Hamas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hamas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2026

, ,

Bari Hamas’ı Destekle. Sana Zaten Cezayı Kesecekler



Liberal görüş, Müslümanların cesetlerine sahip çıkarken roketlerini desteklememe eğiliminde. Bu, tutarlı bir görüş değil, buna karşın liberaller, ısrarla “silahtan arınmak gerek” diyorlar. Bu tutumlarına rağmen İmparatorluk, onları gene de cezalandırıyor. Madem sizi “terörist” diye yaftalayacaklar, bari Hamas’ı destekleyin. Aramıza hoş geldiniz.

Francesca Albanese, Hamas’ı ve İran’ı, yani gerçekten bir şeyler yapan insanları ağır bir dille eleştiriyor, peki ama neden? Oysa Beyazların İmparatorluğu, onu bir şekilde cezalandırıyor.

Cenk Uygur, “İki devletli çözümden yanayım, tüm terörist örgütlere karşıyım” diyerek, hem “İsrail”i hem de onların terörizm tanımını kabul ediyor ama gene de cezadan kurtulamıyor. İngiltere’ye girişine yasak getiriliyor (artık anlayın: hepsi aynı Beyazların İmparatorluğu’nun parçası).

Bütün o sahte söylemleri, İmparatorluğa olan bağlılıkları, hepsi boşa çıkıyor. Kendilerini tarihten sildikleri gibi bugünden de siliyorlar. Peki ama onca gösterişin ne anlamı var? Madem cezayı çekecekseniz, düşünce suçunu da işleyin bari. Dostoyevski’nin dediği gibi, “En büyük günahınız, kendinizi bir hiç için ortadan kaldırıp kendinize ihanet etmenizdir.”

İmparatorluk içinde direnişe destek sunmak, şu an yasa dışı. Hamas, Hizbullah vb. yasaklı örgütler, bu yüzden, onları açıkça desteklememe tavrını anlayabiliyorum. Ama aynı zamanda, temelde tutarsız bir konumun etrafında dolanmaya çalışsanız bile, gene de cezalandırılıyorsunuz. Sizi sahneden uzaklaştırırlar, yaptırımlara maruz kalırsınız, seyahat yasaklarıyla yüzleşirsiniz. O zaman uzun yıllar süren bir imha kampanyasının ardından, neden biraz cesaret göstermiyorsunuz? Ya da sadece susup biraz olsun onurlu bir duruş sergilemiyorsunuz?

Direnişi, ayağa kalkıp davaları uğruna kanlarını döken insanların kavgasını kınayan bu insanlara tahammül edemiyorum. Bu her yerde karşımıza çıkan anti-emperyalist tutum, bence mide bulandırıcı. Hem imparatorluğu hem de direnişi kınamak, kimsenin yarasına merhem olmaz. Bu tür insanlar, ne olursa olsun Yahudileri ve Hristiyan Siyonistleri, ayrıca gerçeği görebilen özgür düşünceli insanları da rahatsız ediyor.

Bu insanlar, ya direnişin adını ağızlarına almamalı ya da biraz cesaret gösterip konuşmalılar. Giderek daha çok insanın hissettiği ama dile getirmediği, sarsılmaz bir görüşün perdesini aralamalılar. Tankları havaya uçuran ve askeri üslere saldıranlar iyi insanlar, hastaneleri ve okulları havaya uçuranlar ve bu konuda şikâyet ettiğiniz için sizi sansürleyenler ise kötü insanlar. Bari Hamas’ı destekleyin, zira size her halükârda cezayı kesecekler. Desteklemiyorsanız susun!

Soykırımcıların yasakladıkları tüm bu örgütlerin yasaklı olmadıkları yerlerde dolaşıyorum. Bu yasaklı hal, benim seyahat etme yeteneğimi sınırlıyor, ama bir yandan da benden daha çok dolaştığım yerler hakkında bir şeyler söylüyor. Nesnel açıdan bakıldığında, bu hiç de karmaşık bir durum değil. Beyazların İmparatorluğu’nda bir sürü alenen çocuk katili olan insan, pedofiller için çalışıyor. Öte yandan, Direniş Ekseni, tankları havaya uçuruyor, topraklarını çok az sivil kaybıyla savunuyor. Hamas, İran, Hizbullah ve Ensarullah, devam eden Üçüncü Dünya Savaşı (ve dünyadaki beyaz olmayan insanların kavgası) dâhilinde iyi insanlar oldukları tartışma kabul etmeyecek bir gerçeklik. Bir soykırım yaşanıyor, çok yer işgal altında, bu süreçten her ülke etkileniyor. Bu koşullarda o insanlara “iyi” demeyeceksiniz de ne diyeceksiniz? Sizce kim iyi, soykırım yapan, ülkeleri işgal edenler mi, yoksa direnen ve yurtlarını savunanlar mı?

Bu seferki durumun tartışılır bir yanı yok. Geçmişteki kurtuluş hareketlerinde aşırılıklara tanık olundu. Siviller öldürüldü, tecavüz, işkence, savaşın çirkin aksesuarları. Ancak bu savaşçıların çok daha hassas silahları, İslam aracılığıyla edindikleri olağanüstü bir ideolojik disiplinleri var. Direniş Ekseni, askeri hedeflere nokta atışı füzeler yolladı, savaş esirlerine iyi davrandı, kendi çocuk doktorlarına tecavüz edilip öldürülürken onlar kimseye tecavüz etmedi.

7 Ekim’deki “sivil” kayıpların çoğu, İsrail’in Hannibal Direktifi’ni uygulayarak kendi insanını öldürmesinden kaynaklanmıştı. İsrail, Hamas’ın amacına ulaşmasına izin vermemek için kendi halkını öldürmeyi tercih etti, binlerce Filistinliyi tecavüz ve işkence hapishanelerinde tutarak esir takası yapmayı reddetti. Tecavüz hakkı için sokakta eylem yapan, çocukları öldürmekten açıkça bahseden insanların yarattığı medya balonunun dışına çıkın ve gerçekleri görün. Bir taraf, hastaneleri ve okulları havaya uçururken, diğer taraf, çıplak elleriyle tankları havaya uçuruyor. Ortadaki ahlaki durum hiç de karmaşık değil. Bu yüzden, bu tür kötülüklere karşı direnişi gönülden destekliyorum ve “Hamas’ı asla kınamayacağım”.

Ancak bu gösterişçi liberaller, sadık birer muhalif olduklarını ispatlamak istercesine, her fırsatta çıkıp “Hamas’ı kınadıklarını” söylüyorlar. Batılı “solcular” (ki böyle bir şey yok) ise mırın kırın edip duruyorlar. Filistinlilerin çektiği acılar ve İmparatorluğun zulmü hakkında konuşmaktan oldukça memnundurlar, iyi de birileri çıkıp gerçek manada bir şeyler yapması mı? O kadar da değil. İtfaiyecilerin toplantısında kimsenin sudan bahsetmesine izin vermiyorlar.

O güzel sözde denildiği gibi, roketlerimizi değil de cesetlerimizi destekleyenler ikiyüzlüdür ve bizden değildirler. Bir film izlemiş olan bile bu büyük kötülüğe karşı koymak gerektiğini bilir. Fakat bugün Batı’da dile kurnazlar hâkim olduğundan, bu irade boşa düşürülüyor. Shakespeare’in dediği gibi, Batılı liberal, “sahnede bir saat boyunca gösteriş yapar, sonra ağzından tek laf dökülmez. Bu, bir aptal tarafından anlatılan, gürültü ve öfke dolu, hiçbir şey ifade etmeyen bir hikâyedir.”

Nicholas Kristof’un New York’un Savaş Suçları sitesinde çıkan yazısını ele alalım. İsrail ordusunun, filoda bulunan tüm milletlerden insanlara tecavüz ettiği bir dönemde, “belgeli ispatlı tecavüzler”den bahsediyor. Kristof, yazısına Hamas’ı linç etmek için kullanılan, insanlara tecavüz ettiğiyle ilgili yalanı diline doluyor. Oysa kimseye tecavüz etmediler! Bu iddianın hiçbir kanıtı yok. Hiçbir kurbanın adı dile dökülmüyor. Fırına atılan kırk bebeğin adından bahsedene de rastlanmıyor. İsrail’in aşırılıklarından yakınan insanlar bile onun propagandasını yaymaya devam ediyor! Peki Kristof, tecavüz kurbanlarını iki taraflı ele almasının karşılığında ne alıyor? Yahudiler, gene de ona tepki koyuyorlar. Bu yaptığının hiçbir anlamı yok oysa. Bu insanların hiçbirinin bir anlamı yok. İsrail’deki tecavüz hakkı için sokağa çıkıp eylem yapan Yahudiler, aslında tecavüzlere karşı eylem yapan aptal Hristiyanlardan daha iyi, çünkü en azından kendilerine karşı dürüstler.

Bu düşünsel dürüstlük eksikliği, Amerikan aydınları arasında yaygın görülen bir durum. John Mearsheimer ve Stephen Walt ile savaş yanlısı Victoria Nuland ve Mike Pompeo’nun katıldığı bir tartışmayı izlemeye çalıştım, ama aslında ortada bir tartışma yok. Savaş yanlısı domuzlar (Nuland ve Pompeo) en azından “İran’ın bir canavar olduğunu düşünüyor musunuz?” diyerek nefretlerinde dürüst davranıyorlar. Stephen Walt, mantıklı görünmeye çalışıyor, ama o bile İran’ı feda etmek zorunda kalıyor, çünkü hepsi emperyalizme sadık. Walt, “Orada yaşamadığım için mutluyum” diyor. Bu ne demek, Stephen?

Beyaz bir adamın başka yerlerde yaşamak istemesi fikri, temelde sömürgeci bir düşüncedir. Bu beş para etmez adam, soykırım sözleşmesi uyarınca görevini yerine getiren dünyadaki tek ülkeye nasıl böyle aşağılayıcı sözler söyleyebilir? Tüm bu insanların kibri, inanılmaz. Saldırgan emperyalizm de perhizde olan emperyalizm de dünyaya aynı saygısızlıkla yaklaşıyor. Bu saygısızlık, emperyalizmin nasıl icra edileceğine dair anlamsız tartışmalar haricinde, o sahnedeki herkesçe paylaşılıyor. Bunların hepsi işe yaramaz insanlar. Bu tartışmaların hepsi de Beyaz İmparatorluk için yürütülüyor.

İşin komik yanı, bu çelişkiyi çözmeye çalışan, yani İmparatorluğu desteklemeyip düşmanlarını kınayarak kendilerini zararsız hale getirmeye çalışan insanlar, her halükârda dışlanıyorlar. Mearsheimer, Amerika’yı “İsrail Lobisi”nden kurtarmaya çalışırken gösterdiği çaba nedeniyle podcast’lere ve belirli ülkelere hapsediliyor. Oysa aslında hepsi de aynı parayla satın alınan medya ortamının girdabına kapılmış. Bu Stephen Walt’ı ise hiç duymadım. Bu adamlar, şimdi karanlığa gömülerek cezalandırılıyorlar. Tarih, ya onları mahkûm edecek ya da tümüyle çöpe atılacaklar.

Bu insanlar bana, Çin edebiyatının 16. yüzyıldan kalma klasik eserlerinden Batı’ya Yolculuk kitabında Sun Vukong’un hikâyesini hatırlattı. Vukong, Buda’ya “avcundan aşağı atlayabilirim” diyor. Maymun Kral, bir bulutun üzerinde 10.000 fersah uçuyor, dışarı çıkıyor, evrenin sınırını işaretleyen bazı sütunlar görüyor, kendi bölgesini işaretlemek için üzerlerine işiyor. Sonra geri uçuyor, Buda’dan dileğini yerine getirmesini istiyor. Buda, gülümsüyor ve avucunda birikmiş idrarı işaret ediyor. Anlıyoruz ki Maymun Kral hiçbir yere varamadan çırpınıp durmuş. Sonra dersini alana kadar binlerce yıl boyunca beş parmaklı dağın altında gömülü kalıyor.

İmparatorluk içinde süren tüm bu tartışmalarda gerçek direnişi kınayanlar, Maymun Kral’ın kibriyle hareket ediyorlar, üstelik bunların hiçbir kurtarıcı özellikleri yok. Nazizmi her fırsatta lambalarından cin niyetine çıkartan bu kişiler, korkaklıkları nedeniyle kınanacak veya tarih tarafından çöpe atılacaklar. Onlar, zaten gösterişçi halleriyle kendilerini tarihin dışına fırlatmışlar. Gerçekten de, klasik liberaller gibi herkesi kızdıracak bir konum almışlar. Direniş fikrini desteklerken, onun için ölen insanları kınıyorlar, emperyalizm fikrini desteklerken , onun için insan öldürenleri eleştiriyorlar.

İsrail’i ve Hamas’ı birlikte kınıyorsunuz, tarafsızsınız, iyi ama bunun anlamı ne? Zalimlerin safında yer alıyorsunuz, Allah’ın aptalları! Noel Ignatiev’in dediği gibi, “Beyazlığa ihanetin insanlığa sadakat”i ifade ettiği koşullarda siz, Beyaz İmparatorluğu’na sadık muhaliflersiniz. Francesca Albanese, Cenk Uygur veya Hasan Piker gibi sözde “destekçiler” bile, hepsi işin içinde olan BM veya Demokrat Parti gibi emperyalist yapılar bünyesinde faaliyet yürütüyorlar. En iyi ihtimalle “İsrail’in Direniş’ten daha kötü olduğunu” söyleyecekler, ama bu saçma sapan bir söz. Çünkü gerçekte iyi olan, Direniş.

Bu sözde “iyi adamlar”, aslında temelde kötülüğün safında, bu yüzden sahtekârlar. Bu insanlar, hâlâ beyaz olmayan insanlara bir şahsiyete sahip olma ve o şahsiyeti savunma hakkını çok görüyorlar. Özgürlüğün beyaz avukatlar ve aydınlarca verilmesi gerektiğini söylüyorlar, oysa bu insanlar, kendi zihinlerini bile özgürleştiremiyorlar. İşin komik yanı, imparatorluğa bağlılıklarını boş ve gösterişçi laflarla göstermeye çalışsalar da bir şekilde cezalandırılıyorlar. Ula bari Hamas’ı destekleyin!

Indrajit Samarajiva
4 Haziran 2026
Kaynak

08 Aralık 2025

, ,

Hamas



Önce şunu söylemem lazım: Ben Marksistim, ateistim ve özgürlükçüyüm. Dolayısıyla, Hamas ile aramda aşılmaz bir ideolojik uçurum var. Hamas’ın itibarını kurtarmak bana düşmez ve zaten bunu yapmaya ne hakkım ne de niyetim var. Fakat bu hareketle ilgili yığınla efsane ve yalan dillendirildiğinden, bu konuyu derinlemesine araştırma gereği duydum.

“İsrail’in Hamas’ı finanse ettiği”, hatta örgütün bir Mossad ürünü olduğu fikri, Filistin davasının destekçileri arasında bile dil buluyor. Genelde bu fikir, hiçbir kanıta dayandırılmadan, salt slogan olarak dile dökülüyor.

Bu noktada hikâyeye kısaca bakmak gerekiyor.

Hamas, İntifada’nın ateşi içinde doğdu. Gazze, Aralık 1987’de. İsrail işgaline yönelik öfke büyük bir güçle açığa çıktı. Müslüman Kardeşler örgütü üyeleri, camilerde ve sokak aralarında dolaşıyorlardı. Yıllardır okulları, hastaneleri ve hayır kurumlarını yöneten bu örgütün mensupları arasında Şeyh Ahmed Yasin de vardı: o, karizmatik bir figür, narin bir beden ve demir gibi bir iradeydi.

Harekete geçme zamanının geldiğine karar verdiler. Böylece Hareketü’l Mukavemetü’l İslamiyye (“İslami Direniş Hareketi”) doğdu. 1988’de, din ve siyasetin tek bir projede birleştiği bir Bildirge yayınladılar. Bildirgede dile getirilen hedef şuydu: tarihi Filistin'i özgürleştirmek, İsrail’i yok etmek ve bir İslam devleti kurmak. Örgüt, mezhebi yönelim olarak sünniydi.

Hamas, başlangıçta bir ordu değil, vaaz, yardım ve ahlaki disiplin üzerine kurulu bir ağdı. Fakat İntifada her şeyi değiştirdi. Gençler sokaklara döküldüler. Taşlar sembollere dönüştü. Hamas o çamurda, mülteci kamplarında, halk komitelerinde büyüdü. 1992’de silahlı kanadı İzzeddin Kassam Tugayları doğdu. Direniş örgütlendi ve kalıcı hale geldi.

O zamandan beri Hamas, aynı anda iki şey oldu: Yiyecek ve kimlik sağlayan bir toplumsal hareket ve düşmana saldıran bir savaş gücü. Kuşatma altında büyüyen, aşağıdan doğan bir güçtü o.

2005 yılında İsrail, Gazze Şeridi’nden çekildi. Bu barış değil, hesaplanmış bir geri çekilmeydi. Yerleşimler kaldırılıyor, ordu çekiliyor, ancak kontrol hâlâ devam ediyordu: gökyüzü, denizler, sınırlar, hepsi İsrail’in demir yumruğu altındaydı. Geriye kalan boşlukta, Hamas, yıllar süren camiler, yardımlar ve disiplinle inşa edilen sosyal ağ sayesinde güçlenerek ilerledi. Arka planda ise Fetih’in egemen olduğu Filistin Yönetimi itibarsızlaştı.

Ocak 2006. Meclis seçimleri. Tüm olumsuzluklara rağmen Hamas kazandı. Fetih, seçim zaferine itiraz etti. Batı, şaşkına dönmüştü. İsrail, fonları kesti; ABD, yaptırımlar uyguladı: “Teröristlerle pazarlık yapmayacağız” dediler. Kriz patlak verdi. Gazze sokaklarında Filistinliler kavga ediyordu. Kardeş kardeşle dövüşüyordu. Fetih iktidarı devrildi. Yıl 2007. Hamas, Gazze Şeridi’nin kontrolünü ele geçirdi.

O zamandan beri Gazze kuşatma altında: karadan, denizden ve havadan ablukayla cebelleşiyor. Hiçbir çıkış yolu yok. Tecrit edilmiş bir örgüt olarak Hamas, şehri mevcut koşullarda yönetti. Bu süreçte suçlandı, bombalandı, hayatta kalmaya çalıştı. Sınırların kontrolü İsrail’deydi. Mısır geçişleri kapattı. İki buçuk milyon insan, açık hava hapishanesinde mahsur kalmış durumdaydı.

Finansman

İsrail, yıllardır Katar’dan Gazze Şeridi’ne büyük miktarda fonun sınır kapılarından girmesine izin veriyor. Bu fonlar, resmi olarak kamu sektörü maaşları ve insani yardım için ayrılmıştı. Bu fonların bir kısmı Hamas’ın askeri kanadına aktarıldı.

Sebebi açık: Tel Aviv, Katar’dan gelen para akışına göz yummayı tercih ediyor çünkü güçlenen bir Hamas’ın Batı Şeria’daki Filistin Yönetimi’ni zayıflatabileceğini ve İsrail ile müzakere masasına oturabilecek birleşik bir Filistin cephesinin oluşmasını engelleyebileceğini düşünüyor. Böl ve yönet.

Ancak roket, füze veya insansız hava aracı üretmek için tek başına para yeterli değil: bir teknik ve lojistik destek zincirine ihtiyaç var. Hamas’ın cephaneliğinin asıl kalbi Gazze Şeridi’nde veya kasalarda değil: Tahran’da. İran, onlarca yıldır Hamas’a yılda on milyonlarca dolar fon sağlıyor; bazı analistler, yalnızca siyasi-askeri kanadın yıllık 70 ila 100 milyon dolar arasında bir rakama ulaştığını tahmin ediyor.

İranlı General Said İzadi, 2025’te öldürülmesine dek, Hamas ve Filistin İslami Cihadı’na lojistik ve silah desteği sağlayan bir birim olan Devrim Muhafızları Kudüs Gücü’nün “Filistin Kolordusu”nun komutanı olarak anılıyordu. Bir başka deyişle, İran, silah zincirinin omurgasını oluşturuyordu.

Silah kaçakçılığı resmi kanallardan değil, karaborsa, kaçakçılık ve bölgesel ağlar üzerinden işliyor. Birçok konvoy, Hartum’dan yola çıkıyor, doğu Sudan’ı geçip, Mısır’a giriyor, ardından Sina Yarımadası’ndaki tünellerden Gazze’ye ulaşıyor. İsrail güçleri yıllar içinde Sudan’da birçok konvoyu hedef aldı. Pakistan, Türkiye, Lübnan ve İran’daki bölgesel aracılar ve lojistik merkezleri, (roket yakıtları, motorlar, devre kartları, patlayıcılar gibi) askeri bileşenlerin tedarik merkezleridir. Hamas, bitmiş silahlar değil, parçalar satın alır ve sistemleri kendi bünyesinde inşa ettiği “savaş ekonomisi” dâhilinde birleştiriyor.

Gazze’deki üretim: Tüneller, yeraltı laboratuvarları ve gizli atölyeler ilkel roketler üretiyor, ticari insansız hava araçlarını modifiye ediyor, gübre ve nitrat gibi sivil ekonomide de bulunabilen hammaddelerden patlayıcılar üretiyor.

Paralel finans: İran’dan gelen fonlar, kara para aklama, paravan şirketler, kripto paralar, gizli yatırımlar... Hamas, küresel bir cüzdanı yönetiyor ve izlerini gizlemek için uluslararası operasyonlar yürütüyor. ABD Hazine Bakanlığı, Sudan, Türkiye, Katar ve Cezayir’de düzinelerce aracı kurum, şirket ve operatöre yaptırım uyguladı.

Sonuç: Hiçbir devlet, Hamas’a uluslararası pazarda “hazır paketler” satmıyor. Silahlar parça parça monte ediliyor.

Özetleyelim

1. Tel Aviv’in Katar’dan gelen para akışına karşı “aktif sessizliği”, güçlü bir Hamas’ın Batı Şeria’daki Filistin Yönetimi liderliğine karşı bir “denge” oluşturabileceği ve İsrail’e karşı birleşik bir Filistin müzakere cephesinin oluşmasını engelleyebileceği düşüncesinden kaynaklanıyordu.

2. İran, cephaneliğin omurgasını oluşturuyor. Gerçekte “silah destekçisi”, ideolojik ve teknik açıdan bir tür ATM. Gerisini karaborsa ve yeraltı atölyeleri hallediyor: parçalar buralara geliyor, itici gazlar yerleştiriliyor, elle montajlanan roketler bu atölyelerde imal ediliyor.

Sonuç: Hamas’ın doğuşu ve büyümesi hakkında yayılan hikâyelerin çoğu tümüyle asılsızdır. İsrail, Hamas’ı ne kurdu ne de doğrudan finanse etti. Ancak, siyasi hesaplar ve stratejik çıkarlar uğruna, güçlenmesine olanak tanıyan koşullara göz yumdu ve kısmen de destek oldu. Bir düşman olduğuna dair beyan her daim faydalıdır: güvenlik politikalarını ve özgürlük düşmanı önlemleri meşrulaştırır.

“Hamas’ı Mossad’ın kurduğu”na dair fikir, resmin karmaşıklığını ortadan kaldıran, kullanışlı bir basitleştirmedir: Müslüman Kardeşler denilen rahimde gelişen Hamas, Birinci İntifada’da doğmuş, Fetih’in bıraktığı siyasi boşluğu doldurmuş, İran’ın müdahalesi ve Katar’dan gelen parayla gelişmiştir.

Gerçek daha acı ve daha çarpıcıdır: Hamas, bir komplonun değil, tarihin, kuşatmanın, Filistinlilerin bölünmüşlüğünün ve İsrail’deki ikiyüzlülüğün bir ürünüdür.

Alfredo Facchini
15 Ekim 2025
Kaynak

01 Kasım 2025

, ,

Hamas’la Görüşme


Almanya Hristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) eski Federal Meclis üyesi ve gazeteci Jürgen Todenhöfer, şu anda Ortadoğu’yu dolaşıyor. Ne tutuklandı ne de dairesi arandı; bu yolculuk esnasında Hamas’la görüştü ve önde gelen bir isimle röportaj yaptı.

İngiliz medyası, Jürgen Todenhöfer'in Alman yetkililer tarafından tutuklandığını iddia eden asılsız bir haber yayınladı. Bu haber asılsızdı zira Todenhöfer'in evine henüz baskın yapılmamıştı. Ancak cezai işlem devam ediyor ve mahkeme, Todenhöfer'in Perşembe günü duyurduğu gibi, dijital cihazlara el koymak için evinde, ofisinde ve arabasında arama yapılmasına karar verdi.

Todenhöfer'in tutuklanması zor çünkü Almanya’da bile değil. Üç gün önce sosyal medya kanallarında Hamas lideri Besim Naim ile bir röportaj paylaşmıştı. Katar’a atılan İsrail roketleri de Naim’i hedef almıştı. Todenhöfer’in ona sorular yöneltme ihtimali yüksek, zira o, Filistin yanlısı tutumları herkesçe bilinen bir siyasetçi.

Örgütün silahsızlandırılması, Trump’ın planı kapsamında hâlen daha tartışılıyor, kırılgan bir nitelik arz eden ateşkes ağır aksak ilerliyor. Todenhöfer, Hamas’a silahsızlanma meselesini sormadı. Gene de bu, ateşkesten bu yana bir Alman gazetecinin Hamas’la yaptığı ilk röportaj. Taz gazetesi, Hamas’la en son Temmuz ayında röportaj yapmıştı.

Todenhöfer, Hamas'la yaptığı iki saatlik görüşmeyi X hesabında tüm ayrıntılarıyla şu şekilde aktardı:

Dr. Besim, Başkan Trump’ın sözü haricinde güvenlik konusunda hiçbir güvence almamalarına rağmen, her gün yaklaşık 100 Filistinlinin ölümüne son vermek adına, ateşkes ve rehine değişimi konusunda anlaştıklarını açıkladı.

Hamas, iktidarı bağımsız bir uzmanlar hükümetine devretmeye hazır. Uluslararası bir kayyımın ya da yenilenecek bir İngiliz mandası idaresinin denetimini hiçbir şekilde kabul etmeyecek.

Daha uzun süreli, uluslararası güvenceli bir ateşkese ve 1967 sınırları içinde iki devletli bir çözüme hazırlar. Bu çözüm, İsrailli yerleşimcilerin silahsızlandırılmasını gerekli kılıyor.

İsrail’in savaşı sadece Gazze halkına değil, İsrail’in küresel itibarına da ciddi zarar verdi. Üstelik, söylendiği gibi 2.000 değil bunun en az üç katı İsrail askeri öldürüldü.

Hamas’ın Yahudilerle bir sorunu bulunmadığını, antisemitik olmadıklarını söyledi. Filistinliler de Sami kökenli. Asıl sorun, işgalcilerin dini değil, İsrail’in Filistin’deki yasadışı işgalidir.

İsrail, 7 Ekim hakkında (benim her zaman kınadığım) birçok yalan yaymıştı. Hamas, ilk günden itibaren bağımsız bir BM soruşturma komisyonunu kabul etmeye hazırdı. Bu komisyonun doğru bulguları üzerinden tüm sorumluluğu üstleneceklerdi. Ancak, uzun süredir çürütülmeyen bebek yalanı gibi İsrail propaganda aygıtına ait çok sayıda asılsız ait yalan için aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Hamas liderleriyle görüşmelere devam etme konusunda anlaştık. Dr. Besim, İsrail tarafıyla da görüştüğümü biliyor. Yakında tekrar İsrail’e gitmeyi planlıyorum.

Besim, oğlum Frederic ve benim aramda geçen yaklaşık iki saatlik sohbetin 12 maddede özetlenmiş hali aşağıda:

1. Hamas'ın ateşkes gerekçesi:

Dr. Besim, Hamas’ın 8 Ekim’den bu yana temel amacının “bu savaşı sonlandırmak” olduğunu belirtti. Böyle bir anlaşmayı kabul etme kararını ölümle sıtma arasındaki bir tercih olarak nitelendirdi. Her gün yaklaşık 100 Filistinlinin öldürülmesine son vermek pragmatik bir adımdı. İsrail liderliğine karşı büyük bir güvensizlik olduğunu kabul etti: “İsrail’in çatışma sürecinin yeniden tırmanmasına mani olacak herhangi bir ciddi güvence dile getirdiğini söyleyemem. [...] Ancak Trump’ın vaatlerine, kişisel müdahalelerine ve bazı Arap ve İslam devletlerinin müdahalelerine dayanarak, savaşı önleme hedefimize ulaşma şansımız var.” Her şeyden önce, Trump’ın sözüne güveniyorlar.

2. Hamas açısından Netanyahu’nun siyasi saikleri:

Dr. Besim’e göre, “Başbakan Netanyahu’nun siyasi olarak hayatta kalabilmesi için savaşa kişisel olarak ihtiyacı var”, çünkü savaş sona ererse hukuki ve siyasi bir yıkımla karşı karşıya kalacaktı. Besim, Netanyahu’nun beyan ettiği savaş hedeflerine ulaşamadığını, kendisinin uzun süredir varlığını koruyan bir yayılmacı ideolojiyle hareket ettiğini dile getirdi. Kanıt olarak, Netanyahu’nun Güneşin Altında Bir Yer (1992) adlı kitabını gösterdi ve bu kitabın “Büyük İsrail” hedefini desteklediğini savundu.

3. Besim, savaş sonrası Gazze için geliştirilen kapsamlı planla ilgili görüşü:

Hamas’ın “Gazze yönetimini bağımsız bir teknokrat kuruma veya hükümete devretmeye hazır olduğunu” açıkladı. Ancak Gazze’nin geleceğinin Batı Şeria’dan ayrı tutulamayacağını, “tüm Filistinliler tarafından birlikte” kararlaştırılması gerektiğini vurguladı. “Uluslararası vesayet veya manda”nın her türlüsünü kesin bir dille reddettiklerini söyleyen Besim Naim, “yeni bir İngiliz mandasını hiçbir Filistinli kabul edemez” dedi.

4. İki devletli çözüm ve uzun vadeli ateşkesin koşulları:

Dr. Besim, uluslararası hukuk kapsamında yasadışı işgallere karşı silahlı direniş hakkını savunurken, barışa giden olası bir yola da işaret etti. Hamas, “1967 sınırları içerisinde bir devlet kurulması” fikrini ve “uluslararası garantilerle beş ila on yıllık” uzun vadeli bir ateşkesi kabul etmeye hazır. Ancak bunun koşulu, “Filistinlilerin kendi egemen devletlerine kavuşması.” Dr. Besim, aynı zamanda, adil bir çözüm için yasadışı İsrail yerleşimlerinin “kaldırılması” gerektiğini vurguladı.

5. Çatışmanın niteliği ve direnişin kökenleri hakkında:

Dr. Besim, çatışmanın dini değil siyasi olduğunu söyledi: “Bizim sorunumuz hiçbir zaman Yahudiler veya Musevilik olmadı. Bizim sorunumuz işgaldir.” Direnişin, çözülmemiş siyasi sorunların kaçınılmaz bir sonucu olduğunu, Hamas “ezilse” bile, Filistinliler kendi devletlerine sahip olmadığı sürece yeni bir hareketin ortaya çıkacağını savundu.

6. İnsani kriz ve misilleme döngüsü hakkında:

Dr. Besim, Gazze’de felâket boyutuna ulaşan insani durumu anlattı ve yaşanan muazzam kişisel acıların, içten içe öfke dolu yeni bir nesil yarattığı konusunda uyarıda bulundu. Ebeveynlerinin vurulmasına tanık olan dört yaşındaki bir çocuğun hikâyesini aktaran Besim, böyle bir çocuğun “normal bir insan” olup olamayacağını sordu. Bu tür deneyimlerin “derinden buruk ve çaresiz" binlerce yeni insan yarattığı konusunda uyardı.

7. Netanyahu’nun başarısızlığı ve İsrail’in dünyadaki itibarı hakkında:

“Zora başvurmasına rağmen Filistinlileri topraklarından kovmayı başaramadı. Evet, Hamas’ı zayıflattı, [...] birçok liderini ve savaşçısını öldürdü, [...] ama Hamas bölgeyi kontrol etmeye devam ediyor. Ben bir İsrailli olsaydım, onu sadece başarısızlığından dolayı değil, İsrail Devleti’ne ihanetinden dolayı da mahkûm ederdim. [...] Planlarını gerçekleştirmek için binlerce Filistinliyi öldürdü, Gazze’nin büyük bir kısmını yerle bir etti ve soykırım yaptı. [...] İsrail’in itibarı tümüyle yerle bir oldu, İsrail’in geliştirdiği söylem zeminsiz kaldı.”

8. İsrail’in kayıpları hakkında:

Hamas, İsrail’in Gazze’de yaklaşık 2.000 İsrail askerinin öldürüldüğüne dair açıklamasına inanmıyor. “Bu sayının en az üç katının öldürüldüğüne inanıyorum. Bazen sayının daha da yüksek olduğunu duyuyoruz.”

9. 7 Ekim saldırısının tasnif edilmesi:

Dr. Besim, 7 Ekim operasyonunu, 17 yıldır “insanlık dışı bir kuşatma" altında olan Gazze’nin “hapishane kapılarını kırma”yı amaçlayan bir “savunma eylemi” olarak nitelendirdi. Saldırıyı, Oslo Anlaşmaları ve İsrail’in devam eden toprak ilhaklarının ardından 30 yıl süren başarısız barış sürecine bir cevap olarak nitelendirdi.

10. 7 Ekim’e dair resmi değerlendirmenin eleştirisi:

Dr. Besim, saldırının başından itibaren İsrail ordusunun, yakalanmayı her ne pahasına olursa olsun engellemeyi amaçlayan “Hannibal Doktrini”ni uyguladığını iddia etti. Nova Festivali ve kibbutz gibi yerlere yönelik hava saldırılarının ve yıkımın boyutunun, Hamas’ın hafif silahlarının erişemeyeceği kadar büyük olduğunu savundu. Bu da, o günkü kayıpların çoğunun İsrail ateşiyle meydana geldiğini ortaya koyuyordu. Besim’e göre, “Tüm bunlara Kalaşnikovlar ve el bombaları sebep olmuş olamazdı.”

11. Bağımsız soruşturma çağrısı:

7 Ekim’de bebeklerin yakıldığı iddiaları gibi korkunç vahşet iddialarına cevap olarak Dr. Besim, Hamas’ın “ilk günden itibaren” Birleşmiş Milletler bünyesinde “bağımsız ve tarafsız bir soruşturma komisyonu” kurulmasına hazır olduğunu söyledi. Hamas’ın kanıtlanmış suçlara dair her türden sorumluluğu kabul etmeye hazır olduğunu açıkladı. Ancak, “büyük yalanlar” yaydığını düşündüğü İsrail medyası haberlerine güvenmeyi reddettiğini açıkladı.

12. Batı’ya yönelik ikiyüzlülük suçlaması:

Dr. Besim’in en büyük hayal kırıklığı, Batı dış politikasındaki çifte standartlardı. Almanya’nın İsrail’e verdiği “sarsılmaz, körü körüne desteği” sert bir dille eleştirdi. Batı’nın Filistin silahlı direnişini yaygın bir şekilde kınamasıyla, Batı’nın Ukrayna’nın Rusya’ya karşı direnişine yönelik övgü ve askeri desteğini kıyaslayan Besim, “Bu çifte standartın ikiyüzlü olduğunu” söyledi.

23 Ekim 2025
Kaynak