23 Kasım 2015

Gerçek Ateizm Bu Değil ve Celal Şengör



Eski TESEV Başkanı Can Paker[1], “Artık Türkiye’de başkanlık sistemi var, bunu Atatürk de istiyordu” diyor. Celal Şengör’le[2] yapılan mülâkat ile Can Paker’le yapılan arasındaki bağı, başkanlık meselesi teşkil ediyor.

Şengör, Özal’ı eleştiriyor, Kenan Paşa’sını savunuyor ama onun da Özal’ın Deniz Gezmiş için söylediklerine benzer sözler sarfettiği görülüyor: “Yani ben bu memlekette, Deniz Gezmiş gibi bir eşkıyaya kahraman denildiğini gördüm!” Özal da Deniz Gezmiş’lerin, eşkıyanın ilerlemeye düşman olduğunu söylüyor, Celal Şengör de. Böylelikle her tür eleştiri, birlik ve ilerlemeye karşı saldırı olarak kodlanıyor ve gerekli fetva, bilim katından alınmış oluyor.

İttihat ve terakki arasındaki birliği ise özel şahıslar sağlıyor. Batının ilmiyle yüklü bu özel şahıslara halkın geriliğine, cahilliğine ve durağanlığına dair ezberler zerkediliyor. Efendiler, ideolojisiz ideolojinin hükmü gereği, bu birlik ve ilerleme düsturu uyarınca, özel uşaklar ve askerler devşiriyorlar. Celal Şengör’ün “bizim sayemizde bu Tayyip cahillikten kurtuluyor” demesini bugüne dair bir okuma olarak anlamak gerekiyor. Hitler övgüsü ise Silvan’la alakalı olmalı.

Emperyalizm ve faşizm iç içe. Altmışlarda içteki özgürlükçü damar, ABD emperyalizminin bir tavizi. Aynı ABD, İkinci Dünya Savaşı artığı faşistleri gizli istihbarat kanallarına örgütlüyor.

Emperyalizme karşı konumlanış, devlete; faşizme karşı konumlanış, demokrasiye örgütlüyor kitleleri.

Misal Reagan, solcu üniversite hocalarına saldırıyor ama saldırının arkasında, üniversite çalışmalarının tekellere doğrudan bağlanması meselesi var. Anti-emperyalist faşizme; anti-faşist emperyalizme körleşiyor. Biz birbirimizi yerken, düşman birleşip ilerliyor, ilerleyerek birleşiyor.

71 Darbesi’ni kınamayan, aksine sahiplenen bir örgütün ürünü olan Hamza Türkmen, bugün “Seyyid Kutub’un kitabı Yoldaki İşaretler’i Türkçeye CIA çevirtti” diyor. Böylelikle İslamî iradeyi boşa düşürmeye çalışıyor. Kutub’un “cahiliye” vurgusu, anlamını ve karşılığını Hamza Türkmen’de buluyor. Emperyalist karşıtı imiş gibi görünmesi, ülkedeki faşizmi gizleme amacını güdüyor. Kutub’un “devlet başkanlarınızın alnı secde görüyor diye onların Müslüman olduğunu zannetmeyin” uyarısı, Hamza Türkmen’i tir tir titretiyor.

İslamcıların saldırıları sonrası “hadi görelim şu ‘gerçek İslam bu değil!’ diyenleri” şeklinde tepki geliştirenlerin Celal Şengör karşısında içine gömüldükleri suskunluk, şaşırtıcı. Dışkı yemeyi ve yedirmeyi, tüm 12 Eylül pratiklerini, kardeş katlini, oligarşiyi, Alo Fatih’i, “aşağı ırk”a dayalı faşist teorileri sahiplenen Celal Şengör’ün bir ateist olduğu unutuluyor. Ateizmin budünyanın efendilerinin bir zırhı olduğu görülmüyor.

Celal Şengör’ün kafasındaki seçkinci kurguda devlete biat etmeyen her şey, “aşağı ırk” olarak kodlanıyor. “Normal” kabul ettiği şey, efendilerinin huzurlu dünyasının muhafazası olarak tasavvur ediliyor. Faşizm, Şengör şahsında, bilimci ulemasına kavuşuyor. Fetvalar yayınlamak, onlara düşüyor.

Şengör, bir yandan da seçimler öncesi ayyuka çıkan, “Bu cahiller oy kullanmasın” laflarına tercüman oluyor. “Tayyip Bey aptal olmadığını ispat etti” diyor. Şengör’e göre, Tayyip sınıf ve merhale atlamış kabul ediliyor. Bize ise, birilerini memnun etmek için, Tayyip’e “aptal” demek düşüyor. Özel kütüphanemizden, bilgi birikimimizden bakınca her şey tertemiz görünüyor. Ama siyaset, kafanın içinde olup biten bir şey olmadığını günbegün hatırlatıyor.

Şarliebdocuların “Kur’an boktur” sözüyle, Kürd’e yedirilen bokun sahibi aynı. Birlik ve ilerleme düsturu, birilerini bokunda boncuk bulmaya mecbur ediyor.

Emperyalizm birliğe; faşizm ilerlemeye yazgılı. Kesiştiği yerde toplum kurgusunun yekpareleşmesi, tekleşmesi, kalanların aşağılanması zorunlu. Bu sebeple, “en iyi Kürd ölü Kürd!” cümlesine “En iyi İslam, ölü İslam!” cümlesi ekleniyor. Ölmesi ve olmaması istenene değil, ölümü ve yokoluşu talep edene bakmak gerekiyor.

Celal Şengör mülâkatı, Tayyip için ve Tayyip içre. Kemalist kurgu, Tayyip için bilim katından fetva çıkartıyor. Bize ise kırık dişlerimizin arasındaki dışkı kokusunu, o kavganın fetvasını unutmamak düşüyor.

Eren Balkır
23 Kasım 2015

Dipnotlar:
[1] “Can Paker Söyleşisi, 23 Kasım 2015, T24.

[2] Armağan Çağlayan, “Dışkı Yedirmek İşkence Değildir”, 22 Kasım 2015, Radikal.

17 Kasım 2015

Wall Street’in Paris Saldırıları Sonrası Neşeli Olmasının Sebebi


Bu sabah alınan ilk borsa raporlarının da gösterdiği üzere, Wall Street savaşı seviyor.

Fransa ve ABD IŞİD’i bitirme kararlılığı konusunda yeni adımlar attıkça Amerika’nın üst düzey silâh imalatçılarının hisse senetleri de tırmanışa geçiyor. Gazeteci Aaron Cantu’nun bu sabah attığı tweete göre, dünyada savunma ile ilgili işleri yüklenen en büyük dört şirketin, Raytheon, Northrop Grumman, Lockheed Martin ve General Dynamics’in Paris’teki terörist saldırı sonrası Wall Street’te harika bir gün geçirmesi bekleniyor. Wall Street Journal gazetesinin Marketwatch eki, dört şirketin bu konuda iyimser olduğunu yazıyor. Amerika saatiyle 12:05 itibarıyla bu şirketlerin hisse bedeli:

Silâh imalatçıları, son yıllarda Wall Street’te tüm zamanların en yüksek rakamlarına tanık oldular, zira önde gelen silâh imalatçıları, Obama yönetiminin büyük kısmı Müslüman olan yedi ülkedeki, -Afganistan, Irak, Libya, Pakistan, Yemen, Somali ve hatta Filipinler’deki hukuk dışı askerî eylemleri için hammadde sağlıyordu.

Birkaç hafta önce ABD hükümeti ile 23 milyar dolarlık sözleşme imzalayan Northrop Grumman’in hisse senetleri rekor seviyeye ulaştı. Sözleşme, her biri 550 milyon doları bulan yeni hayalet bombardıman uçakları imalatı ile ilgiliydi. CNN Money isimli programa göre, sözleşmenin bedeli programın başarısına bağlı olarak 80 milyar dolara çıkabilir.

Ağustos’ta Daily Beast’te çıkan habere göre, Lockheed Martin ve General Dynamics’in de işlerinde patlama yaşandı. Lockheed, ABD’nin IŞİD’e karşı kullandığı füzeleri, General Dynamics ise kara savaşında kullanılan tank mühimmatını üretiyor.

Bu şirketlerin hükümetten milyar dolarlık işler alması tesadüf değil. Dördü de Washington’da en büyük lobicilerden ve kampanya bağışçılarından. Opensecrets.org’un haberine göre General Dynamics, 1990’dan beri politik kampanyalara 18,7 milyon dolar harcamış ve 1998’den beri ise Kongre’de yürüttüğü lobi faaliyetlerine 137 milyon dolar yatırmış. Aynı çıkış noktasından hareket eden Raytheon da kampanyalara 20,2 milyon dolar katkı sunarken, lobi faaliyetlerine 92 milyon dolar harcamış. Northrop Grumman’ın politik adaylara yaptığı katkının tutarı 23,2 milyon dolar, Kongre’deki lobi faaliyetlerine harcadığı ise 229 milyon dolar. Lockheed Martin, kampanya bağışları konusunda başı çeken şirket. Politikacılara 31,2 milyon dolar bağış yapmış, lobi faaliyetleri konusunda cebinden 210 milyon dolar çıkmış.

Tom Cahill

, ,

Sosyalist Gilan Cumhuriyeti


Gilan Cumhuriyeti, İran tarihinde ideolojik ve örgütsel yakınlaşmanın ilk örneğidir. Cumhuriyetin ömrü iki yıl sürmüş, hem Marksist hem de Müslüman olan birçok lideri ya katledilmiş ya da hapse atılmıştır. Liderlik kadrosu, “Cengelî Hareketi”[1] adındaki bir harekete mensup Müslümanların ve İran Komünist Partisi’ni kuran Marksistlerin oluşturduğu bir koalisyondan oluşuyordu.

İngiltere ve Fransa üzerinden İran’da yapılan ani bir değişiklikle bu işbirliğine cevap geliştirildi. Yirmiler ve otuzlar boyunca batı düşüncesinin gerçekleştirdiği modernleşme, İranlılar ve İranlı politik eylemciler için gerekli politik söylemi belirledi.

Müslümanların başında 1906 Anayasa Devrimi’nden beri Tahran’daki merkezî hükümetle süren mücadeleye katılmış, önemli bir isim olan Mirza Küçük Han bulunuyordu. İlk başlarda “Fırkaye Demokratik” (Demokratik Fırka) isimli bir grubun içinden çıkan Marksistlerin liderliğini ise Haydar Han (Haydar Emmioğlu) ve Sultanzade yapıyordu. Bu, örgütlü politik-askerî güç olarak Marksistlerle Müslümanlar arasında kurulan ilk işbirliğiydi. Yirmilerin sonunda “Sosyalist Gilan Cumhuriyeti” olarak bilinen bu hareket, Kızıl Ordu’nun desteği ve 1.500 gerillası ile bağımsızlığını ilân etti, sonrasında ise Tahran’daki merkezî hükümeti ele geçireceğini duyurdu. Her iki hareket, 1917 Rus Devrimi’nden önce de aktifti.

Her ne kadar Marksistler ve Müslüman örgütlerinin hedefleri birbirine pek benzemese de merkezî hükümetin askerî yoldan ele geçirilmesi hedefi ortak kabul gören hedefti. Bu eşi benzeri görülmeyen ittifakın ömrü yaklaşık iki yıl sürdü. Cumhuriyetin yaşadığı yenilginin muhtemel nedeni, Katuzyan’a göre, askerî yenilgiden çok yeni İran hükümeti ile yeni doğan Sovyetler Birliği arasında imzalanan politik anlaşma ve iç çatışma süreciydi.[2] Bu görüşe göre yenilginin sorumlusu, merkezî hükümetle işbirliği kuran Müslümanlardı. Oysa Rus araştırmacı Moises Persits’in de ifade ettiği biçimiyle, Müslümanlarla Marksistler arasında açığa çıkan savaşın nedeni, Sovyetler’in yanlış komünistlere destek sunmasıydı. Sovyetler, Sultanzade yerine Emmioğlu’na destek sunsa muhtemelen cumhuriyet yenilmeyecekti.[3]

Müslümanlarla Marksistler arasındaki çatışmanın ardındaki sebepleri incelemeden önce işbirliğine yol açan olayları ve ortak noktaları inceleyeceğiz. Bu ortak faaliyeti derinlemesine incelemek çok önemlidir, zira bu, Marksistlerle Müslümanlar arasındaki yakınlaşmayı mümkün kılan tarihsel açıdan ilk sosyalist olaydır. Böylesi bir yakın ilişkiye katkı sunan ana faktör, ABD veya Britanya gibi bir yabancı gücün varlığı ve hükümetin yabancı işgalcileri desteklemesidir.

Kuzey’deki şehirlerin Rusya, Güney’dekilerinse Britanya tarafından işgal edilmiş olması kitle gösterilerine katkı sunan en önemli faktördür.[4] Bazı yazarlara göre, çelişkinin kökleri derindir ve bu çelişki yabancıların işgaline itiraz eden milliyetçi bir hareketten bağımsız olarak ortaya çıkmıştır. Bu yazarların iddiasına göre, asıl mesele 1906 Anayasa Devrimi’nin yenilgisidir.[5]

Kaçar Hanedanı’na mensup Muhammed Ali Şah’ın başında bulunduğu merkezî hükümete dönük hoşnutsuzluk ve hükümetin başarısızlıkları Britanya ve Rusya’nın ülkeyi işgal etmesine neden oldu. Bu işgal, kitle gösterilerini yoğunlaştırdı, bilhassa ülkenin kuzeyinde Hazar Denizi kıyısında bulunan Gilan bölgesi, en yoğun kitle gösterilerine tanık oldu. Halkın burada Rus askerleriyle girdiği çatışmalarda yüzlerce insan öldü ve yaralandı. Cengelî Hareketi’ne mensup gerillalar Rus güçlerini büyük bir bataklığın içine çektiler. Hareket, çoğunlukla küçük toprak sahiplerinden oluşuyordu. Hareketin başında ise toprak sahibi Mirza Küçük Han vardı.

1917 Rus Devrimi sonrası birçok gönüllü Cengelî Hareketi’ne katıldı. Bu gönüllüler, Rusları askerî manada geri çekilmeye zorlamayı umuyorlardı. Rus güçlerinin geçici geri çekilmesi ile birlikte Britanya kuzeydeki ana güç hâline geldi. Bu dönemde Müslüman olmayan örgütler ve bireyler kavgaya katıldılar. Rusya’daki devrimin cesaret verdiği Marksistler sürece daha fazla katkı sundular, hatta daha iyi bir örgütlenme gerçekleştirdiler. Cengelî Hareketi ile işbirliği kurmalarındaki ana faktör, Marksistlerin Britanya ve İran merkezî hükümetine karşı duydukları hoşnutsuzluktu. Sonrasında Komünist Parti’yi kuran Marksist hareketten birçok lider, doğrudan Bolşeviklerin etkisi altındaydı. Hareketin liderleri Sultanzade, Gaffarzade, Cevadzade ve Haydar Han’dı.[6] Ermeni olan Sultanzade, politik hayatının önemli bir kısmını Rus Azerbaycan’ındaki Bolşevik yeraltı örgütünde geçirmişti.

Eskiden beri devrimci faaliyet içerisinde olan Gaffarzade, Rus Komünist Partisi yayın organı Iskra’nın sorumlusuydu ve gazetenin Avrupa’dan getirilip İran’da dağıtılması işini yürütüyordu. İran Azerbaycanı’nda doğan Cevadzade (Pişevari), Azerbaycan’ın başkenti Bakû’de öğretmenlik yapıyordu. Bakû’de iken Bolşeviklerle doğrudan temas kuran Cevadzade, Hürriyet isimli solcu gazetenin genel yayın yönetmeni oldu.

Bir de tabii Haydar Han’dan bahsetmek gerek. Haydar Han, Anayasa Devrimi sonrası son Kaçar kralı Muhammed Ali Şah’ı meşru kabul etmediği için yeraltına çekilmiş bir Marksistti. Diğer üç liderden oldukça farklı Marksist eğilimlere sahip olan Haydar Han, hükümete karşı muhalefetini sürdürdü. Bu dört lider, sonrasında zayıf merkezî hükümeti ele geçirmek umuduyla İran Komünist Partisi’ni kurdu.

1920’nin sonunda Sosyalist Gilan Cumhuriyeti, merkezî hükümeti tehdit eden bir güç hâline geldi. Koalisyon, hem Britanya güçleriyle hem de merkezî hükümetle savaşabilmekteydi. John Foran’ın tespitiyle:

“Başında Haydar Han Emmioğlu’nun bulunduğu İran Komünist Partisi ile liderliğini Mirza Küçük Han’ın yaptığı Cengelî Hareketi, bir sosyalist şura cumhuriyeti inşa etmek için ittifak oluşturdu. Bunun yanında, Lenin’e ‘bizi ve tüm mazlumları İranlı ve İngiliz zalimlerin zincirlerinden kurtaracak yardımı göndermenizi rica ediyoruz’ diyen bir mektup gönderdiler. Ayrıca Tahran’a gönderdikleri mektupla da monarşik hükümetin gayrimeşru olduğunu ilân ettiler.”[7]

Görünüşe göre Gilan, bir süre ülkenin geri kalanı için bir model şehir olarak iş gördüğü için halktan ve politik kesimlerden epey destek aldı. Bu çok önemli bir husus, zira ideolojik açıdan zıt iki bakış açısı güçlerini birleştirmiş ve stratejik bir demokrasi görüşüne vurgu yapmıştır. Ancak aralarında Marksist ve Müslüman liderlerinin de bulunduğu Gilan halkının arzularına rağmen, hayaller hızla suya düştü.

İki örgüt, politik ve ekonomik hedefler konusunda ortaklaşıyor, gelgelelim, kültürel kimi meselelerde ayrışıyordu. Kadınların örtünmesi, İslam ahlakı ve İslamî ilkeler ayrışmaya sebep olan meselelerdi, ama öte yandan, toprak reformu ve merkezî hükümete yönelik hoşnutsuzluk birleşmeye katkı sunan ana hususlardı.[8]

Ama Mirza Küçük Han’ın İslamî kültürel inançları İranlı Marksistlerle ve Sovyetler’le mevcut güçleri birleştirme politikasına mani değildi. Ona göre, ülkede kimsenin hoş karşılamadığı işgalci güç olarak Britanya’yı yenmek veya zayıflatmak daha önemliydi. Küçük Han, Sovyetler’le neden işbirliği kurduğunu şu şekilde izah ediyordu:

“Rusya’da Çar hükümetinin devrilmesinden ve Sovyet Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra İranlı devrimciler, ağırlıklı olarak Rus sosyalistlerinin dostane dayanışmalarına bel bağladılar. […] Hepimizin tek düşü (Çar Rusya’sından sonra) en kötü düşmandan, yani Britanya’dan kurtulmaktı. […] Ben Bolşeviklerle, onlar zaferlerini taçlandırmak için İran Azerbaycanı’na girmeden çok önce temas kurmak istiyordum. Bu nedenle Bolşeviklerle temas kurmaları için arkadaşlarımı gönderdim.”

19 Mayıs 1920’de üst düzey Sovyet subayı Abukof, Sovyet savaş gemilerinin demirlediği ünlü liman kenti Enzeli halkına şunları söylüyordu:

“Sovyet ordusunun Enzeli’ye girmesinin sebeplerinden birisi de İranlı devrimci Mirza Küçük Han’ın yaptığı davettir.”[9]

Haziran 1920’de Küçük Han 8.000 asker topladı, bunların 5.000’i Sovyet askeriydi.[10] Britanya limanda düşük düzeyde bir direniş sergiledi ve sonrasında kenti terk etti. Britanya’nın yenilgisini Moskova’daki Lenin’e aktaran Bolşevikler, Sovyet ordusunun meseleye dönük politik bir ilgi göstermemesini, dikkat çekmeyecek şekilde hareket etmesini söyledi. Persits’e göre, Sovyet ordusuna Trotskiy’nin doğrudan gönderdiği emirde şunlar ifade ediliyordu:

“Radyodan yayınlanan haberler üzerinden Enzeli’nin Küçük Han ve askerî birlikleri tarafından fethedildiğini, bizim kentte kalmamızı isteyenin ve buna izin verenin o olduğunu duyurmalısınız.”[11]

Sovyetler’in barışçıl bir tarzda kentte varoluşunu güvence altına almak amacıyla Trotskiy şu isteğini dillendirdi:

“İlk olarak, Sovyet bayrağı taşıyan Sovyet askerî birlikler hiçbir çatışma içine girmemelidirler. İran’ın iç meselelerine müdahale etmediğimiz konusunda ısrarcı olun. İkinci olarak, Küçük Han’a tüm gönüllülerimiz, uzmanlarımız, paramızla yardım etmeliyiz ve onun askerlerinin işgal ettiğimiz topraklara taşınmasına izin vermeliyiz. Üçüncü olarak, Küçük Han ileride savaşın seyri itibarıyla savaş gemilerine ihtiyaç duyacaktır. Bu gemiler Azerbaycan Cumhuriyeti bayrağını çeksinler, Küçük Han’a yönelik destek genel manada bu cumhuriyet aracılığıyla sunulmalıdır.”[12]

Bu konumlanış, Küçük Han’ın ve Cengelî Hareketi’nin Sovyetler’le yürütülen işler dâhilinde elini rahatlattı. Sovyetler’den gelen yardımla birlikte Küçük Han, programını tüm kamuoyuna duyurma imkânı buldu. İlk kez bu duyuru dâhilinde Devrimci Savaş Komitesi’nin kurulduğunu ilân etti. Ardından Britanya’nın kovulacağını söyleyerek, ilerleyip Tahran’ı aldıktan sonra toprakların köylüler arasında dağıtılacağı vaadini aktardı. Sonrasında Tahran ele geçirilir geçilmez ülkenin adını İran Sosyalist Cumhuriyeti olarak değiştireceklerini söyledi.

Persists’e göre İranlılar, Sovyet modelini takip etseler bile o dönemde saflarında tek bir komünist bile yoktu. Cumhuriyetin programı ile Kral’a ve Britanya’ya karşı süren silâhlı mücadelenin ana talebi “özel toprak mülkiyeti ve İslam’a destek sunmak, tüm insanlığa katkı yapmak ve yabancı güçlerin İran’a dayattığı tüm anlaşmaları yırtıp atmak”tı.[13] Bu minvalde kırk kilometre karelik Gilan’da Gilan Demokratik Cumhuriyeti ilân edildi.

Temmuz 1921’de Sovyetler askerlerini İran’dan çıkartmaya karar verir; tüm askerlerin çıkartılması aynı yılın Aralık ayına dek sürdü. Persits’e göre, esas olarak Gilan Cumhuriyeti başka bir sovyet cumhuriyeti olmayı reddettiği için yenilmişti.[14] Sovyetler’in İran’dan çekildiği dönemde Küçük Han’ın İranlı komünistlere yönelik güvensizliği de arttı. Bu iki gelişme, Gilan Cumhuriyeti’nin çöküş sürecinin ilk aşamaları ardındaki temel nedendi. Persits’in tespitine göre, Küçük Han birçok sebepten ötürü “komünistlerin liderliği ele geçirmesinden” korkuyordu.[15] Sonuçta süreç içerisinde en önemli liderlerden biri hâline gelmiş olan Haydar Han Emmioğlu’dan kurtulmaya karar verdi.

Küçük Han’ın askerleri Komünist Parti merkezine saldırıp Emmioğlu’yu tutukladılar. Marksistlerin vereceği tepkiden korkan Küçük Han ve Cengelî Hareketi, onlar hamle yapmazdan önce bu gücü yok etmeye karar verdi. Sovyetler’le uzlaşmayan politikalarına karşın Haydar Han, Küçük Han’ın askerlerince katledildi.

Çatışmalar, 23 Ekim 1921’ye dek devam etti. Küçük Han, küçük bir destekçi grubu ile orduya karşı artık direnemeyeceğini anladı. Hükümet güçlerinden kaçan Küçük Han, Gilan dağlarında donarak öldü. Cesedi bulundu, başı kesilerek, Gilan Cumhuriyeti’nin sona erdiğinin bir ispatı olarak Tahran’a getirildi.[16] Her iki örgütteki önemli liderlerin ölümü, koalisyonun dağılmasına ve İran’daki ilk sosyalist-Müslüman hareketin aniden bitmesine neden oldu. Birbirinden farklı iki düşünce okulu arasındaki bu fikrî yakınlaşmaya 1979 Devrimi’ne dek tanık olunmadı.

İran konusunda uzman İki Sovyet tarihçisi M. Pavloviç ve Teria S. Iranski’ye göre, 26 Şubat 1921’de Sovyetler, İran hükümeti ile bir anlaşma imzaladı. Anlaşma, Sovyetler’in İran’dan çekilmesini öngörüyordu.[17]

Sovyetler’in pratikte İranlılara yardım etmek için mi yoksa Cengelî Hareketi ile İran Komünist Partisi’nin bir halk cumhuriyeti kurmasına yardım etmek için mi bu ülkede olduğu konusunda ihtilaf söz konusudur. Pavloviç ve Iranski, Sovyetler’in niyetinin hem İran’ı işgal hem de terk etmekle ilgili olduğunu net bir dille ifade ediyor. 1921 Anlaşması’na göre, Sovyetler askerlerini Britanya İran’a yönelik müdahalelerinden vazgeçip ülkeden çekilmesi kaydıyla çekecekti.

Gilan Cumhuriyeti’nde Marksist-Müslüman işbirliğinin ortaya koyduğu deneyimin izleri varlığını uzun süre muhafaza etti. Bu melez görüşün en önemli etkisi, Reştli seküler bir Müslüman’da görülmektedir.

Muhammed Nahşab, politik kariyerine gençlik yıllarında başladı. Hüdaperver Sosyalist Hareketi (nehzat-e hodaperastan-e sosyalist) isminde, sosyalist eğilimleri olan bir Müslüman örgüt kurar. Bu örgüt, ilk başta Milli Cephe’yi meydana getiren altı örgütten birisiydi. Nahşab, ayrıca Kurtuluş Hareketi’nin dört liderinden biriydi. İbrahim Yezdi, Mustafa Çamran ve Abbas Emir İntizam diğer isimlerdi.[18]

Bir Müslüman olan Nahşab, aynı zamanda sosyalist görüşlere dayanan seküler bir hükümetin kurulmasını istiyordu. Söz konusu örgütteki en yaşlı isimdi. 1944’te lise öğrencisi iken milliyetçi muhalefet grubu İran Partisi’ne (hizb-e İran) katılarak politika alanına adım atmıştı.[19] Kurulmasından kısa bir süre sonra İran Partisi’nin birçok üyesi Tude Partisi’ne katılma önerisi getirdi. İran Partisi’nin Tude’ye katılmasını protesto eden Nahşab, kendi örgütünü kurdu. İlkin Hüdaperver Sosyalist Hareketi’ni (conbeş-e hoodaparastan-e sosyalist) ardından da İran Halk Partisi’ni (hizb-e merdum-e İran) örgütledi. Abrahamyan’ın dile getirdiği biçimiyle, iki örgüt da politik alanda yeterli güce sahip olamadı.[20] Ancak Nahşab, Şii İslam’ı ile Avrupa sosyalizmini bir araya getirmek için çabalayan ilk İranlıydı.

İlginç bir not olarak ifade etmek gerek. Ali Şeriati’nin babası da Hüdaperver Sosyalist Hareketi’nin sempatizanlarından biriydi. Babasının eğilimlerini benimseyen ve Nahşab’ın görüşlerinin nüfuzu altında olan Şeriati, seküler İslam’a dair benzer görüşler savunuyordu. Esasında Şeriati, Nahşab, Talegani[21] ve Bezirrgan[22] ile çıkış alan aynı ilkeleri mükemmelleştirmişti.[23] Bu, Pazar’a mensup geleneksel tüccarları veya İslam’a inanan İranlı kitleleri rahatsız etmeyecek seküler dinî bir inançtı. Söz konusu yaklaşım, yeni solcu birçok aydını milliyetçilik ve sekülerizm bayrağı altında topladı. Sonrasında ortaya çıkacak olan milliyetçi hareketi koşulladı. Hareketin liderlerinin İslamî eğilimleri bulunmasına karşın pratikte seküler bir ajandayı yürürlüğe koydu. Bu tür milliyetçi örgütler arasında Milli Cephe (cephe-ye milli) ve Kurtuluş Hareketi (nehzat-e azadi) gibi örgütler bulunuyordu.

Abdurrahim Cevadzade

[Kaynak: Marxists into Muslims: The Iranian Irony, Doktora Tezi, Florida International University, 2007, s. 130-139.]

Dipnotlar:
[1] “Orman” ya da “Cangıl” anlamına gelen “Cengel”, bu örgüte bağlı savaşçıların yaşadıkları yerdir. Grubun üyeleri “Cengeliye” olarak bilinir. 1900’lerin başında da aynı isimle bir direniş hareketi kurulmuştur. Bunlar, toprak reformu için Gilan’da savaşan Müslümanlardır.

[2] Houmayoon Katouzian, 1987, Eghtesad-e Siasi modern dar Iran: Estebdad va Shebh-e Modernism, 1305-1357 (“Modern İran’ın Politik Ekonomisi: Despotizm ve Sahte Modernizm, 1926-1979), Tahran: Pariroos.

[3] Moises Persits, 1999, A Shame faced Intervention: The Soviet Intervention in Iran, 1920-1921, Russian Center for Strategic Researches and International Studies, Moskova.

[4] Ervand Abrahamian, 1982, Iran between Two Revolutions, Princeton, NJ: University Press, s. 137.

[5] A.g.e., s. 118.

[6] Abrahamian, s. 145.

[7] John Foran, 1999, Fragile Resistance: Social Transformation in Iran from 1500 to the Revolution, Çev.: Ahmad Tadayyon. Tahran: Rasa Cultural Services, s. 298.

[8] A.g.e.

[9] Persits, s. 28.

[10] A.g.e.

[11] A.g.e., s. 29.

[12] A.g.e., s. 32.

[13] A.g.e.

[14] A.g.e., s. 36.

[15] A.g.e., s. 99.

[16] A.g.e.

[17] A.g.e., s. 10.

[18] M. Pavlovich ve T.S. Iranski, 1939, enghelab-e Iran va risheha-ye ejtemaee va eghtesadi-e an (“İran Anayasa Devrimi: Toplumsal ve Ekonomik Kökleri”), Çeviren ve İran’da Yayınlayan: M. Hooshyar (1940). s. 207.

[19] Abrahamian, s. 569. İran Partisi 1941’de kuruldu. Kuran örgüt, kendisine “Mühendisler Komitesi” adını veriyordu. Sosyalizme ve modernizme yandaş olan örgüt, yabancıların hâkimiyetine karşıydı, ayrıca bazı Müslümanları ve milliyetçileri kendisine çekmişti.

[20] Abrahamian, s. 569.

[21] Bezirgan, 1962’de kurulan Kurtuluş Hareketi’nin kurucularından birisiydi. 1979 Devrimi’nin ilk başbakanıdır.

[22] Talegani, devrim öncesinde ve esnasında halkın en çok sevdiği, en önemli radikal mollalardan birisidir. Talegani, Müslüman din adamları ile değil milliyetçilerle ve bazı Marksistlerle birlikte de çalışmıştır.

[23] A.g.e., s. 575.

14 Kasım 2015

,

Mil


Denilir ki Hz. Muhammed ve İslam, parçalanmış Arap kabilelerinin birleşme ihtiyacının ya da Pers-Bizans arasına sıkışmış millet gururunun bir sonucudur.

Gözümüzün önüne serilenler, bazen kapak görevi görürler. Gözkapaklarının hareketine kilitlenmiş bir teori işlevsizdir. Bizi uyanık, tetikte, zinde tutacak fikir lazımdır.

Böylesi fikir, alışılmadık olanı alışıldık kılan terennümlerden neşet etmeyecektir. Dolayısıyla Hz. Muhammed ve İslam bahsinde söylenenler onların gör dediğidir, görmesini sağladıkları, gerçeğin cüzüdür. Yani aslında Arap kabilelerinin parçalanmış olduğunu, Pers ve Bizans zulmünü, Tevhidî imandaki çürümeyi vs. gösteren O’dur. Sonrası uyumaktır, uyumak için kapaktır, gözkapaklarının kıpırtısıdır.

Birileri, kendisi gibi tekil bireylerin hâline, birileri de özel birey olarak elinde tuttuğu, “hakikat” zannettiği bilgi veya belgeye bakmaktadır. Bize ötesi lazımdır. Ötesine karşıtlık, o birey, o bilgi ve o belgenin direncidir, ona kanmamak gerekir. Gece rahat bir uyku çekmeyi gerçeğe tercih edenlerle her daim sorunumuz olmalıdır.

Gördüğüne iman etmek, kapağı sabitlemek içindir. Tüm dinamikleri, dört köşeyi görmek durmaktır, kapağın gözü kapatmasına yazgılıdır. Gözkapağına kul-köle olmuş bir görmek, gerçeğe “hiç olmasaydı” diye bakmaktır. Dolayısıyla hiç yokmuş gibi yapmaya ya da hiç kılmak için çalışmaya mecburdur.

* * *

Kim ne derse desin, Kürd’ün yazgısını gösteren, göze değdiren, kapağı yırtan bir iradesi vardır. “Kürd sorunu” bu müşterek irade var diyedir. Ekonomi, sosyoloji, psikoloji, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler… nereden bakılırsa bakılsın, görünen değil, gösterdiği ve gösteren önemlidir. Bir hüzme düşmüş, acı, kahır, mahrumiyet, öfke faş olmuştur. “Kürd sorunu yok, terör sorunu var” cümlesi ile “Kürd sorunu artık yok, ben çözdüm” bugün iç içe geçmiştir. Devletin emridir bu.

Dolayısıyla “PKK sonuçtur, nedenlerine bakmak lazım” lafı boştur. Devleti görünür kıldığı için ona kızanların devleti mücadele alanından ne vakit çıkardıklarını sorgulamaları gerekir. Bu cümle, bir faşistin de bir liberalin de ağzından dökülebilmektedir. Biri dışarıdan, diğeri içeriden gözü, görmeyi kör etmek içindir.

* * *

Bir yerde irade, ciltler dolusu kitaba hapsedilmişse bitmiştir. Bir yerde kazılan hendek için panel örgütleniyorsa, o hendek kapatılmıştır. Göze mil çekmek için illa kızgın demir gerekmez.

Bugün “içine 125 gram zeytinyağı ekliyoruz” diye yemek tarifleri verilmektedir. Bu, anaların göz kararı yaptıkları yemek kültürüne saldırıdır. Bu kadar ince elenen bir husus, lime lime edilen bir pratik, doğal, gerçek niteliğini yitirir.

* * *

Anaların ölçüsü kolektiftir. Bugünkü feminizmin “Kadın”ı, bir Amerikan icadıdır. Özel okulların özel laboratuvarlarında imal edilmiştir. Bu okullar, insan beyninde insanı komünist yapan cüzü, insan geninde ortaklaşmacılığa yazgılı geni arayıp yok etmeye çalışan merkezlerdir. Paranoya, bu denli derindir. Tabii ki cennet, anaların altındaki turabdır. Görünür olmadan gösteren odur.

Silvan, Lice, Cizre… bir vatana analık etmektedir. Zulmü gören de gösteren de odur.

Onların kendileri gibi bir çift gözle gördüklerini zannedenler, fena hâlde yanılmaktadırlar. Gören, bir fikir, bir düş, bir kavgadır.

Eren Balkır
13 Kasım 2015

11 Kasım 2015

,

Komünistler ve Polisler


Komünistler ve Polisler:

Henning Mankell’in Suç Romancılığının Radikal Kökleri

 

Kurt Wallander isimli dedektif romanları ile tanınan radikal İsveçli yazar Henning Mankell 5 Ekim 2015’te vefat etti.

Mankell, Ejderha Dövmeli Kız romanının yazarı Stieg Larsson ile birlikte “İskandinavya’ya özgü suç romancılığı” türüyle meşgul olmuş bir yazardı.

“Köprü” [The Bridge] ve “Cinayet” [The Killing] gibi polisiye romanları yanında, kitapları üzerinden çekilen televizyon dizileri bu türün popüler hâle gelmesini sağladı. Bu tür dâhilinde polisler yozlaşmış bir sistemle çatışma içine sokulmakta ve toplumun “karanlıkta kalmış yüreğini” söküp çıkartmaktadır.

İskandinavya’da her sahne sanki suç romanları için kurulmuş gibidir. Eleştirmenler, uzun karanlık gecelerin başı belâdan kurtulmak bilmeyen roman kahramanlarını temsil ettiğine dair görüşler bildirmeye bayılırlar.

Kurt Wallander bunun somut bir örneğidir. O, zorunlu bir ayrılığın ardından karısından boşanmış bir alkoliktir. Ayrıca kızıyla ilişkileri de sorunludur.

Romandaki karakterlerin birçoğu kuralları kabul edemediklerinden, hakikati su yüzüne çıkartan bir tür sosyopat kişiliktir.

Ama esasında bizi yakalayan, romandaki karamsar hava değil, sunduğu toplum eleştirisidir. Sahneler karanlıktır ve işlenen suçlar seyirciye yönelik bir tür psikolojik saldırı gibidir.

Mankell’in ilk Wallender romanı “Meçhul Katiller”de [Faceless Killers], çiftçi Johannes Lovgren işkenceye maruz kalır, ailesine ait köyden uzak çiftliğinde ölür. Karısı Maria ise dövülür ve boynundaki ilmikle ölü bulunur.

Kitap, seksenlerde ve doksanlarda “liberal” ve “açık” olduğu varsayılan bir toplumda giderek yükselen ırkçılığa odaklanmaktadır. Birçok kişi cinayetlerden mülteci kampında kalan “yabancılar”ı suçlar. Sonrasında kamp ateşe verilir.

Wallander ne liberal ne de sağcıdır. O, ülkeye gelen mültecilerin sayısından şikâyet edip durmaktadır.

Yan hikâyede ise genç bir mülteci tarlada kendisini ateşe verip intihar eder.

Wallander’in sorgusu kadının korkunç ölümü ile papaz cinayeti ve İsveç yönetici sınıfının üst kesiminde dönen kaçakçılık işleri arasında bağ kurar.

“İskandinavya’ya özgü suç romancılığı” esas olarak şu soru üzerine kuruludur: “İsveç toplumunda yanlış giden nedir?”

Dünyanın önemli bir kısmı için İsveç, II. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda ütopik bir topluma kavuşmuş görünmektedir.

Ülkedeki solcu “sosyal demokrat” yönetimler halka liberal sosyalizmin faydalarını ve güçlü bir refah devleti takdim etmektedir.

Yürüyüş

Ama sonrasında yazarlık yapmaya başlamış olan Marksist gazeteciler Maj Sjowall ve Per Wahloo’ya göre, İsveç sosyalizme doğru ilerlememektedir.

Aksine ülke kapitalizm kâbusunun içine gömülmektedir, sıradan insanlar yozlaşmış sosyal demokratik bütüncül yapının içinde unutulup gitmişlerdir.

Sjowall ve Wahloo, ABD’li yazar Ed McBain’in polisin uyguladığı adli işlem tarzı üzerine kurulu “87’inci Bölge” [87th Precinct] isimli romanlarını Marksizmle birleştirir. Böylelikle Stockholm polis müfettişi Martin Beck ve ekibinin hikâyesini kurgular.

On kitaplık seri, sömürü ve zulümle yüklü bir toplumu kendi karmaşık yapısı dâhilinde ifşa etmektedir.

İlk kitap Roseanna’da bir adam, ABD’li turist Roseanna McGraw’u taciz edip öldürür.

Suçlu bir operasyonda yakalanır, ama süreç dâhilinde bir kadın polis memuru saldırıya uğrar. Beck taktikler konusunda şüphelidir.

Sekizinci roman, “Kilitli Oda” [The Locked Room] toplumla ilgili sert yorumlarla doludur.

“Gerçek şu ki refah devleti denilen bu devlet eriyip gidene ve o fare deliği kadar evlerde ölene dek zerre ilgi görmeyen, en iyi hâliyle ancak eroinle hayatta kalabilen, hasta, fakir ve yalnız insanlarla doludur.”

Sonraki kitaplarda gerçek suçluların sosyal demokratlar olduğu daha net görülmektedir.

Seksenlerde sosyal demokrasinin ışığının sönmesiyle birlikte mültecilere karşı yükselen ırkçılık liberal İsveç balonunu patlatmıştır.

Mankell de Wallender’i ilkin bu dönemde kaleme alır. Roman ilkin 1991’de yayınlanır.

Kendisi de politik eylemci olan Mankell’e göre, ırkçılık “suç teşkil eden gerçek bir fiil”dir.

“İskandinavya’ya özgü suç romancılığı”na ait romanların kahramanları olan dedektifler sevimli kişilikler gibi görünürler. Ama çoğunlukla bu kişiler gerçekçidir ve üst düzey bir polisten beklenecek tüm yobazlıklara da sahiptirler.

O suçlu, eşitsizlik ve zulüm toplumunun üzerindeki örtüyü kaldırmak için başvurduğu yenilikçi yöntemiyle bu roman türü bizim ilgimizi çekmeye devam edecek.

Tomáš Tengely-Evans
13 Ekim 2015
Kaynak

09 Kasım 2015

, ,

Savaş, Baskı ve Gangsterlik


Savaş, Baskı ve Gangsterlik:

Baltimore’dan Bingazi’ye ABD’nin Dış Politikası

 

Freddie Gray’in gözaltındayken ölmesi üzerine siyah gençler ve polis arasında Baltimore’da cereyan eden çatışmalardan sadece iki ay sonra Başkan Obama’nın Adalet Bakanlığı yirmi dört yaşındaki Raymon Carter’ın bir eczanenin kundaklanmasına karıştığı iddiası ile suçlandığını açıkladı. Ulusal hükümetin davaya müdahalesinin verdiği mutlak mesaj şu idi: eğer “izin verilmeyen türden” direniş biçimlerine meylederseniz -yukarıdaki örnek dâhilinde mülkiyete karşı suçlara mesela- ulusal hükümetin tüm gücüyle karşınıza dikileceğinden emin olun.

ABD federal savcısı Rod J. Rosenstein meseleyi daha da açık biçimde ortaya koydu: “Gelecekte kim bir ‘ayaklanma’ya karışırsa bilsin ki polis, savcılar ve vatandaşlar enselerinde olacak ve onları hapse gönderecektir.”

Adalet Bakanlığı’nın Baltimore’daki yoksul siyah çocukları suçlu ilân etmeye yönelik bu hızlı ve saldırgan hamlesi yine aynı bakanlığın yüksek resmî görevlilere, devletin yerellerdeki emniyet görevlilerine ve büyük banka ve yatırım firmalarına yönelik yaklaşımından keskin biçimde farklılık gösteriyordu. Bush yönetiminin işkenceci yetkilileri, 2008 krizini planlayıp yöneten mali gangsterler ve aylarca süren “soruşturmalar”dan sonra Obama’nın Adalet Bakanlığı’nca haklarında bir tane bile iddianame düzenlenmemiş olan katil polisler Adalet Bakanlığı eliyle cezasız bırakıldılar.

Ama Obama’nın Adalet Bakanlığı kapitalist oligarşinin hizmetinde baskı ve suçu örtbas edip cezasız bırakan yegâne devlet kurumu değildi.

Devlet Terörünün Cezasız Kalışı: Bingazi’nin Gerçek Hikâyesi

ABD siyaset sahnesinde mühim ve muhalif görünen, aslında genellikle önemsiz ve kafa karıştırmaya yöneliktir. Temsilciler Meclisi’nde güya 11 Eylül 2012 tarihinde Bingazi’de ABD büyükelçisi Christopher Stevens ve üç elçilik çalışanının öldürülmesi ile sonuçlanan olaylarla ilgili iki partinin de dâhil olduğu bir soruşturma yürütmek için kurulmuş olan bir komisyona Hillary Clinton’ın ifade vermesi bunun tipik bir örneği.

Kongre’deki iki yönetici sınıf partisi arasındaki sözde husumete rağmen ABD’nin küresel tahakkümünün sürdürülmesi noktasında ideolojik bir uyuşma sözkonusu. Bu nihai hedef bağlamında her iki düzen partisinin de halkın dikkatini devletin, beyazların üstünlüğüne dayalı, ataerkil, sömürgeci/kapitalist düzeni sürdürmek ve geliştirmek için “mümkün olan her yola” başvurma ilkesine mutlak bağlılığını gösteren politika ve eylemlerinden uzaklaştırmakta müşterek çıkarları var.

Örneğin Kongre’de çoğunluğa sahip olan cumhuriyetçilerin 2012 olayları ile ilgili yeni bir soruşturmanın başlatılması yönünde karar alması böylesi bir soruşturmayı Clinton’ın başkanlık yarışına yeni bir sabotaj çabası olarak gören kimi Demokratların başlangıçta hayli ürkmesine neden olmuştu. Fakat Cumhuriyetçiler Clinton’ın elektronik postaları konusuna ağırlık verince, Demokratlar bu kez Clinton’ın özel bir sunucu (server) kullanıyor olmasının adaylığı açısından sıkıntılı bir duruma yol açacağından endişe etmişlerdi ama oturumlar elbette düzmeceydi ve Bingazi ile ilgili asıl mühim sorular gündeme getirilmeyecekti.

Eğer komisyonun gerçekten de halka hesap vermeye ve gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik kaygıları olsaydı, sorulması gerekecek birçok soru vardı: 1) Saldırıya uğrayan tesisin rolü, görevi neydi? Bir ABD konsolosluğu muydu, bir CIA tesisi miydi yoksa başka bir şey mi? 2) Libya devletinin yıkılmasının ardından istikrarlı bir hükümetin kurulmasını bile beklemeden sözü edilen tesisler neden bu kadar hızla açılmıştı? 3) Neden yirmiden fazla sayıda oldukları tahmin edilen CIA personeli Bingazi’de, sahada yer alıyordu, hem de saldırının olduğu gece saldırıya uğrayan tesisten sadece birkaç kilometre ötede? Bu CIA personelinin görevi neydi? ve 4) ABD hükümeti neden kendisinin uluslararası terörist ağların parçası saydığı bir cihatçı grupla açık bağları bulunan bir örgütle sözü edilen tesisin korunması için anlaşma imzalamıştı?

ABD’nin Libya’ya müdahalesinin derinlemesine araştırılmasını gündeme getirecek bu türden sorular iki nedenle sorulmamıştı: 1) Suriye meselesi -Kongre halkın ABD müdahalesinin kronolojisine fazlaca odaklanmasını istemiyordu. Birçok sağcı Cumhuriyetçi rejim değişikliği stratejisini daha açıktan ve dolaysız yürütmediği ve daha agresif olmadığı için Obama yönetimine kızgın olsa da Kongre’deki herkes Suriye’deki olaylara yakın tarihte ve gönülsüzce dâhil olunduğu biçimindeki söylemin tamamen uydurma olduğunun bilincinde. Ve 2) Obama yönetimindeki ve Kongre’deki unsurlar düzen medyasının da tam desteğiyle iki ayrı tesise yönelik saldırıya götüren süreçte Dışişleri’nin rolü ve CIA’in görevi ile ilgili gerçekleri örtbas ettiler, zira sözkonusu faaliyetler hem ABD yasalarına hem de uluslararası yasalara aykırıydı.

Araştırmacı gazeteci Seymore Hersh, Senato İstihbarat Komitesi’nce Bingazi ile ilgili olarak hazırlanmış bir raporun halka açıklanmamış gizli bir ekinde 2012 yılının başında Obama ve Erdoğan yönetimleri arasında Libya devletinin çökertilmesi ile elde edilen silahların Suriye’deki sözde isyancı güçlere Libya’dan aktarılmasını sağlamak üzere bir silah tedarik hattı oluşturulup işletilmesi için yapılmış bir anlaşma hakkında bilgiler bulunduğunu tespit etti. Operasyon CIA’in o zamanki başı David Petraus’un idaresindeydi ve bu yardımdan nasiplenen unsurlar içinde El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra Cephesi gibi cihatçı gruplar da vardı.

Her ne kadar ABD’nin Suriye savaşındaki gerçek rolü hakkındaki bilgiler kamuya daha fazla mal olmaya başlamışsa da Kongre’deki ve Yönetim’deki elitler ABD’nin terörist olarak nitelediği gruplara teknik olarak ABD yasalarının yargı konusu yapacağı bir maddî yardımın bizzat yine ABD tarafından sağlandığı gerçeğinin dikkatlere çok fazla sunulmasından yana değillerdi hâlâ.

Başkan yardımcısı Joe Biden ABD’nin müttefiki olan devletlerin ve bunların bazı vatandaşlarının terörist oldukları bilinen unsurlara silah sağladığını ve ABD’li yetkililerin bundan haberdar olduklarını kamunun önünde açıkça söylemişti:

“Esad’a karşı savaşacak herkese milyonlarca dolar ve binlerce ton silah sağladılar. Ne var ki bu şekilde donatılanlar El Nusra, El Kaide ve dünyanın diğer yerlerinden gelen cihatçı unsurlardı.”

Buna rağmen bu sivil kişilerin ya da devlet yetkililerinin hiçbiri ki bunların çoğu düzenli olarak ABD ve diğer Batı ülkelerine gidip gelmekteler, suçlanmadı ya da herhangi bir yaptırıma uğramadı. Hatta Biden yaptığı gayrı samimi bir açıklamada bu ülkelerin, sağladıkları desteğin cihatçılara gittiği konusunda ABD yetkililerince uyarıldıklarını iddia etti -“Müttefiklerimizi desteklerini kesmeleri konusunda ikna edemedik.”

Anlaşılan, Obama yönetimince İran devletine ve İran ve Rusya vatandaşı kişilere uygulanan dava açma, banka hesaplarını dondurma, hükümete yaptırım uygulama gibi önlemler bu ülkelere karşı sözkonusu edilmemişti.

İşte bu nedenle gözü beyaz üstünlükçü kapitalist ideoloji tarafından kör edilmemiş herkes için Adalet Bakanlığı’nın Baltimore’daki genç direnişçilerin yargılanması yönündeki kararının arkasındaki çiğ sınıf siyaseti bu denli rezildir.

Bingazi her iki partiden ABD yetkililerinin suçlarından sadece biri. Irak’a ve Libya’ya düzenlenen yasadışı saldırılardan Venezuela ve Suriye’deki ifsada, ABD içindeki gözetim, kitlesel tutuklamalar ve polis devleti baskılarından Honduras ve Haiti’deki askerî darbelere, Yemen’deki kıyıma sunulan destekten Filistin’in süregiden işgaline kadar her iki partiden elitleri birleştiren şeyin, onların ABD/AB/NATO baskı ekseninin gücünü beyazların yoğunlaştırılmış iktidarının kurumsal ifadesi olarak mümkün olduğunca sürdürmeye yönelik bağlılıkları olduğu çok açık.

Bu arada Raymon Carter ise yıllarca hapis yatma olasılığı ile karşı karşıya, zira devlet kendisinin suçlu diye tanımladığı herkesi yakalayıp onları yargılama hakkı olduğunu iddia ediyor.

Ancak toplumsal hayat durağan değil ve güç dengeleri değişiyor. Bir gün aynı mantığı gerçek adaleti tesis edecek alternatif bir etik çerçeve içinde kullanacak olan halk, dünyamızı mahvedip milyonlarca insana işkence eden ve onları öldüren uluslararası sömürgeci gangsterleri yakalayıp adaletin önüne çıkaracaktır.

Ajamu Baraka
4 Kasım 2015
Kaynak

08 Kasım 2015

Aşka Vakit Yok


Siz buna hukuk,
Bizse ırk ayrımcılığı, gözaltı,
Zorunlu askerlik, duvarın ardı ve sessizlik diyoruz.
Beni ve sizi mahkûm etmek istedikleri yerin adıdır
Hukuk.

Diyorlar ki “siz oraya aitsiniz.”
Çelik, kurşungeçirmez camın,
Makineli tüfeklerin ve casusların ardına saklanıp
Biber gazı ve işkencenin çilesini çeken bizlere

Diyorlar ki
“Siz yanlış yoldasınız.”

KORO

Sabah gelirlerse vakit yok aşka
Vakit yok sabahları gözyaşına ve korkuya
Bir elveda demeye, “neden?” diye sormaya
Vakit yok

Şu sirenin sesi sabahın çığlığı.
İşkence gördüler, çürüdüler hücrelerde,
Delirdiler, mektuplar yazdılar
Ve öldüler.

Onlara bir tek çektikleri acının sınırları,
Yaşadıkları yalnızlık kaldı.
Terbiyeli çetelerin izin verdiği kadar adaleti
Bahşetti onlara mahkemeler.
Bazen hayatta kalma iradesi için dövüştüler
Oysa onlara sadece ölme arzusu düştü.

KORO

Sacco’yu götürdüler,
Vanzetti’yi, Connoly’yi, Pearce’yi
Onların hayatlarını.
Newton için geldiler sonra,
Seal, Bobby Sands
Ve dostları için.
Boston’da, Şikago’da, Saygon’da,
Santiago’da, Varşova’da
Ve Belfast’ta
Manşetlere çıkmayan, tüm o yerlerde.
Lanet olası şu liste hiç bitmiyor ki.

KORO

Her gün gelip dövdüler bizim çocukları
İstihbarat, amirler, muhbirler ve casuslar
İşlerini iyi yaptılar doğrusu.
Arkalarında
Ellerinde telefon,
fotoğraf çekip, bilgisayar kullanan
Ve dosyaları inceleyenler
Bir de onlara
“gelin şunu hücresine götürün” diyen adam.

KORO

Kardeşlerimize kavga iradesini veren tüm insanlar
Diyorlar ki
Alışırsın savaşa,
Bu demek değil ki
Savaş bitti.
Siz de bir balığın yaşamak için
Suya muhtaç olması gibi
Savaşa muhtaçsınız.
Ölüm mangaları önce sizinle baş edecek
Sonra da halkla, bunu bilin.

Söz: Jack Warshaw
Müzik: Christy Moore

07 Kasım 2015

,

Petrograd Sovyeti

Geçici Hükümet azledilmiştir. Devlet iktidarı Petrograd proletaryası ve garnizonuna öncülük eden Petrograd İşçi ve Asker Vekilleri Sovyeti’ne bağlı organın eline geçmiştir.

Halkın uğruna dövüştüğü dava, yani demokratik barış, toprak mülkiyetinin ilgası, işçilerin üretim üzerindeki kontrolü ve Sovyet iktidarının kurulmasına dönük derhal yerine getirilmesi gereken önerileri kapsayan davamız güvence altına alınmıştır.

Yaşasın işçilerin, askerlerin ve köylülerin devrimi!

Petrograd İşçi ve Asker Vekilleri Sovyeti Devrimci Askerî Komitesi
25 Ekim 1917 [7 Kasım] Saat: 10:00

06 Kasım 2015

,

Sözümüz Meclisten Dışarı



TV’de bir paşa arz-ı endam ediyor. IŞİD’den dem vuruyor. Konuşması dâhilinde, asker kışlalarında uygulanan bir yöntemi anlatıyor. Kabaca aktarırsak, şuna benzer bir şeyler söylüyor: içi atık dolu çukura bir köpek leşi atılıyor, oradan türeyen bakteriler, kurtlar çukuru bir süre sonra temizliyor. Paşa, IŞİD’in bunu yaptığını iddia ediyor. Dolayısıyla, kendisinin de ülke denilen “çukur”u nasıl temizlediğini izah etmiş oluyor.

Askerin mantığının nasıl işlediğine dair bir hikâye bu. Kuru bir aklı, duru bir vizyonu, arı bir siyaseti anlatıyor. Asker için her şey bu şekilde işliyor. Bir meslek ideolojisi olarak siyaset mesleğiyle arasındaki mesafeyi bu yaklaşım tayin ediyor.

O, işçi-köylü-asker şuralarının muktedir olduğu kuzeyin, Sovyet Rusya’nın iradesine karşı kurulmuş bir ülkeyi savunuyor. O şuralara cevaben, tepkiyle, karşıt olarak kurulmuş bir meclisin temelini, belkemiğini, ruhunu teşkil ediyor. Hiç mi hiç vazgeçilmiyor. Liberal ya da muhafazakâr, tüm aklın, pratiğin pusulası onu gösteriyor. Tüm düşünce kuruluşları, içeride ya da dışarıda, Fethullahî veya Tayyibî, onunla iş tutmak zorunda. Fizikte, kimyada, biyolojide en ufak değişiklik, onun müdahalesine açık.

Türkiye’nin büyük milletinin meclisi, grevleri yasaklanan işçiyi, toprağı gasp edilen köylüyü, yaban ellere seferber edilen askeri kucaklamıyor, kucaklamamak için kuruluyor. Dolayısıyla bu kesimlerin iradesini, ruhunu kurutmak için varoluyor. O dönemin tüm fiziği, kimyası, biyolojisi, bugünü tayin ediyor. Bize bu üç gerçeğin izin verdiği, su üzerine çıkan köpükleriyle, rakamlarla uğraşmak düşüyor. Lenin’in “suyun yüzündeki köpüklere bakın, suyun dip akıntısını anlayın” önerisi unutuluyor.

Seçim sonrası tüm anket şirketleri “dip dalgayı göremedik” diyorlar. O anketleri şevkle takip edip, heyecanla paylaşan solcular, o “anket şirketi” denilen köpüğe aldanıp dip dalgadan uzaklıklarını gizliyorlar.

* * *

Kuruluş döneminin öfkesine bakan, ona örgütlenen bir isim İbrahim. Bugün “Kaypakkaya olamadık bari kaypak olalım” demek hiçbir çözüm üretmedi, üretmiyor. Emekçi halkın iradesini kurutan âlemde gezinmek riskler, tuzaklar barındırıyor. Bizi, pratiğimizi iki-üç kelle saymaya indirgemek, bu tuzaklardan en önemlisi.

Düne dek gününü iki kelle saymakla geçirenlerin şimdilerde “parlamento burjuvazinin ahırıdır” nağmelerini ciddiye almamak gerekiyor. Çünkü mücadele, kolektif manada belirli anlara neşter atıyor, vücut kan akışını durdurmak için pıhtılaşma sürecini devreye sokuyor. Bu kişiler küfr, örtü, kılıf işlevi görüyorlar, ifşanın, kara perdeleri yırtmanın iradesinden kaçışın adı oluyorlar.

Biz kelleleri sayarken, sayılarla uğraşırken, fizik-kimya-biyoloji değişiyor. Sayıların gizlediği bu. Pıhtılaşmanın görülmediği yer de burası. Bu noktada “aptal herif, 600 TL maaş alıyor, hâlâ AKP’ye oy veriyor” deniliyor. Böylece kendisinin maaşına göre oy kullandığını ikrar etmiş oluyor. Bir insanın yüzünü bile görmediği insanlar için mücadele edebilme, ortak değerleri adına yola yoldaş olma ihtimallerini defterinden siliyor. Burjuva siyaset pazarında kendisine ayrılan yüksek akıl veya temiz vicdan koltuğuna kurulmayı önemli zannediyor. “Gocuklu celebin kaldırdığı sopa” başka bir sürüye emir veriyor.

Pıhtılaşma, geleceği bugünde dondurarak da gerçekleşiyor. Geleceğe matuf tüm olgular bugündeki pıhtılaşmanın parçası hâline geliyorlar. Biri işçi kurultayı, biri devrim, biri de komün oluveriyor hemen. Kurultaya, devrime, komüne doğru akan kanı kendisinde, kendi varlığında pıhtılaştırıyor. Neşter anlamını, kıymetini yitiriyor. Akış, akışın içindeki damlaların sürekliliği hükmünü kaybediyor. Kaya, kaypaklıkla sertleşiyor.

* * *

Seçim sonrası herkes sokağa işaret ediyor. Sokaksa “boş gösteren” olarak iş görüyor. Tüm eksik ve zaafların kılıfı, sumeni, zarfı olarak devreye sokuluyor. Boş gösteren olarak sokağa, ya orayı boşaltmak için işaret ediliyor ya da zaten boş olduğu için. Meclisin fizikî, kimyevî ve biyolojik ağırlığı tayin edici oldukça sokak, o kalbe kan taşımaktan başka bir işe yaramıyor. Tüm yaşadığımız şiddet, kanımızı oraya akıtmak için tatbik ediliyor. Birilerine göre ülke denilen beden, kimyası ve fiziği ile kendisini koruyor, bize roller dağıtıyor.

Sözümüz meclisten dışarı elbette. Egemenlerin kuruluş momentinde tüm dinamiklerin kanını kurutmak, pıhtılaştırmak için kurduğu meclisin dışına bakmak gerek. Neşter atılan, kan akan yeri pıhtılaştıranlara karşı eleştirimizi esirgememiz gerekiyor. Başka ülke, devrimin vatanı Avrupa başkentlerinden ya da ABD düşünce kuruluşlarının gizli odalarından görülemiyor.

“Vatan sözcüğü köy meydanı demek” diyen aşağılayıcı-liberal dilden uzak durmak gerekiyor. Bu da ortak olana bakmayı zorunlu kılıyor. Dolayısıyla, MÜSİAD başkanı Erol Yarar’a “biz sen zengin olasın diye mücadele etmedik” demek bir neşter atmaksa, bu sözü TÜSİAD adına söyleyen insan hâline gelmek de pıhtılaşmadır. Eleştirinin neşteri buraya savrulmalı.

Devrimin vatanı için mücadele, “devrim olalım” laflarıyla yürümüyor. Maddesini yitiren efendilerin ruhuna, diyalektikten kaçan zalimlerin metafiziğine sığınıyor. Çukuru temizlemek için kullanılan köpek leşi olmaksa mücadeleye zerre katkı sunmuyor.

Eren Balkır
5 Kasım 2015