30 Eylül 2026

Çeviri Teoriyi Nasıl Anlaşılmaz Kılıyor?

Birkaç ay önce Berlin’de Frank Engster ile bir tartışmaya katılacaktım. Tartışmaya hazırlanmak için en mantıklı şeyi yaptım: Engster’i okumaya çalıştım. Daha önce eserleriyle karşılaşmamıştım, bu yüzden İngilizcede olan çalışmalarını aradım. Bulduklarım, derin ya da anlaşılması güç eserlerdi. Tek sorunları vardı, o da okunamıyor oluşlarıydı.

Tüm pasajlar o kadar anlaşılmazdı ki, yorumlama çabalarım tümüyle boşa çıkarıyordu. İlk başta Engster’in argümanının sadece kafa karışıklığıyla malul olup olmadığını merak ettim. Okudukça, sorunun Engster’in düşüncesinde değil, İngilizcenin kendisinde olduğunu fark ettim. Çeviri o kadar kötüydü ki, metni anlaşılmaz hale gelmişti.

Bu, tekil bir örnek değil. Yıllar boyunca, kıta Avrupa’sında geliştirilmiş Marksist teorinin İngilizce çevirileri konusunda, metni anlaşılmaz kılmak için tasarlandığını düşündüğüm birçok örnekle karşılaştım. Çevirmenler, orijinal dilde apaçık ve anlaşılır olan kavramları, teknik jargona ait katmanların altına gömüyorlar. Aynı durum, Engster’in kitaplarının çevirisinde de karşımıza çıkıyor. Argümanı büyük ölçüde “değerleme” [valorisation] terimine dayanan kitapta defalarca “değerin değerlemesi” ifadesine rastlanıyor. Standart ekonomi dilinde bu bir kavram değil, teori kılığına bürünmüş bir totoloji. Dilin üzerine çökmüş sis bu.

Peki bu tür durumlarla neden sürekli karşılaşıyoruz? Marksist teoriyi İngilizceye çevirenler, orijinal metinde apaçık olanı neden bu kadar sık anlaşılmaz kılıyorlar? Dahası bu çabaları, o çevirileri üreten düşünsel-teorik kültür konusunda bize ne söylüyor?

Bu soruyu cevaplamak için, Marksizmin İngilizceye çevrilmesi işinde karşımıza çıkan birbirinden alabildiğine farklı iki geleneğe bakmamız gerekiyor.

İki Gelenek: Biri Anlaşılır, Diğeri Anlaşılmaz

İlk gelenek, Engels ve Samuel Moore ile Edward Aveling gibi Kapital’in ilk çevirmenleriyle ilişkilendirilen gelenektir. Bu çeviriler, metni anlaşılmaz kılmak şöyle dursun, açıklığa ve anlaşılırlığa ihtiyaç duyan, kendi kendini yetiştirmiş işçilere hitap ediyorlardı. Engels bu çevirileri yakından denetledi, neticede de ortaya okunabilir, somut ve orijinaline sadık bir İngilizce Marksizm külliyatı çıktı.

İkinci gelenek, yirminci yüzyılın ortalarında, özellikle New Left Review ve ilk dönem İngiliz Altuzercileriyle ilişkili çevirmenler arasında ortaya çıktı: Nicolaus, Fowkes, Fernbach, Brewster vd. Bu çevirmenler, çok farklı bir kitle için yazıyorlardı: lisansüstü seminer salonları, üniversite okuma grupları ve gelişmekte olan akademik “teori” endüstrisi. Çevirileri genellikle yabancı terimleri doğrudan İngilizceye aktararak, sofistike bir görünüm kazandıran ancak sıklıkla altta yatan fikirleri gizleyen özel bir kelime dağarcığı meydana getiriyordu.

Bu hedef kitledeki değişiklik, üslupta da bir değişikliğe yol açtı. Öğrenciler, özellikle teoriye gömülmüş olanlar, anlaşılması güç terimleri öğrendikleri için mağrurlanırlar. Bilinmeyen kelimelerle dolu bir metin, okurun kelimelerin gerçek anlamını bilmese bile “derinlikli” görünecektir. Anlaşılmazlık, düşünsel ciddiyetin bir göstergesi haline gelir. Çevirmenler de bilinçli veya bilinçsiz olarak, tam da bu beklentiyi karşılarlar.

Neticede İngiliz Marksizminde anlaşılmazlığı bir kusur değil, bir özellik olarak gören bir külliyat ortaya çıkmıştır.

Şimdi şu dört berbat örneğe bakalım.

1. Değerleme: Asla İngilizce Olmayan Bir Kelime

“Değerleme” (valorisation) terimi, artık akademik Marksizminin aşina olduğu bir terim oysa o, tarihsel açıdan İngilizcede hiç kullanılmamış. 1925 ile 1975 yılları arasında İngilizce metinlerde neredeyse hiç geçmemiş. 1900-1925 arası dönemde ilk kez kullanılıyor, o da sadece Brezilya’daki kahve fiyat destekleme programlarına atıfta bulunmak için. Portekizceden alınmış olan kelimenin bu dildeki karşılığı “valorização” ve bu kelime de hükümetin kahve fiyatlarını koruma çabalarını tanımlamak için kullanılmış.

1907’de São Paulo planı üzerine verilen bir konferans, bunu açıkça ortaya koyuyor:

“Değerleme planının amacı, [...] kahve yetiştiricileri için asgari bir fiyat sağlamaktı.”

[Ramos, Brezilya’da Kahvenin Değerlenmesi -1907]

İngilizcede bu kelimenin karşılığı “fiyat desteği”.

Bir kelime ve ifadenin internet ortamında aranması için kullanılan Google Ngram uygulaması, terimin nadir kullanıldığı tespitini teyit ediyor. 1955 ile 1965 yılları arasında İngilizcede yalnızca bir kez, Hindistan’daki tarımsal fiyat sorunları üzerine bir kitapta geçiyor. Marx’ın Toplu Eserler’inin 1975 tarihli İngilizce çevirisiyle birlikte yetmişlerde aniden yeniden ortaya çıkıyor. Bu çeviri, terimi akademik Marksizme kazandırıyor.

Oysa bu, çeviride yapılan berbat bir tercihin neticesi. Önceki İngilizce anlamını ciddiye alırsak, “sermayenin değerlenmesi”, “sermaye için fiyat desteği” anlamına gelir fakat Marx, Kapitalverwertung terimi ile bunu kastetmiyor. Kapital’in Engels’in gözetiminde yapılan ilk İngilizce çevirisi, Verwertung terimini “artı değer yaratma” veya “kendi kendine artan değer” gibi ifadelerle karşılamış. Bunlar açık, anlaşılır ve aslına sadık çeviriler.

Değerleme, bunların hiçbiri değil. Basit bir ekonomik süreci gizleyen, teorik içeriğe yabancı bir soyutlama. Çeviri yoluyla anlamın üzeri örtülüyor. Metin anlaşılmaz kılınıyor.

2. Aşırı Belirleme: Açıklamaktan Çok Yanıltan Bir Terim

“Aşırı belirleme” (overdetermination) terimi, Althusser çevirileri yoluyla İngiltere’deki sol teori alanına girdi. Oysa İngilizcede bu kelimenin zaten iki anlama sahipti:

1. En baskın anlamı matematik kökenliydi: aşırı belirlenmiş bir sistemde değişkenlere nazaran daha fazla kısıtlama mevcuttur, bu sebeple böylesi bir sistem çözümden beridir.

2. Klinik psikiyatride çok daha nadir görülen bir anlamı ortaya çıktı.

Bu anlamların hiçbiri, Althusser’in “surdétermination” kelimesiyle kastettiğiyle örtüşmüyor. Ona göre, politik olayların çoklu ve karmaşık nedenleri mevcuttur. Bu açıdan politik olayların ekonomik, kurumsal, ideolojik nedenleri olabilir. Metnin meramını anlaşılır kılmak, netliğe kavuşturmak gibi bir derdi olan çevirmen, “kompleks belirlenimli” veya “çok nedenli” terimlerini seçebilirdi. Ancak Brewster, yetmişlerde İngilizce konuşan okurların ekseriyetinin Freud’u tanımamasına rağmen, Froydcu psikanalize gönderme yapmasına imkân sağlayan bir terimi tercih etti.

Neticede metin şifrelendi: herkese kapandı. Hiçbir şey ifade etmeyen ve anlamayı anında engelleyen bir kelimeyle karşı karşıyaydık. Öğrenciler, anlamını çoğu zaman net bir şekilde bilmeden, itaatkâr bir şekilde tekrarladılar. Bu belirsizlik, terimin çekiciliğinin bir parçası haline geldi. Bu, çevirinin düşünsel bir kapı bekçiliği işlevi görmesinin mükemmel bir örneğiydi.

3. Çağırmak: Fransızcadan İngilizceye Gizlice Sokulmuş Bir Fiil

İngilizcede “Interpellate” diye bir kelime hiçbir zaman olmadı. Brewster, Fransızca fiili Lenin ve Felsefe eserinin çevirisine kendince iliştirdi. Bu terimle daha önce hiç karşılaşmamış olan İngiliz okurları, kelimenin anlamını bağlamdan tahmin etmek zorunda kaldılar. Bu tahmin yürütme, idraki bulanıklaştırdı.

Oysa kelimenin daha açık ve anlaşılır bir çevirisi mevcut. “İdeoloji bireyi tevkif eder” ifadesi, Fransızca metinde mevcut olan her iki anlamı da karşılıyor: yani otoritenin kişiyi yakalama eylemini de, ele geçirme veya esir alma eylemini de anlatıyor. Güçlü, dolaysız ve idrak açısından zengin.

Bunun yerine, İngiliz okurlar, ideolojinin bir şekilde felsefi konuyu insan beynine enjekte ettiği izlenimine kapıldılar. Bu, tümüyle çeviriden kaynaklanan bir anlaşılmaz kılma çabasıydı.

4. Rastgeleci Materyalizm: Sadece Kendine Hayrı olan Anlaşılmazlık

Fransızca “aléatoire” kelimesi basitçe “rastgele”, “şansa dayalı” veya “tesadüf” anlamına gelir. İngilizcede “aleatory” kelimesi, yalnızca müzik teorisinde, zar atışlarıyla belirlenen besteleri ifade etmek için kullanılıyordu. Yirminci yüzyıl bilimini (kuantum mekaniği, bilgi teorisi, istatistiksel mekanik) temel düzeyde bile bilen herhangi bir çevirmen, “materialisme aléatoire”yi “stokastik (olasılıksal) materyalizm” olarak çevirirdi. Stokastik, rastgelelik tarafından yönetilen süreçler için kullanılan bir bilimsel terimdir.

“Rastgelelik” yerine “stokastik” kelimesi seçilseydi üç sonuç ortaya çıkardı:

* Anlaşılmazlık: Çoğu okur, “aleatory” (rastgele) kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyor.

* Bağlantı kopukluğu: Okurlar, Althusser’in kavramının stokastik (olasılıksal) süreçlerle ilgili bilimsel söylemle ilişkisini kuramıyor.

* Gereksiz teknik terim kullanımı: İngilizcede zaten var olan, gayet geçerli bir terim yerine yeni bir terim icat ediliyor.

Bu, çeviri değil, metni anlaşılmaz kılma çabasıdır.

Peki Bu Mesele Neden Önemli?

Bu çevirilerde gördüğümüz anlaşılmaz kılma çabası, Marx veya Althusser’e has bir mesele değil. Bu çaba, çevirmenlerin kararlarından kaynaklanıyor. Söz konusu kararlar, akademiye hâkim olan kültürün, teorik yetkinliği gösterme arzusunun ve anlaşılmazlığı derinlikle eşdeğer tutmaya meyilli bir okur kitlesinin ürünü.

Engels’in gözetiminde yapılan çevirilerde açıklık, siyasi bir zorunluluktu. Hedef kitle, kapitalizmin mekanizmalarını anlamak ve değiştirmek için bunlara ihtiyaç duyan işçilerden oluşuyordu. Anlaşılmaz kılma çabası, bir ihanet olarak görülüyordu.

Öte yandan, New Left Review dergisinin borusunu öttürdüğü âlemde, anlaşılmazlık, düşünsel-teorik açıdan geçer akçe haline geldi. Yabancı terimler, sözde teknik kelime dağarcığı ve çevrilmeden bırakılan Fransızca ifadeler, teorik bir seçkinler sınıfının üyesi olduğunun delilleriydi. Neticede ortaya, anlaşılır olmak yerine, anlaşılması alabildiğine or olan bir İngilizce Marksist külliyat çıktı.

Bu, önemsiz bir mesele değil. Çeviri, tarafsız bir eylem değildir. Fikirlerin algılanışını şekillendirir. Çevirmenler, açıklık ve anlaşılırlık yerine belirsizliği tercih ettiklerinde, yalnızca orijinal metni bozmakla kalmazlar, o metnin algılandığı düşünsel-teorik ortamı da yeniden biçimlendirirler.

Baştaki Hikâyenin Sonu

Sonunda Berlin’e gittiğimde, Engster’in argümanlarına cevap vermeye kalkışmamaya karar verdim. İngilizce çeviriler o kadar karmaşıktı ki, tartışmaya değer tutarlı bir görüş oluşturmak imkânsızdı. Bunun yerine, değer biçimine dair kendi matematiksel analizimi sundum; bu yaklaşım; açıklık, kesinlik ve gereksiz yere anlaşılmaz kılma çabalarından kaçınmaya dayanıyordu.

Marksist teorinin canlı bir düşünce geleneği olarak kalabilmesi için, kendi üzerine belirsizliğin ve anlaşılmazlığın o allı pullu elbisesinin cazibesine direnmesi gerekmektedir. Çevirinin görevi, gizem yaratmak, metni anlaşılmaz kılmak değil, o gizemi ortadan kaldırmaktır. Almanca veya Fransızcada açık olan kavramlar İngilizcede de açık olmalıdır. Bunun haricinde ortaya konulan pratik çeviri değil, fikri karanlığa gömmektir.

Paul Cockshott
24 Mayıs 2026
Kaynak

0 Yorum: