ABD
Dışişleri Bakanlığı’nın Küba’nın ABD’deki solcu “terörizm”e destek sunduğuna
dair iddiayı içeren son raporu, Trump yönetiminin yeniden canlanan Kızıl Korku
için düşman listeleri hazırlamasıyla birlikte, karşımızda savaşın tırmandırılacağını
gösteren bir delil olarak duruyor.
Neticede
dışişlerinin belgesi, ABD dış politikasının başarısızlığının istemeden de olsa
itiraf eden bir metin olarak okunabilir. Dışişleri Bakanlığı, geçen yüzyılın
ortalarında yürürlüğe konulan Makkarticiliğin “eski” komünist solu ezişine methiyeler düzerken, istemeden de olsa Washington’un “yeni sol”u ve
ABD’nin Küba’ya yönelik saldırganlığını kınayan dönemin hareketlerini kontrol
altına alma konusunda sergilediği kifâyetsizliği de ortaya koyuyor.
Rapora
göre, on yıllarca süren boğucu yaptırımlar ve amansız bir abluka sonrasında
bile Küba, “Üçüncü Dünya devriminin başlıca itici gücü ve manevi merkezi”
olarak varlığını sürdürüyor. Charisse Burden-Stelley’nin de belirttiği gibi,
rapor, ABD’deki muktedir sınıfın içteki muhalifleri ırkçı saldırıların hedefine
haline nasıl getirdiğini, ülkedeki özgürlük mücadelelerini “dışarıdan gelen
komünist tehdidin yönlendirdiği bir yıkıcılık biçimi” olarak nasıl
çerçevelediğini ortaya koyuyor.
Rapor,
özellikle Yurttaş Hakları Hareketi ile Siyah Güç hareketinden, George Floyd
ayaklanmasına kadar uzanan Siyahların özgürlüğü hareketlerini, Küba etkisine açık
yapılar olarak nitelendiriyor. Raporu kaleme alanlar, bu noktada sanki ırkçı
terör, beyaz iktidar düzenince değil de dışarıdan gelen kışkırtıcıların yol
açtığı bir şeymiş gibi konuşuyorlar.
Bu
ırkçı vesayetçilik anlayışı, Siyahilerin özgürleşmesi meselesinin ötesine geçip Yerlilerin
direnişine de uzanıyor. Odak noktasında öncelikle Siyahi yapılar, komünist ve
sosyalist örgütler duruyor olsa da, ABD’de iktidarı devirmek için hazırlanmış
olan “Küba komplosu”nun parçaları arasında Yerlilerin adı iki kez geçiyor. İlkinde
Yaralı Diz Hukuki Savunma/Saldırı Komitesi ve Ulusal Avukatlar Birliği (UAB)
avukatı William Kunstler’ın bir konuşmasından bahsediliyor. Kunstler,
sokaklarda faaliyetlerine devam edebilmeleri için savunduğu “devrimci” örgütler
arasında Amerika Kızılderili Hareketi’nin adını da anıyor.
Raporda
Amerikan yerlilerinin adının ikinci kez geçtiği yerde, UAB mensubu avukatlardan bahsediliyor. Bu avukatlar, 2016 yılında Yerlilerin önderlik ettiği, Dakota Boru
Hattı’nın inşaatını durdurma amacı güden hareketin eylemleri sırasında Standing
Rock Kızılderili Rezervasyonu’na gittiler.
Her
iki örnekte de Yerli hareketleri, sadece Yerli olmayan, çoğunlukla beyaz
müttefiklerce temsil edildikleri için gündeme geliyorlar. Tıpkı Greenpeace’in
Standing Rock hareketindeki rolüne karşı açılan davada olduğu gibi, burada
esasında örtük olarak, “yerliler, kendi hareketlerine önderlik edemez veya kendi
stratejilerini oluşturamazlar. Onlar, ancak dışarıdan gelen kışkırtıcıların pasif
araçları veya farkında olmadan kandırılan kurbanları olabilirler” deniliyor.
Ancak
bu küçümseyici dil, yerlilerin Soğuk Savaş döneminde Washington’a yönelik derinleşen
kaygılarını strateji düzleminde kendi egemenliklerini ilan edip savunmak için
kullandıkları o uzun tarihi silip atıyor.
1961’de,
Fidel Castro’nun iktidara gelmesinden iki yıl sonra, Soğuk Savaş’ın yol açtığı
kaygılar kıtayı sarmışken, Florida Everglades’te sıcağın alnında yaşayan küçük
bir kabile, önüne beklenmedik bir yolun açıldığını gördü. Miccosukee
kabilesinin reisi William Buffalo Tiger için mevcut kriz, varoluşu tehdit edecek
düzeydeydi: Federal hükümete bağlı bürokratlar, halkını ayrı bir ulus olarak
tanımayı reddediyor, onları daha büyük Seminole kabilesinin şemsiyesi altına sokuyor,
kendilerini hukuken tanınmış olan toprak parçasından veya kendilerini yönetme
yetkisinden mahrum bırakıyordu. Washington'a yapılan her başvuru karşısında o
kalın kayıtsızlık duvarını buluyordu. Bu yüzden kabile reisi, cesur bir eyleme
girişti.
Bir
hukuk danışmanı, kendisine cesur bir strateji önerdi: yabancı bir güçten
tanınma sağlayarak, Washington’ı adım atmaya zorlamak. Tuscarora milliyetçisi ve
ateşli bir dostu olan, “Öfkeli Ayı” lakaplı Wallace Anderson ile ortaklık kuran
Buffalo Tiger, Miccosukee kabilesine mensup on delegeyi bir araya getirdi.
Birlikte Key West’in en ucuna kadar arabayla gittiler ve Buffalo Tiger’ın
kamuoyuna "iyi niyet heyeti” olarak takdim ettiği isimlerle Havana’ya
giden uçağa bindiler.
Küba'da
yetkililer, makineli tüfek taşıyan muhafızlar eşliğinde, grubu başkent
sokaklarında özel araçlarla gezdirdi. İkinci günlerinde, halka açık bir
meydanda toplanan kalabalığa katılarak, tercüman aracılığıyla, Fidel Castro’nun altı saat süren etkileyici konuşmasını dinlediler. Ardından Castro, delegelerle
yüz yüze görüşerek, mücadelelerine dair hikâyeyi dikkatle dinledi. Castro kendilerine,
“Unutmayın, yaşayacak yeriniz olmadığında buraya gelin” dedi. Onlara Küba
topraklarından araziler teklif etti ve Miccosukee halkını resmen bağımsız bir
ulus olarak tanıdı.
Heyet
eve döndüğünde, Buffalo Tiger’ın telefonu durmadan çalıyordu. Castro’nun Kızılderililerle
el sıkışması, Washington’da paniğe yol açmıştı. FBI ajanları, heyetin üyelerini,
devrimci hükümetle ilgili olarak sorguya çekti. Ancak kabilenin oynadığı bu
kumar işe yaradı. Küçük bir kabilenin kendi gözleriyle Havana ile ittifak
kurmasının diplomatik düzeyde yüzlerini yere eğdirmesinden çekinen devlet,
kabilenin dilekçesini hızlandırdı. Miccosukee kabilesi, ertesi yıl federal
hükümet tarafından resmen tanındı.
Bu
zafer, dönemin koşulları göz önüne alındığında, hiç akla hayale gelmeyecek bir
gelişmeydi. “Kızılderililerin yok edilmesi” politikasını bayrak edinen Kongre,
neredeyse on yıl boyunca 109 kabilenin yasal statüsünü elinden almış, tarihi
anlaşmaları yırtıp atmış, milyonlarca dönüm kabile toprağını açık artırmaya
çıkarmıştı. Kızıl Korku denilen delilik halinin etkisiyle yürürlüğe konulan
Makkartici politikacılar, Kızılderili rezervasyonlarını tehlikeli, “Amerikan
karşıtı” komünler olarak yaftalayıp karalamaya başladılar. Kabile topraklarının
ortadan kaldırılmasının, yerli halkı kapitalist pazara entegre etmenin tek yolu
olduğunu söylediler. Bu strateji, Kızılderili topraklarını doğrudan beyazların
eline teslim etmeyi amaçlıyordu. Kolektif kabile yapılarını doğası gereği
sosyalist tehditler olarak hedef alan devlet, açıktan yürütülen toprak gaspı işlemini
maskelemek adına, anti-komünist histeriyi silah olarak kullandı.
Buffalo
Tiger’ın Küba gezisi, sonraki on yıllarda Kızıl Güç aktivistleri ile Küba
devrimi arasında uzun süreli bir ilişkinin başlamasını sağladı. Sonuç olarak, yerli
aktivistleri “komünistlerin kuklaları” olarak yaftalayan devletin onları “kızıl”
diye suçlaması, gelişmekte olan radikal egemenlik hareketini
gayrimeşrulaştırmayı amaçlıyordu.
Buradan
çıkartılması gereken ders şudur: yerlilerin yürüttüğü diplomasi ve ortaya
koyduğu radikal enternasyonalizm, ABD imparatorluğu içinde yerli halkların
antlaşma haklarını ve egemenliğini güçlendirmek için etkili birer mekanizmadır.
Ayrıca
bu süreçte, Küba ile ilgili hazırlanan son raporun yazarlarının en çok korktuğu
şeyi de öğrenmiş olduk: Onlar en çok da emperyalizmin merkezinde yaşayan yerli
halkların, güçlerini ve kudretlerini, efendileriyle ittifak kurarak değil,
küresel kapitalizmin ve ABD emperyalizminin yıkıcı etkilerine alternatifler
inşa etmek için mücadele eden küresel çoğunluğun yoksul işçi sınıfıyla aktif
dayanışma ilişkileri kurarak elde ettikleri gerçeğini giderek daha fazla fark
etmelerini sağlayan bilinçlenme sürecinden korkuyorlar.
Sonuç
olarak, ister 1961’de ister günümüzde olsun, muktedir sınıfın oyun planı hiç değişmedi:
Bu plan, emperyalizmi ve sömürgeciliği önemsiz konular olarak ele almak ve içteki
direnişi dış müdahale olarak yaftalamak üzerine kurulu.
Yerlilerin
egemenliğini ve Siyahilerin özgürleşmesini dışarıdaki kukla ustalarının
ürünleri olarak gösterip marazi unsurlarmış gibi takdim etmek suretiyle muktedir
sınıf, içteki mücadelenin meşruiyetini ortadan kaldırmaya çalışır, daha da
önemlisi, ırkçı kapitalizmin ve emperyalist kontrolün, elindeki sömürücü
mekanizma haricinde, uygulanabilir bir alternatif sunma konusunda isteksiz ve
kifâyetsiz olduğu gerçeğini gizler.
Oysa
tarih, onların söylediklerinin tam tersinin geçerli olduğunu söyler. Yabancıların
maniple ettiği, koyun gibi güttüğü kurbanlar olmadıklarını ispatlamış olan
Siyahi ve Yerli devrimciler, dünya genelinde kurdukları anti-emperyalist bağları,
beyin yıkama yoluyla değil, devlet terörüne karşı stratejik bir öz savunma
olarak kullanarak, defalarca derinlikli ve köklü politik eylemler
gerçekleştirmeyi bilmişlerdir.
Nick Estes
30 Temmuz 2026
Kaynak


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder