I
“Gerçek şu ki ulus, burjuva bir olgudur.”
[Aimé Césaire, Sömürgecilik Üzerine Söylem]
İnternet
âleminin önde gelen sosyalist yayınlarından kabul edilen Jacobin dergisi’nin
Nisan 2026’da yayınladığı makale, Batı Afrika ülkesi Burkina Faso’nun
liderinden bahsederken öfkeli bir dil kullanıyor: Berlinli Siyaset Bilimi
Profesörü Bettina Engels, ““İbrahim Traoré, Thomas Sankara’nın varisi olmak
istiyor” diyor. Yazı, yazarın Review of African Political Economy [“Afrika
Politik Ekonomisinin Eleştirisi”] dergisi için yazdığı “Sosyalistten Çok
Pragmatik: Burkina Faso’nun Son Siyaseti Sankaracılığın Tekrarı Değil” başlıklı
ilk makalesinin devamı niteliğinde.
Amerikan
imparatorluğu ve müttefikleri, Küresel Güney’deki egemen uluslara her hafta saldırırken
(bkz.: İran, Venezuela ve Karayip balıkçıları), Engels ve Jacobin, ellerindeki
kürsüyü Afrika’nın halktan en fazla destek gören devrimci hareketlerinden birini eleştirmek için
kullanıyor.
Traoré’nin
çok sayıda askeri darbe girişimine karşı mücadele ettiği bir dönemde, bu sözde “solcular”ın
Burkina Faso Devrimi’nin mevcut aşamasının gayrimeşruluğuna dair bu tür
iddialarda bulunma ihtiyacı duymalarının sebebi nedir? Engels ve Jacobin, Traoré’nin
Burkina Faso’sunu neden “Sankaracılık” dediği şeye has duygu ve düşüncelere
ihanet etmiş bir şey olarak, bu kadar büyük bir hevesle tanımlıyorlar? Burkina
Faso halkının 2022’den beri elde ettiği somut maddi kazanımlara rağmen, bu
anlatıya Batı’daki “solcular” arasında neden hâlâ rastlanıyor?
Traoré’nin
iktidara gelmesinden bu yana geçen yıllarda, Burkina Faso halkının tanık olduğu
gelişmelerden bazıları şunlar:
*
2023: Yeni yönetim, gıda egemenliğini teşvik etmek amacıyla 2023-2025
Tarım ve Balıkçılık Saldırısı'nı (Offensive agro-pastorale et halieutique
2023-2025) uygulamaya koyuyor.
*
Ocak 2023: Traoré hükümeti, Fransa’yı “emperyalist devlet”
olarak nitelendirerek, Fransız büyükelçiliğini ülkeden çıkardı.
* Şubat
2023: 13 yıl boyunca Burkina Faso’da görev yapan tüm Fransız askeri
personeli ülkeyi terk etmeye zorlandı.
*
Temmuz-Eylül 2023: Mali ve Nijer ile birlikte Sahel Devletleri
İttifakı (SDİ) kuruldu ve Batı Afrika’da bağımsız,
sömürgecilik karşıtı bir hareketin önü açıldı.
*
Haziran 2024: Traoré yönetimi, Burkina Faso’nun iç ekonomisinin
can damarı olan tarım sektörüne yönelik büyük bir
devlet destek programı sağlayan Başkanlık Tarım Girişimi’ni başlattı.
*
Ağustos 2024: Burkina Faso’nun maddi zenginliğinin ana doğal
kaynağı olan madencilik/mineral endüstrisinin millileştirilmesi için ilk adımlar
atıldı. İlk aşamada ülkenin en büyük iki altın madeni millileştirildi. Burada
belirtmek gerekir ki, Burkina Faso dünyanın 13. büyük altın üreticisi, buna karşın, Afrika’nın en
yoksul bölgesindeki en yoksul ülkelerden biri olmaya devam etmektedir.
*
Nisan 2025: Fildişi Sahili merkezli milis grupları ve eski
Burkina Faso askeri personeli tarafından Traoré ve yönetimine karşı ilk geniş
çaplı suikast ve rejim değişikliği planı yürürlüğe kondu. Saldırı AFRICOM
Komutanı Michael Langley’nin ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi huzurunda
verdiği ifadede Burkina Faso’nun değerli maden
zenginliğinin millileştirmesi nedeniyle Traoré’yi ABD’nin ulusal güvenliği için
bir tehdit olarak ilan etmesinden sadece iki hafta sonra gerçekleşti. MintPress
News’in haberine göre, Amerikan
Büyükelçiliği, darbe girişiminden hemen önce Burkina Faso ile ilgili seyahat
yönergelerini “ülkeye seyahat etmeyin” olarak değiştirdi; Langley, ayrıca
isyandan önce ve sonra Fildişi Sahili Savunma Bakanı ile görüştü.
*
Haziran 2025: Madenlerin millileştirilmesi hamlesinin ikinci
dalgasında, Burkina Faso’daki en büyük beş altın madeninden Fransız
sömürgecileri kovuldu. Kısa süre sonra Burkina Faso
halkına hizmet eden tarımsal kalkınma amacıyla tüm kırsal araziler kamulaştırıldı.
*
Ocak 2026: Traoré yönetimi bir başka büyük darbe girişimini
engellendi. Başarısız rejim değişikliği girişiminin hemen ardından Burkina Faso
halkı, Traoré ve devrimci hükümete desteklerini göstermek için kitleler halinde
sokaklara döküldü. People’s Dispatch haberinde
aktarıldığı biçimiyle, “Burkina Faso’nun güney sınırının batısında Togo yer
alıyor. Burası, son komplonun ‘baş aktörü’ olan Burkina Faso’nun eski Yarbayı
Paul-Henri Damiba’nın memleketi.” Damiba, 2022’deki halk ayaklanması sırasında
Traoré tarafından görevden uzaklaştırılmıştı.
*
Mart 2026: Ülkenin kontrolünü cihatçı ve terörist gruplardan tamamen
geri almayı ana hedef olarak belirleyen ülke, 65 milyar dolarlık Ulusal
Kalkınma Planı’nı yürürlüğe koydu. (Business Insider Africa’nın
dediğine göre, “güvenlik sorunlarına
rağmen, hükümet, 2023’te ülke topraklarının yüzde 69’unu kontrol ediyorken bu
oran 2025 sonunda yüzde 73,56’ya çıktı.” Aslında “Güvenlik sorunları”, Batı
destekli cihatçı askeri güçlerce kuşatma altında olma halini tanımlamak için
kullanılan oldukça yanıltıcı bir terim.)
*
Haziran 2026: SDİ, Sahel Devletleri’ndeki köyler arasında
işbirliğini ve dayanışmayı teşvik etmek amacıyla tasarlanmış bölgesel bir
girişim olan Bölgesel Topluluklar Birliği’nin kurulduğunu duyurdu.
*
Temmuz 2026: Burkina Faso hükümeti, Yako belediyesinde tamamen
devlete ait ilk altın madenini hizmete açtı. Madenin “önümüzdeki 15 yıl içinde
yedi tondan fazla altın üretmesi ve 1.200’den fazla doğrudan ve dolaylı iş imkânı
yaratması bekleniyor.”
Tüm
bunlara rağmen Engels, “Traoré ve MPSR 2’nin [Traoré’nin partisi: “Vatansever Koruma
ve Yeniden Kurma Hareketi”] hangi alternatif demokrasi ve siyasi yönetim
fikrini temsil ettiği sorusu hâlâ cevabını bulamadığımız bir soru. Şimdiye dek
daha çok genelde ekonomik çıktı veya performans temelli meşruiyeti (nüfusun
temel taleplerini karşılamaya ve maddi yaşam koşullarını iyileştirmeye dayalı
meşruiyeti) temel alıyormuş gibi görünüyorlar” diyor.
Başka
bir deyişle, Engels ve Jakobenci “sol”a göre, Burkina Faso Devrimi’nin
yeni aşaması, anlık maddi kazanımlar sağlasa ve vatandaşlarının en acil
ihtiyaçlarından bazılarına cevap verse de, Batılı izleyicileri tarafından en
iyi ihtimalle bir tür kayıtsızlık ve kafa karışıklığı ile karşılanacak. Peki bu
izleyiciler, neden bu sonuca varıyorlar?
Soğuk
Savaş döneminden itibaren Amerikan imparatorluğu, Kübalı-Amerikalı komünist ve felsefe
profesörü Dr. Carlos L. Garrido’nun “Saflık Fetişi” olarak adlandırdığı
olguyu Batı dünyasının büyük bir bölümüne dayatmayı bilmiştir. Garrido, Saflık
Fetişi ve Batı Marksizminin Krizi adlı kitabında, Batılı “solcular”ın şu
gerçeği kavrayamamalarını eleştirir:
“Sosyalizm, emperyalizmin
ve ulusal burjuva sınıfının dış ve iç baskılarıyla karşılaştığında, devrimi
korumak için daha fazla ‘otoriter’ konum almak zorunda kaldı diye ‘ihanete uğramış’
sayılmaz. Sosyalizm, geri kalmış bir ekonomiyle karşılaştığında, kendi zıttıyla
ilişki kurması ve üretici güçlerini geliştirmek için yabancı sermayeye açılma sürecine
girmesiyle de ‘ihanete uğramış’ ya da (küçümseyici bir ifadeyle, Leninist
olmayan anlamıyla) ‘devlet kapitalizmine dönüştürülmüş’ sayılmaz. ‘Otoriterlik’
momenti ya da ‘yabancı sermayeye açılma’ denilen moment, Batı Marksistlerinin
bizi inandırmak istediği gibi sosyalizmin yok edici bir inkârı değil, özellikle
ilk aşamalarında, ‘saf’ sosyalizm anlayışına ait idealist kavramların
aşılmasını ifade eder. [...] Batı Marksistlerindeki saflık fetişinin kınayıp
durduğu ‘otoriterlik’ denilen şey, her durumda bir devrimin egemenliğini ve
sosyalist demokrasiyi korumak için gerekli bir bileşendir.”[1]
Aynı
şekilde, İtalyan Marksist militan Domenico Losurdo, bu eğilimi “iki Marksizmin
çatallanması” olarak adlandırıyor. Çığır açan kitabı Batı Marksizmi: Nasıl
Doğdu, Nasıl Öldü ve Nasıl Yeniden Doğabilir’de Losurdo, “farklı sosyo-ekonomik
bağlamların ve değişen kültürel geleneklerin Batı ve Doğu’daki Marksizmlerin
çatallanmasına nasıl katkıda bulunduğunu” aktarıyor. Gerçekten de, işaret
ettiği gibi, “Batı Marksizmi ile Doğu Marksizmi arasında herhangi bir çelişki
olmamalıdır. Aynı toplumsal sisteme ilişkin iki farklı bakış açısıyla karşı
karşıyayız; her ikisi de Lenin’in analizlerinden yola çıkıyor [ki bu analizler
de Marx’ın analizini temel alıyordu]. Başka bir deyişle, emperyalizmi ve kapitalizmi
sorgulayan iki tanınma mücadelesi söz konusu.”[2]
Pratikte
ise Marksizmin gelişimi ile Batı ve Doğu ülkelerinin “ilerici” politikaları
arasında gerçek çelişkilerin mevcut olduğunu görüyoruz. Batılı “solcular”, bu
farklılıkları düzenli olarak yurtdışındaki, özellikle de Küresel Güney’deki
devrimci hareketlerin “katışıklı halleri” veya “etkisiz yönleri” olarak görüp küçümsüyorlar.
Bunu yaparken, bu hareketlerin eylemlerini çevreleyen siyasi bağlama
körleşiyorlar veya bile isteye o bağlamın üzerini örtüyorlar.
Batılı
“solcular”ın saflık takıntısı ve Marksizmi yanlış anlamaları, büyük ölçüde,
Lenin’in 1916-1917’de ortaya koyduğu emperyalizmin özünü
kavrayamamalarından kaynaklanıyor. Domenico Losurdo meseleyi şu şekilde
açıklıyor:
“Batı’da komünizm ve
Marksizm, savaşı sona erdirmek ve kökünden söküp atmak için gerçek ve silahsa,
Doğu’da komünizm ve Marksizm-Leninizm, sömürgecilik ve emperyalizm tarafından
ezilme ve ‘aşağılanma’ halini sona erdirmek için gerçek ve ideolojik silahtır.”[3]
Losurdo’nun
Ho Chi Minh’in 1923’te Marksizm hakkındaki yorumlarından alıntıladığı bir başka
örnekte bu ayrıma vurgu yapılıyor.
“Marx, doktrinini belirli
bir tarih felsefesi üzerine kurdu. Hangi tarih? Avrupa tarihi. Peki ama Avrupa
nedir? Avrupa, insanlığın tamamı değildir.”[4]
Ho
gibi Küresel Güney’in sömürgecilik karşıtı liderlerinin etkili açıklamaları üzerinden
Losurdo’nun iki ayrı Marksizmi üreten çatallanma sürecine ilişkin tasvirin bizi
şu sonuca götürdüğünü söyleyebiliriz: “Doğu” Marksizminin felsefesinin özünde,
emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı iki yönlü mücadele yatmaktadır; bu, Batı
Marksist hareketlerinde sıklıkla eksik olan (veya tamamen bulunmayan) devrimci
bir hareketin çok önemli bir yönüdür.
Garrido
ise Batı’daki “sol” hareketleri Doğu’daki devrimci hareketlerden şu analizle
ayırıyor:
“Marx ve Engels’in ölümleri
sonrası yayımlanan çalışmaları üzerinden yeniden biçimlendirilen kitabi
yaklaşıma göre, kapitalizmin en çok geliştiği yerler, yani Batı Avrupa ve ABD,
sosyalizmin ilk olarak ulaşması gereken yerlerdi. Ancak, ilk başarılı devrim
Rusya’da (yani ‘en zayıf halka’da) gerçekleşti, ardından Çin, Kore, Küba,
Vietnam gibi üçüncü dünya ülkelerinde kök saldı. Bu bölgelerdeki sömürgeci,
yarı-sömürgeci ve yarı-feodal koşullar, bu sosyalist projeleri (saldırılara
karşı savunma yapmak ve egemenliği güvence altına almak için) güçlü bir devlet
inşa etmeye, (yaşam standartlarını yükseltip küresel eşitsizliği azaltmak
adına) üretim güçlerini, bilimleri ve teknolojiyi geliştirmeye odaklanmaya
mecbur etti.”[5]
Dolayısıyla,
kapitalist emperyalizme karşı mücadelede nesnel olarak üstün maddi kazanımları
temsil edenler, ABD ve Avrupa’nın sözde modern cumhuriyetleri değildir.
Toplumda işçi sınıfının çoğunluğunun yararına olacak şekilde derin ve temel
değişikliklerin katalizörü olarak öncelikle Rusya, Çin, Kore, Vietnam ve Küba’daki
köylü ve işçi sınıfı ayaklanmaları rol oynamıştır.
Ancak
en “ilerici” Batılıların bile birçoğuna göre, “sosyalizmin Doğu’da elde ettiği
başarı, saf olmamasından dolayı bir başarısızlık olarak kabul edilirken, Batı’daki
başarısızlığı ise saflığının korunmasından dolayı bir başarı olarak kabul
edilir.” Bu şekilde, “Batılı Marksistlerin sosyalizm fikirlerini korumaya
çalıştıkları saflık, sosyalizmin gerçeğine zarar vermektedir.”[6] Bu, sol
görüşlü olduğunu iddia eden birçok Batılının fark edemediği bir gerçektir.
Garrido ile Losurdo’nun çalışmalarının özünde bu önemli mesaj yatmaktadır.
Burkina
Faso’daki devrimci hareketler, hiçbir zaman açıkça Marksist-Leninist bir
program izlememiş olsa da, yukarıdaki teoriyi kullanarak, Bettina Engels ve arkadaşlarının,
Traoré önderliğindeki ülkenin devriminin mevcut aşamasına ilişkin analizlerinde
Batı’ya ait saflık takıntısının belirgin özelliklerini sergilediklerini söyleyebiliriz.
Jacobin
dergisinde
makale, “askeri bir hükümetin alternatif olup olamayacağı ve amaçların araçları
haklı çıkarıp çıkarmadığı” sorusunu sorarak başlıyor. Ancak , Traoré’nin
Burkina Faso’da iktidara gelmesinden önce cihatçı terörist grupların ülkenin
topraklarının neredeyse yarısını kontrol ettiği gerçeği göz ardı ediliyor. Madem Burkina Faso halkının
elinden doğal kaynaklarını nasıl kullanacağını bizzat kendisinin tayin etmesiyle
ilgili hakkı alınıyor, o vakit bu halk askeri müdahaleden başka hangi yola
başvursun? Ülkenin bu türden karmaşık yönlerini Engels ve onun analizini
destekleyen Jacobin dergisi “solcular”ı hiç görmüyorlar.
Bugün
Burkina Faso’daki şiddetin büyük çoğunluğunu gerçekleştiren Cemaat Nusretü’l-İslam
ve’l-Müslimin (CNİM) gibi gruplar, Amerikan istihbaratı, askeri/savunma
personeli ve özel taşeronların geniş ağıyla bağlantılı olduğu kanıtlanmış
uluslararası terör örgütü Kaide ile doğrudan ilişkili. Gazeteci Max Blumenthal’ın
The Management of Savagery: How America’s National Security State Fueled the
Rise of Al Qaeda, ISIS, and Donald Trump [“Vahşetin Yönetimi: Amerika’nın
Ulusal Güvenlik Devleti Kaide, IŞİD ve Donald Trump’ın Yükseliş Sürecini Nasıl
Besledi”] isimli kitabı türünden eserler bu olguyu, eski hükümet yetkilileri ve
uluslararası topluluk içindeki uzmanlarla yapılan birincil kaynaklar ve
röportajlar üzerinden inceliyor. Nitekim, Engels’in Review of African
Political Economy dergisinden Jeffrie Quarsie’nin kaleme aldığı “Fransa
Sahel’de Terörizmi Finanse Ediyor mu?” başlıklı makalesi, Fransız askeri varlığı ile
2007 ve 2022 yılları arasında cihatçı teröristlerin şiddet eylemlerinde yaşanan
yüzde 2.000’lik artış arasındaki rahatsız edici bağa vurgu yapıyor. Görebildiğimiz
kadarıyla Engels analizinde bu türden gerçekleri dikkate almamayı tercih
ediyor.
Batılı
eleştirmenlerin çoğu, Traoré yönetiminin (genel manada SDİ ittifakının)
hareketinin tümüyle anti-emperyalist karakteri nedeniyle, Batı’nın
askeri yardımından pratikte uzaklaştığı gerçeğini bile isteye göz ardı ediyor.
Traoré ve onunla ittifak kuran liderler, Sankara’nın kırk yıl önce belirttiği
gibi, “Batı’nın refah ve yardım politikalarının bizi yalnızca
düzensizleştirdiğini, boyunduruk altına aldığını, kendi ekonomik, politik ve
kültürel işlerimizden sorumlu olma duygumuzu elimizden aldığını” kabul
ediyorlar.[7]
Engels,
Traoré yönetiminin “otoriter” veya “pragmatik” önlemlerini bu bağlamı göz
önünde bulundurarak yorumlamak yerine, onu “2019’dan beri artan Fransız karşıtı
duyguları sahiplenmek ve bunu hükümetine destek sağlamak için kullanmak”la
suçluyor. Traoré’nin rolü, halkını yabancı bir sömürgeci güce karşı yönetmek
yerine, zaten var olan sömürgecilik karşıtı eğilimlerden yararlanarak iktidarı
demokratik olmayan amaçlar için kullanmakla sınırlı tutuluyor. Engels’e göre,
Burkina Faso’da var olan siyasi bağlamı ele almayı reddedenler, Traoré ve
Burkina Faso Devrimi'nin mevcut aşamasının kesinlikle demokratik olmadığı, bu
nedenle kınanması gerektiği yönündeki analizine payanda olmaktan gayrı bir işe
yaramıyorlar.
Engels’in
Traoré’yi istismar etmekle suçladığı Fransız karşıtı duygunun, seksenlerden
beri Burkina Faso’da ve daha uzun süredir Batı Afrika’nın genelinde mevcut
olduğunu kabul etmeliyiz. Bu karşıtlık hiç de yeni bir olgu değil. İlgili
karşıtlığın bir şekilde haksız veya tesadüfi olduğu imasında bulunmak, bir
asırdan fazla ortada olan somut kanıtı görmezden gelmektir. Bu hususu göz
önünde bulundurarak, Sahel’de bugün gerçekleşen politik-ekonomik dönüşümlerin
neden “otoriter” olarak nitelendirilmesi gerektiği sorusunu sormaya
başlayabiliriz. Bu dönüşümler, tam olarak kimin için “otoriter”dirler? Eğer
Traoré yönetimindeki Burkina Faso “otoriter” ise, Batı Avrupalı sömürgeci
elitin Afrika halkına karşı yürüttüğü yüzyıllar süren savaşını ve uyguladığı
baskıyı nasıl tanımlayacağız?
Engels’in
gözlemlerinde, Batı Avrupa emperyalizminin acımasız mirasının ortaya koyduğu
biçimiyle, ABD ve Fransa’nın Sahel’e yönelik askeri müdahalesinin Burkina Faso
halkının çıkarlarına hizmet etmediğine dair görüşe hiç rastlanmıyor. Oysa bu
müdahale halkın çıkarlarını ayaklar altına alıyor.
Her
iki makale, Batı ülkelerinin sicilinden hiç bahsetmiyor. AFRICOM denilen
beynelmilel sömürgeci mekanizma üzerinden yürütülen terörizmle mücadele
harekâtlarından dem vurulmuyor. Batı Avrupa merkezli işletilen, başını ABD’nin
çektiği bu mekanizmanın adı geçmiyor. Çok sayıda rapor, Batı Afrika’daki yabancı askeri
faaliyetlerde yaşanan artışın, terörist şiddetteki hızlı artışla doğrudan
ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.
Engels,
Burkina Faso Devrimi analizine saflık fetişizmini temel alan bakış açısını tatbik
etmek suretiyle okurun odağını Traoré yönetimindeki Burkina Faso işçi sınıfının
temel başarılarından (ki bunların çoğu, gerçekten de Sankara döneminin halkçı
politikalarının yansımaları) uzaklaştırıp, Batı Afrika’da ABD/Fransa destekli
liberal hegemonyanın varoluşsal tehditle yüzleşmesini, Batılıların rahatsız
olmalarını sağlayan adımlarını eleştirmeye sevk ediyor.
II
“Ezilen
halk kitlelerinin sömürgecilik karşıtı mücadelesi karşısında kendisini korumaya
çalışan emperyalizm, kitlelerin karşısına yeni sömürgeciliği çıkarttı. Yeni sömürgecilik,
güçten yoksun görünür olma imkânıdır. Karşınızda bir Afrikalı cumhurbaşkanı
vardır ama tüm ülke eski sömürgeci efendisinin, Fransa, Belçika ya da İngiltere’nin
kontrolü altındadır.”
[Kwame
Turé & Charles V. Hamilton, Black Power: The Politics of Liberation]
Berlinli
Profesör Dr. Bettina Engels, Sahel bölgesindeki siyasetin inceliklerini kabul
etmeyi reddetmesinin yanı sıra, Jacobin’deki makalesinin önemli bir bölümünde Traoré’yle
ilgili sosyal medyadaki abartılı ifadeler üzerinde duruyor. Yazar, bilhassa
gençler nezdinde oluşan, politik ve ekonomik yapılarda önemli bir değişim yaşanmasına,
yani “yeni sömürgeci-emperyalist sömürü ve tahakkümün sona ermesine dönük güçlü
arzu”nun “Traoré’nin Pan-Afrikacı bir devrimci olarak nitelendirilmesine"
yol açtığını söylüyor.
Burkina
Faso Devrimi’nin, hayati öneme sahip bağlamına ve ülkenin insanlarının maddi
koşullarına dair somut analizden mahrum bırakılan geniş kapsamlı sosyo-ekonomik
etkileri, önemsiz bir ego ve kimlik siyaseti oyununa indirgeniyor.
Bir
saflık fetişistinin amacı tam da budur. Dr. Carlos L. Garrido’nun The Purity
Fetish and the Crisis of Western Marxism [“Saflık Fetişi ve Batı
Marksizminin Krizi”] adlı eserinde belirttiği gibi, Engels’in Traoré önderliğindeki
Burkina Faso Devrimi’ne dair analizinde “Olaylar, artık kendi hareketleri ve
karşılıklı bağlantıları içinde görülmez, soyut ve şeyleşmiş bir şekilde ele
alınırlar. Sosyalizm, katı bir tanıma kavuşur. Bir şeyi ‘sosyalist’ olarak
adlandırabilmek için gerçekliğin karşılaması gereken bir dizi özelliğe sahip
olması gerekir.”[8]
Ne
Traoré ne de Sankara, Burkina Faso’yu ulusal bir proje olarak komünizme doğru
yönlendirme arzusunda olduklarını iddia eder. (Sankara konuşmalarında sık sık
Marx ve Lenin’den alıntılar yapmış ve açıkça sosyalist bir Afrika toplumunun
yeniden inşasını savunmuştur). Sankara, 1985 tarihli bir röportajında şöyle diyor:
“Şimdilik
anti-emperyalistim. Yoldaş başkanınız olarak konuşuyorum,
durum böyle. Bunun belirli bir ideolojinin ürünü olduğunu düşünüyoruz. Halkımıza, özellikle
de liderlerini etiketlemekle uğraşmayan, onları her şeyden önce devrimci
eylemleriyle değerlendiren insanlara faydalı olmak bize yeter.”[9]
Traoré
de hem konuşmalarında hem de uygulamalarında aynı yolu izliyor gibi görünüyor.
Ne yazık ki, her iki lider için de Engels ve Jacobin’in kullandığı saflığa
takıntılı bakış açısı, Burkina Faso’nunki gibi anti-emperyalist devrimci
hareketlere de aynı ölçüde uygulanıyor.
Engels,
yazısında mevcut konumunu pekiştiriyor: Traoré’nin “Sankaracılığın bayrağını
taşımaya layık bir figür” olduğuna dair fikri eleştiriyor. Bu önemli, çünkü
makalenin bu noktasında Engels ve Jacobin, zımnen onay vermemeyi esas
alan çizgiyi aşıp temelsiz eleştirinin çukuruna yuvarlanıyor. Engels, iki lider
arasındaki kıyaslamanın “sadece sınırlı ölçüde geçerli” olduğunu, “ama kamuoyunun
söylemini etkilediğini, Traoré’nin kendisinin de meşruiyet kazanmak için
Sankara’ya zımni atıflarda bulunduğunu” söylüyor.
Engels,
kanıt olarak neredeyse tamamen Traoré hükümetinin muhalif partileri ortadan
kaldırdığı, STK’ları ve sivil toplum örgütlerini kısıtladığı ve muhalefeti
şiddetle bastırdığı gerçeğine sırtını yaslıyor (böylece imparatorluğun
müttefikleri tarafından her zaman öfkeyle karşılanan tarım ve sanayinin
millileştirilmesi meselesini ustaca geçiştiriyor). Son değindiği husus için kanıt
olarak, Vayiyan olarak bilinen sivil milislerin, halk hükümetine karşı
çıkan insanlara zulmettiği iddiasını dile getiren Nijerli siyaset bilimci Abdurahman
İdris’in çalışmalarına atıfta bulunuyor. Şimdi bu argümanları
sırasıyla ele alacağız.
Engels'in
öne sürdüğü varsayımlarda çok sayıda sorun var: Traoré, hiçbir yerde “Sankaracılığın
meşalesini devraldığını” iddia etmiyor. Bu, yazar tarafından açıklama
yapılmadan içine tıkıldığı ideolojik bir kutu. Burkina Faso Devrimi’nin
ilk aşamasında Thomas Sankara’nın yaptığı gibi, Traoré de her zaman bunun ülke
çapında faal olan bir halk hareketi olduğunu, çoğunluğun en acil maddi
ihtiyaçlarını karşılayarak ülkenin emekçi kitlelerinin müşterek hedeflerine
doğru çalıştığını vurguladı.
Dolayısıyla,
Burkina Faso’da görülen kapsamlı reformlar, Traoré’nin keyfi olarak çıkardığı
diktatörlük kararnamelerinin bir ürünü değil. Dahası, Halk Yasama Meclisi büyük
ölçüde Burkina Faso’da eğitim görmüş profesyonellerden ve yerel köy
liderlerinden oluşuyor. Bu da onu, çoğu şirketlere bağlı elitlerin yönettiği
Batı “demokrasi”sine kıyasla, seçmen kitlesini çok daha iyi temsil eden bir
hükümet organı haline getiriyor. Bu mantık uyarınca, Eylül 2025’te yürürlüğe
konula LGBTQ karşıtı aile reformu programı
türünden Traoré hükümetinin yasama alanında attığı tartışmalı ve sorunlu adımlar,
(Batı’da sıklıkla görüldüğü üzere) küçük bir elit sınıfın entrikalarının ürünü
değil, Burkina Faso halkının çoğunluğunun öncelik verdiği gerçek değerlerin
somut ifadeleri.
Batı’da
söylenenlerin aksine, Traoré, bir diktatör değil. Burkina Faso’da yasama organı
işleyen Geleneksel Yasama Meclisi’nin (GYM) üyelerine hükümetin internet
sitesinden kolaylıkla ulaşılabiliyor.
Meclisin başında, Cenevre’de eğitim görmüş (Batılı ilerici kesimler, nasıl
oluyorsa, beyin yıkama faaliyetlerinin antidemokratik müstebiti İsviçre’den
korkuyor!), Burkina Faso hükümeti tarafından büyük ölçüde desteklenen Thomas
Sankara Üniversitesi’nde hukuk dersi vermek için ülkeye geri dönmüş üniversite
profesörü Osman Buguma bulunuyor. Yasama organının milletvekili Assita B.
Françoise Romaine Bailou, Traoré tarafından ülkede cinsiyet eşitliğinin zeminini
güçlendirmek için kurulan, uzmanlardan oluşan Burkina Faso Cinsiyet, Sağlık,
Sosyal Eylem ve İnsani İşler Komisyonu isimli kalıcı komisyonun (CGSASH) başkanlığını yapıyor. Bu
ilerici çabalar, Engels ve Jacobin’in makalelerinde hiç dile
getirilmiyor.
Thomas
Sankara, 1985’te Burkina Faso Kadınları Birliği’ni kurdu. 1987’de Blaise
Campaoré birliğin kapısına kilit vurdu. Sankara’nın yapıp ettkilerine yönelik
tepkiler, Jacobin gibi sözde solcular tarafından arınık bir nostaljinin
pembe ışığıyla ele alınıyor. İnsan Jacobin’in siyasi
partileri yasaklayan, işçi sınıfı çoğunluğunun diktatörlüğüne doğru adım adım
ilerleyen Sankara’ya onay verip vermediğini merak ediyor.[10]
Dahası,
yasama organının 71 üyesinden en az beşi Fulani/Pulaar etnik grubuna mensuptu:
Davud Diallo, Osman Diallo, Mümin Dialla, Ly Hama ve Mamadu Yaro. Bu durum,
Engels’in kaynağı olan Dr. İdris’in Burkina Faso’da “bazılarının soykırım
olarak adlandıracağı” sistematik Fulani karşıtı şiddet suçlamasıyla ilgili. İnsan Hakları İzleme Örgütü de aynı
şekilde halk milislerinin ve Burkina Faso ordusunun suiistimallerini rapor etmiş, ancak Batı’nın egemen,
anti-emperyalist ve anti-sömürgeci ulusların liderlerini şeytanlaştırmakla
ilgili tepkisini kışkırtmak adına önemli bağlamı kasten göz ardı etmektedir.
Doğru,
cihatçılar şu anda Fulani nüfusunun yoğun olduğu Burkina Faso-Mali sınırındaki
bölgeyi işgal ediyor. Ancak bu demek değil ki, Burkina Faso ordusunun cihatçı
saldırılara (çoğu Fulani isyancısını da içeriyor) verdiği cevap, kasıtlı bir
etnik temizlik girişimine denk düşüyor. Dünyanın dört bir yanında, özellikle de
Sudan ve Çad’ın Sahel bölgesinde yaşananlar da dâhil olmak üzere, birçok
gerçek soykırımın gerçekleştiği bir dönemde, silahlı bir çatışmaya gelişigüzel
bir şekilde etnik temizlik etiketi yapıştırmak, özellikle de Burkina Faso, Batı’nın
yeni sömürgeciliğine karşı kendini savunduğu koşullarda, daha da yanıltıcı hale
geliyor.
Dr.
İdris, sivil milisler (Vayiyanlar) kavramına da benzer bir indirgemecilikle
yaklaşıyor. Onları, hükümet destekli silahlı gruplar olarak takip eden yazar, elindeki
gücü kötüye kullanan, yerel halka karşı suç işleyen “seyyar terörist çeteler”
olarak tasvir ediyor. Bu, gerçeklerden çok uzak bir değerlendirme: Somali’nin
bağımsız medya kuruluşu Daljir Media’nın Burkina Faso’nun başkenti Ugadugu’dan,
2025 darbe girişimlerinden birinin ardından X’e yüklediği bir video, Traoré’nin başkanlık sarayının
dışında ve işlek kavşaklarda geceyi geçiren bir grup sivilin röportajını aktarıyor.
Başkanlık sarayının içinde ve çevresinde neden uyudukları sorulduğunda, genç
bir adam, “ülkemize duyduğumuz sevgi yüzünden” diye cevap veriyor (bunu
mükemmel bir İngilizceyle söylüyor, çünkü muhtemelen Somalili olan röportajcı,
röportaj yaptığı Burkina Fasolu genç gibi geçmişte Fransızca konuşan bir
millete mensup değil).
Dr.
İdris’in çizdiği yozlaşmış, şiddet yanlısı milisler tablosunun aksine, Vayiyanlar,
çoğunlukla ülkelerinin sömürgecilik karşıtı devrimi uğruna hayatlarını
tehlikeye atmaya hazır, hafif silahlı sivillerden oluşuyor. People's
Dispatch gibi diğer güvenilir, bağımsız medya kuruluşları da bu gerçeği vurguluyor. Neden bu gerçek, Dr. İdris ve
onu destekleyen Batılı medya kuruluşlarının kulaklarına hiç ulaşmıyor.
İnsan
Hakları İzleme Örgütü (HRW) raporu, Jacobin’deki makaleden bir
ay sonra, tam da vaktinde yayınlanıyor. Bilindiği üzere, HRW gibi Amerikan STK’larının
Küresel Güney’deki anti-emperyalist hareketler hakkında adil ve doğru haber
yapma konusunda sicili pek parlak değil. Raporda kullanılan birincil kaynak,
cihatçı gruplar ile Burkina Fasolu gönüllü savunma güçleri arasındaki
çatışmaların sona ermesinden sonra çekilen ve yüzden fazla Fulani köylüsünün
öldüğü bir videodan oluşuyor. HRW raporu, STK’nın ABD’de eğitim görmüş “Kıdemli
Sahel Araştırmacısı” Ilaria Allegrozzi’nin görüşlerini temel alıyor. İtalyan araştırmacı
da raporunda Burkina Faso merkezli hiçbir kaynağa veya yayın organına atıfta
bulunmuyor.
Bu
şüpheli durumlar, İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) ve Amerikan rejimine bağlı
diğer STK’ların haber yapma tarzının ana özellikleridir. Bu eğilime dair başka
örneklere Joe Emersberger ve Anti Empire Project’in (Justin Podur) 2021
tarihli Extraordinary Threat: The US Empire, the Media and Twenty Years of
Coup Attempts in Venezuela [“Olağanüstü Tehdit: ABD İmparatorluğu, Medya ve
Venezuela’da Yirmi Yıllık Darbe Girişimleri”] adlı kitabında ve Jeremy Kuzmarov
ile Daniel Kovalik’in 2025 tarihli Syria: Anatomy of Regime Change [“Suriye:
Rejim Değişikliğinin Anatomisi”] adlı eserinde kolaylıkla bulunabilir.
İnsan
Hakları İzleme Örgütü (HRW), Dış İlişkiler Konseyi, Uluslararası Af Örgütü,
Brookings Enstitüsü, Stratejik Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS), InSight
Crime gibi sözde “tarafsız” kâr amacı gütmeyen kuruluşlar ve düşünce
kuruluşları, yeni sömürgeciliğin amaçlarına ulaşılsın diye çalışma yürütüyorlar.
ABD imparatorluğunun haber medyasıyla ilgili uyguladığı hain stratejisinin iç
işleyişine dair derinlikli bir çalışma ile ilgilenen herkes, Michael Parenti’nin
1986 tarihli başyapıtı Inventing Reality’ye [“Gerçekliği İcat
Etmek”] bakmalıdır.
İnsan
Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) bu katliamın gerçekleştiğini iddia ettiği Burkina
Faso'nun Solenzo köyünün neredeyse tamamen cihatçı teröristlerin kontrolü
altında olduğu göz önüne alındığında, Allegrozzi’nin ABD merkezli STK adına öne
sürdüğü iddiaları teyit etmek pek mümkün değil. Gönüllü güçlerinin bu
katliamları gerçekleştirmediğini söyleyen Burkina Faso hükümeti, Cemaat
Nusretü’l-İslam ve’l-Müslimin (CNİM) gibi cihatçı grupların Fulani köylülerini işe
aldıklarından, köylüleri insan kalkanı olarak kullanmak, onları Burkina Faso
güçlerine karşı savaşmaya zorlamak gibi insanlık dışı yöntemlere başvurduklarından
söz ediyor.
Tüm
bu gerçekler ışığında okur, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) Küresel Güney
ile ilgili haberlerine şüpheyle yaklaşmalıdır. Bu tür STK’ların Amerikan
toplumu içindeki stratejik rolü, ABD imparatorluğunun yalnızca yurtdışındaki
halk hareketlerini karalamakla kalmayıp, yeni sömürgeciliğin devam eden
baskısını da sürdüren anlatıları yaymasına imkân sağlıyor. Olağanüstü Tehdit
isimli kitapta dile getirildiği biçimiyle:
“İsrail örneğinde,
ölenlerin neredeyse yüzde yüzünün Filistin tarafında olduğu ve ölü sayısının
binlerce olduğu halde, Batı medyasının Filistinlileri genellikle şiddete daha
fazla başvuran taraf olarak takdim etmeyi bildiğini aklınızdan çıkartmayın. En
iyi ihtimalle, taraflar, aynı ölçüde şiddet yanlısı ve suçlu olarak tasvir
ediliyorlar. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü de bu yanlış
yaklaşımı benimsiyor.”[11]
Bu
strateji, Amerikan imparatorluğunun Sahel’in egemen halklarıyla ilgili
entrikaları için fazlasıyla yararlı olduğunu ispatlıyor.
III
“Gebermekte
olan sömürgecilik, yeni sömürgeciliğin teşkil ettiği uluslararası koalisyonlarda
yeniden diriliyor. Rekabet halindeki bu kuruluşlardan oluşan koalisyonlar, en
güçlü emperyalizmin, yani Amerika’nın egemenliği altında finansal tekelin
kazandığı küresel niteliği yansıtıyor.”
[Kwame Nkrumah, Yeni Sömürgecilik: Emperyalizmin Son
Aşaması]
Gördüğümüz
üzere, Dr. Bettina Engels’in makalesinde ve Jacobin’deki çalışmada ortaya konulan analiz, hem
Burkina Faso’nun bir ulus olarak hem de Sahel bölgesinin içinde somutta var
olan karmaşık kültürel yönlere kesinlikle yer vermiyor. Batı ülkelerinde
yaşayan insanlar olarak biz, bazı politikalar ve reformlarla ilgili ahlaki ve
etik kaygılar taşıyor olsak bile, bu kaygıların gerçekte karşılıkları
olduklarını kabul etmemiz için, bunların ortaya çıktığı bağlamı anlamamız
gerekiyor.
Engels,
Traoré yönetiminin, halktaki huzursuzluğu bastırmak için “Sankaracılık” kisvesi
altında reformlar yaptığını söylüyor. Bunu iddia eden kişinin, Burkina Faso
halkının büyük çoğunluğunun içinde bulunduğu nesnel koşulları temelden yanlış
anladığını görmek gerekiyor. Burkina Faso halkı için Sankara gerçekten de
direnişi ve daha parlak bir geleceğe dair umudu temsil ediyor, oysa Sankara, tek başına
Burkina Faso Devrimi değil, aynı şey, Traoré için de geçerli.
Thomas
Sankara, uzun zamandır dostu olan, NATO destekli hain Blaise Campaoré
tarafından öldürülmeseydi, muhtemelen bugün hâlâ yaşıyor olurdu. Campaoré ise
şu anda Fildişi Sahili’nde (darbe girişiminde bulunanların çoğunun geldiği ülkede!)
sürgünde huzur içinde yaşıyor. Burkina Faso halkı, Sankara’nın ölümünün
sonuçlarını kabullenmiş durumda. Bu gerçeği inkâr edenler, Campaoré’nin
Sankara'nın devrimci hareketinin ortadan kaldırdığı birçok neoliberal reformu
yeniden uygulamaya koyduğu 1987-2014 yılları arasındaki Burkina Faso tarihinin
acı dolu dönemini görmezden geliyorlar.
Şaşırtıcı
bir şekilde, Engels, Jacobin dergisindeki makalesinde, Campaoré’den
sadece “Sankara’yı deviren adam” olarak bahsediyor. Campaoré’nin Batı
tarafından onaylanan politikalarının, bu dönemde Burkina Faso işçi sınıfının
devrimci kazanımlarının çoğunu nasıl ortadan kaldırdığı gerçeğini tümüyle göz
ardı ediyor.
Burkina
Faso Devrimi, Sankara olmadan da yaşamaya devam ediyor. Bu, sadece Traoré’nin
kızıl bere takmış görüntüsüyle değil, yönetiminin Burkina Faso halkının kendi
kaderini tayin etme hakkını kullanmasını güvence altına almasıyla da mümkün
oluyor. Hain Campaoré’nin 2014’te sürgüne kaçmasına neden olan halk hareketi,
bugün görülen olaylarla bağlantılı. Bununla birlikte, halktan destek gören bir
işçi sınıfı hareketinin can damarını tek bir adamın veya bir grup insanın put kırıcılık
kaynaklı karizmasına atfetme hatası, Batı’nın en çok yaptığı hatayı, Engels ve Jacobin’de
de karşımıza çıkıyor.
İşte
bu bağlamda Traoré, Burkina Faso’nun Batı dünyasıyla olan bağlarını koparmakla
kalmıyor, aynı zamanda ülkeye ait kaynakları işçi sınıfı maddi kazanımlar elde
etsin diye, kaynakları doğrudan ülke ekonomisine teksif ediyor: arazi, traktör,
otobüs, kamyon, gübre, beton ve diğer altyapı araçlarını bizzat devlet temin
ediyor. Burkina Faso halkı, Batı sömürgeci çıkarları tarafından çok uzun
zamandır bu ihtiyaçlardan kasıtlı olarak mahrum bırakılmıştır. Batılı “solcular”,
bu mahrumiyeti yeni sömürgeciliğin mirasına bağlamak yerine, bunun öncelikle Traoré
gibi halktan destek gören liderlerin sergilediği “otoriter”, “muhafazakâr” veya
“gerici” eğilimlerden kaynaklandığını varsaymak suretiyle hata yapıyorlar.
Dr.
Carlos L. Garrido’nun bahsini ettiği saflık takıntısını[12] somut
ifadelere kavuşturan Engels, Burkina Faso halkına yönelik baskının
sorumluluğunu, gerçek zalimlerin (kapitalist emperyalizm sistemin önünü açan,
onu muhafaza eden Batılı politik-ekonomik elitlerin) sırtından alıp, şiddet
araçlarına başvuran bir sömürgeci kuşatmayı aktif olarak engellemeye çalışan
halkın devrimci hareketinin sırtına yüklüyor.
Ayrıca,
Engels ve Jacobin’in Burkina Faso’daki mevcut duruma uyguladığı saflık
takıntısı, Traoré gibi işçi sınıfına mensup isimlerin, onları aktif olarak
baltalamaya ve yok etmeye çalışan şehvet düşkünü, iktidar hırsı olan elitlerle
aynı değerlere sahip olduğu değerlendirmesine yol açıyor. Traoré’nin 2022’de
iktidara gelmesinden bu yana Burkina Faso’da yaşanan somut maddi değişiklikler
bu tür iddiaları çürütüyor.
Sankara’nın
1983’teki “Siyasi Yönelim” başlıklı konuşmasında da belirttiği gibi:
“Emperyalizm her yerde.
Yaydığı kültürle, yanlış bilgilerle bizi onun gibi düşünmeye, ona boyun eğmeye
ve tüm manevralarına uymaya zorluyor. Tanrı aşkına, emperyalizmin yolunu kesmek
zorundayız. [...] Lumumba’ları, Cabral’ları ve Kvame Nkruma’ları katleden,
emperyalizmdir.”
Eğer
Traoré yönetimindeki Burkina Faso, Engels ve Jacobin’in iddia ettiği
gibi Batı’nın “saflık” ölçütlerine uygun hareket etseydi, muhtemelen o da Sankara’nın
1987’de kaderini tayin eden süreçte görüldüğü üzere, emperyalizmin
kurbanlarının o uzun listesine dâhil olurdu.[13]
Batı
kaynaklı analizler, Burkina Faso’nun kınanması gereken, Rusya ile stratejik
ortaklık kurması ile ilgili politikasına dair temelsiz tespitlerde
bulunuyorlar. Çoğu Batılı yayın organı, Ugadugu’da düzenlenen mitinglerdeki Rus
bayraklarından ve Rus madencilik şirketleriyle yapılan sözleşmelerden bahsetme
fırsatını hiç kaçırmıyor. Ancak, “Madem Amerikan
imparatorluğu istediği güçle iş tutuyor, neden Burkina Faso da istediği
kişilerle iş yapma hakkına sahip olmasın?” sorusunu çok az analizci soruyor.
Aynı
şekilde, 2023’te nihayet görevden alınmadan önce Burkina Faso madencilik
sektörünün Fransa, İngiltere ve Kanada’nın neredeyse tamamına sahip olduğu
gerçeği de incelemeye tabi tutulmuyor. Bu Batılı şirketler, 2023 öncesinde
Burkina Faso’daki madencilik sektörünün bugünkü Rus şirketlerinden çok daha
büyük bir bölümünü kontrol ediyordu. Belki de bunun nedeni, bu tür bir
incelemenin, Batılı şirketlerin yerlerini alan Rus şirketleriyle imza edilen
sözleşmelerin sözleşmelerinin Burkina Faso halkı için
daha adil olduğunu kabul etmeyi gerekli kılacak olması. Bu sözleşmeler, Rus
madencilik şirketlerinin (halk meclisi
tarafından 2023’te kabul edilen bir yasa sayesinde) yerel halktan işçi almasını,
kârlarının büyük bir kısmını Burkina Faso devletine tahsis etmesini gerekli
kılan şartlar içeriyor. Burkina Faso konusunda dile
getirilen bu türden şikâyetler, dünyada birçok gencin de gördüğü üzere, gerçeklikle hiçbir ilgisi
olmayan eski Soğuk Savaş dönemine has, anti-komünist duygu ve düşünceleri akla
getiriyor.
Burkina
Faso ile ilgili olarak yakın dönemde yürütülen Amerikan propagandasına ait
metinler kapsamlı bir biçimde analiz edildiği vakit, kapitalist/emperyalist
yönetici sınıfa has muhtelif eğilimler net biçimde görülecektir. Analizlerinde saflık
fetişi anlayışını temel alan Engels ve Jacobin, Afrika ulusunun devrimci
projesi için Batı burjuvazinin ölçütleri ve beklentilerinden oluşan bir zemin meydana
getiriyor. Sahel Bölgesi’nin karmaşık kültürel tarihini, nispeten yeni bir
ulusal proje olan Burkina Faso’nun tarihini ve Traoré’nin 2022’de iktidara
gelmesinden bu yana Burkina Faso halkının gördüğü somut maddi iyileşmeleri tümüyle
göz ardı ediyor.
Thomas
Sankara, 1984’te Birleşmiş Milletler’de yaptığı ünlü konuşmasında Batı
dünyasına şu çağrıyı yapmıştı:
“Burada herhangi bir
doktrin ortaya koyma iddiasında değilim. Ne bir mesih ne de bir peygamberim.
Hiçbir hakikate sahip değilim. İki amacım var: İlki, Burkina Faso halkı adına,
basit, açık ve gerçekçi sözlerle konuşabilmek. İkincisi ise, kendi yöntemimle, tuhaf
bir yaklaşım dâhilinde Üçüncü Dünya olarak adlandırılan dünyaya ait olan ‘dünyanın
büyük dışlanmış halkları’ adına da konuşabilmek. İsyanımızın nedenlerini, belki
de anlaşılmalarını sağlayamasam da, dile getirmek. [...] Ülkem, dünyanın tüm
halklarının talihsizlikleriyle malul, tüm insanlığın acılarının acı bir
sentezi, ama aynı zamanda ve her şeyden önce mücadelelerimizin vaadiyle yüklü.
Bu yüzden, kalbim, silah tüccarlarının tekellerine aldıkları bilimin yapacaklarını
endişeyle bekleyen hastalardan yana atıyor.”[14]
Hem
yukarıda aktarılan, belâgatle süslenmiş devrimci mirasıyla Sankara, hem de her
gün ortaya koyduğu eylemleriyle Traoré, tek bir şeyi açıkça ortaya koyuyor:
Batılı gözlemciler olarak, Burkina Faso Devrimi hakkındaki görüş ve
analizlerimiz nihayetinde önemsizdir. Neticede anti-emperyalist mücadelelerin
bu mevcut aşamasının meşruiyetine karar verenler, uluslararası silah
tüccarlarının ülkesinde yaşayanlar değil, yalnızca Burkina Faso halkıdır.
Engels
ve Jacobin, her şeyden önce, Traoré yönetiminin günümüzdeki yeni sömürgeciliğin
mayın tarlasında ilerlemek için kullandığı yaratıcı yöntemleri redde tabi
tutuyor. Oysa Burkina Faso’nun egemen bir ülke olarak kendi kaderini tayin etme
hakkının korunmasında hayati öneme sahip olan bu manevraların, ABD destekli
Batı’nın dünyanın dört bir yanındaki diğer medeniyetlere yönelik mevcut sayısız
işgali karşısında zaruri olduğu görülmeli.
Devrimci
Pan-Afrikacı ve bağımsız Gana devletinin ilk Cumhurbaşkanı Kvame Nkruma, 1965
tarihli başyapıtı Yeni Sömürgecilik: Emperyalizmin Son Aşaması’nda, “tüm
Afrika Devletleri’nin sanayileşmeden ve birleşik bir yönetimle mümkün kılınan
diğer gelişmelerden faydalanabilmesi için tüm kıta genelinde planlı ekonomik
büyüme anlayışı”na bağlanıyor.[15] Sankara gibi Nkruma da her zaman Afrika’nın
tamamı adına konuştuğunu, Batılı elitlerin elinde kapitalist emperyalizmin ve
sömürgeciliğin yükünü çeken parçalanmış bir kıtayı ifade ettiğini söylüyor.
Burkina
Faso halkı, Jacobin gibi tanınmış yayın organları tarafından paylaşılan
Batılı “solcular”a ait argümanlara rağmen, istisnai bir yere sahip değil.
Traoré yönetiminde Burkina Faso halkı, Afrika’daki yeni-sömürgeciliğe, Nkruma’nın
“Afrika ve dünyanın sömürülen halklarının yarattığı özgürlük dalgasına karşı
duran güç” olarak tarif ettiği soykırımcı güce karşı güçlü bir direniş sergiliyor.[16]
Dün, Burkina Faso’nun işçileri, tarlalarını sürmek için sadece çapa ile
yetinmek zorundaydı. Bugün olduğu gibi yarın da Burkina Faso halkına Traoré’nin
dirilttiği Burkina Faso Devrimi, o makine verecek, kendi kaderini tayin hakkını
ve özgürlüğü.
Owen Anderson
12 Temmuz 2026
Kaynak1
Kaynak2
Kaynak3
Dipnotlar:
[1] Garrido, Carlos L. The Purity Fetish and the Crisis of Western
Marxism. Midwestern Marx Publishing Press, 2023. p. 15. Türkçesi: İştiraki.
[2]
Losurdo, Domenico. Western Marxism: How it was Born, How it Died, and How it
Can be Reborn. Monthly Review Press, 2017. p. 73.
[3]
A.g.e., s. 51-52.
[4]
A.g.e., s. 69.
Garrido,
Carlos L., A.g.e., s. 35.
[6]
A.g.e., s. 36.
[7]
Sankara, Thomas. Thomas Sankara Speaks: The Burkina Faso Revolution,
1983-1987 (yayına hz.: Michael Prairie). Pathfinder Press, 2007. s. 167.
[8]
Garrido, Carlos L., A.g.e., s. 58.
[9]
Sankara, Thomas., A.g.e., s. 266.
[10]
Adı geçen eserde 69. Dipnota bakınız.: “Sadece eski yeni sömürgeci rejimle
bağlantılı partiler kapatıldı. Devrimi destekleyen örgütler ve gruplar açıktan
faaliyet yürütme imkânı buldular.”
[11]
Podur, Justin & Emersberger, Joseph. Extraordinary Threat: The US
Empire, The Media, and Twenty Years of Coup Attempts in Venezuela. Monthly
Review Press, 2024. s. 170.
[12]
Garrido, Carlos L., A.g.e.
[13]
Sankara, Thomas., A.g.e., s. 55.
[14]
A.g.e., s. 162-171.
[15]
Nkrumah, Kwame. Neo-Colonialism: The Final Stage of Imperialism. PANAF
Books, 2009. s. 27.
[16] A.g.e., s. 36.




0 Yorum:
Yorum Gönder