Koğuşa
gelen habere göre, örgütlerin birleşme süreci hızlanmıştı. Artık yeni kurulacak
partinin adı tartışılıyordu. Koğuştaki tutsaklara, bir seçeneğin “Anadolu
Komünist Partisi” olduğu söylendi. Önemli bir kısmı, bu isme onay verdi.
Neticede bu isim, ön çözüm sürecinde Turgut Özal’ın “Türkiye Cumhuriyeti’nin
adını Anadolu Cumhuriyeti” olarak değiştirmeyi önerdiği dönemde gündeme
geliyordu. Ama sonra gelen haber, hiç iç açıcı değildi. Partinin ismi “Marksist
Leninist Komünist Parti” olacaktı. Koğuş, bu ismi pek benimseyememiş, içine
sindirememişti. Aslında kulağı tırmalamasının nedeni, tarihiyle ilgiliydi.
Sovyet çizgisi KP’ler, Çin çizgisi KP-ML’ler kurarken, ML-KP’ler de Arnavut
çizgisine düşmüştü. Tiran’dan Anadolu’ya yol, epey uzundu.
Parti,
ömrünün önemli bir kısmını Arnavutçuluk çizgisindeki rakibi EMEP’le atışarak,
onu eleştire eleştire ona benzeyerek geçirdi. 2004 1 Mayıs’ında alanda kavga
etmelerinin sebebi de bu rekabetçilik ve mülkiyetçilikti. Sonrasında Gazi
ayaklanması ile popüler olan örgüt, bu ayaklanmayı kendiliğinden olarak
nitelendirip çöpe attı. Başka sulara yelken açtı. Fethullahi-Tarafçı alana
meyletti. Kolay yoldan büyüme, tepede dönen siyasete figüran olma, kısa günün
kârıyla geçinme yolunu seçti. Eridi, eritti.
Erime
sürecinin sebebi ve ürünü olarak İbrahim Çiçek, bugün “Dünyada cephesel anlamda
‘birlik sorunu’ olmayan, kendisine komünist, sosyalist ya da devrimci diyen bir
ucube siyasal duruş, tarzı var mıdır?”[1] diye soruyor. Aslında sorunun cevabı,
bizatihi kendisi, kendi siyasal duruşu.
Bundan
yirmi yıl önce kendisiyle röportaj yapan Bilinç ve Eylem dergisi,
“Komünistlerin birliği konusunda ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğunda, Çiçek,
mealen, şu cevabı vermişti. “Bu ülkenin komünistleri olarak biz birleştik.
Bizim dışımızda komünist yok. Dolayısıyla, artık bu ülkede komünistlerin
birliği diye bir sorun yok” diyordu. Bugün “feminist tekâmül”[2] gereği, bu tür
lafların “ukalaca, kibirli, ucube” olduğunu söylüyor. Doğru diyor.
Çünkü
Kürt gemisi, başka limana yanaştı. Ona filika olan örgütler, suyun dibini
boyladılar. Anlaşılan o ki bugün topuğuyla en dibe vurup yükselmeye
çalışıyorlar. TKP, sosyalist hareketin dip noktası olduğu için ona vurarak
yükseleceklerini düşünüyorlar. İyi yapıyorlar!
Kürd’ün
ordusunun da Kemal Okuyan’ın cumhuriyetçi ordusunun da ardında NATO var. Okuyan’ın
yetiştirdiği isimler, Bağdat’ta, Şam’da, Gazze’de yoklar, ama Berlin’de seçim
bildirileri dağıtıyorlar. Tekellerin tüm başkentlerinde, New York’ta,
Londra’da, İstanbul’da, Berlin’de solcu isimlerin başa geçirilmesine, o izleğe
ve dizgeye alkış tutuyorlar. Tekellerin liberalizmini sosyalizm diye
pazarlamaya çalışıyorlar.
Bugün
İbrahim Çiçek ve örgütü, Apo eleştirisi yüzünden inceden aforoz ediliyor. O
nedenle, Yeni Parti ve TKP için açılan alana oynuyor, bu yüzden gidip TKP
eleştirisi kaleme alıyor. Neticede Marx’tan bugüne solu eleştirerek varolan
komünist hareket gerçeğine inat, “emekçi sol” diye bir kavram uydurup onun
gölgesine sığınıyor. Bu solun Yeni Parti’ye, o liberal alana işmar ettiğini
görmek gerekiyor.
Bu
solcular, siyaseti ilişkiler değil, bireyler, zerreler üzerinden okuyorlar.[3]
O nedenle “faşişt şef”ten, “Erdoğan rejimi”nden, “saray rejimi”nden
bahsediyorlar. Bunlar şahsında liberalizm konuşuyor. Zerreyi öne çıkartan,
zerreyi çağırıyor. Kolektifi, ilişkileri, nesnel gerçekliği öne çıkartan,
bunlara örgütleniyor. Zerre, ancak bizatihi üstesinden gelebileceği yükü
omuzluyor. O da en fazla sandık başında oy kullanmak olabiliyor. İlişkileri,
kolektifi ve nesnel gerçekliği örgütleyenler, düşmanı başka türlü
tanımlıyorlar. Zerreciler, AKP’ye saldırıp burjuvaziyi koruyorlar, devleti
aklıyorlar.
Çiçek’in
örgütü, bizim yazılarımızda vurguladığımız “parti, devrimci örgütler
kolektifidir” ibaresini bir iç yayınında (“Sürdürülebilir Devrimcilik” gibi
komik başlığa sahip bir yazıda), içini boşaltarak kullanıyor, bu nedenle, sağda
solda içi boş, bağsız bağlamsız, dernekler kuruyor, bunu partililik zannediyor.
PKK’ye
yönelik “utangaç” eleştiriler neticesinde tecrit ve aforoz tehlikesiyle
yüzleşen örgüt, Sarısözen’e saldırıyor.[4] Bu TKP artığı, “Marksizm, geçen
yüzyılın serbest rekabetçi ve sömürgeci kapitalizm şartlarında şekillendi.
Leninizm, tekelci kapitalizm ve emperyalizm çağının teori ve pratiğiydi. Bize
başka bir şey lazım”[5] diyerek kendi küçük burjuva yaverliğini yaldızlamaya
çalışıyor.
“Özgür
beyinli” Sarısözen, esir, aşağılık mahlukat olarak gördüğü ESP’lilere ayar
veriyor. Bu ayar karşısında İbrahim Çiçek, “hakkımızı ver” ricasında bulunuyor,
“bizi dışlama, aforoz etme” diyor. Sarısözen, ESP’nin ense kökünde aforozun
sopasını sallıyor. “O milyonlarla ilişkini bir hamleyle keseriz” diyor. Dün
Sarısözen’in Mustafa Suphi’nin bayrağını teslim ettiği örgütü, bugün aynı
Sarısözen, “sürüden ayrılırsan başın belâya girer” diyerek tehdit ediyor.
Oysa
o Sarısözen, Suphi’nin bayrağını hiçbir vakit eline almadı. Yetmişlerdeki
“goşist” dalgayı kırmak için gerçekleştirilen atılımın memuruydu. Sovyet
emirleri uyarınca, “goşistler”i temizleyecek diye, 12 Eylül’e alkış tuttular.
DİSK’i üç kuruşa CHP’ye peşkeş çektiler.
Sonra
Sarısözen, içi boş, anlamsız, “milyonlar”la buluşma yalanı adı altında Kürt
kuyrukçusu oldu. Solun önemli bir bölümü, Amerika’dan silah, Avrupa’dan destek
gördüğü için, düne kadar eleştirdiği PKK’nin yanına ilişti. Bugün İsrail-ABD
adına hareket eden yoldaşı Ayşe Hür, PKK düşmanlığını liberalizme örgütlemeye
çalışıyor. İsrail ve Amerika hesabına çalışıyor. Ahmet Nesin’in ifşaatı, paraların
nereden geldiğini gizliyor. Bunların Suphi çizgisiyle bir alakası bulunmuyor.
Suphi
çizgisi, temelde yirmilerin başlarında tartışılan yakıcı gündemdir. Millet
ve sömürge meselesidir. Okuyan ve partisinin tüm tarihi ve tüm siyaseti, millet
ve sömürge meselesini esas alan siyaseti tasfiye etmekle ilgilidir. O
yüzden pohpohlanır, o sebeple icazet verilir, önü açılır. Türkiye Kemal Okuyan Partisi,
sınıfla teorik ve politik bağları olmamasına rağmen, onu sadece milletle ve
sömürgeyle dövüşürken bir silah olarak kullanır. Milletin ve sömürgenin
iradesi, ilerlemecilik adına, muhayyel bir “işçi” önünde diz çöktürülür.
Millet
ve sömürge meselesi, biraz da Bakû Kurultayı’dır. Ona yönelik küfrün adı ise
HDP-Dem çizgisidir. “Sola milliyetçilik kirini bulaştırdığı için” Bakû’ye
küfrederler. Aynı kafa, Veli Saçılık, Küba’da “sosyal milliyetçilik” bulur. Oysa
Amerikalı komünist John Reed’in eleştirisinde dillendirdiği biçimiyle,
Bakû’deki iradeyi biraz Siyonist Yahudiler biraz da İngiliz emperyalizmi
tasfiye etmiştir. İngilizlerle yapılan ticari anlaşma, Suphileri de içerecek
biçimde, Hint-İran-Türkiye hattındaki iradeyi kırmıştır. İranlı devrimcilerle
ordu kurmaya çalışan Suphi, tasfiye edilmek zorundadır.
Bu
hattan sorumlu kişilerden biri olarak Frunze, Müslümanların sömürgecilik ve
emperyalizm karşıtı mücadele içinde ayrı ordu kurmasına karşı çıkmıştır.
Suphilerin yanındaki Kızıl Alay’ı Kars sınırından içeri sokmayan iradeyle
Frunze, Taksim’deki heykelde bu sebeple buluşmuştur. Bu buluşma, bir şeyler
söylüyor olmalıdır. Söz konusu birliktelik, 1930’larda Filistin’de
komünistlerin Araplarla birlikte silahlı mücadeleye girmelerine mani olan iradeyle
bağlantılıdır.
Solun
tarihi, biraz İngilizcilikle biraz da Siyonist yerleşimcilikle maluldür.
Türkiye, İsrail’in 1957’de Arap olmayan devletlerin istihbaratlarıyla ittifak
kurduğu ülkelerden biridir. Bu ittifak, solu da tayin etmiştir.
Doğu’nun
iradesini İngilizcilik ile Siyonist yerleşimcilik (ona öykünenler) tasfiye
etmek istemiştir. Bugün herkes, o boşlukta konuşmakta, o boşluğun sancısıyla
hareket etmektedir. Doğu’nun iradesine karşı ortaya konulan her çabanın ardında
İngilizcilik ve Siyonist yerleşimcilik aranmalıdır.
Bugün
ele silah alan, Kızıl Alay’ı temsilen, onun adına alıyordur. İleride
Hint devrimci geleneğinin silahını alanın, Kızıl Alay’la değil de Siyonist
yerleşimcilikle ve “İngilizcilik”le iş tutması, asli meseledir. Devletin ve
burjuvazinin tek siyaseti, bu topraklarda Kızıl Alay’ın yürümesine izin vermeme
iradesi üzerine kuruludur.
Devletin
burjuva partisi ile burjuvazinin devlet partisi karşısında, onların tanımladığı
solculukla yol alınamaz. Almanya’da 1923’teki kalkışma üzerinden Komintern’in
çıkarttığı derse bakılmalıdır.[6] “Sola, tepedeki siyasete, sosyal
demokratlarla ittifaka, burjuva devrimine fazla bel bağladığımız için yol
alamadık” diyen Komintern, “aşağıdan ittifak” kavramını ortaya atmaktadır.
O
aşağıdan ittifakın işçisi, Suphi’nin tabiriyle, “amele ve rençberin
cumhuriyeti” kavgasının neferi olmayı içine sindiremeyen Çiçek, bugün
hâlâ küçük burjuva siyaset algısı-bilgisi üzerinden, işi tepeden halletmenin,
burjuva siyaset dünyasında yer bulmanın, ezileni, halkı ve işçi sınıfını hor
görmenin, iradesini küçümsemenin derdindedir. Bize bu zerrelerin örgütü değil,
kolektif ilişkilerin, devrimci bağların partisi lazımdır.
Eren Balkır
28
Eylül 2026
Dipnotlar:
[1] İbrahim Çiçek, “Sol ile Sorunlu TKP”, 26 Eylül 2026, Etha.
[2]
Eren Balkır, “Feminist Atılım”, 3 Aralık 2024, İştiraki.
[3]
İbrahim Çiçek, “Veysi Sarısözen’in Tuhaf ‘Siper Yoldaşlığı’ Uyarısı”, 18
Ağustos 2026, Etha.
[4]
Alexander McKay, “Epstein Sınıfı Diye Bir Şey Yok”, 24 Eylül 2026, İştiraki.
[5]
Veysi Sarısözen, “Birlikte Yürürken Tartışalım”, 17 Ağustos 2026, Özgürpolitika.
[6]
Comintern Executive Committee, “The Lessons of the German Events”, 21 Ocak
1924, International Press Correspondence, İngilizce Baskısı, 27 Şubat
1924, MIA.


0 Yorum:
Yorum Gönder