Kıbrıs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kıbrıs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2024

,

Emperyalistlerin Kıbrıs Planları ve Müdahaleleri



İşgal Karşıtı Mücadele

Kıbrıs’ın modem tarihi, 1878 İngiliz işgali ve 1914 yılında adanın Büyük Britanya egemenliğine bırakılmasıyla başlar. Bu durum, 1925 yılında adanın İngiliz sömürgesi olduğunun ilanıyla resmileşti. Tabii, dönemin büyük imparatoru için adaya duyulan ilgi tesadüfi değildi. Jeo-stratejik konumu önemli olmaktan çok daha fazlaydı. Emperyalist güç olarak Orta Doğu’da ve Asya’da gözü olan ya da buradaki konumunu güçlendirmek isteyen İngiltere için adaya sahip olunması gerekiyordu.

Çok geçmeden, komünistlerin önemli rol oynadıkları sömürgeci İngilizlere karşı Kıbrıslıların ilk isyanı 1931 yılında patlak verdi. Yeni işgalciler isyanı şiddetle bastırarak Kıbrıs halkını kana boğdu. Kıbrıs Komünist Partisi, yasadışı ilan edilerek, pek çok komünist gözaltına alınıp işkencelerden geçirilerek idam edildi. İngiliz işgali her ne kadar bağımsızlık sözü vermiş olsa da II. Dünya Savaşı’ndan sonra da sürdü. İngilizler, hiçbir koşulda adayı kaybetmek istemiyorlardı. Zaten, II. Dünya Savaşı’ndan sonra öncülüğü Amerikalılara kaptıran İngiliz İmparatorluğu, Orta Doğu’da ciddi sorunlarla karşı karşıyaydı. Böylece, oyunda kalmak için adayı ne pahasına olursa olsun kaybetmemeye, burayı askeri üsse çevirerek bir koz olarak ellerinde tutmaya çalışıyorlardı.

II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra Kıbrıs halkı, anti-sömürgeci mücadelesine devam edecekti. Yunan hükümeti, hiçbir koşulda Kıbrıs halkının mücadelesini desteklemedi. Amerikalılara ve İngilizlere amade olanlar, sadece desteklememekle kalmayarak, Kıbrıs halkının ulusal kurtuluş mücadelesini küçümsediler. “İhtiyar demokrat” Yorgo Papandreou’nun 1950 yılında Lefkoşa Belediye Başkanı [Temistokli] Dervi’ye hitaben yaptığı konuşma bilinmektedir; “Bugün Yunanistan iki ciğerden nefes almaktadır, biri Amerikan’dır diğeri de İngiliz’dir ve bundan dolayı Kıbrıs için nefesinin kesilmesine müsaade edemez.” İfadeler, Spiro Linardatou’nun İç Savaştan Cuntaya adlı kitabından alınmıştır ve meclisin kayıtlarında da mevcuttur. (Cilt 1, s. 124) 1956 yılında K. Karamanlis tarafından ifşa edilmiş ve Papandreou tarafından da özde reddedilmemiştir. Her halükârda birkaç yıl önce (1946) Başbakan K. Çaldaris, “Kıbrıs, Yunanistan için ulusal bir talep teşkil etmemektedir” açıklamasından çekinmemiştir. Keza aynı şekilde Bakan olan N. Baltacis de Atina’da yapılan bir toplantıda, “bilindiği gibi Kıbrıs ulusal bir mesele değildir” açıklamasını yapmıştır. İki alıntı da Nikos Pisiruki’nin Çağdaş Yunanistan Tarihi adlı kitabından alınmıştır. (2. cilt, s. 238) Özde, emperyalistlerin emirleri karşısında Yunan hükümetleri, açıkça Kıbrıs halkına hiçbir koşulda İngilizlere karşı verilen mücadelede dayanışma içinde olmayacaklarını belirtmişlerdir.

1950 yılında Başpiskopos 2. Makarios başkanlığında Kıbrıs’ta halk oylaması gerçekleştirildi. Halkın %96’sı Yunanistan ile birleşme lehinde oy kullanmış ancak İngiltere bu talebi kabul etmemiştir. Buna paralel bir şekilde Yunanistan üzerinde Kıbrıs sonunun uluslararasılaştırılmaması için baskı yapılmakta, aksi halde NATO’ya dönemeyeceği şantajı dillendirilmekte, Kıbrıs’ta ise İngilizler daha da sertleşmekteydiler. 2 Ağustos 1954 tarihinde, Kıbrıs valisi Armitage, bütün ulusal ifadeleri yasakladı. Kıbrıs halkının tepkisi gecikmedi. 12 Ağustos’ta genel grev gerçekleştirildi ve Yunanistan hükümeti, sorunu 16 Ağustos’ta BM’ye taşımak zorunda kaldı. Amerika ve İngiltere tarafından kontrol edilen BM, bırakın herhangi bir tavır almayı, tartışmadı bile. Ve tabii, bütün NATO üyesi ülkeler (Yunanistan ve İzlanda hariç) tartışma gündemine alınmaması yönünde oy kullandılar. Kendi lehine tavır alan eski sosyalist ülkeleri bir tarafa bırakırsak, Kıbrıs halkı tam anlamıyla yalnız kaldı.

1 Nisan 1955 tarihinde EOKA (çoğunluğu sağcı olan örgütlerden oluşan) sömürgeciliğe karşı silahlı mücadelenin başlatılması kararı aldı. Önderliği, anti-komünist geçmişi ve Türk karşıtlığı ile bilinen Grivas’a verildi. EOKA içindeki şovenist çizgi çok güçlüydü ve bu durum, İngilizler tarafından Kıbrıs’ın bölünmesi için kullanıldı.

Ekim 1955 tarihinde 3. Makarios ile adanın yeni valisi Sir John Harding arasında başarılı olamayan müzakereler başladı. Bunun üzerine İngilizler, Makarios’u gözaltına alarak Seyşeller’e bir yıllık sürgüne gönderdiler ve Başpiskoposluk merkezi ile adadaki önemli merkezlere el koydular. Aynı zamanda yoğun baskı ve terör başlatıldı. AKEL [1926 yılında Kıbrıs Komünist Partisi ismiyle kurulan parti, 1931 yılında Birleşik Krallık kolonizasyonu döneminde yasaklandı, 1941 yılında AKEL (Emekçi Halkın İlerici Partisi) ismiyle tekrar kuruldu] yasadışı ilan edildi. Pek çok Kıbrıslı, gözaltına alınıp idam edilirken onlarca köy de ateşe verildi. 1957 baharında Makarios serbest bırakıldı. Sonraki yılda İngiltere, Kıbrıs çözüm planını sundu. McMillan Planı olarak bilinen plan, adada üçlü yönetim (Yunan-Türk-İngiliz) öngörüyordu. Bütün plan, böl-parçala-yönet mantığı üzerine kuruluydu. İki ulustan (Rum ve Türk) oluşan, iki meclis öngörülüyordu. İngilizlerin asıl planı adanın bölünmesiydi. Bunlara paralel olarak Kıbrıslı Türkler ve Rumlar arasında pek çok şehirde şiddetli çatışmalar cereyan ediyordu. Sonradan ortaya çıktığı gibi bütün bunlar İngilizler tarafından tertiplenmiş, EOKA içindeki milliyetçi çizgiden faydalanılarak, iki halk arasındaki ilişkiler keskinleştirilmiş ve böylece mücadelenin zayıflatılması amaçlanmıştır. Böylece Amerikan-İngiliz planı olan bölünmeden yana olan Yunan ve Türk hükümetleri de sürece dâhil olarak Zürich ve Londra anlaşmaları imzalanmıştır.

Zürih ve Londra Anlaşmaları

5 Şubat 1959 tarihinde Yunanistan ile Türkiye arasındaki görüşmelerin ilk turu başladı. Görüşmelere Yunanistan tarafını Başbakan Konstandinos Karamanlis ile Dışişleri bakanı Evangelos Averoff katılırken Türkiye’den ise meslektaşları Adnan Menderes ile Fatin Rüştü Zorlu temsil ediyordu. Resmi görüşmeler tabii ki vitrindi, asıl görüşmeler, önceden New York’ta ve Paris’te Yunanistan ve Türkiye dışişleri bakanları arasında, elbette Amerikalıların ve İngilizlerin gözetiminde yapılmıştı. Bunların sonucu ise 11 Şubat 1959 tarihinde Zürich Anlaşması oldu. Müzakereler, İngiliz, Yunan, Türk, Kıbrıslı Rum ve Türklerin katılımıyla Londra’da devam etti ve 21 Şubat Londra Anlaşması’yla sonuçlandı. İngilizler tarafından Kıbrıslı Rumlar üzerinde ciddi bir baskı oluşturulduğu, anlaşmanın kabul edilmemesi hâlinde adanın bölüneceği şantajının yapıldığı sonradan Makarios’un heyetinde bulunanlar tarafından kabul edildi.

Zürich ve Londra anlaşmaları neleri öngörüyordu:

1) Üç taraf ülke, Kıbrıs’ın tehdit edilmesi durumunda ortak veya tek taraflı müdahale etme hakkına sahiptir.

2) Yönetim şekli Başkanlık olup, Başkan Kıbrıslı Rum, Başkan Yardımcısı ise Kıbrıslı Türk olacaktır. Başkan Kıbrıslı Rumlar tarafından, Başkan Yardımcısı ise Kıbrıslı Türkler tarafından seçilecektir. Her ikisi de dış meselelerde, askeri ve güvenlik vb. konularda veto hakkına sahiptir. Bakanlar Kurulu 7 Kıbrıslı Rum’dan ve 3 Kıbrıslı Türk’ten oluşacaktır. Birleşik Meclis’in %70’i Kıbrıslı Rumlardan, %30’u ise Kıbrıslı Türklerden oluşacak. Her iki topluluk da ayrı olarak seçim yapacaktır.

3) Adanın en büyük şehirleri ikiye ayrılacaktır.

4) Adadaki, ordu 2.000 askerden oluşacak, bunun % 60’ı Kıbrıslı Rumlardan, %40’ı ise Türklerden oluşacaktır. Komuta kademesi üç ülkeden (Yunanistan-Türkiye-Kıbrıs) oluşturulacaktır. (950 Yunanlı, 650 Türk.)

5) Adanın önemli noktalarında bulunan İngiliz üsleri muhafaza edilecektir.

Resmi anlaşmanın dışında Kıbrıs’ın NATO’ya girmesini ve NATO üslerinin adada kurulmasını öngören gizli anlaşmalar da vardı. Aynı zamanda Komünist Partisi’nin yasaklanmasını içeren bir anlaşma da yapılmıştı.

16 Ağustos 1960 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin resmi ilanı yapıldı ve Kıbrıs artık biçimsel olarak bağımsızdı. Pratikte ise farklı bir süreç başlamıştı, ada, artık İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın vesayeti altına girmişti. İki topluluk biçimsel olarak tanınmış ve iki topluluk arasında yeni suni çatışma süreci başlamıştı. Bunun en belirgin örneği, 1963 yılında Makarios’a Amerikalı-İngilizler tarafından önerilen anayasal çözüm önerisi açıkça adanın bölünmesini içeriyordu. Ortaya çıkan diğer bir nokta ise, Amerika’nın ve İngiltere’nin sözde Kıbrıs’ın Yunanistan ile “birleşme”sini hayata geçirirken ki bunu arzulamadıkları aşikardı, asıl hedefledikleri çatışmaları körüklemekti. Kısa zamanda ada hükümeti çıkmaza düştü. Önemli kararlar alınamamaya başlandı. Bunun nedeni, sadece veto hakkının olması değildi. Eksik olan, iki yönetimin tüm Kıbrıs halkının haklarını savunan, yabancı tahkimden bağımsız bir politika ortaya koyamamalarıydı.

Böylece, 1963 sonlarında Kıbrıslı Türkler ve Rumlar arasında şiddetli çatışmalar başladı. Her iki taraftan da şovenist çevreler silahlandırılarak kışkırtmalar yapılmaya başlandı. Kıbrıslı Türkler tarafından Rauf Denktaş TMT’yi kurarken diğer taraftan da Giorkatzis Polikarpos (IDEA ile ilişkisi olan CIA ajanı), Vasos Lissaridis ve Nikos Sampson harekete geçmekteydi. Türkiye, garantör ülke olarak müdahale etmekle tehdit ediyordu. Bu hak anlaşmalardan doğuyordu, her bir garantör ülke, tehdit olması durumunda bağımsız olarak da müdahale edebiliyordu. Zürih ve Londra anlaşmaları beklenen sonucu getirmişti. Adanın bölünmesi, İngilizlerin uzun vadeli planları doğrultusunda devam etmekteydi. Adanın bağımsızlığının koca bir yalan olduğu, resmi olarak ortaya çıktığı gibi, pratikte de kanıtlandı. Daha İngilizler tarafından oluşturulan “Yeşil Hat” zamanından itibaren.

Rezil Acheson Planı

Paralel bir şekilde Amerikalılar da Kıbrıs meselesine etkin olarak karışmaya başladılar. Yunanistan ve Türkiye’de önemli bir etkinlik oluşturan Amerikalılar, kendilerinin de söylediği gibi adayı Orta Doğu ve Asya’daki emperyalist planları için “batmayan bir gemi”ye dönüştürmeyi arzuluyorlardı. Temel amaçları, adanın bölünmesi ve iki taraflı olarak Türkiye ve Yunanistan ile birleştirilmesiydi. Bu biçimde adanın NATO’ya girmesi de garantileniyordu.

Haziran 1964 yılında Londra’da, Amerikan menşeli planlar olan Sandys-Ball planlarının (Amerikalı ve İngiliz iki bakan tarafından hazırlandığı için ikisinin adını almıştır) sunulduğu beşli görüşmeler başladı. Planların amacı, adaya NATO askeri güçlerinin yetkili olarak yerleştirilmesiydi. Özünde amaçlanan, Kıbrıs hükümetinin lağvedilmesi, adanın askerileştirilerek, Kıbrıs halkının Amerika-NATO’nun emirleri altına alınmasıydı. Planlar hemen reddedildi, ancak bu emperyalistlerin Kıbrıs ile ilgili asıl amaçlarını gösteriyordu.

1964 yılında Yunanistan Başbakanı ve ABD Başkanı Johnson arasında geçekleşen ve başarısız olan iki görüşmeden sonra, eski Amerikan Dışişleri Bakanı Acheson tarafından yapılan gizli görüşmelerde Yunanistan hükümetine iki plan önerildi.

1. Karpasia (Karpaz) Yarımadası Türkiye ile birleştirilerek askeri üs kurulacak. Adanın geri kalanı ise Yunanistan ile birleştirilecek. Türklerin çoğunluk olduğu alanlarda otonom Kantonlar oluşturulacakken, azınlık oldukları bölgelerde ise azınlık haklarına sahip olacaklardı.

2. Birincisi ile aynı olmakla beraber, sadece Türkiye işgal edeceği küçük bir toprak parçasına sahip olacaktı.

İlk planı Makarios reddederken Kıbrıs Türk topluluğu tarafından kabul edildi. İkinci plan ise her iki topluluk tarafından reddedildi. Özünde yapılan, bir yandan Yunanistan’ın Kıbrıs’la birleşmesi yoluyla toprağı Yunanistan’a verilirken diğer taraftan ise nefes alma mesafesinde bulunan Türkiye’ye gerek görüldüğü takdirde müdahale hakkı tanınmaktaydı. Planların kısa zamanda basına sızmasıyla, Yunanistan ve Kıbrıs’ta tepkilere yol açtı. Amerikalılar kabullenmiyorlardı çünkü Yunanistan’daki darbe eşikteydi.

Darbe, Kıbrıs’ta İoannidis Cuntası ve “Atilla”

14 Kasım 1967 tarihinde, Yunan cuntasının direktifiyle Grivas bir provokasyona girişti. Rum polisleri, Türklerin yönetiminde olan bir köye baskın düzenledi. Devamında Kıbrıslı Rum ve Türk askerleri arasında çatışmalar başladı. Grivas yönetimindeki provokasyon, Kofino köyünün ele geçirilmesiyle devam etti. Kriz, Türkiye’nin BM’yi Kıbrıslı Rumların geri çekilmemesi hâlinde müdahale etmekle tehdit etmesi üzerine uluslararası boyut kazandı. Rum tarafı, ele geçirdiği bölgeleri terk ederek geri adım attı fakat Türk tarafı, Rum hava ve deniz sahasını delerek krizin derinleşmesine neden oldu. Yunanistan ve Türkiye arasında ciddi savaş tehlikesi karşısında ABD, Dışişleri Bakan Yardımcısı Cyrus Vance’in Ankara ve Atina’ya ziyaretleri ile müdahale etti. Kasım sonlarında iki taraf da Vance’in önerisini kabul etti ve Yunanistan askerleri adadan çekildi. Böylelikle Türkiye’nin müdahalesi için de yol açılmış oldu. Kıbrıs Türk yönetimi “Geçici Kıbrıs Türk Yönetimini” oluşturdu. 7 Mart 1970 tarihinde Yunanistan cuntası, Başkan Makarios’a karşı başarısız bir suikast girişiminde bulundu. 1971 yılında, cunta tarafından desteklenen EOKA 2 (EOKA-B), Grivas önderliğinde eylemlere başladı. Ekim 1973 tarihinde Makarios’a karşı yeni bir suikast ve darbe girişiminde bulundu. Adanın birleşmesi için mücadele eden devrimci, solcu ve demokratlara saldırarak, bölünmenin hızlandırılmasına çalışıldı. 1974 yılında Grivas’ın ölümüyle EOKA 2’nin yönetimi Yunanistan cunta şefi olan Dimitrios İoannidis’nin sorumluluğuna geçti. Makarios, Yunanlı yetkililerin adadan çekilmesini talep etti. 15 Haziran 1974 tarihinde, Amerikalıların “okey”ini de alan İoannidis, adada Makarios’a karşı darbeye teşebbüs etti. Yönetimi ele geçiren darbeciler, Nikos Sampson’u yönetime getirdiler. Doğal olarak Türkiye buna tepki gösterdi. 20 Temmuz’da adaya çıkarma yaparak, kuzey bölümünü işgal etti. Yunan tarafı geri çekilirken, Türk tarafı olduğu gibi kaldı. Birkaç gün içinde 200.000 Kıbrıslı, evlerini terk ederek güney tarafına sığındı. Yunanistan’daki cunta, 24 Temmuz’da devrildi ve Konstandinos Karamanlis “Ulusal Birlik” hükümetini oluşturdu. Ada’nın bölünmesi planı ABD için kusursuz ilerliyordu. Amerikalılar belki Yunan cuntasını teşvik ettiler ancak Türkiye’ye de “göz yumdular.” Cuntacılar ile Amerikan heyetinin (Joseph Sisco, Henry J. Tasca, Elgorth (Ellsworth) aynı gün Atina’daki görüşmeleri oldukça karakteristiktir. Amerikalıların cuntacılardan istedikleri, adanın Güneydoğu bölümün NATO bölgesi olarak kalması, yani Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı hiçbir hamle yapmamasıdır. İoannidis’in cevabı ise “Bizi sattınız” olmuştur!

Birkaç gün sonra Cenevre’de Kıbrıs’taki durumu değerlendirmek üzere İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin katılımıyla görüşmeler başladı. 14 Ağustos’ta görüşmeler tıkandı. Hemen akabinde Türkiye “Atilla 2”ye (Çıkarmanın Yunanistan’daki adı -ç.n.) başladı. Yapılan hava saldırılarında (Lefkoşa vb.) büyük şehirler bombalandı. Amahostos (Gazimağusa), Keriniya (Girne) ve Morfou (Omorfo/Güzelyurt) işgal edildi. Böylece adanın %36’sı Türkiye’nin denetimine geçti, bunda asıl rolü Amerikalılar ve İngilizler oynadı. İkiye bölünmüş ada ve sürekli devam eden gerilim, bunları da barışsever gösterecekti. Oysa önceki yıllar boyunca Kıbrıs halkının bölünmesi için ellerinden geleni ardına koymayan gene bunlardı. Asıl amaçları, kendi emperyalist planlarına uyumlu bir Kıbrıs’tı ve Kıbrıs halkı için kötü olan tüm çalışmalarını bu doğrultuda hayata geçirdiler.

1955’ten bu yana binlerce ölü, 200.000 mülteci, 1.600’den fazla kayıp emperyalist yöntemlerin yarattığı trajik sonuçlardır. Kuzey tarafının Türkiye tarafından kolonileştirilmesi {sömürgeleştirilmesi} de bu tarihten itibaren başlar.

1975 yılında “Kıbrıs Türk Federe Devleti” ilan edildi. BM Güvenlik Konseyi, alınan kararı protesto etti. Rauf Denktaş, 1983 yılında “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”ni ilan etti. BM tekrar karşı çıktı. BM, 20 Temmuz 1974 yılındaki ilk Türkiye işgalinden itibaren, tüm yabancı askerlerin adadan çekilmesi kararını onayladı. İşgal, uluslararası hukukun çiğnenmesi olarak kabul edilse de Türkiye’ye karşı hiçbir önlem alınmadı. Amerika’nın ve NATO’nun elinde bir oyuncaktan öteye geçemeyen BM’nin olaylar karşısında tavırsız kalmaktan daha fazlasını yapamayacağı açıktı. Gerçek kararlar, Yugoslavya gibi örneklerde de görüldüğü gibi kapalı kapılar arkasında alınıp hayata geçiriliyordu. “Hukuk” noktasındaki büyük laflar, bu durumlarda ikiyüzlülük ve samimiyetsizlik olarak kendini en iyi şekilde gösteriyordu.

Emperyalistlerin uşağı olan Türk ve Yunan hâkim sınıflarının ve hükümetlerinin yakın tarihin en büyük katliamlarından birindeki on yıllardır devam eden katkı ve sorumlulukları hiç de az değildir.

YKP(ML)
Proletariaki Simaia (Proletarya Bayrağı)
17 Nisan 2004
Kaynak

Kaynakça:
Spiros Linardatos, İç Savaştan Cuntaya, Papazisi Yayınları.

Nikos Pisourikis, Çağdaş Yunanistan Tarihi, Epikerotita Yayınları.

Tasos Vumas, Çağdaş Yunanistan Tarihi-Cunta-Kıbrıs Dosyası (1967-1974), Tolidi Yayınları.

Sotiris Rizas, ABD, Albaylar Cuntası ve Kıbrıs Sorunu 1967-1974, Pataki Yayınları.

Elefterotipia Gazetesi, 29/12/2003, “Kıbrıs Üzerine Makaleler”, Makarios Drousioti.

,

Kıbrıs İşçi Sınıfının Geçmişteki Güzel İşbirliği Günleri


Bu yazı, PEO ve DEV-İŞ tarafından 13 Ekim 2005 tarihinde Lefkoşa’da düzenlenen “1948 Maden Grevi” konulu toplantıda, İngilizce olarak sunulan bildirinin Türkçe çevirisidir. AKEL’in 24-27 Kasım 2005 tarihleri arasında Lefkoşa’da yapılacak olan 20. Kongresi öncesinde, Afrika gazetesinin 23-26 Kasım 2005 tarihli nüshalarında 4 ayrı yazı halinde tefrika edilmiştir.

* * *

Kıbrıs Komünist Partisi, 14 Ağustos 1926’da resmen kurulduğu zaman, kurucuları arasında herhangi bir Kıbrıslı Türk yoktu. Partinin amaçlarından biri, “Rumlar ile Türklerden oluşan İngiliz aleyhtarı bir cephenin kurulması” olmasına rağmen, Kıbrıs Türk toplumu ile olan teması çok sınırlıydı. Parti, önceleri adanın bağımsızlığını, daha sonra da özerkliğini desteklemişti. Kıbrıs Komünist Partisi ile adanın Yunanistan ile birleşmesini (enosis) savunan Kıbrıslı Rum milliyetçiler arasındaki fikir ayrılığı da, komünistlerin ana hedefi olan “anti-emperyalist birlik cephesi”nin kurulmasına engel oldu. Öte yandan Kemalizm, Türkiye’de ve Kıbrıslı Türkler arasında geçerli olan tek ideoloji idi. Türkçe dilinde yayımlanmış sosyalist eserler, Kıbrıs’ta yok gibiydi. 1923’de yasaklanmış olan Türkiye Komünist Partisi’nin etkisi ise, Türkiye’de bile yok denecek kadar azdı.

Eldeki bilgilere göre, bazı Kıbrıslı Türk işçiler, Nisan 1919’da kurulmuş olan İnşaat İşçilerinin Sendikası’nda Kıbrıslı Rumlarla birlikte örgütlenmişler ve 1924’de tek bir örgüt çatısı altında bütün işçileri örgütlemiş olan Leymosun İşçi Merkezi’nin faaliyetlerinde Kıbrıslı Türk işçiler de yer almıştı. Kıbrıslı Türklerin, Merkezin amaç ve hedeflerini öğrenebilmeleri için, Leymosun İşçi Merkezi’nin tüzüğü, Türkçeye de çevrilmişti. Kıbrıs Komünist Partisi’nin kurucularından olan Yannis Lefkis, anılarında, İşçi Merkezi’nin tüzüğünün iyi Rumca bilen Mustafa adlı bir Kıbrıslı Türk tarafından Türkçeye çevrildiğini ve bu kişinin sonradan Türkiye’ye göç ederek, Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nda bir süre çalıştığını yazmaktadır. Merkezin açılış törenine hem Kıbrıslı Türkler, hem de Kıbrıslı Rumlar katılmış ve tüzük, oybirliği ile kabul edilmişti.

Kıbrıs’taki ilk komünist yayınlardan biri olan Neos Antropos [“Yeni İnsan”] ile Birlik adlı Kıbrıs Türk gazetesinin iyi ilişkiler içinde olduğu görülmektedir. Birlik gazetesi, 30 Ocak 1925 tarihli (Sayı:53) nüshasında, Leymosun’da yayımlanan Neos Antropos gazetesinin yazarları adına H. Solomonidis tarafından kaleme alınmış olan bir mektubu yayımlamıştı. Bay Solomonidis, Neos Antropos gazetesinin ilk sayısının çıkması nedeniyle, Birlik gazetesinin gönderdiği mektuba teşekkür etmekteydi. Bay Solomonidis, Birlik gazetesini büyük bir ilgi ile izlemekte olduklarını ve karar vermiş olmalarına rağmen, Leymosun’da Türkçe basabilen basımevi olmadığı için, gazetenin yarısını Türkçe olarak basmayı başaramadıklarından üzüntü duyduklarını belirtmekteydi. Birlik gazetesi de bir sonraki nüshasında Neos Antropos’un bir makalesini Türkçe olarak yayımlamıştı. Bu makalede, Kıbrıs halkının, Yunan idaresinde yaşamak uğruna, İngiliz idaresinden ayrılmak istemediği belirtilmekteydi.

Nisan 1924’de Lefkonuk’ta avukat Kiryakos Rossidis tarafından düzenlenen tarım işçilerinin ilk toplantısına, 250 Rum ve 65 Türk delege katılmış ve seçilen heyette iki Kıbrıslı Türk yer almıştı. İkinci toplantı, Temmuz 1925’de Lefkoşa’da yapılmış ve ortak bir “Rum-Türk Köylü Partisi”nin oluşturulması kararlaştırılmıştı. Ne var ki, kişisel görüş ayrılıkları yüzünden bu parti kurulamamıştı.

Türkçeye çevrilip, Lefkoşa’da 20 Ekim 1931 tarihinde basılmış olan bir başka kulüp tüzüğü daha bilinmektedir. Bu, 16 sayfa tutan “Lefkoşa Amele Kulübü”ne ait “Nizamname-i Esasisi”dir. 500 adet basılarak, tanesi bir kuruşa satılmıştı.

1920’lerin sonu ve 1930’ların başında, Kıbrıs’ta kuraklık ve yoksulluk hüküm sürerken, dünyada da ekonomik kriz vardı. Kıbrıs halkı, sosyalizm fikirlerine yönelmiş ve işçi sendikalarında örgütlenmeye başlamıştı. Öte yandan, İngiliz sömürge yönetimi, ceza yasasını değiştirip, solcu kitapları yasaklayarak, işçi sınıfı hareketinin gelişmesini engellemeye çabalamaktaydı.

Rumların Ekim 1931 ayaklanmasından sonra, İngiliz Sömürge Anayasası ve Kavanin Meclisi ortadan kaldırıldı. Bu olaylardan önce, 13 Ağustos 1931 tarihli Söz gazetesinde “Sürüden ayrılanı kurt kapar” başlığı altında çıkan ve o günlerde Kıbrıslı Türk solcuların siyasal faaliyetleri hakkında bize fikir veren bir makalede şunları okumaktayız:

“Son birkaç haftadır Lefkoşa’da olduğu gibi diğer kaza merkezlerinde de komonistler beyannameler çıkarıyorlar ve asnafı Bolşevikliğe davet ediyorlar. Biz, Komonistlerin neşrettikleri beyannameleri tahlil ve terviç edecek değiliz; yalnız bunları imza edenler arasında bir kaç ta Türk ismi gördüğümüz için en ziyade bunlarla meşgul olacak ve buna dair fikir ve kanaatımızı izaha çalışacağız... Bolşeviklere yanaşan ve karışan Türklerin kimler olduklarını bilmiyoruz. Fakat kimler olursa olsun, bu hareketleri ile bizi gücendirdiler ve pek tehlükeli bir vaziyete soktular... Kendini bilmeyen cahil bir iki Türk, Komonistlerin propagandasına kapılmış ve bizden ayrılmışlarsa, bunda Cemaatımızın bir kusuru ve hatası yoktur. Hata varsa bizden ayrılan ve karanlık yollara sapanlardadır ki bunları da sürüden ayrıldıkları için hiç şüphe etmeyiz ki kurtlar yiyecektir.”

Kıbrıs Komünist Partisi ve ona yakın sekiz kuruluş, Ağustos 1933’de, var olan yasalarda yapılan değişiklikler ardından yasadışı ilan edildiler. Komünist Parti’nin liderleri ada dışına gönderildiler. Hronos [“Zaman”] adlı Kıbrıs Rum gazetesi, 4 Ekim 1933 tarihli nüshasında, Gilan köyünden Hasan Hilmi adlı bir Kıbrıslı Türkün de, komünizm propagandası yapma suçundan tutuklananlar arasında olduğunu yazmıştı.

İngiliz sömürge yönetimi, 1941’de siyasal parti çalışmalarına izin verince, AKEL, Kıbrıs Komünist Partisi’nin yasal organı olarak kuruldu. AKEL’in kurucuları arasında da yine herhangi bir Kıbrıslı Türk yoktu.

AKEL, 1943’ün başında yapılan 2. Kongresinde, Yunanistan ile birleşme politikasını benimseyince, hem sendikal harekette, hem de siyasal çalışmalarda, Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar arasında bazı sorunlar çıkmaya başladı. Burada, ilk defa olarak, işçi sınıfının etnik temelde bölünmese tanık olduk.

Kıbrıslı Türklerin oluşturduğu ilk sendika, Niyazi Dağlı’nın önderliğinde, 12 dülgerin ortak işçi sendikalarından ayrılarak, 27 Kasım 1942’de kurdukları “Lefkoşa Türk Dülgerler Birliği”dir. Yeni kurulan Pan-Kıbrıs Çiftçiler Birliği’nden (PEK) Kıbrıslı Türk işçilerin 1943’de ayrılma nedeni de yine, enosis propagandası idi. PEK’in enosis eğilimleri, Kıbrıslı Türklerin bu örgütte daha fazla kalmalarına engel oldu. Kıbrıslı Türk köylüler, 1 Mayıs 1943’de kendilerine ait “Kıbrıs Türk Çiftçiler Birliği”ni kurdular.

Kıbrıs işçi sınıfı hareketinin etnik temelde bölünmesi, 13 Ağustos 1944’de, yüzlerce Kıbrıslı Türk işçinin, yeni Kıbrıs Türk sendikalarını kurmak üzere, PEO binasını terk etmeleri ile daha da derinleşti. 1945 yılında, ayrı Kıbrıs Türk sendikalarında 843 Kıbrıslı Türk işçi, “Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri” adı altında örgütlenmişti.

Derviş Ali Kavazoğlu’nun takma adı olan D. A. Alkan imzasıyla, Halkın Sesi gazetesinin 13 Haziran 1944 (Sayı:429) tarihli nüshasında yer alan “Türk Amele Birliği Rumlardan niçin ayrılmıştır?” başlıklı yazısında, Lefkoşa Amele Birliği Kaza Heyeti Sekreteri Yagovides’in 28 Mayıs 1944 tarihli Aneksartitos [“Bağımsız”] gazetesindeki makalesine şöyle yanıt verilmekteydi:

“[…] 25 Mart’ta birlik binanızı kendi bayraklarınızla süslediniz ve bugünün önemini belirten birçok nutuklar söylediğiniz halde, bizim hiçbir milli günümüzde birliğinize hiçbir Türk bayrağı çektirmediniz ve bu gibi günlerimizden hiçbirini tesid için tek bir kelime bile söylemediniz. En fenası şu ki en büyük spor bayramımızda Ankara’dan radyo dinlememize fırsat bile vermediniz. […] Genel sekreteriniz Bay Zartides, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhak edilmesi için İngiltere Başvekaletine tantanalı bir telgraf çekmiştir! Birliğinizde yüzlerce Türk ve birçok Ermeniler aza bulundukları halde, bazı genel toplantılarınızda “kardeşler! Yunan olmamız dolayısı ile mücadeleye devam ederek teşkilatlanmalıyız ki harp sonunda milletimizi yükseltebilelim!” diye haykırıyordunuz. Mademki ırk ve din farkı gözetmiyorsunuz hükümetçe tanınmış olan kaza heyeti arasında neden bir tek Türk bulunmuyor? […].”

Bir başka alıntı daha yapalım. 20 Haziran 1944 tarihli Halkın Sesi gazetesinde yer alan Kıbrıs Türk İşçi Birliklerinin Lefkoşa Sekreteri Mehmet Niyazi’nin “Lefkoşa Kaza Amele Birliği Sekreterine açık mektup”unda şöyle denmekteydi:

“1 Mayıs 943 yortusunda yüzlerce Rumca yazılı tabeladan Türkçe olarak kaç tane vardı? Hiç... Hiç... Bizleri bir siyasi, milli maksatlarınızı yüzümüze aksettirmediniz mi? Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı için Lordlar Kamarası’na telgraf çekmediniz mi? 1943’te yapılması kararlaştırılan umumi bir grev kararında Türkçe konuşulmadığından ani olarak hatanızı yüzünüze vurunca Rum amelesi dağıldıktan sonra Türk işçisini yağmur içinde durdurtmak istemediniz mi? (...) Hiç olmazsa nüfus nispetinde işçi çalıştırttınız mı? Türk işçisinin yevmiyesi Rum işçisi gibi müsavi veya ona yakın tutulması için araştırmalar oldu mu? Sözün kısası Türkün hakkı hiç gözetildi mi? Hayır!.. Hayır!.. Hayır!..”

Kıbrıs Türk gazetesi Yankı, 26 Şubat 1945 tarihli (Sayı:9) nüshasında, “Rum fırkaları ve biz” başlıklı bir makalede, Leymosun Belediyesi’nin çıkardığı bir dergide “Türklerin durumu” başlığı altında çıkmış bir yazıya değinerek, şunları yazmaktaydı:

“Leymosun belediyesinin dergisi ise ilhaka taraftar olmadığımızı kabul etmekle beraber, ileride bu davaya katılmamızı sağlamak için gayret sarfedilmesini istiyor... Biz Türkler... Türk-Rum dostluğuna gerçekten inanmışızdır. Fakat esefle görüyoruz ki Rum dostlarımızın bize karşı gösterdikleri sevgi, siyaset nezaketinden öteye geçmemiştir. Çünkü hâlâ belediyelerde ikinci reislik makamını bile bize vermemekte ısrar ettiklerini ve belediye işlerinde Türkçeyi ihmal ettiklerini görüyoruz.”

Yankı gazetesinin 6 Mayıs 1945 tarihli nüshasında çıkan ve “Türk İşçi Birlikleri”nin İngiltere Müstemleke Müsteşarlığı’na gönderdiği bir mektupta da şu talepler yer almaktaydı:

“Türk memur veya işçisinin Rum tesiri altında ezilmesine meydan verilmemelidir ki Türkler de ön bulabilsinler ve başarı gösterebilsinler... Lefkoşa’da her mahalleye konulan sokak levhalarına Türkçenin de yazılması... Her Türk’e resmi makamlardan gönderilecek herhangi bir evrak Türkçe olmalı. Rumca ve İngilizce olmamalıdır... İşçi Bayramı olan 1 Mayıs’ın ve Milli günlerin resmen tanınması ve tesit edilmesi... Kıbrıs Türklerinin Hükûmet tarafından İslâm unvanıyla değil, Türk unvanıyla tanınması ve mekteplerimizin de bu nam altında tavsif edilmesi...”

Ekim 1947’de, İşçinin Yolu Şaşmaz adlı ilk solcu Kıbrıslı Türk yayın organı çıkarıldı. Bu aylık dergi, içeriğinin “çok ideolojik” olması gerekçesiyle ikinci sayısından sonra yayınını durdurdu.

13 Ocak ile 17 Mayıs 1948 tarihleri arasında 125 gün süren Büyük Maden Grevi, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum sendikacılar arasındaki işbirliğinin güzel bir örneğidir. Kıbrıs Türk liderliğine yakın olan Halkın Sesi ve Hürsöz gazeteleri, başlangıçta greve destek verdiler. Ama daha sonra desteklerini geri çektiler. İlk defa olarak günlük bir işçi gazetesinin çıkarılmasına ihtiyaç vardı. Bu ancak 19 Mayıs 1948’de, yani grevin sona ermesinden iki gün sonra mümkün oldu. Gazetenin adı Emekçi idi. Bu gazete günlük yayınını, 1949 yılında bir süre ara verdi, ama daha sonra haftalık olarak yeniden yayımlanmaya başlandı. Kıbrıs Türk lideri ve Halkın Sesi gazetesinin sahibi olan Dr. Küçük’ün açtığı bir zem ve kadih davası yüzünden, Emekçi gazetesi yayınını durdurmak zorunda kaldı.

Ezekias Papayuannu, Ağustos 1949’da yapılan 6. Kongre’de AKEL’in yeni Genel Sekreteri olarak seçildi. Sloganı “enosis ve yalnız enosis” idi ve Yunanistan Komünist Partisi’nin lideri olan Nikos Zahariadis’in desteğine sahipti.

Yunanistan Komünist Partisi’nin yasadışı yayını olan Neos Kozmos [“Yeni Dünya”], Kasım 1951 tarihli nüshasında, enosis sloganının, o zaman var olan koşullarda, en güçlü anti-emperyalist hareketliliği sağladığını yazmıştı.

Aralık 1951’de yapılan AKEL’in 7. Kongresinde kabul edilen bir kararda, “Hâlâ daha, şoven (Türkiye’ye bakan) Türk burjuvazisinin ve toprak ağalarının etkisinde bulunan Kıbrıs Türk azınlığı içindeki kişilere daha fazla dikkat verilmesi” çağrısında bulunuldu.

AKEL’in milliyetçi politikası, Kıbrıs Türk toplumunu partiden gittikçe daha fazla yabancılaştırmaktaydı. Bir Kıbrıs Rum gazetesi olan Neos Antropos’da yayımlanan ilginç bir makale, birkaç gün sonra, Halkın Sesi gazetesinin 19 Mart 1952 tarihli nüshasında iktibas edilmişti.

G. Yuannidi, K. Koliyannis ve P. Rusu tarafından kaleme alınan makalenin başlığı şöyleydi: “Kıbrıs Halkının Kurtuluş Mücadelesi =Türk Azınlığı=”

Yazının bazı bölümlerinde şöyle denmekteydi:

“Türk azınlığı meselesi antiemperyalist mücadele için esas meseledir. Ve AKEL bu gibi meselelere ciddiyet ve katiyetle karşı koymalıdır. […] Mahut Yunanistan’a ilhak propagandası parolası ise, Türk işçisinin buna güç inanacağı aşikârdır. […] Türkler Rumlara ve AKEL’cilere itimat etmiyorlar. Zira büyük Yunanistan şovenizmine emniyetleri yoktur. […] Türklerin ve Rumların halk sendikaları, tek cemiyetleri ve diğer zirai teşkilatları olmalıdır. İşçi sınıfının bir tek partisi olmalı. Bu tek partinin (AKEL) Milli Türk Kolu olabilir. […] Kıbrıs’taki Türk meselesi, bütün Milli mesele içerisinde, hususi Milli bir meseledir. Eğer AKEL’in Türk azınlığına karşı tam Milli bir siyaseti olmazsa, Yunan Milli Davasını, ilhak davasını da gerektiği gibi karşılayamayacaktır. […]”

1948 yazından itibaren Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri ile işbirliği yapmaya başlayan PEO, Kasım 1952’de, Kıbrıslı Türk üyeleri için merkezde bir büro açma kararı aldı. Mart 1954’de, Emekçi gazetesinin sahibi ve başyazarı (ve 1952’den beri PEO Merkez Komitesi’nin üyesi) olan Ahmet Sadi Erkurt, PEO’nun Kıbrıs Türk Bürosu’nun başına atandı.

AKEL de, Ekim 1954’de, Karpaz’daki Galatya köyüne kadar geniş bir şekilde dağıtımı yapılmış olan, “Partinin Türk Kolu”nun ilk Türkçe bildirisini yayımladı. Bu tarihi öneme sahip ilk bildiride, tanınmış Türk şairi Nâzım Hikmet tarafından Kıbrıslı Türklere gönderilmiş olan mesajdan aktarılmış şu istek de yer almaktaydı:

“Kıbrıs’ta barış için, hürriyet için, Kıbrıs’ın sömürge olmaktan, emperyalizme askeri üs vazifesi görmekten kurulması için dövüşen Kıbrıslı Rum kardeşlerinizle el ele verin. Aynı safta yan yana dövüşün.”

1954 yılının sonunda, 1.500 Kıbrıslı Türk işçinin PEO’da örgütlendiğini görüyoruz. Solcu sendika PEO, sık sık Türkçe bildiriler ve İşçi Bülteni adlı aylık bir yayın yayımlamaya başlamıştı. Hatta İşçinin Sesi adında haftalık bir sendika gazetesinin yayımlanması planlanmıştı, ama İnkılapçı adlı haftalık bir gazetenin 13 Eylül 1955’den itibaren yayımlanmaya başlaması ile bu plan gerçekleştirilmedi.

İşçilerin sesi haline gelen İnkılapçı gazetesi, sadece 14 hafta çıkabildi. O günlerde önemli olan bütün sosyal ve ekonomik konularda makale ve haberler yayımlamaktaydı. Ama İngiliz Sömürge Yönetimi’nin 14 Aralık 1955 tarihinde olağanüstü durum ilan etmesinden sonra, bu gazete, AKEL’in günlük gazetesi olan “Neos Demokratis [“Yeni Demokrat”] ile birlikte kapatıldı. Önce AKEL, daha sonra da köylülerin, gençliğin ve kadınların solcu örgütleri, yasadışı ilan edildi ve birçok solcu tutuklanarak hapse atıldı. İnkılapçı’nın 12 Aralık 1955 tarihli son nüshasında çıkan “Tehdit” başlıklı makaleden de anlaşılacağı gibi, o zamanki Kıbrıs Türk liderliği ve onun yeraltı örgütü TMT, İnkılapçı’nın yayıncılarına şu ifadeleri içeren tehdit mektupları göndermişlerdi: İnkılapçı’nın yayınını durdurunuz. Yoksa kafanız kesilecektir!”

1 Mayıs 1958 günü, Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk işçilerin birlikte yürüyüş yapıp, emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı ortak mücadele verme kararlılığını dile getirmelerinden sonra, TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı) bir bildiri yayımladı ve Kıbrıslı Rumların da örgütlü olduğu PEO sendikasından istifa etmelerini talep etti. Kıbrıslı Rumlarla işbirliği yapanların da cezalandırılacağı uyarısında bulundu. Bundan sonra, o günlerin günlük gazeteleri, “PEO’dan istifa” ilanlarıyla doldu ve ilk tedhiş eylemi, 22 Mayıs 1958’de PEO’nun Türk bölümünün başkanı olan Ahmet Sadi’nin öldürülmesi girişimiyle başladı. 24 Mayıs’ta, İnkılapçı gazetesinin yazı işleri müdürü olan Fazıl Önder öldürüldü. Diğer ilerici Kıbrıslı Türkler de, Lefkoşa ve Leymosun’da ya öldürüldü veya yaralandı.

Türkiye ve Kıbrıs Türk liderliği, hep birlikte, adanın taksiminin Kıbrıs sorununun tek çözüm yolu olduğunu öne süren politikalarını sürdürmekteydiler. Adanın taksim edilmesine karşı olan Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk solcular da, seslerini yükseltmekte ve bu politikaya muhalefet etmekteydiler. Örneğin AKEL’in Kıbrıs Türk Kolu, o sıralar adayı ziyaret etmekte olan Prof. Nihat Erim’e verdikleri bir mektupta, ona şu görüşlerini iletmişlerdi:

“Ayrılmaz bir bütün olan Kıbrıs halkı, Türkler ve Rumlar, bu topraklarda yüzyıllarca birlikte yaşamışlar ve yaşamaktadırlar.(…) Adayı taksim etme fikri, Kıbrıs meselesinin nihai hâl şekli olmayacağı gibi, kabili tatbik de değildir. Çünkü Kıbrıs Türk ve Rum halkı ayrı ayrı iki mıntıkada yaşamamaktadır. Böylece ortaya bir muhaceret işi çıkacaktır ki, o zaman Kıbrıs çıkmazı ikinci ve en büyük çıkmaza girecektir. Böyle hadiselerin hangi menfaatlere hizmet ettiğini tarih hepimize göstermiştir.”

Aradan geçen 50 yıla yakın süre içinde, AKEL’in Türk Kolu’nun öngörüsünün doğru olduğunun kanıtlandığına tanık olmaktayız. Kıbrıs de-fakto olarak taksim edilmiştir. Kıbrıs’taki bütün emekçi halkın partisi olması gereken AKEL, ne yazık ki 1974’den sonra, “Azınlıklar Dairesi” denen bürosunu kapatma kararını almıştır.

Bugün güzel adamızın taksimini yaşadığımız bir zamanda, bütün Kıbrıslıların ortak anti-emperyalist cephesinin oluşturulmamasından doğan yaşamsal hatanın nedeni bu değil midir? Mücadelemiz ortak olduğuna göre, neden hâlâ daha Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk emekçi kitlelerinin birleşik cephesini kuracak durumda değiliz?

PEO ve DEV-İŞ
13 Ekim 2005
Kaynak

Kaynakça:
Ahmet An, “Kıbrıs Türk Solunun Geçmişi ve Bugününe Bir Bakış”, Ex İbarhi (Rumca), Sayı. 47 (Kasım 2003) ile Sayı. 51 (Mart 2004) arasında çıkmış 5 yazı.

Ahmet An, “KKP/AKEL’in 80. Kuruluş Yıldönümü Üzerine Düşünceler” (8 yazı), Afrika gazetesi, 15-22 Mayıs 2005.

Ahmet An, Kıbrıs’ta Türkçe Basılmış Kitaplar Listesi 1878-1997, Lefkoşa 1997.

Birlik, 30 Ocak 1925, Sayı. 53 (aktaran Harid Fedai, “Eski Basınımızdan”, Kıbrıs gazetesi, 6 Mayıs 2002).

Birlik, 6 Şubat 1925, Sayı. 54 (aktaran Harid Fedai, “Eski Basınımızdan”, Kıbrıs gazetesi, 8 Temmuz 2002).

Kemal Cankat, “Ekim Devriminin Kıbrıs İşçi Sınıfının Siyasal Örgütlenmesine Etkisi”, Söz gazetesi, 6-13 Kasım 1987.

Köylü gazetesi, 8 Kasım 1954 ve Halkın Sesi gazetesi, 20 Ekim 1954 (Sayı: 3528).

Michalis Michaelides, “The Turkish Cypriot Working Class and the Cyprus Labour Movement”, The Cyprus Review, Güz 1993, s. 33-57.

Nihat Erim, Bildiğim, Gördüğüm Ölçüler İçinde Kıbrıs, Ankara 1975, s. 55-57.

13 Ocak 2012

, ,

Bir Kontrgerilla Lideri: Denktaş



İkinci Dünya Savaşı’nın dünya siyasetine ve sınıf savaşımının yaşandığı politik-ideolojik zemine, kapitalist sınıfın kendi sınıfsal çıkarları ekseninde daha fazla daralmayı ve çaresizliği taşıdığını tespit etmekle birlikte yaşanılan gerilimin soğuk savaş kavramıyla açıklanan sürecin bileşenlerini ve önemli dinamiklerini de anlamak gerekiyor: Truman Doktrini.

Çevre halkada duran ülkelerin, özellikle önemli bir sınıf ve Marksist parti pratiği olan Yunanistan ve sosyal-siyasal yaşayışında kendi iç dinamiklerinde yaşadığı sıkışmaları dış yüzeye açıkça taşımaya başlayan Türkiye, bu doktrinin merkezinde duruyordu. Mart 1947’de bu çalışma bütünüyle anti-komünist örgütlenmeleri eyleme geçirmek amacıyla uygulandı. Marshall Planı (Truman’ın Dışişleri Bakanı) ise Avrupa kapitalizmini SSCB’ye karşı güçlendirmek istiyordu. Soğuk Savaş üst noktasına 1948’de Berlin Duvarı’nda ulaştı. Ardından Yunanistan’da komünist güçler etkisizleştirildi. 47’de Fransa’da ve İtalya’da komünistler hükümetten uzaklaştırıldılar. 49’da Almanya bölündü ve ardından NATO kuruldu.

Yaşanan bu süreç, savaştan güçsüz çıkan İngiltere’nin politik-ekonomik boşluğuna ABD’nin yönelmesini getirdi. Anti-komünist örgütler, CIA-GLADIO-Kontrgerilla üçlü suç şebekesinde merkezî disipline kavuşturuldu. Yerel siyasette kurtuluşun ve hürriyetin karşısında duran her türlü gerici-faşist unsur, dolaylı-dolaysız, bu şebekeye katıldı. Ortadoğu ve Akdeniz kuşağında ABD, dünya emperyalist pazarındaki nüfuz artışına bağlı olarak, etki alanını genişletti. Kıbrıs, “uçak gemisi” olarak, bölge siyasetinde ve ekonomisinde önemli bir yere yerleştirildi.

1926 tarihiyle başlayan komünist etkinliğin, önce İngiliz emperyalizmi, savaş sonrası ABD tarafından önü alınmaya çalışıldı. KKP-AKEL ve ona bağlı işçi sendikası PEO (Tüm Kıbrıs İşçi Konfederasyonu), Türkiye-Yunanistan-Kıbrıs üçgeninde oluşturulan kontrgerillanın hedefi hâline geldi. Kıbrıs’ta emekçi halkın karşısına tek seçenek olarak ulusallığa kilitlenmiş pragmatist politikalar çıkarıldı. 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, Sovyetlerle yaşanan gerilimin sonucunda, emperyalist politikalar yararına kuruldu. Makarios “Kızıl Papaz” olarak yutturuldu; 70 sonunda CIA ajanı olduğu anlaşıldı.

1955, ulusallığın ve kontrgerilla etkinliklerinin başladığı yıl. Provokatif çalışmalar etkilerini gösterdi. Sınıfsal konumlanışın yarattığı farklılaşma uçlara taşındı; Rum ve Türk halkları bu sayede birbirlerine karşı kışkırtılabilir duruma getirildi. 58 yılında 148 kişi öldürüldü ve bu yaşanan olaylar ardından PEO şu açıklamayı yaptı: “Birçok çevreden karşı eylemler ve Türklere karşı bir ekonomik savaş açmak için çağrılar yapıldığını biliyoruz. Bu karşı eylemlerin yapılmasını engellemeliyiz. Irksal nefretin alevlerini körükleyecek her türlü intikamcı eylemi önlemeliyiz.”

Adadaki sınıfsal ekonomik dağılım genelde Rumlar lehineydi. Türkler çoğunlukla küçük üretim ve esnaflıkla uğraşmaktaydı. Bu yapısı, adadaki statükonun devamlılığı lehinde bir eğilime neden oluyordu. Adadaki İngiliz egemenliğine karşı 1920’li yıllardan beri süren mücadele dinamiğinde Türklerin katkısı sınırlıydı. Sınıf hareketindeki bu tarz bir ulusal bölünme, doğal olarak, bazı boşluklara neden oldu. Bu boşluklardan da, Yunanistan ve sonradan da Türkiye’nin ulusçu politik manevralarından etkilenen belli sınıf dışı ve hatta anti-komünist güç odakları istifade etti.

Sınıf hareketinin bütünlüğü adına yukarıdaki açıklamayı yapan sendika önemli ölçüde AKEL’in kontrolündeydi. Bahsi geçen boşluklar bu partinin ideolojik-politik haritasında da gözlenmeye başlandı ve özellikle Kilise’nin etkisiyle şoven fikirler parti içinde yuvalanmaya başladı.

1960’ta kurulan Cumhuriyet sadece yaraların üzerini bir süre örttü. Sınıfsal mücadele yerini şoven-milliyetçi bir çatışmaya bıraktı. PEO’nun yukarıdaki iyi niyetli açıklaması bir işe yaramadı. Ülkedeki komünist hareketin ezilmesi amacıyla çeşitli kontrgerilla örgütleri kurulmaya başlandı. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş’ın başını çektiği ve sonradan Türk Mukavemet Teşkilatı’na dönüşen VOLKAN bunların en önemlisiydi. (Bu örgütün iç savaş döneminde AKEL üyesi Türkleri öldürdüğü bilinen bir gerçektir.)

F. Küçük ve R. Denktaş, bölgeye dönük kontrgerilla faaliyetinin ada temsilcileri statüsüyle çalışmalarını sürdürdü. Rumlarla yaşanan çatışmanın provoke edilmesi için Lefkoşa’daki camiye bizzat Denktaş’ın ekibi bomba attı. Uzunca bir zaman propaganda malzemesi olarak kullanılan ev baskını olayının da TMT tarafından yapıldığı artık bilinmektedir. (Banyoda küvette ölü bulunan çocukların görüntülendiği film)

Denktaş, adada emperyalizmle işbirliği yapan şoven-milliyetçi bir liderdir. O, emperyalizmin korkak ve sinsice ürettiği suç şebekelerinin esas oğlanlarındandır. Söz konusu politikaların, sistemli ve disiplinli bir çalışmayı öngerektiren ekonomik etkinliklerin güdümünde ilerlediğini düşünürsek, yönetim kastında duran, bürokratından ideologuna herkesin mutlak hâkim bir kimlik sunumu yaparak, onu örgütlü biçimde canlı tutan, belli bir kişiliğin yaşam alanında belirleyici, etkin rollere sahip olması gerektiği söylenebilir. Kırk yıldır Türkiye’de Demirel’in misyonu için de benzer notlar düşülebilir.

Bu tip isimlerin tarih sahnesinden tasfiye edilmesi, bölgedeki siyasetin, o siyasete dair alışkanlıkların kökten değiştiğinin bir göstergesidir. Denktaş ve Demirel gibi örgüt elebaşlarının, suç örgütleri ile işbirliği içinde çalışanların gündem dışına itilmesinin nedeni, sahneye asıl gerçek efendinin çıkmaya başlamasıdır: ABD.

Kıbrıs için söylenen sözlerin arka planında AB ve ABD’nin gölgesi ağır bir biçimde hissedilmektedir. Adanın uçak gemisi olma misyonu farklı bir içerikle sürdürülmek istenmektedir. Kıbrıs halkı ise İngiliz egemenliğinden çıktığını zannederken, Yunanistan-Türkiye arasında çekiştirilmekte, tüm ülke siyasetini buna endekslemektedir. Oysa ortada dönen oyun emperyalizmin bildik senaryosudur. Ada halkı kolektif devrimci bir kavgayı örgütlememenin, (Küba gibi) geriye dönüşsüz bir devrim sürecine yönelmemenin sancılarını bugün yaşamaktadır.

Demirel Türkiye için ne ise Denktaş da ada için odur. Her iki isim de tüm suç ve günâhlarını ört bas etmek adına belli bir dönem cumhurbaşkanlığı payesiyle ödüllendirilmiştir. Partileri küçülmüş, parçalanmıştır. Halk desteği olmadan varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Kardeşini banka sahibi yapan, özelleştirmeye karşı mücadelelerinde kendisinden yardım isteyenlere “ben özelleştirmeciyim” diyen, zamanında ODTÜ öğrencilerinin soruları karşısında “anti-komünist” olduğunu haykıran Demirel’in adadaki izdüşümü Denktaş’tır. Benzer sözler onun ağzından da duyulur: o da sıkı bir anti-komünisttir, kara para ve uyuşturucu trafiği içinde önemli bir role sahiptir.

Denktaş, yakın zamanda siyasî vizyonunu sunmuştur: “KKTC, Türkiye’nin finans merkezi olacak!” Bu Hong Kong taklidi vizyon, TC’nin kara para ve uyuşturucu trafiğinden pay almasına yardımcı olmayı amaçlamaktadır. Kumarhanelere ve pavyonlara vergi indirimi getiren Denktaş adada bu siyasetin yolunu çok önceden açmıştır.

Susurluk artığı polisleri, askerleri ve faşistleri adada paşalar gibi ağırlayan Denktaş, bu sürecin önünde engel olacak her türlü pürüzü giderecek gerekli silâha ve adama da sahiptir. Kutlu Adalı ile ifşa olunan kontrgerilla cinayetlerinin ucu kaçınılmaz biçimde Denktaş’a bağlanmaktadır. O, ada halkına zulmeden orduya sırtını yaslayarak, Mümtaz Soysal’dan aldığı hukukî destekle varlığını sürdürme konusunda kararlıdır. Halkın tarım ürünlerini satmasını engelleyen, Türkiye’den vergisiz, düşük fiyatlı ürünlerin ısrarla ülke içinde satılmasını sağlayan asker orada sadece güvenlik amacıyla bulunmamaktadır.

12 Eylül öncesinde devrimcilere karşı örgütlenen komando kamplarının önemli bölümü Kıbrıs’taydı. Kampların gizli komutanı da Denktaş’tı. Bugün aynı Denktaş, o gün komando olan ve bugün mafya babasına, emniyet müdürüne, ülkü ocağı başkanına ve kadın tacirine dönüşen kişilerin hamisidir.

Son seçimlerde solun Denktaş karşıtı kampanyası, AB’ci bir hattın öne çıkmasıyla kısır kalmıştır. Denktaş’ın siyasî etkisi kırılamamıştır. Sol, Denktaş’ın koltuğuna oynamanın ve bu konuda Batıdan destek almanın sonuçlarına katlanacaktır. Elli yıllık statüko Rum emekçi halkın olumlu ve iyi niyetli tavrıyla buluşamadığından, kırılamamıştır.

Kıbrıs’taki Türk Solu Denktaş’ın ve TC’nin katkılarıyla kurulmuş KKTC Devleti’ni gayri meşru ilân etmelidir. Demokrasi mücadelesi değil, halkın demokrasi içi mücadelesi önemli olabilir. Bu mücadele de demokrasi diye kurgulanan oyun sahnesinin parçalanmasını gerektirir. Kıbrıs halkı seçimleri doğru siyasî tutumla Denktaş-Denktaş karşıtı cephe olarak ikiye bölmüştür. Tam da üzerinde durulması gereken husus da budur. Türk ve Rum halkı bu seçimlerin gayrimeşruluğunu dayatmalı, ortak vatanda yaşamanın yollarını bugünden zorlamalıydı. Sorun, bölgede değişen dengelere oynamak değil, kendi gücünü ortaya koyup denge yaratabilmek ya da bu yapılamıyorsa dengeleri belli bir dönem için bozabilmektir.

Kıbrıs’ta uygulanan Batı kaynaklı siyasetin bir benzeri Kuzey Irak’ta da uygulanmaktadır. Sol, oradaki Kürt aşiretlerinin çizgisine gelmemelidir. Adanın altın bir tepside emperyalizme sunulması karşısında Rum emekçi halkıyla buluşmanın araçlarını geliştirmelidir.

Sol, genel olarak demokrasi denilen oyunun kurallarına gereğinden fazla güvenmiştir. Bu büyük bir hatadır. Annan Planı çevresinde dönen tartışmalar demokrasinin işleyişini de şekillendirmiştir.

Annan Planı, adadaki statükonun kökten değişmesinin bir nedeni değil, sonucudur. Solun bu ata oynaması, değişimin önemli bir unsuru olabilmesinin önünü almıştır. Planda bahsi geçen konular, ada halkının yıllardan beri dillendirdiği özlemlerin kabalaştırılmış bir hâlidir. Planın bu kadar vizyona taşınmış olması aslında onun sorunların çözülmesi için değil, sorun yumağını daha da karmaşıklaştırmak için üretildiğini gösterir. Sol bu gerçeği görememiştir. O, plana bağlı kaldığında siyasî açıdan başarılı olacağını düşünmüştür. Hata tam da buradadır.

Denktaş’ın tasfiyesi süreci, Annan Planı’na bağlanmış siyaset nedeniyle gerçekleşmemiştir. “Taksim-Enosis” siyasetinden bugünlere gelen Kıbrıs, “Annan-Annan karşıtlığı”na kilitlenmiştir. Planı bugünde şekillendiren unsur, adadaki siyasî gelişmeler iken, planın şekillendirdiği siyasî gelişmelere güvenilmiştir. Böylece, ne Annan Planı ile ilgili gerçek bir adım atılabilmiş, ne de Denktaş gibi geçmişe ait unsurların tasfiyesi gerçekleşmiştir. “Taksim-Enosis” tartışmasına bağlanan Kıbrıs, ne Yunanistan’a ne de Türkiye’ye bağlanmıştır. Yine aynı şey olacaktır: ne Annan planı uygulanacak ne de onun yandaşları başarılı olacaktır.

Kuzey Irak ile ilgili benzerlik, adanın makûs talihidir. O, Ortadoğu’da kilit noktadır. Adaya uçakla kumar oynamaya gelen İsraillilerin turizmde oynadıkları rol ülkenin siyasetine de önemli etkilerde bulunacaktır.

Özetle şu söylenebilir: Kıbrıs Türk Solu, Annan Planı ve Denktaş bloğu arasında yaşanan gerilimin sonucunda ortay çıkan gelişmeleri kendi siyasî konumu ile gerçek bağlar kurup örgütleyememiştir. Annan Planı’nın siyasî etkinliği ise bu süreçte kendi iç zaafları ile daha fazla güç kazanarak çıkmıştır. O artık Gordion Düğümü’nü çözecek İskender kılıcı payesine ulaşmıştır. Bu ilişkiler içinde solun esamisi okunmamaktadır. Sol, ülkedeki siyasî gelişmelerle ilişki kurduğu noktada yeniden kendi eliyle o bağı kesmiştir. Bundan sonra demokrasi sahnesinde başrol Annan Planı ve Denktaş’ındır. Giderek Karagöz-Hacivat diyaloglarına dönüşecek oyunda sol sadece seyredecektir. Denktaş’ın tasfiyesi sürecini kendi eline alamadığından Annan Planı güçlü bir ağırlığa sahip olmuştur. Annan Planı’nın siyasî ağırlığı ise solu parçalamıştır.

Toplumsal muhalefet, Denktaş’ta özetleyeceği nefretini Annan Planı ile ilgili tartışmalarda heba etmiştir. Tek bir ortak hedefe yönelecek emek ve çaba farklı kanallara dağılmış, bu suretle, (en azından) Annan Planı ile ilgili siyasî öncülük elde etme şansını da kaybetmiştir. Sonuçta, filler tepişmiş olan yine çimenlere olmuştur!

Kerem Kamoğlu