03 Ağustos 2026

,

Fidel Castro’yla Tokalaşmak


ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Küba’nın ABD’deki solcu “terörizm”e destek sunduğuna dair iddiayı içeren son raporu, Trump yönetiminin yeniden canlanan Kızıl Korku için düşman listeleri hazırlamasıyla birlikte, karşımızda savaşın tırmandırılacağını gösteren bir delil olarak duruyor.

Neticede dışişlerinin belgesi, ABD dış politikasının başarısızlığının istemeden de olsa itiraf eden bir metin olarak okunabilir. Dışişleri Bakanlığı, geçen yüzyılın ortalarında yürürlüğe konulan Makkarticiliğin “eski” komünist solu ezişine methiyeler düzerken, istemeden de olsa Washington’un “yeni sol”u ve ABD’nin Küba’ya yönelik saldırganlığını kınayan dönemin hareketlerini kontrol altına alma konusunda sergilediği kifâyetsizliği de ortaya koyuyor.

Rapora göre, on yıllarca süren boğucu yaptırımlar ve amansız bir abluka sonrasında bile Küba, “Üçüncü Dünya devriminin başlıca itici gücü ve manevi merkezi” olarak varlığını sürdürüyor. Charisse Burden-Stelley’nin de belirttiği gibi, rapor, ABD’deki muktedir sınıfın içteki muhalifleri ırkçı saldırıların hedefine haline nasıl getirdiğini, ülkedeki özgürlük mücadelelerini “dışarıdan gelen komünist tehdidin yönlendirdiği bir yıkıcılık biçimi” olarak nasıl çerçevelediğini ortaya koyuyor.

Rapor, özellikle Yurttaş Hakları Hareketi ile Siyah Güç hareketinden, George Floyd ayaklanmasına kadar uzanan Siyahların özgürlüğü hareketlerini, Küba etkisine açık yapılar olarak nitelendiriyor. Raporu kaleme alanlar, bu noktada sanki ırkçı terör, beyaz iktidar düzenince değil de dışarıdan gelen kışkırtıcıların yol açtığı bir şeymiş gibi konuşuyorlar.

Bu ırkçı vesayetçilik anlayışı, Siyahilerin özgürleşmesi meselesinin ötesine geçip Yerlilerin direnişine de uzanıyor. Odak noktasında öncelikle Siyahi yapılar, komünist ve sosyalist örgütler duruyor olsa da, ABD’de iktidarı devirmek için hazırlanmış olan “Küba komplosu”nun parçaları arasında Yerlilerin adı iki kez geçiyor. İlkinde Yaralı Diz Hukuki Savunma/Saldırı Komitesi ve Ulusal Avukatlar Birliği (UAB) avukatı William Kunstler’ın bir konuşmasından bahsediliyor. Kunstler, sokaklarda faaliyetlerine devam edebilmeleri için savunduğu “devrimci” örgütler arasında Amerika Kızılderili Hareketi’nin adını da anıyor.

Raporda Amerikan yerlilerinin adının ikinci kez geçtiği yerde, UAB mensubu avukatlardan bahsediliyor. Bu avukatlar, 2016 yılında Yerlilerin önderlik ettiği, Dakota Boru Hattı’nın inşaatını durdurma amacı güden hareketin eylemleri sırasında Standing Rock Kızılderili Rezervasyonu’na gittiler.

Her iki örnekte de Yerli hareketleri, sadece Yerli olmayan, çoğunlukla beyaz müttefiklerce temsil edildikleri için gündeme geliyorlar. Tıpkı Greenpeace’in Standing Rock hareketindeki rolüne karşı açılan davada olduğu gibi, burada esasında örtük olarak, “yerliler, kendi hareketlerine önderlik edemez veya kendi stratejilerini oluşturamazlar. Onlar, ancak dışarıdan gelen kışkırtıcıların pasif araçları veya farkında olmadan kandırılan kurbanları olabilirler” deniliyor.

Ancak bu küçümseyici dil, yerlilerin Soğuk Savaş döneminde Washington’a yönelik derinleşen kaygılarını strateji düzleminde kendi egemenliklerini ilan edip savunmak için kullandıkları o uzun tarihi silip atıyor.

1961’de, Fidel Castro’nun iktidara gelmesinden iki yıl sonra, Soğuk Savaş’ın yol açtığı kaygılar kıtayı sarmışken, Florida Everglades’te sıcağın alnında yaşayan küçük bir kabile, önüne beklenmedik bir yolun açıldığını gördü. Miccosukee kabilesinin reisi William Buffalo Tiger için mevcut kriz, varoluşu tehdit edecek düzeydeydi: Federal hükümete bağlı bürokratlar, halkını ayrı bir ulus olarak tanımayı reddediyor, onları daha büyük Seminole kabilesinin şemsiyesi altına sokuyor, kendilerini hukuken tanınmış olan toprak parçasından veya kendilerini yönetme yetkisinden mahrum bırakıyordu. Washington'a yapılan her başvuru karşısında o kalın kayıtsızlık duvarını buluyordu. Bu yüzden kabile reisi, cesur bir eyleme girişti.

Bir hukuk danışmanı, kendisine cesur bir strateji önerdi: yabancı bir güçten tanınma sağlayarak, Washington’ı adım atmaya zorlamak. Tuscarora milliyetçisi ve ateşli bir dostu olan, “Öfkeli Ayı” lakaplı Wallace Anderson ile ortaklık kuran Buffalo Tiger, Miccosukee kabilesine mensup on delegeyi bir araya getirdi. Birlikte Key West’in en ucuna kadar arabayla gittiler ve Buffalo Tiger’ın kamuoyuna "iyi niyet heyeti” olarak takdim ettiği isimlerle Havana’ya giden uçağa bindiler.

Küba'da yetkililer, makineli tüfek taşıyan muhafızlar eşliğinde, grubu başkent sokaklarında özel araçlarla gezdirdi. İkinci günlerinde, halka açık bir meydanda toplanan kalabalığa katılarak, tercüman aracılığıyla, Fidel Castro’nun altı saat süren etkileyici konuşmasını dinlediler. Ardından Castro, delegelerle yüz yüze görüşerek, mücadelelerine dair hikâyeyi dikkatle dinledi. Castro kendilerine, “Unutmayın, yaşayacak yeriniz olmadığında buraya gelin” dedi. Onlara Küba topraklarından araziler teklif etti ve Miccosukee halkını resmen bağımsız bir ulus olarak tanıdı.

Heyet eve döndüğünde, Buffalo Tiger’ın telefonu durmadan çalıyordu. Castro’nun Kızılderililerle el sıkışması, Washington’da paniğe yol açmıştı. FBI ajanları, heyetin üyelerini, devrimci hükümetle ilgili olarak sorguya çekti. Ancak kabilenin oynadığı bu kumar işe yaradı. Küçük bir kabilenin kendi gözleriyle Havana ile ittifak kurmasının diplomatik düzeyde yüzlerini yere eğdirmesinden çekinen devlet, kabilenin dilekçesini hızlandırdı. Miccosukee kabilesi, ertesi yıl federal hükümet tarafından resmen tanındı.

Bu zafer, dönemin koşulları göz önüne alındığında, hiç akla hayale gelmeyecek bir gelişmeydi. “Kızılderililerin yok edilmesi” politikasını bayrak edinen Kongre, neredeyse on yıl boyunca 109 kabilenin yasal statüsünü elinden almış, tarihi anlaşmaları yırtıp atmış, milyonlarca dönüm kabile toprağını açık artırmaya çıkarmıştı. Kızıl Korku denilen delilik halinin etkisiyle yürürlüğe konulan Makkartici politikacılar, Kızılderili rezervasyonlarını tehlikeli, “Amerikan karşıtı” komünler olarak yaftalayıp karalamaya başladılar. Kabile topraklarının ortadan kaldırılmasının, yerli halkı kapitalist pazara entegre etmenin tek yolu olduğunu söylediler. Bu strateji, Kızılderili topraklarını doğrudan beyazların eline teslim etmeyi amaçlıyordu. Kolektif kabile yapılarını doğası gereği sosyalist tehditler olarak hedef alan devlet, açıktan yürütülen toprak gaspı işlemini maskelemek adına, anti-komünist histeriyi silah olarak kullandı.

Buffalo Tiger’ın Küba gezisi, sonraki on yıllarda Kızıl Güç aktivistleri ile Küba devrimi arasında uzun süreli bir ilişkinin başlamasını sağladı. Sonuç olarak, yerli aktivistleri “komünistlerin kuklaları” olarak yaftalayan devletin onları “kızıl” diye suçlaması, gelişmekte olan radikal egemenlik hareketini gayrimeşrulaştırmayı amaçlıyordu.

Buradan çıkartılması gereken ders şudur: yerlilerin yürüttüğü diplomasi ve ortaya koyduğu radikal enternasyonalizm, ABD imparatorluğu içinde yerli halkların antlaşma haklarını ve egemenliğini güçlendirmek için etkili birer mekanizmadır.

Ayrıca bu süreçte, Küba ile ilgili hazırlanan son raporun yazarlarının en çok korktuğu şeyi de öğrenmiş olduk: Onlar en çok da emperyalizmin merkezinde yaşayan yerli halkların, güçlerini ve kudretlerini, efendileriyle ittifak kurarak değil, küresel kapitalizmin ve ABD emperyalizminin yıkıcı etkilerine alternatifler inşa etmek için mücadele eden küresel çoğunluğun yoksul işçi sınıfıyla aktif dayanışma ilişkileri kurarak elde ettikleri gerçeğini giderek daha fazla fark etmelerini sağlayan bilinçlenme sürecinden korkuyorlar.

Sonuç olarak, ister 1961’de ister günümüzde olsun, muktedir sınıfın oyun planı hiç değişmedi: Bu plan, emperyalizmi ve sömürgeciliği önemsiz konular olarak ele almak ve içteki direnişi dış müdahale olarak yaftalamak üzerine kurulu.

Yerlilerin egemenliğini ve Siyahilerin özgürleşmesini dışarıdaki kukla ustalarının ürünleri olarak gösterip marazi unsurlarmış gibi takdim etmek suretiyle muktedir sınıf, içteki mücadelenin meşruiyetini ortadan kaldırmaya çalışır, daha da önemlisi, ırkçı kapitalizmin ve emperyalist kontrolün, elindeki sömürücü mekanizma haricinde, uygulanabilir bir alternatif sunma konusunda isteksiz ve kifâyetsiz olduğu gerçeğini gizler.

Oysa tarih, onların söylediklerinin tam tersinin geçerli olduğunu söyler. Yabancıların maniple ettiği, koyun gibi güttüğü kurbanlar olmadıklarını ispatlamış olan Siyahi ve Yerli devrimciler, dünya genelinde kurdukları anti-emperyalist bağları, beyin yıkama yoluyla değil, devlet terörüne karşı stratejik bir öz savunma olarak kullanarak, defalarca derinlikli ve köklü politik eylemler gerçekleştirmeyi bilmişlerdir.

Nick Estes
30 Temmuz 2026
Kaynak

0 Yorum: