Leon Trotskiy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Leon Trotskiy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2026

, ,

Troçki’nin Sürgünü


Troçki, Sovyet Rusya’dan sürgün edildi: Bu, uluslararası devrimci kamuoyunun kolayca alışamayacağı bir olay. Devrimci iyimserlik, bu devrimin Fransız Devrimi gibi kahramanlarını mahkûm ederek sona ereceği ihtimalini asla kabul etmedi. Ancak mantıklı olan da zaten, ilk büyük sosyalist devleti örgütleme görevinin, bir milyondan fazla tutkulu militandan oluşan bir parti tarafından, tartışma veya şiddetli çatışmalar olmaksızın, oy birliğiyle yerine getirilmesi beklenmemesiydi.

Troçkist görüşün Sovyet siyasetinde yararlı bir rolü var. İki kelimeyle tanımlamak gerekirse, o, Rus gerçekliğinin taşkınlarla malul, düzensiz akıntısıyla yüzleşen Marksist ortodoksluğu temsil ediyor. Sosyalist devrimin işçi sınıfı, kent ve sanayi ile tanımlı anlamına dair bir örnek. Rus devrimi, beynelmilel, cihanşumul değerini, yeni bir medeniyetin yükselişinin öncüsü olma vasfını, Troçki ve yoldaşlarının tüm gücü ve önemiyle ısrarla savundukları fikirlere borçludur. Bolşevik Partisi’nin canlılığının en iyi kanıtı her daim tetikte ve teyakkuz halinde olan eleştiri pratiğidir. Bu pratik olmasa, Sovyet hükümeti, muhtemelen biçimci, mekanik bir bürokratizme düşme riskiyle karşı karşıya kalırdı.

Ancak şu ana kadar Stalin’in yerine Marksist programı gerçekleştirme konusunda nesnel planda daha büyük beceriye sahip bir lideri geçiremediği gerçeği üzerinden bakıldığında, olayların Troçkizmin doğru olmadığını ispatladığı açıktır. Troçkist muhalefet, esas olarak eleştiri kürsüsünü kullanıyor. Ancak Sovyet politikalarına karşı komplo kurabilecek unsurların değerlendirmesine göre, Stalin de Buharin de, Troçki ve yandaşlarının temel anlayışlarına çoğuna katılmayacak insanlar değiller. Öte yandan, Troçkist öneriler ve çözümler, aynı sağlamlığa sahip değil. Tarım ve sanayi politikaları ile bürokratizme ve NEP ruhuna karşı mücadeleyle ilgili olanların çoğuna, Troçkizmde, somut ve net formüller içerisinde yoğunlaşma imkânı bulamamış teorik radikalizm havası sinmiş. Bu zeminde Stalin ve çoğunluk, yönetim sorumluluğunun yanı sıra, olasılıklar konusunda daha gerçekçi bir anlayışa sahip.

Her büyük devrim gibi, kendi ivmesiyle açtığı zorlu bir yolda ilerleyen Rus devrimi de henüz rahat, dinlenerek geçireceği günlere tanıklık edemedi. Devrim, kahraman ve istisnai insanların eseridir, tam da bu nedenle, ancak en büyük ve en muazzam yaratıcı gerilim sayesinde mümkün olabilmiştir. Bu nedenle Bolşevik Parti, ne huzurun hâkim olduğu, herkesin aynı fikri savunduğu bir okul değildi. Lenin, ölümünden kısa bir süre öncesine kadar yaratıcı liderliğini partiye dayattı, ancak bu olağanüstü liderin muazzam ve eşsiz otoritesine rağmen parti içinde şiddetli tartışmalar yaşandı. Lenin, otoritesini kendi gücüyle kazandı. Daha sonra bu gücü düşüncesinin üstünlüğü ve keskinliğiyle korudu. Bakış açıları her zaman gerçekliğe en iyi şekilde karşılık geldiği için galip geldi. Ancak birçok kez Lenin’in düşünceleri, Bolşeviklerin tutucu kesimine mensup isimlerin direnişini kırmak zorunda kaldı.

Lenin’in ölümü, muazzam kişisel otoriteye sahip yaratıcı liderlik makamının boşalmasına neden olduğu için, Rus Komünist Partisi’nden daha az disiplinli ve daha az organik olan her türden partide derin karışıklıklara yol açtı. Troçki, kişiliğinin parlak yanları ve özgünlüğü nedeniyle tüm yoldaşlarından ayrılıyordu. Ancak Leninist ekiple sağlam ve uzun süreli bir bağı yoktu. Devrimden önce üyelerinin çoğunluğuyla ilişkisi oldukça soğuktu. Bilindiği gibi, Troçki, 1917’ye dek Rus devrimcileri arasında neredeyse bireysel bir konuma sahipti. Lenin gibi liderleriyle birçok kez sert polemikler yürüttüğü Bolşevik Parti’ye mensup değildi. Lenin, Troçki ile işbirliğinin değerini zekice ve cömertçe bir yaklaşım dâhilinde takdir ediyordu. Troçki de, devrimin lideriyle ilgili yazılarının hacminin de ortaya koyduğu biçimiyle, devrimci bilincin en ilham verici ve büyüleyici eseriyle kutsanmış bir otoriteye koşulsuz ve kıskançlık duymadan saygı duyuyordu. Ancak Lenin ile Troçki arasındaki mesafenin neredeyse tamamı ortadan kalksa da, Troçki ile parti tam olarak özdeşleşemezdi. Troçki, halk komiseri olarak gösterdiği performansıyla herkeste hayranlık uyandırsa da, partinin tam güvenine sahip değildi. Parti mekanizması, kendilerini Troçki’den biraz uzak ve yabancı hisseden, partinin eski tutucu Leninist kanadının elindeydi, Troçki’nin onlarla blok oluşturması pek mümkün değildi. Ayrıca anlaşıldığı kadarıyla, Troçki, Lenin’in en üst düzeyde sahip olduğu özel siyasi yeteneklerden yoksundu. İnsanları nasıl bir araya getireceğini bilmeyen Troçki, bir partiyi yönetmenin sırlarına vakıf değildi. 1905 ile 1917 yılları arasında Bolşevizm ve Menşevizmden eşit uzaklıktaki bireysel konumu, onu Lenin ile birlikte devrimi hazırlayan ve gerçekleştiren devrimci ekipten ayırmanın yanı sıra, onu bir parti liderinin somut pratiğine de alışkın olmaktan uzaklaştırmış olmalıydı.

Devrimin tüm imkân ve gücü gerici tehditlere yöneltildiği sürece, Bolşevikler arası birlik, savaşın yol açtığı acıyla güvence altına alınmıştı. Ancak istikrara kavuşma ve normalleşme çalışmaları başladığında, bireyler ve eğilimler arasındaki farklılıklar kendini göstermek zorundaydı. Troçki gibi istisnai bir kişilik olmasa, muhalefet daha mütevazı bir düzeye çekilebilirdi. Bu durumda, şiddetli bir bölünme yaşanmazdı. Ancak Troçki’nin komuta kademesinde olmasıyla, muhalefet, hızla isyankâr ve mücadeleci bir dile kavuştu, çoğunluk ile hükümet bu gelişmeye kayıtsız kalamadı.

Üstelik Troçki, kozmopolit bir insandı. Zinovyev, komünistlerin düzenlediği bir kongrede, onu köylüyü görmezden gelmekle ve ihmal etmekle suçlamıştı. Her halükarda, sosyalist devrimi uluslararası bir olgu olarak anlıyordu. Kapitalizmin geçici istikrarı üzerine yazdığı önemli yazıları, dönemin en dikkatli ve en arifane eleştirileri arasındadır. Ancak ona dünya sahnesinde bu kadar itibar kazandıran, devrimi uluslararası bir olgu olarak gören anlayışı, Rus siyasetinin pratiğinde onu geçici olarak gücünden mahrum bıraktı. Rus devrimi, ulusal örgütlenme dönemindeydi. Bu dönemde mesele, sosyalizmi uluslararası düzeyde kurmak değil, iki kıtaya yayılan, bu nedenle, coğrafi ve tarihi bir bütünlük teşkil eden 130 milyonluk bir ulusta kurmaktı. Bu aşamada, Rus devriminin, onun ulusal karakterini ve sorunlarını daha derinden hisseden insanlarca temsil edilmesi en mantıklısıydı.

Saf bir Slav olan Stalin, bu adamlardan biridir. O, her zaman Rus topraklarına kök salmış devrimciler grubuna; Troçki, Radek ve Rakovski ise hayatlarının büyük bir bölümünü sürgünde geçiren gruba aittir. Uluslararası devrimciler olarak bu isimlerin çıraklık dönemleri sürgünde geçti. Bu çıraklık dönemi, Rus devrimine evrenselci bir dil ve cihanı kuşatan bir vizyon kazandırdı. Şimdilik, sorunlarıyla baş başa kalan Rusya, daha sade ve saf Rusları tercih ediyor.

Rus devrimi, ihtiyatlı hareket etmesi gereken bir dönemden geçiyor. Stalinist ekipten kişisel olarak kopuk olan Troçki, ulusal başarı sahnesinde uç bir figür. Onu, Napolyonvari bir enerji ve ihtişamla, Kızıl Ordu’nun başında, sosyalizm öğretisini Avrupa’da zafere taşıyacak biri olarak tahayyül edebiliriz. Onu normal zamanlarda mütevazı bir bakanlık görevinde hayal etmek o kadar kolay değil. NEP (Yeni Ekonomi Politika) onu, cidalci olarak sahip olduğu savaşçı konumuna dönmek zorunda bırakıyor.

José Carlos Mariátegui
23 Şubat 1929
Kaynak

19 Ağustos 2021

,

Trotskiy

Trotskiy, devrimin sadece kahramanı değil, aynı zamanda filozofu, tarihçisi ve eleştirmenidir. Doğaldır ki hiçbir devrimin lideri, devrimin köklerine ve kaynaklarına geniş ve kendinden emin bir biçimde bakmak istemez. Örneğin Lenin, modern tarihin gidişatını ve olayların anlamını kavrama ve hissetmede kişisel bir beceriye sahip olmakla diğerlerinden ayrılır. Fakat Lenin’in herkesi etkileyen çalışmaları, sadece politik ve ekonomik meselelerle ilgilidir. Diğer yandan Trotskiy ise aynı zamanda devrimin felsefe ve sanat üzerindeki etkileriyle de ilgilenmiştir.

Trotskiy, yeni bir sanatın, proletaryanın sanatının ortaya çıktığını ilân eden yazar ve sanatçılarla polemiğe girer. Peki hâlihazırda devrim kendi sanatına sahip midir? Trotskiy kafasını sallar ve şunu yazar: “Kültür, mutluluğun ilk aşaması değildir, o nihai sonuçtur.”

Proletarya, tüm enerjisini, burjuvaziyi yenmek için verdiği mücadelede ve onun ekonomik, politik ve eğitimsel sorunlarını çözmek amacıyla giriştiği çalışmada harcar. Yeni düzen hâlâ cenin hâlindedir ve yaşamaya daha yeni başlamıştır. Kendisini gelişme aşamasının içinde bulmuştur.

Proleter sanatın ortaya çıkması için henüz erkendir. Trotskiy, sanatın gelişimini çağın anlamına ve yaşamsallığına dönük en büyük tanıklık olarak tarif eder. Proleter sanat, devrimci mücadeledeki sahnelerden çok devrimden, onun yaratımlarından ve ürünlerinden doğan hayatı anlatacaktır. Bu sebeple o, yeni bir sanatın dile gelmesi meselesi değildir. Yeni toplumsal düzen gibi sanat da deneme-yanılma aşamasından geçmektedir. “Devrim sanatçı için kendisi dışında gerçekleşen bir felâket olmaktan çıkınca görünümünü zenginleştirecektir.” Yeni sanatı yeni bir insanlık türü üretecektir. Gerçekle arasında yaşadığı, ölüp yeniden dirilen çelişki, uzun yıllar boyunca var olmaya devam edecektir. Bu yıllar, savaşın ve rahatsızlığın yıllarıdır. Yalnızca bu yıllar geçip gittiğinde ve insanî örgütlenme inşa edilip güvence altına alındığında proleter sanatın gelişimi için gerekli koşullar var olmaya başlayacaktır.

Peki geleceğin sanatının temeli ne olacaktır? Trotskiy bu konuda kimi tahminlerde bulunur. Onun yargısına göre geleceğin sanatı, “kötümserlik, şüphecilik ve tüm entelektüel tükenme biçimleriyle uzlaşmazlık içinde olacaktır.” O, tümüyle yaratıcı bir inanç ve sınırsız geleceğe dönük bir güvenle yüklü olacaktır.

Bu, kesinlikle lalettayin dile getirilmiş bir tez değildir. Günümüz edebiyatının, mevcut ölçüleri değiştirmek için bir biçimde muhafaza ettiği çaresizlik, nihilizm ve hastalıklı hâl, yorgun, dağılmış ve çöküş içerisindeki toplumu tanımlayan özelliklerdir. Gençlik, iyimser, olumlu ve isteklidir; eski çağ ise şüpheci, olumsuz ve huysuzdur. Neticede genç bir toplumun felsefe ve sanatı, yaşlı bir toplumun felsefe ve sanatından farklı bir tona sahip olacaktır.

Trotskiy’nin düşüncesi bu hattı takip eder ve diğer çıkarımları ve yorumları derinlemesine inceleyerek ilerler. Burjuva kültürü ve burjuvazinin ortaya koyduğu fikrî çabalar, esasında teknik gelişim ve üretim mekanizması tarafından yönlendirilmektedir. Bilim, temelde mekanikleşme sürecine uygulanır ve hızla bu süreci neticelendirmek için devreye sokulur. Hâkim sınıfın çıkarları, üretimin aklîleştirilmesi sürecinin tersine işler ve bu sebeple gelenekle de çelişir.

İnsanlığın endişeleri, neticede faydacıdır. Çağın düşüncesi, kâr ve biriktirme üzerine kuruludur. Zenginliğin biriktirilmesi, insan hayatının en temel amacıymış gibi gösterilmektedir. Ayrıca yeni devrimci düzen, geleneği aklîleştirecek ve insanileştirecektir.

Yapısı ve işleyişine bağlı olarak burjuvazinin çözemediği sorunları yeni devrimci düzen çözecektir. Kadınları o kölelikten kurtaracak, çocukların eğitimini o güvence altına alacak, ekonomik endişelerden kurtulmamızı gene o sağlayacaktır.

Sıklıkla materyalist olmakla eleştirilen ve kınanan sosyalizm neticede, bu bakış açısına göre, kapitalizme ait örgütlenme pratiğinin ve yöntemin paramparça ettiği manevi ve ahlakî değerlerin ıslahı ve yeniden doğumudur. Eğer kapitalizm çağında maddi hırslar ve çıkarlar hâkimse demek ki proleter çağ, ahlakî çıkarlar ve ideallerden ilham alan bir yapıya ve kurumlara sahip olacaktır.

Trotskiy’nin diyalektiği bizi, Batı ve onun insanlığı ile ilgili iyimser bir görüşe götürmektedir. Spengler, Batı’nın tümüyle çöktüğünü söyler. Eğer öyleyse, sosyalizm teorik açıdan uygarlığın takip ettiği izlek dâhilinde yüzleşeceği tek aşamadır.

Trotskiy krizi, kapitalist toplumun çöküş süreci dâhilinde burjuva kültürün yaşadığı kriz olarak anlar. Bu kültür, bu eski ve rezil toplum gözden yitip gitmekte, içinden yeni bir toplum südur etmektedir. Öncüllerine göre kökleri daha derinde ve içeriği daha yaşamsal olan yeni hâkim sınıfın doğuşu, insanlığın aklî ve ahlakî enerjisini tazeleyecek ve arttıracaktır. Ardından insanî süreç, aşağıda sıralanan aşamalara göre bölünecektir: Antikite (kölelik düzeni); Ortaçağ (serf düzeni); Kapitalizm (ücretli emek düzeni); Sosyalizm (toplumsal eşitlik düzeni). Trotskiy, proleter devrimin otuz ya da elli yılının bir dönüşüm çağına işaret edeceğini söyler.

Peki o sağlam temeller üzerine kurulu teorik çalışmasını büyük bir zekâ ile yapan kişiyle Kızıl Ordu’nun karşısında konuşan ve onu teftiş eden kişi aynı kişi midir?

Belki de sadece savaşçı Trotskiy’yi tanıyan bazı insanlar, birçok portre ve karikatüre denk gelmişlerdir: buralarda Trotskiy, zırhlı bir trende bir savaş bakanı ve general ya da Napolyon gibi Avrupa’yı işgal etmekle tehdit eden biri olarak çıkar karşımıza.

Oysa böyle bir Trotskiy yok. Bu tasvirler, daha çok basının uydurduğu şeylerdir. Fiilî gerçekte varolan Trotskiy, kendisini yazılarında ifade eden kişidir. Kitap, bir insanın üniformadan daha eksiksiz ve daha doğru bir görüntüsünü verir. Zaten bir generalin insana yakışır, insancıl bir felsefe yapması mümkün değildir. Foch, Ludendorff veya Douglas Haig ile Trotskiy’nin aklı nasıl birlikte tahayyül edilebilir?

Savaşçı Trotskiy kurgusu üzerinden dillendirilen Napolyon tasviri ise Sovyet Rusya’daki devrime ait tek bir imaj üzerinde durur. Evet Trotskiy, Kızıl Ordu’ya komutanlık etmiştir. Herkesin bildiği gibi o, ilk önce dışişleri bakanlığı yapmıştır. Fakat Brest-Litovsk görüşmelerinden son dönüşünde bakanlık görevinden ayrılır.

Rusya’nın Tolstoycu bir tavırla Alman militarizmine karşı çıkmasını isteyen Trotskiy’ye göre ülke kendisine dayatılmış olan barışa itiraz etmeli ve düşmanını savunmasız bir duruma düşürmelidir. Lenin ise daha büyük bir politik hassasiyetle, önerilen şartlara uyum göstermeyi ve silâh bırakma seçeneğini tercih eder.

Savaş bakanlığına atanan Trotskiy, Kızıl Odu’yu örgütlemekle görevlendirilir. Bu görevde örgütleyicilik ve icraat konusunda sahip olduğu kapasiteyi ortaya koyar. Rus ordusu dağıtılmış durumdadır. Çar devrilmiş, devrim ilerlemiş, savaş sona ermiş, ama tüm bu süreç ordunun yıkımıyla neticelenmiştir. Sovyetler, orduyu yeniden inşa etmek için elindeki tüm imkânları kullanır. Savaş için yeterli teçhizat yoktur. Çar yanlısı subaylardan ve general kadrosundan gerici olmaları sebebiyle yararlanılamaz.

Bu noktada Trotskiy, İtilaf devletlerinin Almanya’ya karşı Rusya’ya sunduğu desteği yeniden elde etme niyetlerini istismar ederek, ordularından teknik yardım almak için uğraşır. Fakat İtilaf devletlerinin asli derdi Bolşeviklerin yenilmesidir. “Madem Bolşevikler bizimle ittifak kurmak niyetinde, o hâlde onların altındaki halıyı çekmek en hayırlısı” diye düşünmektedirler. Bolşevikler, İtilaf devletleri için çalışan yetkililer içerisinde sadece tek bir sadık dost bulur: Fransa büyükelçiliği mensubu Yüzbaşı Jacques Sadoul.

Sadoul, sonradan halka ve onun ideallerine inanır ve devrime bağlanır. Sonrasında Sovyetler, İtilaf devletine bağlı diplomatları ve askerî kadroyu ülkeden kovmak zorunda kalır. Tüm zorluklarla mücadele eden Trotskiy, düşmanın içeriden ve dışarıdan gerçekleştireceği saldırılara karşı devrimi koruyacak muzaffer bir ordu kurmayı başarır. Bu ordunun ilk çekirdeği, öncülerden ve komünist gençlikten oluşan iki yüz bin gönüllü ile birlikte meydana getirilir.

Sovyetler’in en fazla riskle yüzleştiği dönemde Trotskiy, beş milyonu aşkın askerden oluşan bir orduya komuta eder. Ayrıca eski orduyla kıyaslandığında Kızıl Ordu, dünya ordu tarihi içinde yeni bir gelişmenin somut ifadesidir. Bu ordu, kendisini devrimci olarak nitelemiş, amacının devrimi muhafaza etmek olduğunu asla unutmamıştır. Bu sebeple, her türden savaş yanlısı emperyalist fikri özel olarak dışlamıştır. Disiplini, örgütsel niteliği ve yapısı devrimcidir. Kim bilir belki de generalleri, Roman Rolland üzerine bir makale kaleme alırken, askerlerin aklına Tolstoy’un sözleri geliyor veya oturup o askerler Kropotkin okuyorlardı.

José Carlos Mariátegui
1925
Kaynak

Kitap PDF