenin artık bizimle değil. Elveda İlyiç! Elveda Lider!

Lev Trotskiy
22 Ocak 1924
Tiflis İstasyonu
Kaynak

22 Ağustos 2022

,

Kızıl Ordu’nun Sorunları


Kızıl bölükler, bugün uçsuz bucaksız bir cephe hattı boyunca dövüşüyorlar. Moskova’dan başlayarak herhangi bir yönü doğru uzanan bir hat çekin, harita üzerinde çizdiğiniz bu hattı hiç tereddüt etmeden uzatın, o vakit bugün Sovyet Rusya için kahramanca savaşan Kızıl Ordu’nun belirli bir bölümünün nerelerde olduğunu öğreneceksiniz. Bu ordunun örgütlenmesi, devrimin ulaştığı etkinlik düzeyinin çok önemli bir göstergesidir.

Savaşın “halkın yüzleştiği bir sınav” olarak adlandırılmasına hiç şaşmamalı. Elbette savaşın kendisi büyük bir barbarlıktır ve bütün sosyalistler, savaşın yok edilmesinde kararlıdırlar. Ne var ki savaş üstesinden gelinmesi gereken bir meseledir, yani, koşullar değiştirilmelidir ki, savaş sadece gereksiz değil, aynı zamanda imkânsız hâle gelsin. Halkın etrafı emperyalizmin çakallarıyla kuşatılmış, dolayısıyla, savaş, bu çakalların ağızlarından o kana değip deliye dönmüş dişler sökülüp atılana dek, öyle bir anda üzerinden atlanılabilecek bir engel değildir. Eğer halk savaşa mecbur edilmişse, o vakit savaş ve saldırı kabiliyeti dâhilinde halkın elindeki tüm kaynaklar, ekonomik güç, örgütlenme gücü, kitlelerinin ortalama maneviyat düzeyi, liderlik için gerekli malzeme miktarı gibi kaynaklar devreye sokulur.

Dolayısıyla soruyu bu açıdan ele alarak, bizimki gibi bitkin, talan edilmiş ve alabildiğine harap olmuş bir ülkede başka hiçbir rejimin bir ordu örgütleyemeyeceğini güvenle söyleyebiliriz. Örneğin Almanya’da ne Ebert’in ne de Scheidemann’ın bir ordu örgütleyebileceğini artık kesin olarak söyleyebiliriz. Halkın sırtını güvenle yaslayabileceği, sosyalist cumhuriyete ait bir duvar olarak orduyu ancak ve sadece iktidarı kendi ellerine alan ve bu iktidarın işçi sınıfının çıkarları, endişeleri ve sorunları haricinde başka hiçbir çıkar, endişe ve sorun tanımadığını pratikte ortaya koyan komünistler inşa etme imkânı bulacaklardır.

Önce Kızıl Muhafız bölüklerini kurduk. Bu bölüklere işçileri de kabul ettik, üstelik bu işçilerin arasında eline ilk kez silâh alanların sayısı hiç de az değildi. Görevi, savaşan burjuvaziyi, Prusyalı aristokratları, beyaz muhafızları, öğrenci gruplarını vb. alt etmek iken olan Kızıl Muhafızlar, devrimci ruh ve kararlılıklarında eşi benzeri görülmemiş bir kusursuzluk düzeyine ulaştılar. Çok kısa bir süre içinde Kızıl Muhafız bölükleri, Sovyet iktidarını ülkenin her yerine yaydılar. Ancak geçen yılın Şubat ayında Almanların taarruzu ile durum aniden değişti. Eğitimsiz, kötü silâhlanmış insanlardaki coşku, Prusyalı aristokratların liderliğinde hareket eden, iyi organize edilmiş Hohenzollern bölükleri karşısında zayıf düştü. Girilen daha ilk savaşta bu bölüklerin zayıf oldukları görüldü, muharebe, bölüklerde ve askerlerimizde morallerin düşmesine neden oldu. Bu moralsizliğin neticesinde dağılma sürecine girildi.

O dönemi düşünün. Eski ordu, tüm Rusya’yı eli silâhlı bir dilenciye dönüştürmüştü, tüm istasyonları, arabaları dolduruyor, demiryollarında işçilere doğrudan saldırılar düzenliyor, demiryollarını mahvediyor, yiyecek kaynaklarını zorla çalıyordu. Düşman, bize batıdan saldırdı ve Ukrayna’yı aldı. Kazaklar, Don nehri boyunca ayaklandılar: Doğu’da Çekoslovaklar ve kuzeyde Archangel bizden alındı. Etrafımızdaki çember giderek daralıyordu. Sonra Menşevikler, Sovyet iktidarının “can çekişen bedeni” ile ilgili yazılar yazmaya başladılar. Sadece işçi sınıfının doğrudan düşmanları değil, bazı işçi dostları da çıkış yolu olmadığını, kurtuluşun imkânsız olduğunu düşündüler.

Devrim, bu ölümcül tehlikeyle yüzleştiği anda, kurtulup kurtulamayacağı sorunuyla boğuşmak zorunda kaldı. “Sosyalist Anavatan tehlikede” parolası, emekçi kitlelerin en ileri unsurlarını ayağa kaldırdı. Bu, devrimin sınandığı bir andı. Şimdi işçi devriminin sınavı geçtiğini güvenle söyleyebiliriz.

Peki şimdi askerleri nereden bulacağız? Emperyalist savaştan bu yana henüz nefes alma fırsatı bulamamış olan köylüleri işçi ordusuna nasıl katacağız? Halk, genel seferberliği kabul edecek mi? Komuta kadrosunu nereden bulacağız? Eski subaylar, yeni işçilere, Rusya’ya hizmet edecekler mi? Bu soruların her biri, sorunun kaynağına da işaret ediyordu aslında. En baştan beri bu sorunların ağırlığı altında ezilip durduk. Ama devrim, karamsarlara ve şüphecilere gülüp geçti; Petrograd, Moskova ve diğer şehirlerin proletaryası içerisinde yer alan gençler, mücadelenin Sovyet Cumhuriyeti’nin yaşamı ya da ölümü için olduğunu anladıkları vakit, emekçi kitlelerin mizacında ve her şeyden önce kızıl bölüklerde gerçekten harika bir dönüşümü gerçekleştirdiler.

Bu değişime geçen yılın Ağustos ayında Kazan surlarının altında, daha sonra güney cephesinde Voronej ve Balaşov yakınlarında ve başka yerlerde bizzat şahit oldum. Düşmanın kalelerini o muhteşem darbesiyle ancak devrim yıkabilirdi.

Ordumuzda sıkı bir disiplin rejiminin tesis edilmiş olduğunu hepiniz biliyorsunuz. Savaş savaştır, ordu da ordu. Madem savaşmak zorundayız, o vakit galip gelmeliyiz, zafer de demir disiplin olmadan imkânsızdır. Dünya emperyalist savaşından sonra böylesi bir disiplin, ancak her bilinçli işçinin, köylünün ve Kızıl askerin vicdanında derin bir ahlakî karşılık bulduğu için mümkün olabilmiştir. Çatışma, İşçi ve Köylü Cumhuriyeti’nin varlığı adına devam etmektedir. Her bilinçli asker, bunun kendi savaşı olduğunu, kaçakların ve rüşvetçilerin emekçi kitlelerin genel refahına ihanet etmiş hainler olduklarını, en âdil olanın, bu hainlere en ağır cezanın verilmesi olduğunu, bu cezayı asıl emekçi halkın devrimci onurunun kestiğini hissediyor, anlıyor. Artık orduya güven, bir sorun olmaktan çıkmıştır. Orduya güvensizlik duyulmasına neden olacak ajitasyon çalışmaları ve tartışmalar yürütülüyorsa, bilinmelidir ki bu çabaların pratikte hiçbir etkisi olmayacaktır. Partimizin yaklaşan konferansının, partinin en ileri işçilerinin yardımıyla savaş içerisinde en hararetli dönemlerde edindiği deneyimi ile uygulamaya konulan ve bu zamana kadar en iyi sonuçları ortaya çıkartmış olan sistemi kendi otoritesiyle güçlendireceğinden hiç şüphem yok.

Cepheye ne zaman gitsem, komünist komiserlerle el ele çalışan, karşılıklı güven ve saygı ile sorumluluklarını yerine getiren yeni komutanlar gördüm. O dönemde işçi köylü ailelerine ve onlara yakın kişilere eğitimler veren sayısız subay kursu ve akademik subay grupları örgütlenmişti.

Ordunun ihtiyaç duyduğu teçhizatı örgütleme işi de epey zor bir meseleydi, ama bugün bu tür zorlukları aşabiliyoruz. Bu meseleler, çoğu vakit emekçi kitlelere tahsis edilen arazi payları üzerinden aşılıyor ve bu durumu kimse tartışma gereği bile duymuyor. Mesele, her bilinçli işçi için açıktır. Savaşın korkunç bir yoksulluk demek olduğunu her işçi biliyor. Bunu midesinde hissediyor, çocuklarının hayatında görüyor, ama savaşın bize işçi sınıfının düşmanları tarafından dayatıldığını ve emperyalizmin toplarına ve mermilerine karşı konuşmalar ve makalelerle kendimizi savunamayacağımızı o da biliyor.

Bu nedenle her işçi, Menşeviklerin bize yaptığı, dürüstlükten uzak, esasen kalleşçe olan “iç savaşı durdurun” çağrısını kendi zihninde tartıp değerlendiriyor. Sovyet hükümeti, tüm ülkelerin hükümetlerine açıktan şunu beyan etti: “Barış istiyoruz; büyük tavizler ve ağır kayıplar pahasına, bu barışı satın almaya hazırız.” Bu doğrudan ve resmi olan teklifimize hiçbir cevap alamadık. Düşman, saldırılarına devam ederken ve emperyalist çeteler Petrograd’ı tehdit ederlerken, Cizvit hainleri bize, “Silâhını bırak, iç savaşı durdur” diyorlar. Bunlar, proletarya devriminin yüzleştiği ölümcül tehlike anında Sovyet hükümetinin “can çekişen beden”i hakkında konuşup yazanlarla aynı kişilerdir.

Kızıl Ordu’nun kuruluş yıldönümü, umut verici olarak adlandırılabilecek uluslararası ve siyasi koşullara tanık olduğumuz bir döneme denk geliyor. Böylesi bir dönemde, uluslararası durum dâhilinde bizim için en önemli faktör, Kızıl Ordu’muzdur. Kızıl Ordu, on milyonlarca işçi ve köylünün kararlılıkla ve kahramanca bir yaklaşımla sunduğu destekle var oluyor, savaşıyor, düşmanlarını kovalıyor, büyüyor, bir oluyor.

Böyle bir orduyu örgütleyen işçi sınıfı, mağlup edilemez.

Lev Trotskiy
8 Kasım 1919
Kaynak

21 Ağustos 2022

,

Faşizm Nedir?


Bugün size faşizm sorunu hakkında yazıyorum. İngiliz yoldaşlarla üç sorunu tartışacak olursanız iyi olur, çünkü bu şekilde sonuçlara ve kesin görüşlere ulaşabiliriz.

Faşizm Nedir? Kelimenin kaynağı İtalya’dır. Karşı-devrimci diktatörlüğün tüm biçimleri faşist miydi, değil miydi? Yani, İtalya’da faşizmin ortaya çıkışından önce de bu diktatörlük faşist miydi?

Komintern, bu hükümetten önce İspanya’nın başında olan hükümeti Primo de Rivera’nın liderliğinde hareket diktatörlüğü “faşist diktatörlük” olarak adlandırıyor. Bu, doğru mu değil mi? Biz, bunun yanlış olduğuna inanıyoruz.

İtalya’daki faşist hareket, tabandan gelen yeni liderlere sahip geniş kitlelerin kendiliğinden hareketiydi. Bu, köken olarak, büyük kapitalist güçler tarafından yönlendirilen ve finanse edilen plebyen bir harekettir. Hareket, küçük burjuvazinin, gecekondu proletaryasının ve hatta bir dereceye kadar proleter kitlelerin bağrından çıktı. Eski bir sosyalist olan Mussolini, bu hareketin doğurduğu, “kendi kendisini yaratmış” bir adamdır.

Primo de Rivera, bir aristokrattı. Yüksek askerî ve bürokratik mevkilerde görevlerde bulundu, örneğin Katalonya’nın baş valisi olarak görev yaptı. Hükümeti devlet ve askerî güçlerin yardımıyla devirdi. İspanya ve İtalya diktatörlükleri, diktatörlüğün tamamen farklı iki biçimidir. Aralarında ayrım yapmak gerekir. Mussolini, birçok eski askerî kurumu Faşist milislerle uzlaştırmakta büyük zorluk çekti. Bu sorun, Primo de Rivera için mevcut değildi.

Almanya’daki hareket, büyük ölçüde İtalya’daki harekete benziyor. Bu, liderlerinin büyük ölçüde sosyalist demagoji kullandığı bir kitle hareketidir. Söz konusu demagoji, kitle hareketinin yaratılması için zaruridir.

Gerçek kitle tabanı, küçük burjuvazidir. İtalya’da küçük burjuvazi, kasaba ve kentlerdeki küçük burjuvalar ve köylülerle birlikte geniş bir kitleyi teşkil eder. Aynı şekilde Almanya’da da faşizm için büyük bir kitle tabanı mevcut. İngiltere’de bu kitle tabanı nispeten küçüktür, çünkü proletarya, nüfusun ezici çoğunluğunu meydana getirmektedir: köylü ya da çiftçi tabakası yalnızca önemsiz bir kesimi teşkil etmektedir.

Yeni orta sınıfın, devletin görevlilerinin, özel idarecilerin vb. böyle bir temel oluşturabileceği söylenebilir ve bu, bir dereceye kadar doğrudur. Ancak bu, analiz edilmesi gereken yeni bir sorudur. Bu, bir varsayımdan ibarettir. Sadece ne olacağını analiz etmek gerekir. Faşist hareketin hangi unsurun bağrından çıkacağına dair bir öngörüde bulunmak şarttır. Ama bu da olayların kontrolü altında olan, onlara göre şekil alan bir bakış açısıdır. İngiltere’de faşist bir hareketin gelişmesinin ya da bir Mosley’nin ya da bir başkasının diktatör olmasının imkânsız olduğunu iddia etmiyorum. Bu, geleceğin meselesidir. Bu, çok zor bir olasılıktır.

Şimdi bundan yakın bir tehlike olarak söz etmek, bir öngörü değil, sadece bir kehanettir. Faşizm yönünde herhangi bir şeyi öngörebilmek için, o fikrin bir tanımına sahip olmak gerekir. Faşizm Nedir? Tabanı, şekli ve özellikleri nelerdir? Gelişimi nasıl gerçekleşecek?

Burada amacım, İngiliz yoldaşlara sorunun basit bir sorun olmadığını göstermektir. Bilimsel ve Marksist bir tarzda ilerlemek gerekmektedir.

Şimdi başka bir soru soralım. Doğal olarak, Sol Muhalefet’in hâlihazırda kitleden kopartılmış olan unsurlarıyla meşgul olmanız önemlidir, ancak Komünist Parti, Bağımsız İşçi Partisi ve İşçi Partisi’nde neler olup bittiğine yakından bakmak, bu partilere dikkat kesilmek de aynı ölçüde önemlidir. İlk sarsıntılar ya da deprem, evin duvarında çok büyük çatlaklar yaratmış olmalı, bu çatlaklarda Bolşevik-Leninistler, işçi hareketinin geniş bir kesimi arasında bir etkiye sahip olabilirler. Dikkatinizi sadece küçük bölümümüze değil, bu büyük organizmada olup biten her şeye yönlendirmeniz gerekiyor.

Bu mektup, biçim olarak kaba taslak kaleme alınmış bir metin. İçeriğini bile kontrol edebilmiş değilim, ama ben, sizin ifade edilen fikirlerin genel anlamını kavrayacağınıza inanıyorum…

Lev Trotskiy
15 Kasım 1931
Kadıköy
Kaynak

20 Ağustos 2021

, ,

Bolşevik Parti ve Trotskiy


Dünyada hiçbir bakanın görevinden ayrılması, Trotskiy’nin ayrılışı kadar tesirli olmadı. Dünyayı bu türden bakanlık krizlerine parlamentarizm alıştırdı.

Gelgelelim Trotskiy’ninki bir bakanlık krizi değil bir parti krizidir. O, Bolşevizm içindeki yenilgiye uğramış bir hizbi veya eğilimi temsil ediyor. Bakanlıktan ayrılışı çok ses getirdi. Bu sesi ise birkaç farklı husus besledi.

İlki, gözden düşen liderin sahip olduğu nitelik. Trotskiy, tarihimizin en ilginç karakterlerinden biri: O Rus devriminin lideri, Kızıl Ordu’nun örgütçüsü, parlak bir düşünür, komünist hareketin eleştirmeni. Tüm ülkelerin devrimcileri, Bolşevik kurmay heyeti ile Trotskiy arasındaki kavgayı yakından takip ettiler. Öte yandan gericiler, Trotskiy’nin muhalefetinin sovyet cumhuriyetinin dağılacağı süreci tetikleyeceğine dair ümitlerini gizleme gereği bile duymadılar.

Şimdi çatışma sürecini inceleyelim.

Trotskiy’nin sovyet hükümetinden ayrılmasına sebep olan tartışma, 1917’den beri Bolşevizmin tetiklediği en yoğun ve en ateşli tartışma idi. Bir yılı aşkın bir süre devam eden bu tartışma, Trotskiy’nin Komünist Parti Merkez Komitesi’ne sunduğu bir bildiri ile başladı. Ekim 1923 tarihli bu belgede Trotskiy, yoldaşlarının önüne, acilen çözülmesi gerektiğini düşündüğü iki sorunu koyuyordu: Ekonomi politikası dâhilinde bir “yönelim planı” ihtiyacı ve partide “işçi demokrasisi”ni esas alan bir düzenin tesis edilmesi ihtiyacı.

Bildiride Trotskiy, Rus devriminin yeni bir aşamaya girdiğini söylüyordu. Ona göre bu süreçte ekonomi politikası, tüm çabasını tarımsal ürün fiyatları ile endüstriyel ürün fiyatları arasındaki dengeyi tesis edecek daha iyi bir sınai üretimi örgütlemeye teksif etmeliydi. Ayrıca parti hayatı içerisinde gerçek bir “işçi demokrasisi” tesis edilmeliydi.

Onun tüm görüşlerine hâkim olan bu “işçi demokrasisi” anlayışını netleştirmek ve açıklığa kavuşturmak gerekiyor.

Devrimin savunulması meselesi, Bolşevik partiyi askerî bir disiplini benimsemek zorunda bırakmıştı. Partiyi, mücadelenin sınadığı en bilinçli unsurlar arasından seçilmiş isimlerden oluşan bir hiyerarşik yapı yönetiyordu. Kitleler, Lenin ve ona bağlı kadrolara tüm yetkileri vermişlerdi. Zira devrimin yaptığı işleri düşmanlarının sızmalarına ve saldırılarına karşı savunmak, başka türlü mümkün değildi.

Partiye kabul süreci kariyeristlerin ve kitleleri yanlışa sürükleyecek isimlerin saflara sızmasına mani olmak için yoğun kontrol işlemine tabiydi. İşin başından beri partide olan isimlerin kullandığı tabirle Bolşevik “eski muhafız alayı”, partinin tüm faaliyetlerini ve fonksiyonlarını yönetmekteydi. Tüm komünistler, mevcut durumun başka türlüsüne izin vermediğini kabul ediyorlardı.

Fakat devrim yedinci yılına girdiği vakit parti içerisinde “işçi demokrasisi”nden yana olan bir hareket oluşmaya başladı. Yeni gelen unsurlar, Bolşevizmin yönüne ve yöntemlerine karar verme noktasında aktif bir rol alma hakkının kendilerine verilmesini istiyorlardı. Bu yedi yıllık devrimci tecrübe, yeni bir kuşak meydana getirmişti. Söz konusu sabırsızlık, bir süre sonra komünist gençlik içindeki kimi hücrelerde mayalanmaya başladı.

Gençlerin taleplerine destek çıkan Trotskiy, eski muhafız alayının bir bürokrasi meydana getirdiğini söylüyordu. O, bu yapının gençlere verilecek ideolojik ve devrimci eğitim meselesini politik değil, pedagojik açıdan ele alan tarzını eleştiriyordu.

“Parti içerisindeki eski kuşağın sahip olduğu muazzam otorite genelde kabul görse de yeni kuşağın demokrasi çerçevesi dâhilinde kuracağı işbirliği olmadan bu eski muhafız alayının devrimci karakterini muhafaza etmesi mümkün değil. Aksi takdirde bu yapının bürokratizm batağına batması işten bile değil. Tarih, bu konuda birçok örnekle dolu. En yeni ve en etkileyici örnekse İkinci Enternasyonal’in başındaki parti liderlerinde görülen bürokratizmdir. Kautsky, Bernstein ve Guesde, neticede Marx ve Engels’in öğrencileriydi. Ama parlamentarizm koşullarında, parti organizmasının ve sendikaların doğal gelişiminin yol açtığı etki altında bu liderler oportünizmin safına geçtiler. Savaşın arifesinde eski kuşağın otoritesi üzerinden korunan sosyal demokrasinin o sağlam mekanizması, devrimin ilerleyişi önündeki en güçlü köstek hâline geldi. Biz eskiler, parti içerisinde öncü rol oynayan eski kuşak olarak kendimize şunu söylemeliyiz: Eğer parti, bürokratik unsurların gelişimine hoşgörü gösterecek olursa, devrimci ve proleter ruh zayıflayacak ve biz bu gelişmeye hazırlıksız yakalanacağız.”

Bolşevizmin kurmay heyeti, partinin demokratikleştirilmesi ihtiyacını görmüyor değildi. Ama o da itirazını, Trotskiy’nin tezini dayandırdığı sebepler üzerinden yükseltiyordu. Ayrıca Trotskiy’nin kullandığı dile karşı da tepkiliydi. Polemik zamanla gayet sertleşti.

Zinovyef, Trotskiy’nin sicilinin karşısına eski muhafız alayının sahip olduğu sicili çıkarttı. Eski ekibin içerisinde komünist devrimi kararlı ve tutarlı, yılları alan çalışma üzerinden hazırlayan, hep Lenin’in yanında olmuş, Zinovyef, Kamenef, Stalin, Rikof gibi isimler yer alıyordu. Trotskiy ise daha önce Menşeviklerin safında idi.

Onun yanında da önde gelen birkaç komünist bulunuyordu: Piyatakof, Preyobracenski, Sapronof vs. Karl Radek, Trotskiy’nin görüşleriyle merkez komitesinin görüşleri arasında uzlaşmanın sağlanmasından yanaydı. Pravda gazetesinde bu polemiğe dair birçok yazıya yer verildi. Trotskiy’nin tezleri, Moskovalı öğrenciler arasında büyük bir coşkuyla karşılandı.

Komünist Parti’nin geçen yılın başında toplanan on üçüncü kongresi eskilere yeşil ışık yaktı, böylece ama sonuç kısmında demokratikleşme formülünden yana duran kongre, Trotskiy’nin elindeki bayrağı aldı. Merkez komitesinin ulaştığı sonuçlara sadece üç delege itiraz etti ve buna göre oy kullandı.

Sonrasında Üçüncü Enternasyonal kongresi bu oylama sonucunu tasdikledi. Radek, Enternasyonal komitesindeki koltuğunu kaybetti. Rusya’nın büyük Avrupa güçlerince tanınması ve Rusya’daki ekonomik durumun iyileşmesiyle birlikte Leninist kurmay heyetinin konumu daha da güçlendi.

Bunlar olurken Trotskiy, Komünist Partisi Merkez Komitesi’ndeki ve Halk Komiserleri Konseyi’ndeki konumunu muhafaza etti. Merkez komitesi, kendisiyle kurduğu işbirliğine devam etme isteğinde olduğunu ortaya koydu.

Zinovyef o dönemde yaptığı bir konuşmada, mevcut gerilime karşın Trotskiy’nin nüfuzlu görevlerde kalmaya devam edebileceğini söyledi.

Yeni bir gelişmeyle birlikte gerilim biraz daha tırmandı. Trotskiy, 1917’de Ekim Devrimi süreciyle ilgili bir kitap yayımladı. Henüz İspanyolcaya çevrilmediği için bu kitabı okuyabilmiş değilim. Şu an elimin altında, Trotskiy’nin polemiklerini içeren son çalışmalarından oluşan kitabı Yeni Yol var.

Görüldüğü kadarıyla 1917, ayaklanma günlerinde eski liderlerin tavrına karşı Trotskiy’nin dillendirdiği bir talep. Leninist olduğu belli olan Zinoyvef, Kamenef, Rikof ve Milyutin gibi isimlerin oluşturduğu ekip, Lenin’in görüşlerini kabul etmedi. Bu durum partinin birliğini tehlikeye soktu. Lenin iktidarın alınmasını önerdi. Partinin büyük çoğunluğunca kabul gören bu teze karşı bahsi geçen ekip itirazını dillendirdi.

Bunlar olurken Trotskiy, Lenin’in tezine destek verdi ve tezin uygulamaya konulması noktasında onunla işbirliği yaptı. Trotskiy’nin yeni kitabı, Ekim günlerinde eski liderleri başka bir gözle ele alıyor. Hiç şüphe yok ki bu kitabında Trotskiy 1917’de, Bolşevizm için o en önemli momentte kimlerin yanlış bir tutum içinde olduğunu, kimlerin Leninist zihniyetin ve ruhun gerçek vârisi ve emanetçisi olduğunu ortaya koymaya çalışıyor.

İşte bu eleştiri, süreç içerisinde polemiklerin fitilini ateşledi ve ayrışmaya yol açtı. Bolşevik kurmay heyeti, Trotskiy’nin geçmiş incelemesini sert ve acımasız bir üslupla karşıladı. Herkesin de bildiği üzre Trotskiy, ortodoks bir Bolşevik değildi. Dünya savaşına dek o Menşevizmin safında idi. Çok sonra Leninist programdan ve taktiklerden yana bir konum alabilmişti. Bolşeviklerin arasına ancak Temmuz 1917’de katılabilmişti.

Lenin kendisinin Pravda yayın kuruluna dâhil edilmesi fikrine karşı çıktı. Lenin ve Trotskiy arasındaki yakınlaşma, ancak Ekim günlerinde gerçekleşebildi. Lenin, devrimin birçok önemli sorunu konusunda Trotskiy’den farklı düşünüyordu. Örneğin Trotskiy, Brest-Litovsk barış anlaşmasını kabul etmek istemedi. Lenin ise köylülerin iradesi karşısında Rusya’nın savaşı daha fazla sürdüremeyeceğini anladı. Kronstadt ayaklanmasında dile getirilen talepler konusunda da Trotskiy, bir kez daha Lenin’in karşısında yer aldı. Lenin, mevcut durumu ona uygun bir uzak görüşlülükle idrak etmekteydi.

Lenin, o süreçte köylülerin taleplerinin acilen karşılanmasının gerekli olduğunu görüyordu. Sovyetler’de yeni ekonomi politikasının yürürlüğe konulması ile ilgili tedbirlerin derhal alınmasını istedi. O günlerde Leninistler, Trotskiy’yi Bolşevizmi özümseyememekle suçladılar. Oysa şurası açık ki Trotskiy, eski Bolşevik ekiple bir olmayı hiçbir zaman becerememiş, kendisini onunla hiçbir şekilde tanımlamamıştı. Rusya’daki tüm sahneye Lenin hükmettiği ölçüde Trotskiy ile eski ekip arasındaki ilişki ve işbirliğinin düzeyini, sadece Leninist taktiklere bağlılık belirleyecekti.

Lenin’in ölümüyle aradaki bağ koptu. Zinovyef, Trotskiy’yi destekçileriyle birlikte komuta merkezine saldırmakla suçladı. Burada Zinovyef, Trotskiy’nin partiyi demokratikleştirme harekâtına atıfta bulunuyordu. İddiasına göre Trotskiy’nin eski kuşağın karşısına yeni kuşağı çıkartması, esasen demagojik bir hamle idi. Neticede Trotskiy, girdiği en büyük savaşı kaybetti. Partisi onu ağır bir dille eleştirdi ve ona yönelik güvenini yitirdi.

Ne var ki bu polemiklerin ortaya koyduğu sonuçlar bir ayrışmaya yol açmayacakmış gibi görünmüyor. Kronstadt olayında Lenin gibi sürece yön veren eski Bolşevik muhafız ekibinin liderleri ayaklanma bastırıldıktan sonra talepleri yerine getirdiler. Onlar, partinin demokratikleşme ihtiyacına ilişkin teze zımnen destek verdiler.

Bir devrim, kaderinin çizdiği yolu, liderleri olmadan veya onlar hilâfına ilk kez yürüyor değil. Belki de bu, tarihte büyük insanların o büyük fikirlerine kıyasla daha mütevazı bir rol oynadıklarını ispatlıyor.

José Carlos Mariátegui
31 Ocak 1925
Kaynak

Kitap PDF

12 Nisan 2018

,

Paris Komünü ve Trotskiy

Biz, Kasım 1917’de Petrograd’da iktidarı neredeyse hiç kan dökmeden, hatta hiçbir tutuklamayla karşılaşmadan ele geçirdik. Kerenski hükümetindeki bakanlar, devrimden hemen sonra serbest bırakıldılar. Dahası, iktidar Sovyet’e geçtikten sonra Kerenski ile birlikte Petrograd’a ilerleyen ve Gatchina’da hapse attığımız Kazak generali Krasnov, ertesi gün namus sözü verince serbest bırakıldı. Komün de uyguladığı ilk tedbirler dâhilinde böylesi bir “cömertlik” örneği sunmuştu. Fakat bu, bir hata idi. Sonrasında güneyde bizimle yaklaşık bir yıl savaştıktan ve binlerce komünisti öldürdükten sonra General Krasnov, bir kez daha Petrograd’a doğru ilerledi ama bu sefer Yudeniç’in ordusunun saflarında idi. Proleter devrim, Petrograd’da aristokratların güç kazanmasından sonra, bilhassa Kadetlerin, SR’ların ve Menşeviklerin örgütlediği süreç dâhilinde Çekoslovakların Volga’ya hâkim olmasından, komünistlerin toplu hâlde idam edilmesinden, Lenin’in canına kastedilmesinden, Uritski’nin öldürülmesinden vs. sonra daha da sertleşti.

Benzer türde eğilimlere, rüşeym hâlinde de olsa, Komün tarihinde de tanıklık ediyoruz.

Mücadelenin mantığı gereğince Komün, ilkesel olarak, yıldırmaya dönük girişimlerden yana saf tuttu. Kamu Güvenliği Komitesi, yukarıdan gelen emirlerle oluşturuldu ve komiteye destek verenlerin büyük bir kısmı, Kızıl Terör düşüncesinden yana idi. Komitenin görevi, “hainlerin kellelerini almak” (Resmi Gazete, Sayı. 123), “hainlerden intikam almak” (Sayı. 124) idi. “Yıldırma amaçlı eylemleri öngören” kararların başında, Thiers’in ve bakanlarının mülklerine el konulması, Thiers’in evinin harap edilmesi, Vendôme sütununun yıkılması ile ilgili kararlar geliyordu. Diğer önemli bir karar da rehinelerle ilgili olandı. Ele geçirilen ve Versay tarafından vurulan her bir Komünar ve Komün sempatizanı karşılığında üç rehine vuruldu. O dönemde Paris Emniyet Müdürü olarak görevlendirilmiş olan Raoul Rigault’nun tüm eylemleri, her zaman faydalı olmasa da, saf mânâda terörizm kapsamında değerlendirilebilecek türden eylemlerdi.

Yıldırma amaçlı tüm tedbirler, Komün’de önde gelen unsurlarda görülen, acziyet içerisindeki bir tür oportünizm yüzünden boşa düştü. Bu oportünistler, her şeyi bir oldubittiye getirerek, merhamet dilenen ifadelerin de yardımıyla, burjuvaziyle uzlaşmak için uğraştılar, aynı zamanda demokrasi kurgusu ile diktatörlük denilen gerçeklik arasında salınıp durdular. Aramızdan ayrılmış olan Lavrov, bu salınımı Komün ile ilgili kitabında muazzam bir biçimde aktarıyor:

“Paris’in farklı sınıflardan oluşan politik topluluğu dâhilinde zengin burjuvalar ve yoksul proleterler, liberal ilkeler temelinde, ifade özgürlüğü, toplantı özgürlüğü ve hükümeti eleştirme özgürlüğü türünden taleplerde bulundular. Devrimi proletaryanın çıkarları doğrultusunda zafere ulaştırmayı bilmiş olan, onun öncesinde, kurumlar üzerinden devrimin görevini yerine getiren Paris, özgür işçi sınıfı olarak yeni düzenin düşmanlarına karşı devrimci, yani diktatöryel tedbirler alınmasını talep etmekteydi.” [Pyotr Lavroviç Lavrov, The Paris Commune, 1919, s. 143-144]

Eğer Paris Komünü yıkılmayıp ara vermeden devam eden mücadelenin orta yerinde varolmaya devam etse idi hiç şüphe yok ki o, karşı-devrimi ezmek için giderek daha fazla sert tedbire başvurmak zorunda kalacaktı. Ama o zaman da Kautsky, insancıl Komünarlarla insanlıktan çıkmış olan Bolşevikleri karşı karşıya getirme imkânından mahrum kalacaktı. Ama öte yandan da muhtemelen Thiers, Paris proletaryasının kanını oluk oluk akıtma şansı bulamayacak, kaybeden, tarih olmayacaktı.

Lev Trotskiy

[Kaynak: Terrorism and Communism, Verso 2007, s. 74-75.]