04 Ağustos 2026

, ,

Yarın Makine Olacak

I


Gerçek şu ki ulus, burjuva bir olgudur.

[Aimé Césaire, Sömürgecilik Üzerine Söylem]

 

İnternet âleminin önde gelen sosyalist yayınlarından kabul edilen Jacobin dergisi’nin Nisan 2026’da yayınladığı makale, Batı Afrika ülkesi Burkina Faso’nun liderinden bahsederken öfkeli bir dil kullanıyor: Berlinli Siyaset Bilimi Profesörü Bettina Engels, ““İbrahim Traoré, Thomas Sankara’nın varisi olmak istiyor” diyor. Yazı, yazarın Review of African Political Economy [“Afrika Politik Ekonomisinin Eleştirisi”] dergisi için yazdığı “Sosyalistten Çok Pragmatik: Burkina Faso’nun Son Siyaseti Sankaracılığın Tekrarı Değil” başlıklı ilk makalesinin devamı niteliğinde.

Amerikan imparatorluğu ve müttefikleri, Küresel Güney’deki egemen uluslara her hafta saldırırken (bkz.: İran, Venezuela ve Karayip balıkçıları), Engels ve Jacobin, ellerindeki kürsüyü Afrika’nın halktan en fazla destek gören devrimci hareketlerinden birini eleştirmek için kullanıyor.

Traoré’nin çok sayıda askeri darbe girişimine karşı mücadele ettiği bir dönemde, bu sözde “solcular”ın Burkina Faso Devrimi’nin mevcut aşamasının gayrimeşruluğuna dair bu tür iddialarda bulunma ihtiyacı duymalarının sebebi nedir? Engels ve Jacobin, Traoré’nin Burkina Faso’sunu neden “Sankaracılık” dediği şeye has duygu ve düşüncelere ihanet etmiş bir şey olarak, bu kadar büyük bir hevesle tanımlıyorlar? Burkina Faso halkının 2022’den beri elde ettiği somut maddi kazanımlara rağmen, bu anlatıya Batı’daki “solcular” arasında neden hâlâ rastlanıyor?

Traoré’nin iktidara gelmesinden bu yana geçen yıllarda, Burkina Faso halkının tanık olduğu gelişmelerden bazıları şunlar:

* 2023: Yeni yönetim, gıda egemenliğini teşvik etmek amacıyla 2023-2025 Tarım ve Balıkçılık Saldırısı'nı (Offensive agro-pastorale et halieutique 2023-2025) uygulamaya koyuyor.

* Ocak 2023: Traoré hükümeti, Fransa’yı “emperyalist devlet” olarak nitelendirerek, Fransız büyükelçiliğini ülkeden çıkardı.

* Şubat 2023: 13 yıl boyunca Burkina Faso’da görev yapan tüm Fransız askeri personeli ülkeyi terk etmeye zorlandı.

* Temmuz-Eylül 2023: Mali ve Nijer ile birlikte Sahel Devletleri İttifakı (SDİ) kuruldu ve Batı Afrika’da bağımsız, sömürgecilik karşıtı bir hareketin önü açıldı.

* Haziran 2024: Traoré yönetimi, Burkina Faso’nun iç ekonomisinin can damarı olan tarım sektörüne yönelik büyük bir devlet destek programı sağlayan Başkanlık Tarım Girişimi’ni başlattı.

* Ağustos 2024: Burkina Faso’nun maddi zenginliğinin ana doğal kaynağı olan madencilik/mineral endüstrisinin millileştirilmesi için ilk adımlar atıldı. İlk aşamada ülkenin en büyük iki altın madeni millileştirildi. Burada belirtmek gerekir ki, Burkina Faso dünyanın 13. büyük altın üreticisi, buna karşın, Afrika’nın en yoksul bölgesindeki en yoksul ülkelerden biri olmaya devam etmektedir.

* Nisan 2025: Fildişi Sahili merkezli milis grupları ve eski Burkina Faso askeri personeli tarafından Traoré ve yönetimine karşı ilk geniş çaplı suikast ve rejim değişikliği planı yürürlüğe kondu. Saldırı AFRICOM Komutanı Michael Langley’nin ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi huzurunda verdiği ifadede Burkina Faso’nun değerli maden zenginliğinin millileştirmesi nedeniyle Traoré’yi ABD’nin ulusal güvenliği için bir tehdit olarak ilan etmesinden sadece iki hafta sonra gerçekleşti. MintPress News’in haberine göre, Amerikan Büyükelçiliği, darbe girişiminden hemen önce Burkina Faso ile ilgili seyahat yönergelerini “ülkeye seyahat etmeyin” olarak değiştirdi; Langley, ayrıca isyandan önce ve sonra Fildişi Sahili Savunma Bakanı ile görüştü.

* Haziran 2025: Madenlerin millileştirilmesi hamlesinin ikinci dalgasında, Burkina Faso’daki en büyük beş altın madeninden Fransız sömürgecileri kovuldu. Kısa süre sonra Burkina Faso halkına hizmet eden tarımsal kalkınma amacıyla tüm kırsal araziler kamulaştırıldı.

* Ocak 2026: Traoré yönetimi bir başka büyük darbe girişimini engellendi. Başarısız rejim değişikliği girişiminin hemen ardından Burkina Faso halkı, Traoré ve devrimci hükümete desteklerini göstermek için kitleler halinde sokaklara döküldü. People’s Dispatch haberinde aktarıldığı biçimiyle, “Burkina Faso’nun güney sınırının batısında Togo yer alıyor. Burası, son komplonun ‘baş aktörü’ olan Burkina Faso’nun eski Yarbayı Paul-Henri Damiba’nın memleketi.” Damiba, 2022’deki halk ayaklanması sırasında Traoré tarafından görevden uzaklaştırılmıştı.

* Mart 2026: Ülkenin kontrolünü cihatçı ve terörist gruplardan tamamen geri almayı ana hedef olarak belirleyen ülke, 65 milyar dolarlık Ulusal Kalkınma Planı’nı yürürlüğe koydu. (Business Insider Africa’nın dediğine göre, “güvenlik sorunlarına rağmen, hükümet, 2023’te ülke topraklarının yüzde 69’unu kontrol ediyorken bu oran 2025 sonunda yüzde 73,56’ya çıktı.” Aslında “Güvenlik sorunları”, Batı destekli cihatçı askeri güçlerce kuşatma altında olma halini tanımlamak için kullanılan oldukça yanıltıcı bir terim.)

* Haziran 2026: SDİ, Sahel Devletleri’ndeki köyler arasında işbirliğini ve dayanışmayı teşvik etmek amacıyla tasarlanmış bölgesel bir girişim olan Bölgesel Topluluklar Birliği’nin kurulduğunu duyurdu.

* Temmuz 2026: Burkina Faso hükümeti, Yako belediyesinde tamamen devlete ait ilk altın madenini hizmete açtı. Madenin “önümüzdeki 15 yıl içinde yedi tondan fazla altın üretmesi ve 1.200’den fazla doğrudan ve dolaylı iş imkânı yaratması bekleniyor.”

Tüm bunlara rağmen Engels, “Traoré ve MPSR 2’nin [Traoré’nin partisi: “Vatansever Koruma ve Yeniden Kurma Hareketi”] hangi alternatif demokrasi ve siyasi yönetim fikrini temsil ettiği sorusu hâlâ cevabını bulamadığımız bir soru. Şimdiye dek daha çok genelde ekonomik çıktı veya performans temelli meşruiyeti (nüfusun temel taleplerini karşılamaya ve maddi yaşam koşullarını iyileştirmeye dayalı meşruiyeti) temel alıyormuş gibi görünüyorlar” diyor.

Başka bir deyişle, Engels ve Jakobenci “sol”a göre, Burkina Faso Devrimi’nin yeni aşaması, anlık maddi kazanımlar sağlasa ve vatandaşlarının en acil ihtiyaçlarından bazılarına cevap verse de, Batılı izleyicileri tarafından en iyi ihtimalle bir tür kayıtsızlık ve kafa karışıklığı ile karşılanacak. Peki bu izleyiciler, neden bu sonuca varıyorlar?

Soğuk Savaş döneminden itibaren Amerikan imparatorluğu, Kübalı-Amerikalı komünist ve felsefe profesörü Dr. Carlos L. Garrido’nun “Saflık Fetişi” olarak adlandırdığı olguyu Batı dünyasının büyük bir bölümüne dayatmayı bilmiştir. Garrido, Saflık Fetişi ve Batı Marksizminin Krizi adlı kitabında, Batılı “solcular”ın şu gerçeği kavrayamamalarını eleştirir:

“Sosyalizm, emperyalizmin ve ulusal burjuva sınıfının dış ve iç baskılarıyla karşılaştığında, devrimi korumak için daha fazla ‘otoriter’ konum almak zorunda kaldı diye ‘ihanete uğramış’ sayılmaz. Sosyalizm, geri kalmış bir ekonomiyle karşılaştığında, kendi zıttıyla ilişki kurması ve üretici güçlerini geliştirmek için yabancı sermayeye açılma sürecine girmesiyle de ‘ihanete uğramış’ ya da (küçümseyici bir ifadeyle, Leninist olmayan anlamıyla) ‘devlet kapitalizmine dönüştürülmüş’ sayılmaz. ‘Otoriterlik’ momenti ya da ‘yabancı sermayeye açılma’ denilen moment, Batı Marksistlerinin bizi inandırmak istediği gibi sosyalizmin yok edici bir inkârı değil, özellikle ilk aşamalarında, ‘saf’ sosyalizm anlayışına ait idealist kavramların aşılmasını ifade eder. [...] Batı Marksistlerindeki saflık fetişinin kınayıp durduğu ‘otoriterlik’ denilen şey, her durumda bir devrimin egemenliğini ve sosyalist demokrasiyi korumak için gerekli bir bileşendir.”[1]

Aynı şekilde, İtalyan Marksist militan Domenico Losurdo, bu eğilimi “iki Marksizmin çatallanması” olarak adlandırıyor. Çığır açan kitabı Batı Marksizmi: Nasıl Doğdu, Nasıl Öldü ve Nasıl Yeniden Doğabilir’de Losurdo, “farklı sosyo-ekonomik bağlamların ve değişen kültürel geleneklerin Batı ve Doğu’daki Marksizmlerin çatallanmasına nasıl katkıda bulunduğunu” aktarıyor. Gerçekten de, işaret ettiği gibi, “Batı Marksizmi ile Doğu Marksizmi arasında herhangi bir çelişki olmamalıdır. Aynı toplumsal sisteme ilişkin iki farklı bakış açısıyla karşı karşıyayız; her ikisi de Lenin’in analizlerinden yola çıkıyor [ki bu analizler de Marx’ın analizini temel alıyordu]. Başka bir deyişle, emperyalizmi ve kapitalizmi sorgulayan iki tanınma mücadelesi söz konusu.”[2]

Pratikte ise Marksizmin gelişimi ile Batı ve Doğu ülkelerinin “ilerici” politikaları arasında gerçek çelişkilerin mevcut olduğunu görüyoruz. Batılı “solcular”, bu farklılıkları düzenli olarak yurtdışındaki, özellikle de Küresel Güney’deki devrimci hareketlerin “katışıklı halleri” veya “etkisiz yönleri” olarak görüp küçümsüyorlar. Bunu yaparken, bu hareketlerin eylemlerini çevreleyen siyasi bağlama körleşiyorlar veya bile isteye o bağlamın üzerini örtüyorlar.

Batılı “solcular”ın saflık takıntısı ve Marksizmi yanlış anlamaları, büyük ölçüde, Lenin’in 1916-1917’de ortaya koyduğu emperyalizmin özünü kavrayamamalarından kaynaklanıyor. Domenico Losurdo meseleyi şu şekilde açıklıyor:

“Batı’da komünizm ve Marksizm, savaşı sona erdirmek ve kökünden söküp atmak için gerçek ve silahsa, Doğu’da komünizm ve Marksizm-Leninizm, sömürgecilik ve emperyalizm tarafından ezilme ve ‘aşağılanma’ halini sona erdirmek için gerçek ve ideolojik silahtır.”[3]

Losurdo’nun Ho Chi Minh’in 1923’te Marksizm hakkındaki yorumlarından alıntıladığı bir başka örnekte bu ayrıma vurgu yapılıyor.

“Marx, doktrinini belirli bir tarih felsefesi üzerine kurdu. Hangi tarih? Avrupa tarihi. Peki ama Avrupa nedir? Avrupa, insanlığın tamamı değildir.”[4]

Ho gibi Küresel Güney’in sömürgecilik karşıtı liderlerinin etkili açıklamaları üzerinden Losurdo’nun iki ayrı Marksizmi üreten çatallanma sürecine ilişkin tasvirin bizi şu sonuca götürdüğünü söyleyebiliriz: “Doğu” Marksizminin felsefesinin özünde, emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı iki yönlü mücadele yatmaktadır; bu, Batı Marksist hareketlerinde sıklıkla eksik olan (veya tamamen bulunmayan) devrimci bir hareketin çok önemli bir yönüdür.

Garrido ise Batı’daki “sol” hareketleri Doğu’daki devrimci hareketlerden şu analizle ayırıyor:

“Marx ve Engels’in ölümleri sonrası yayımlanan çalışmaları üzerinden yeniden biçimlendirilen kitabi yaklaşıma göre, kapitalizmin en çok geliştiği yerler, yani Batı Avrupa ve ABD, sosyalizmin ilk olarak ulaşması gereken yerlerdi. Ancak, ilk başarılı devrim Rusya’da (yani ‘en zayıf halka’da) gerçekleşti, ardından Çin, Kore, Küba, Vietnam gibi üçüncü dünya ülkelerinde kök saldı. Bu bölgelerdeki sömürgeci, yarı-sömürgeci ve yarı-feodal koşullar, bu sosyalist projeleri (saldırılara karşı savunma yapmak ve egemenliği güvence altına almak için) güçlü bir devlet inşa etmeye, (yaşam standartlarını yükseltip küresel eşitsizliği azaltmak adına) üretim güçlerini, bilimleri ve teknolojiyi geliştirmeye odaklanmaya mecbur etti.”[5]

Dolayısıyla, kapitalist emperyalizme karşı mücadelede nesnel olarak üstün maddi kazanımları temsil edenler, ABD ve Avrupa’nın sözde modern cumhuriyetleri değildir. Toplumda işçi sınıfının çoğunluğunun yararına olacak şekilde derin ve temel değişikliklerin katalizörü olarak öncelikle Rusya, Çin, Kore, Vietnam ve Küba’daki köylü ve işçi sınıfı ayaklanmaları rol oynamıştır.

Ancak en “ilerici” Batılıların bile birçoğuna göre, “sosyalizmin Doğu’da elde ettiği başarı, saf olmamasından dolayı bir başarısızlık olarak kabul edilirken, Batı’daki başarısızlığı ise saflığının korunmasından dolayı bir başarı olarak kabul edilir.” Bu şekilde, “Batılı Marksistlerin sosyalizm fikirlerini korumaya çalıştıkları saflık, sosyalizmin gerçeğine zarar vermektedir.”[6] Bu, sol görüşlü olduğunu iddia eden birçok Batılının fark edemediği bir gerçektir. Garrido ile Losurdo’nun çalışmalarının özünde bu önemli mesaj yatmaktadır.

Burkina Faso’daki devrimci hareketler, hiçbir zaman açıkça Marksist-Leninist bir program izlememiş olsa da, yukarıdaki teoriyi kullanarak, Bettina Engels ve arkadaşlarının, Traoré önderliğindeki ülkenin devriminin mevcut aşamasına ilişkin analizlerinde Batı’ya ait saflık takıntısının belirgin özelliklerini sergilediklerini söyleyebiliriz.

Jacobin dergisinde makale, “askeri bir hükümetin alternatif olup olamayacağı ve amaçların araçları haklı çıkarıp çıkarmadığı” sorusunu sorarak başlıyor. Ancak , Traoré’nin Burkina Faso’da iktidara gelmesinden önce cihatçı terörist grupların ülkenin topraklarının neredeyse yarısını kontrol ettiği gerçeği göz ardı ediliyor. Madem Burkina Faso halkının elinden doğal kaynaklarını nasıl kullanacağını bizzat kendisinin tayin etmesiyle ilgili hakkı alınıyor, o vakit bu halk askeri müdahaleden başka hangi yola başvursun? Ülkenin bu türden karmaşık yönlerini Engels ve onun analizini destekleyen Jacobin dergisi “solcular”ı hiç görmüyorlar.

Bugün Burkina Faso’daki şiddetin büyük çoğunluğunu gerçekleştiren Cemaat Nusretü’l-İslam ve’l-Müslimin (CNİM) gibi gruplar, Amerikan istihbaratı, askeri/savunma personeli ve özel taşeronların geniş ağıyla bağlantılı olduğu kanıtlanmış uluslararası terör örgütü Kaide ile doğrudan ilişkili. Gazeteci Max Blumenthal’ın The Management of Savagery: How America’s National Security State Fueled the Rise of Al Qaeda, ISIS, and Donald Trump [“Vahşetin Yönetimi: Amerika’nın Ulusal Güvenlik Devleti Kaide, IŞİD ve Donald Trump’ın Yükseliş Sürecini Nasıl Besledi”] isimli kitabı türünden eserler bu olguyu, eski hükümet yetkilileri ve uluslararası topluluk içindeki uzmanlarla yapılan birincil kaynaklar ve röportajlar üzerinden inceliyor. Nitekim, Engels’in Review of African Political Economy dergisinden Jeffrie Quarsie’nin kaleme aldığı “Fransa Sahel’de Terörizmi Finanse Ediyor mu?” başlıklı makalesi, Fransız askeri varlığı ile 2007 ve 2022 yılları arasında cihatçı teröristlerin şiddet eylemlerinde yaşanan yüzde 2.000’lik artış arasındaki rahatsız edici bağa vurgu yapıyor. Görebildiğimiz kadarıyla Engels analizinde bu türden gerçekleri dikkate almamayı tercih ediyor.

Batılı eleştirmenlerin çoğu, Traoré yönetiminin (genel manada SDİ ittifakının) hareketinin tümüyle anti-emperyalist karakteri nedeniyle, Batı’nın askeri yardımından pratikte uzaklaştığı gerçeğini bile isteye göz ardı ediyor. Traoré ve onunla ittifak kuran liderler, Sankara’nın kırk yıl önce belirttiği gibi, “Batı’nın refah ve yardım politikalarının bizi yalnızca düzensizleştirdiğini, boyunduruk altına aldığını, kendi ekonomik, politik ve kültürel işlerimizden sorumlu olma duygumuzu elimizden aldığını” kabul ediyorlar.[7]

Engels, Traoré yönetiminin “otoriter” veya “pragmatik” önlemlerini bu bağlamı göz önünde bulundurarak yorumlamak yerine, onu “2019’dan beri artan Fransız karşıtı duyguları sahiplenmek ve bunu hükümetine destek sağlamak için kullanmak”la suçluyor. Traoré’nin rolü, halkını yabancı bir sömürgeci güce karşı yönetmek yerine, zaten var olan sömürgecilik karşıtı eğilimlerden yararlanarak iktidarı demokratik olmayan amaçlar için kullanmakla sınırlı tutuluyor. Engels’e göre, Burkina Faso’da var olan siyasi bağlamı ele almayı reddedenler, Traoré ve Burkina Faso Devrimi'nin mevcut aşamasının kesinlikle demokratik olmadığı, bu nedenle kınanması gerektiği yönündeki analizine payanda olmaktan gayrı bir işe yaramıyorlar.

Engels’in Traoré’yi istismar etmekle suçladığı Fransız karşıtı duygunun, seksenlerden beri Burkina Faso’da ve daha uzun süredir Batı Afrika’nın genelinde mevcut olduğunu kabul etmeliyiz. Bu karşıtlık hiç de yeni bir olgu değil. İlgili karşıtlığın bir şekilde haksız veya tesadüfi olduğu imasında bulunmak, bir asırdan fazla ortada olan somut kanıtı görmezden gelmektir. Bu hususu göz önünde bulundurarak, Sahel’de bugün gerçekleşen politik-ekonomik dönüşümlerin neden “otoriter” olarak nitelendirilmesi gerektiği sorusunu sormaya başlayabiliriz. Bu dönüşümler, tam olarak kimin için “otoriter”dirler? Eğer Traoré yönetimindeki Burkina Faso “otoriter” ise, Batı Avrupalı sömürgeci elitin Afrika halkına karşı yürüttüğü yüzyıllar süren savaşını ve uyguladığı baskıyı nasıl tanımlayacağız?

Engels’in gözlemlerinde, Batı Avrupa emperyalizminin acımasız mirasının ortaya koyduğu biçimiyle, ABD ve Fransa’nın Sahel’e yönelik askeri müdahalesinin Burkina Faso halkının çıkarlarına hizmet etmediğine dair görüşe hiç rastlanmıyor. Oysa bu müdahale halkın çıkarlarını ayaklar altına alıyor.

Her iki makale, Batı ülkelerinin sicilinden hiç bahsetmiyor. AFRICOM denilen beynelmilel sömürgeci mekanizma üzerinden yürütülen terörizmle mücadele harekâtlarından dem vurulmuyor. Batı Avrupa merkezli işletilen, başını ABD’nin çektiği bu mekanizmanın adı geçmiyor. Çok sayıda rapor, Batı Afrika’daki yabancı askeri faaliyetlerde yaşanan artışın, terörist şiddetteki hızlı artışla doğrudan ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.

Engels, Burkina Faso Devrimi analizine saflık fetişizmini temel alan bakış açısını tatbik etmek suretiyle okurun odağını Traoré yönetimindeki Burkina Faso işçi sınıfının temel başarılarından (ki bunların çoğu, gerçekten de Sankara döneminin halkçı politikalarının yansımaları) uzaklaştırıp, Batı Afrika’da ABD/Fransa destekli liberal hegemonyanın varoluşsal tehditle yüzleşmesini, Batılıların rahatsız olmalarını sağlayan adımlarını eleştirmeye sevk ediyor.


II


Ezilen halk kitlelerinin sömürgecilik karşıtı mücadelesi karşısında kendisini korumaya çalışan emperyalizm, kitlelerin karşısına yeni sömürgeciliği çıkarttı. Yeni sömürgecilik, güçten yoksun görünür olma imkânıdır. Karşınızda bir Afrikalı cumhurbaşkanı vardır ama tüm ülke eski sömürgeci efendisinin, Fransa, Belçika ya da İngiltere’nin kontrolü altındadır.

[Kwame Turé & Charles V. Hamilton, Black Power: The Politics of Liberation]

Berlinli Profesör Dr. Bettina Engels, Sahel bölgesindeki siyasetin inceliklerini kabul etmeyi reddetmesinin yanı sıra, Jacobin’deki makalesinin önemli bir bölümünde Traoré’yle ilgili sosyal medyadaki abartılı ifadeler üzerinde duruyor. Yazar, bilhassa gençler nezdinde oluşan, politik ve ekonomik yapılarda önemli bir değişim yaşanmasına, yani “yeni sömürgeci-emperyalist sömürü ve tahakkümün sona ermesine dönük güçlü arzu”nun “Traoré’nin Pan-Afrikacı bir devrimci olarak nitelendirilmesine" yol açtığını söylüyor.

Burkina Faso Devrimi’nin, hayati öneme sahip bağlamına ve ülkenin insanlarının maddi koşullarına dair somut analizden mahrum bırakılan geniş kapsamlı sosyo-ekonomik etkileri, önemsiz bir ego ve kimlik siyaseti oyununa indirgeniyor.

Bir saflık fetişistinin amacı tam da budur. Dr. Carlos L. Garrido’nun The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism [“Saflık Fetişi ve Batı Marksizminin Krizi”] adlı eserinde belirttiği gibi, Engels’in Traoré önderliğindeki Burkina Faso Devrimi’ne dair analizinde “Olaylar, artık kendi hareketleri ve karşılıklı bağlantıları içinde görülmez, soyut ve şeyleşmiş bir şekilde ele alınırlar. Sosyalizm, katı bir tanıma kavuşur. Bir şeyi ‘sosyalist’ olarak adlandırabilmek için gerçekliğin karşılaması gereken bir dizi özelliğe sahip olması gerekir.”[8]

Ne Traoré ne de Sankara, Burkina Faso’yu ulusal bir proje olarak komünizme doğru yönlendirme arzusunda olduklarını iddia eder. (Sankara konuşmalarında sık sık Marx ve Lenin’den alıntılar yapmış ve açıkça sosyalist bir Afrika toplumunun yeniden inşasını savunmuştur). Sankara, 1985 tarihli bir röportajında şöyle diyor:

“Şimdilik anti-emperyalistim. Yoldaş başkanınız olarak konuşuyorum, durum böyle. Bunun belirli bir ideolojinin ürünü olduğunu düşünüyoruz. Halkımıza, özellikle de liderlerini etiketlemekle uğraşmayan, onları her şeyden önce devrimci eylemleriyle değerlendiren insanlara faydalı olmak bize yeter.”[9]

Traoré de hem konuşmalarında hem de uygulamalarında aynı yolu izliyor gibi görünüyor. Ne yazık ki, her iki lider için de Engels ve Jacobin’in kullandığı saflığa takıntılı bakış açısı, Burkina Faso’nunki gibi anti-emperyalist devrimci hareketlere de aynı ölçüde uygulanıyor.

Engels, yazısında mevcut konumunu pekiştiriyor: Traoré’nin “Sankaracılığın bayrağını taşımaya layık bir figür” olduğuna dair fikri eleştiriyor. Bu önemli, çünkü makalenin bu noktasında Engels ve Jacobin, zımnen onay vermemeyi esas alan çizgiyi aşıp temelsiz eleştirinin çukuruna yuvarlanıyor. Engels, iki lider arasındaki kıyaslamanın “sadece sınırlı ölçüde geçerli” olduğunu, “ama kamuoyunun söylemini etkilediğini, Traoré’nin kendisinin de meşruiyet kazanmak için Sankara’ya zımni atıflarda bulunduğunu” söylüyor.

Engels, kanıt olarak neredeyse tamamen Traoré hükümetinin muhalif partileri ortadan kaldırdığı, STK’ları ve sivil toplum örgütlerini kısıtladığı ve muhalefeti şiddetle bastırdığı gerçeğine sırtını yaslıyor (böylece imparatorluğun müttefikleri tarafından her zaman öfkeyle karşılanan tarım ve sanayinin millileştirilmesi meselesini ustaca geçiştiriyor). Son değindiği husus için kanıt olarak, Vayiyan olarak bilinen sivil milislerin, halk hükümetine karşı çıkan insanlara zulmettiği iddiasını dile getiren Nijerli siyaset bilimci Abdurahman İdris’in çalışmalarına atıfta bulunuyor. Şimdi bu argümanları sırasıyla ele alacağız.

Engels'in öne sürdüğü varsayımlarda çok sayıda sorun var: Traoré, hiçbir yerde “Sankaracılığın meşalesini devraldığını” iddia etmiyor. Bu, yazar tarafından açıklama yapılmadan içine tıkıldığı ideolojik bir kutu. Burkina Faso Devrimi’nin ilk aşamasında Thomas Sankara’nın yaptığı gibi, Traoré de her zaman bunun ülke çapında faal olan bir halk hareketi olduğunu, çoğunluğun en acil maddi ihtiyaçlarını karşılayarak ülkenin emekçi kitlelerinin müşterek hedeflerine doğru çalıştığını vurguladı.

Dolayısıyla, Burkina Faso’da görülen kapsamlı reformlar, Traoré’nin keyfi olarak çıkardığı diktatörlük kararnamelerinin bir ürünü değil. Dahası, Halk Yasama Meclisi büyük ölçüde Burkina Faso’da eğitim görmüş profesyonellerden ve yerel köy liderlerinden oluşuyor. Bu da onu, çoğu şirketlere bağlı elitlerin yönettiği Batı “demokrasi”sine kıyasla, seçmen kitlesini çok daha iyi temsil eden bir hükümet organı haline getiriyor. Bu mantık uyarınca, Eylül 2025’te yürürlüğe konula LGBTQ karşıtı aile reformu programı türünden Traoré hükümetinin yasama alanında attığı tartışmalı ve sorunlu adımlar, (Batı’da sıklıkla görüldüğü üzere) küçük bir elit sınıfın entrikalarının ürünü değil, Burkina Faso halkının çoğunluğunun öncelik verdiği gerçek değerlerin somut ifadeleri.

Batı’da söylenenlerin aksine, Traoré, bir diktatör değil. Burkina Faso’da yasama organı işleyen Geleneksel Yasama Meclisi’nin (GYM) üyelerine hükümetin internet sitesinden kolaylıkla ulaşılabiliyor. Meclisin başında, Cenevre’de eğitim görmüş (Batılı ilerici kesimler, nasıl oluyorsa, beyin yıkama faaliyetlerinin antidemokratik müstebiti İsviçre’den korkuyor!), Burkina Faso hükümeti tarafından büyük ölçüde desteklenen Thomas Sankara Üniversitesi’nde hukuk dersi vermek için ülkeye geri dönmüş üniversite profesörü Osman Buguma bulunuyor. Yasama organının milletvekili Assita B. Françoise Romaine Bailou, Traoré tarafından ülkede cinsiyet eşitliğinin zeminini güçlendirmek için kurulan, uzmanlardan oluşan Burkina Faso Cinsiyet, Sağlık, Sosyal Eylem ve İnsani İşler Komisyonu isimli kalıcı komisyonun (CGSASH) başkanlığını yapıyor. Bu ilerici çabalar, Engels ve Jacobin’in makalelerinde hiç dile getirilmiyor.

Thomas Sankara, 1985’te Burkina Faso Kadınları Birliği’ni kurdu. 1987’de Blaise Campaoré birliğin kapısına kilit vurdu. Sankara’nın yapıp ettkilerine yönelik tepkiler, Jacobin gibi sözde solcular tarafından arınık bir nostaljinin pembe ışığıyla ele alınıyor. İnsan Jacobin’in siyasi partileri yasaklayan, işçi sınıfı çoğunluğunun diktatörlüğüne doğru adım adım ilerleyen Sankara’ya onay verip vermediğini merak ediyor.[10]

Dahası, yasama organının 71 üyesinden en az beşi Fulani/Pulaar etnik grubuna mensuptu: Davud Diallo, Osman Diallo, Mümin Dialla, Ly Hama ve Mamadu Yaro. Bu durum, Engels’in kaynağı olan Dr. İdris’in Burkina Faso’da “bazılarının soykırım olarak adlandıracağı” sistematik Fulani karşıtı şiddet suçlamasıyla ilgili. İnsan Hakları İzleme Örgütü de aynı şekilde halk milislerinin ve Burkina Faso ordusunun suiistimallerini rapor etmiş, ancak Batı’nın egemen, anti-emperyalist ve anti-sömürgeci ulusların liderlerini şeytanlaştırmakla ilgili tepkisini kışkırtmak adına önemli bağlamı kasten göz ardı etmektedir.

Doğru, cihatçılar şu anda Fulani nüfusunun yoğun olduğu Burkina Faso-Mali sınırındaki bölgeyi işgal ediyor. Ancak bu demek değil ki, Burkina Faso ordusunun cihatçı saldırılara (çoğu Fulani isyancısını da içeriyor) verdiği cevap, kasıtlı bir etnik temizlik girişimine denk düşüyor. Dünyanın dört bir yanında, özellikle de Sudan ve Çad’ın Sahel bölgesinde yaşananlar da dâhil olmak üzere, birçok gerçek soykırımın gerçekleştiği bir dönemde, silahlı bir çatışmaya gelişigüzel bir şekilde etnik temizlik etiketi yapıştırmak, özellikle de Burkina Faso, Batı’nın yeni sömürgeciliğine karşı kendini savunduğu koşullarda, daha da yanıltıcı hale geliyor.

Dr. İdris, sivil milisler (Vayiyanlar) kavramına da benzer bir indirgemecilikle yaklaşıyor. Onları, hükümet destekli silahlı gruplar olarak takip eden yazar, elindeki gücü kötüye kullanan, yerel halka karşı suç işleyen “seyyar terörist çeteler” olarak tasvir ediyor. Bu, gerçeklerden çok uzak bir değerlendirme: Somali’nin bağımsız medya kuruluşu Daljir Media’nın Burkina Faso’nun başkenti Ugadugu’dan, 2025 darbe girişimlerinden birinin ardından X’e yüklediği bir video, Traoré’nin başkanlık sarayının dışında ve işlek kavşaklarda geceyi geçiren bir grup sivilin röportajını aktarıyor. Başkanlık sarayının içinde ve çevresinde neden uyudukları sorulduğunda, genç bir adam, “ülkemize duyduğumuz sevgi yüzünden” diye cevap veriyor (bunu mükemmel bir İngilizceyle söylüyor, çünkü muhtemelen Somalili olan röportajcı, röportaj yaptığı Burkina Fasolu genç gibi geçmişte Fransızca konuşan bir millete mensup değil).

Dr. İdris’in çizdiği yozlaşmış, şiddet yanlısı milisler tablosunun aksine, Vayiyanlar, çoğunlukla ülkelerinin sömürgecilik karşıtı devrimi uğruna hayatlarını tehlikeye atmaya hazır, hafif silahlı sivillerden oluşuyor. People's Dispatch gibi diğer güvenilir, bağımsız medya kuruluşları da bu gerçeği vurguluyor. Neden bu gerçek, Dr. İdris ve onu destekleyen Batılı medya kuruluşlarının kulaklarına hiç ulaşmıyor.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) raporu, Jacobin’deki makaleden bir ay sonra, tam da vaktinde yayınlanıyor. Bilindiği üzere, HRW gibi Amerikan STK’larının Küresel Güney’deki anti-emperyalist hareketler hakkında adil ve doğru haber yapma konusunda sicili pek parlak değil. Raporda kullanılan birincil kaynak, cihatçı gruplar ile Burkina Fasolu gönüllü savunma güçleri arasındaki çatışmaların sona ermesinden sonra çekilen ve yüzden fazla Fulani köylüsünün öldüğü bir videodan oluşuyor. HRW raporu, STK’nın ABD’de eğitim görmüş “Kıdemli Sahel Araştırmacısı” Ilaria Allegrozzi’nin görüşlerini temel alıyor. İtalyan araştırmacı da raporunda Burkina Faso merkezli hiçbir kaynağa veya yayın organına atıfta bulunmuyor.

Bu şüpheli durumlar, İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) ve Amerikan rejimine bağlı diğer STK’ların haber yapma tarzının ana özellikleridir. Bu eğilime dair başka örneklere Joe Emersberger ve Anti Empire Project’in (Justin Podur) 2021 tarihli Extraordinary Threat: The US Empire, the Media and Twenty Years of Coup Attempts in Venezuela [“Olağanüstü Tehdit: ABD İmparatorluğu, Medya ve Venezuela’da Yirmi Yıllık Darbe Girişimleri”] adlı kitabında ve Jeremy Kuzmarov ile Daniel Kovalik’in 2025 tarihli Syria: Anatomy of Regime Change [“Suriye: Rejim Değişikliğinin Anatomisi”] adlı eserinde kolaylıkla bulunabilir.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Dış İlişkiler Konseyi, Uluslararası Af Örgütü, Brookings Enstitüsü, Stratejik Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS), InSight Crime gibi sözde “tarafsız” kâr amacı gütmeyen kuruluşlar ve düşünce kuruluşları, yeni sömürgeciliğin amaçlarına ulaşılsın diye çalışma yürütüyorlar. ABD imparatorluğunun haber medyasıyla ilgili uyguladığı hain stratejisinin iç işleyişine dair derinlikli bir çalışma ile ilgilenen herkes, Michael Parenti’nin 1986 tarihli başyapıtı Inventing Reality’ye [“Gerçekliği İcat Etmek”] bakmalıdır.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) bu katliamın gerçekleştiğini iddia ettiği Burkina Faso'nun Solenzo köyünün neredeyse tamamen cihatçı teröristlerin kontrolü altında olduğu göz önüne alındığında, Allegrozzi’nin ABD merkezli STK adına öne sürdüğü iddiaları teyit etmek pek mümkün değil. Gönüllü güçlerinin bu katliamları gerçekleştirmediğini söyleyen Burkina Faso hükümeti, Cemaat Nusretü’l-İslam ve’l-Müslimin (CNİM) gibi cihatçı grupların Fulani köylülerini işe aldıklarından, köylüleri insan kalkanı olarak kullanmak, onları Burkina Faso güçlerine karşı savaşmaya zorlamak gibi insanlık dışı yöntemlere başvurduklarından söz ediyor.

Tüm bu gerçekler ışığında okur, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) Küresel Güney ile ilgili haberlerine şüpheyle yaklaşmalıdır. Bu tür STK’ların Amerikan toplumu içindeki stratejik rolü, ABD imparatorluğunun yalnızca yurtdışındaki halk hareketlerini karalamakla kalmayıp, yeni sömürgeciliğin devam eden baskısını da sürdüren anlatıları yaymasına imkân sağlıyor. Olağanüstü Tehdit isimli kitapta dile getirildiği biçimiyle:

“İsrail örneğinde, ölenlerin neredeyse yüzde yüzünün Filistin tarafında olduğu ve ölü sayısının binlerce olduğu halde, Batı medyasının Filistinlileri genellikle şiddete daha fazla başvuran taraf olarak takdim etmeyi bildiğini aklınızdan çıkartmayın. En iyi ihtimalle, taraflar, aynı ölçüde şiddet yanlısı ve suçlu olarak tasvir ediliyorlar. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü de bu yanlış yaklaşımı benimsiyor.”[11]

Bu strateji, Amerikan imparatorluğunun Sahel’in egemen halklarıyla ilgili entrikaları için fazlasıyla yararlı olduğunu ispatlıyor.


III


Gebermekte olan sömürgecilik, yeni sömürgeciliğin teşkil ettiği uluslararası koalisyonlarda yeniden diriliyor. Rekabet halindeki bu kuruluşlardan oluşan koalisyonlar, en güçlü emperyalizmin, yani Amerika’nın egemenliği altında finansal tekelin kazandığı küresel niteliği yansıtıyor.

[Kwame Nkrumah, Yeni Sömürgecilik: Emperyalizmin Son Aşaması]

Gördüğümüz üzere, Dr. Bettina Engels’in makalesinde ve Jacobin’deki çalışmada ortaya konulan analiz, hem Burkina Faso’nun bir ulus olarak hem de Sahel bölgesinin içinde somutta var olan karmaşık kültürel yönlere kesinlikle yer vermiyor. Batı ülkelerinde yaşayan insanlar olarak biz, bazı politikalar ve reformlarla ilgili ahlaki ve etik kaygılar taşıyor olsak bile, bu kaygıların gerçekte karşılıkları olduklarını kabul etmemiz için, bunların ortaya çıktığı bağlamı anlamamız gerekiyor.

Engels, Traoré yönetiminin, halktaki huzursuzluğu bastırmak için “Sankaracılık” kisvesi altında reformlar yaptığını söylüyor. Bunu iddia eden kişinin, Burkina Faso halkının büyük çoğunluğunun içinde bulunduğu nesnel koşulları temelden yanlış anladığını görmek gerekiyor. Burkina Faso halkı için Sankara gerçekten de direnişi ve daha parlak bir geleceğe dair umudu temsil ediyor, oysa Sankara, tek başına Burkina Faso Devrimi değil, aynı şey, Traoré için de geçerli.

Thomas Sankara, uzun zamandır dostu olan, NATO destekli hain Blaise Campaoré tarafından öldürülmeseydi, muhtemelen bugün hâlâ yaşıyor olurdu. Campaoré ise şu anda Fildişi Sahili’nde (darbe girişiminde bulunanların çoğunun geldiği ülkede!) sürgünde huzur içinde yaşıyor. Burkina Faso halkı, Sankara’nın ölümünün sonuçlarını kabullenmiş durumda. Bu gerçeği inkâr edenler, Campaoré’nin Sankara'nın devrimci hareketinin ortadan kaldırdığı birçok neoliberal reformu yeniden uygulamaya koyduğu 1987-2014 yılları arasındaki Burkina Faso tarihinin acı dolu dönemini görmezden geliyorlar.

Şaşırtıcı bir şekilde, Engels, Jacobin dergisindeki makalesinde, Campaoré’den sadece “Sankara’yı deviren adam” olarak bahsediyor. Campaoré’nin Batı tarafından onaylanan politikalarının, bu dönemde Burkina Faso işçi sınıfının devrimci kazanımlarının çoğunu nasıl ortadan kaldırdığı gerçeğini tümüyle göz ardı ediyor.

Burkina Faso Devrimi, Sankara olmadan da yaşamaya devam ediyor. Bu, sadece Traoré’nin kızıl bere takmış görüntüsüyle değil, yönetiminin Burkina Faso halkının kendi kaderini tayin etme hakkını kullanmasını güvence altına almasıyla da mümkün oluyor. Hain Campaoré’nin 2014’te sürgüne kaçmasına neden olan halk hareketi, bugün görülen olaylarla bağlantılı. Bununla birlikte, halktan destek gören bir işçi sınıfı hareketinin can damarını tek bir adamın veya bir grup insanın put kırıcılık kaynaklı karizmasına atfetme hatası, Batı’nın en çok yaptığı hatayı, Engels ve Jacobin’de de karşımıza çıkıyor.

İşte bu bağlamda Traoré, Burkina Faso’nun Batı dünyasıyla olan bağlarını koparmakla kalmıyor, aynı zamanda ülkeye ait kaynakları işçi sınıfı maddi kazanımlar elde etsin diye, kaynakları doğrudan ülke ekonomisine teksif ediyor: arazi, traktör, otobüs, kamyon, gübre, beton ve diğer altyapı araçlarını bizzat devlet temin ediyor. Burkina Faso halkı, Batı sömürgeci çıkarları tarafından çok uzun zamandır bu ihtiyaçlardan kasıtlı olarak mahrum bırakılmıştır. Batılı “solcular”, bu mahrumiyeti yeni sömürgeciliğin mirasına bağlamak yerine, bunun öncelikle Traoré gibi halktan destek gören liderlerin sergilediği “otoriter”, “muhafazakâr” veya “gerici” eğilimlerden kaynaklandığını varsaymak suretiyle hata yapıyorlar.

Dr. Carlos L. Garrido’nun bahsini ettiği saflık takıntısını[12] somut ifadelere kavuşturan Engels, Burkina Faso halkına yönelik baskının sorumluluğunu, gerçek zalimlerin (kapitalist emperyalizm sistemin önünü açan, onu muhafaza eden Batılı politik-ekonomik elitlerin) sırtından alıp, şiddet araçlarına başvuran bir sömürgeci kuşatmayı aktif olarak engellemeye çalışan halkın devrimci hareketinin sırtına yüklüyor.

Ayrıca, Engels ve Jacobin’in Burkina Faso’daki mevcut duruma uyguladığı saflık takıntısı, Traoré gibi işçi sınıfına mensup isimlerin, onları aktif olarak baltalamaya ve yok etmeye çalışan şehvet düşkünü, iktidar hırsı olan elitlerle aynı değerlere sahip olduğu değerlendirmesine yol açıyor. Traoré’nin 2022’de iktidara gelmesinden bu yana Burkina Faso’da yaşanan somut maddi değişiklikler bu tür iddiaları çürütüyor.

Sankara’nın 1983’teki “Siyasi Yönelim” başlıklı konuşmasında da belirttiği gibi:

“Emperyalizm her yerde. Yaydığı kültürle, yanlış bilgilerle bizi onun gibi düşünmeye, ona boyun eğmeye ve tüm manevralarına uymaya zorluyor. Tanrı aşkına, emperyalizmin yolunu kesmek zorundayız. [...] Lumumba’ları, Cabral’ları ve Kvame Nkruma’ları katleden, emperyalizmdir.”

Eğer Traoré yönetimindeki Burkina Faso, Engels ve Jacobin’in iddia ettiği gibi Batı’nın “saflık” ölçütlerine uygun hareket etseydi, muhtemelen o da Sankara’nın 1987’de kaderini tayin eden süreçte görüldüğü üzere, emperyalizmin kurbanlarının o uzun listesine dâhil olurdu.[13]

Batı kaynaklı analizler, Burkina Faso’nun kınanması gereken, Rusya ile stratejik ortaklık kurması ile ilgili politikasına dair temelsiz tespitlerde bulunuyorlar. Çoğu Batılı yayın organı, Ugadugu’da düzenlenen mitinglerdeki Rus bayraklarından ve Rus madencilik şirketleriyle yapılan sözleşmelerden bahsetme fırsatını hiç kaçırmıyor. Ancak, “Madem Amerikan imparatorluğu istediği güçle iş tutuyor, neden Burkina Faso da istediği kişilerle iş yapma hakkına sahip olmasın?” sorusunu çok az analizci soruyor.

Aynı şekilde, 2023’te nihayet görevden alınmadan önce Burkina Faso madencilik sektörünün Fransa, İngiltere ve Kanada’nın neredeyse tamamına sahip olduğu gerçeği de incelemeye tabi tutulmuyor. Bu Batılı şirketler, 2023 öncesinde Burkina Faso’daki madencilik sektörünün bugünkü Rus şirketlerinden çok daha büyük bir bölümünü kontrol ediyordu. Belki de bunun nedeni, bu tür bir incelemenin, Batılı şirketlerin yerlerini alan Rus şirketleriyle imza edilen sözleşmelerin sözleşmelerinin Burkina Faso halkı için daha adil olduğunu kabul etmeyi gerekli kılacak olması. Bu sözleşmeler, Rus madencilik şirketlerinin  (halk meclisi tarafından 2023’te kabul edilen bir yasa sayesinde) yerel halktan işçi almasını, kârlarının büyük bir kısmını Burkina Faso devletine tahsis etmesini gerekli kılan şartlar içeriyor. Burkina Faso konusunda dile getirilen bu türden şikâyetler, dünyada birçok gencin de gördüğü üzere, gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan eski Soğuk Savaş dönemine has, anti-komünist duygu ve düşünceleri akla getiriyor.

Burkina Faso ile ilgili olarak yakın dönemde yürütülen Amerikan propagandasına ait metinler kapsamlı bir biçimde analiz edildiği vakit, kapitalist/emperyalist yönetici sınıfa has muhtelif eğilimler net biçimde görülecektir. Analizlerinde saflık fetişi anlayışını temel alan Engels ve Jacobin, Afrika ulusunun devrimci projesi için Batı burjuvazinin ölçütleri ve beklentilerinden oluşan bir zemin meydana getiriyor. Sahel Bölgesi’nin karmaşık kültürel tarihini, nispeten yeni bir ulusal proje olan Burkina Faso’nun tarihini ve Traoré’nin 2022’de iktidara gelmesinden bu yana Burkina Faso halkının gördüğü somut maddi iyileşmeleri tümüyle göz ardı ediyor.

Thomas Sankara, 1984’te Birleşmiş Milletler’de yaptığı ünlü konuşmasında Batı dünyasına şu çağrıyı yapmıştı:

“Burada herhangi bir doktrin ortaya koyma iddiasında değilim. Ne bir mesih ne de bir peygamberim. Hiçbir hakikate sahip değilim. İki amacım var: İlki, Burkina Faso halkı adına, basit, açık ve gerçekçi sözlerle konuşabilmek. İkincisi ise, kendi yöntemimle, tuhaf bir yaklaşım dâhilinde Üçüncü Dünya olarak adlandırılan dünyaya ait olan ‘dünyanın büyük dışlanmış halkları’ adına da konuşabilmek. İsyanımızın nedenlerini, belki de anlaşılmalarını sağlayamasam da, dile getirmek. [...] Ülkem, dünyanın tüm halklarının talihsizlikleriyle malul, tüm insanlığın acılarının acı bir sentezi, ama aynı zamanda ve her şeyden önce mücadelelerimizin vaadiyle yüklü. Bu yüzden, kalbim, silah tüccarlarının tekellerine aldıkları bilimin yapacaklarını endişeyle bekleyen hastalardan yana atıyor.”[14]

Hem yukarıda aktarılan, belâgatle süslenmiş devrimci mirasıyla Sankara, hem de her gün ortaya koyduğu eylemleriyle Traoré, tek bir şeyi açıkça ortaya koyuyor: Batılı gözlemciler olarak, Burkina Faso Devrimi hakkındaki görüş ve analizlerimiz nihayetinde önemsizdir. Neticede anti-emperyalist mücadelelerin bu mevcut aşamasının meşruiyetine karar verenler, uluslararası silah tüccarlarının ülkesinde yaşayanlar değil, yalnızca Burkina Faso halkıdır.

Engels ve Jacobin, her şeyden önce, Traoré yönetiminin günümüzdeki yeni sömürgeciliğin mayın tarlasında ilerlemek için kullandığı yaratıcı yöntemleri redde tabi tutuyor. Oysa Burkina Faso’nun egemen bir ülke olarak kendi kaderini tayin etme hakkının korunmasında hayati öneme sahip olan bu manevraların, ABD destekli Batı’nın dünyanın dört bir yanındaki diğer medeniyetlere yönelik mevcut sayısız işgali karşısında zaruri olduğu görülmeli.

Devrimci Pan-Afrikacı ve bağımsız Gana devletinin ilk Cumhurbaşkanı Kvame Nkruma, 1965 tarihli başyapıtı Yeni Sömürgecilik: Emperyalizmin Son Aşaması’nda, “tüm Afrika Devletleri’nin sanayileşmeden ve birleşik bir yönetimle mümkün kılınan diğer gelişmelerden faydalanabilmesi için tüm kıta genelinde planlı ekonomik büyüme anlayışı”na bağlanıyor.[15] Sankara gibi Nkruma da her zaman Afrika’nın tamamı adına konuştuğunu, Batılı elitlerin elinde kapitalist emperyalizmin ve sömürgeciliğin yükünü çeken parçalanmış bir kıtayı ifade ettiğini söylüyor.

Burkina Faso halkı, Jacobin gibi tanınmış yayın organları tarafından paylaşılan Batılı “solcular”a ait argümanlara rağmen, istisnai bir yere sahip değil. Traoré yönetiminde Burkina Faso halkı, Afrika’daki yeni-sömürgeciliğe, Nkruma’nın “Afrika ve dünyanın sömürülen halklarının yarattığı özgürlük dalgasına karşı duran güç” olarak tarif ettiği soykırımcı güce karşı güçlü bir direniş sergiliyor.[16] Dün, Burkina Faso’nun işçileri, tarlalarını sürmek için sadece çapa ile yetinmek zorundaydı. Bugün olduğu gibi yarın da Burkina Faso halkına Traoré’nin dirilttiği Burkina Faso Devrimi, o makine verecek, kendi kaderini tayin hakkını ve özgürlüğü.

Owen Anderson
12 Temmuz 2026
Kaynak1
Kaynak2
Kaynak3

Dipnotlar:
[1] Garrido, Carlos L. The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism. Midwestern Marx Publishing Press, 2023. p. 15. Türkçesi: İştiraki.

[2] Losurdo, Domenico. Western Marxism: How it was Born, How it Died, and How it Can be Reborn. Monthly Review Press, 2017. p. 73.

[3] A.g.e., s. 51-52.

[4] A.g.e., s. 69.

Garrido, Carlos L., A.g.e., s. 35.

[6] A.g.e., s. 36.

[7] Sankara, Thomas. Thomas Sankara Speaks: The Burkina Faso Revolution, 1983-1987 (yayına hz.: Michael Prairie). Pathfinder Press, 2007. s. 167.

[8] Garrido, Carlos L., A.g.e., s. 58.

[9] Sankara, Thomas., A.g.e., s. 266.

[10] Adı geçen eserde 69. Dipnota bakınız.: “Sadece eski yeni sömürgeci rejimle bağlantılı partiler kapatıldı. Devrimi destekleyen örgütler ve gruplar açıktan faaliyet yürütme imkânı buldular.”

[11] Podur, Justin & Emersberger, Joseph. Extraordinary Threat: The US Empire, The Media, and Twenty Years of Coup Attempts in Venezuela. Monthly Review Press, 2024. s. 170.

[12] Garrido, Carlos L., A.g.e.

[13] Sankara, Thomas., A.g.e., s. 55.

[14] A.g.e., s. 162-171.

[15] Nkrumah, Kwame. Neo-Colonialism: The Final Stage of Imperialism. PANAF Books, 2009. s. 27.

[16] A.g.e., s. 36.

0 Yorum: