17 Şubat 2026

, ,

ABD Emperyalizminin Açmazı: İran ve Yeni Sömürgeci Savaşın Krizi


Tavizlerin Beyhudeliği

ABD emperyalizmi, tüm geleneksel diplomasiyi geçersiz ve hükümsüz kılan bir mantığa göre işliyor. Hedef alınan ülkeler, bu ister İran olsun isterse asalak Trump rejiminin saldırılarına maruz kalan bir başka devlet olsun, ne tür tavizlerde bulunursa bulunsunlar bu tavizlerin hiçbiri, vampir Washington’un taleplerini karşılayamaz. Temel gerçek şu ki, emperyalistler, tam teslimiyetten gayrısını kâfi görmezler.

Lenin’in tespitiyle:

“Kapitalizm, bir avuç ‘gelişmiş’ ülkenin dünya nüfusunun büyük bir bölümüne yönelik sömürgeci zulme ve halkları mali açıdan boğan bir dünya sistemine dönüştü. Bu ‘ganimet’, tepeden tırnağa silahlanmış, dünyayı yağmalayan iki üç kudretli devlet arasında üleşiliyor. [...] Bu yağmacılar, ganimetlerinin paylaşımı için tüm dünyayı bizzat başlatıp yürüttükleri savaşların içine çekiyorlar.”

ABD emperyalizmi ile İran hükümeti temsilcileri arasındaki müzakerelerle ilgili son haberler, bu dinamiği çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. İran’ın petrol ve doğal gaz sahalarına erişim konusunda vereceği tavizler ve ABD’den sivil yolcu uçakları satın alma teklifleri, boş beklentiler içerisinde olunduğunun kanıtı. ABD emperyalizmi, bu türden tavizlerle ilgilenmiyor, çünkü tabi olduğu yapısal zorunluluk, uzlaşmayı değil, İran’ın egemen bir varlık olarak ortadan kaldırılmasını emrediyor.

Son petrol yöneticileri toplantısında bir araya gelen sermaye temsilcileri, girişimin gerçek doğasını ortaya koydular: emperyalist güçlerin ulusa ait tüm ekonomik varlıkları yağmalamalarına izin veren tam teslimiyet haricinde hiçbir taviz, emperyalizmi tatmin edemez.

Mao Zedong’un emperyalist psikolojiye dair değerlendirmesi, bu görünürdeki mantıksızlığı açığa vuruyor:

“Onlara sorun çıkart, sonra başarısız ol, tekrar sorun çıkart, tekrar başarısız ol... ta ki onlar geberene kadar: emperyalistlerin ve dünyanın dört bir yanındaki gericilerin halkın davasıyla başa çıkma mantığı tam da budur. Asla bu mantığa aykırı hareket etmezler. Bu, bir Marksist yasadır. ‘Emperyalizm kana susamıştır’ dediğimizde, doğasının asla değişmeyeceğini, emperyalistlerin kasap bıçaklarını asla bırakmayacaklarını, onlar ölene dek hiçbir zaman Buda olmayacaklarını kastediyoruz.”

Emperyalizmin Yapısal Krizi

Bu değerlendirmenin ardındaki teori, Lenin’in emperyalizm analizini ve modern emperyalist güçlerin somut uygulamalarını temel alır. Bu emperyalist güçler, sistemin çökme ihtimalini ancak önemli devletlerin (İran veya emperyalizmin bakış açısından tercihen Rusya veya Çin’in) uzun süreli yağmalayarak erteleyebilirler. Ortada bu denli derin bir kriz mevcuttur. Lenin, bu yapısal zorunluluğu şu şekilde ifade etmiştir:

“Kapitalizm olduğu gibi kaldığı sürece, fazla sermaye, hiçbir zaman belirli bir ülkedeki kitlelerin yaşam standardını yükseltmek amacıyla kullanılmayacaktır, çünkü bu, kapitalistler için kârda bir düşüş anlamına gelir; bunun yerine, sermayeyi geri kalmış ülkelere ihraç ederek, bu kârları artırmak amacıyla kullanılacaktır.”

Mevcut açmaz, özünde yapısal bir sorundur: Sistem, artık üretimin kapsamını genişleterek gelişemez; sadece kendini besleyebilir. Asalak, içine yerleştiği konağı tüketmek zorundadır. Washington’daki strateji plancıları, mevcut yapılanmada İran’ı en savunmasız av olarak belirlemiş görünüyor. Ancak bu hesabın hatalı görüşleri temel aldığı görülüyor. ABD askeri saldırganlığa devam ederse, sonuç ABD için stratejik bir yenilgiyle sonuçlanan Haziran 2025’teki on iki günlük savaştan önemli ölçüde farklı olmayacaktır.

Trump yönetiminin İran’a yönelik saldırılarını İsrail’in nüfuzuna bağlayan analizlere rastlanıyor. Bu analizler yüzeyseldir. Wasington’daki İsrail yanlısı fraksiyon, bu tür bir savaşı tabii ki savunuyor ama bu tür analizlerin Siyonizmin emperyalist strateji içinde oynadığı rolü yeterince kavrayamadığını söylemek gerekiyor. Washington, Londra gibi yerlerdeki İsrail yanlısı ağ, heterojen unsurlardan oluşuyor; bazıları, Siyonist ideolojiyle bağnazlık üzerinden kurduğu bağ temelinde motive olurken, bazıları da İsrail’in asıl yerleşimci sömürgeciliğin öncüsü olarak iş gördüğünü düşünüyor.

Askeri Seçenekler ve Kısıtları: Kâğıttan Kaplanın Gerçek Yüzü

ABD, olumlu yönde çözüme kavuşturulması imkânsız olan stratejik bir ikilemle karşı karşıya. Mao Zedong’un 1946’da Anna Louise Strong ile yaptığı röportajda emperyalizmi “kağıttan kaplan” olarak nitelendiren değerlendirmesi, bu çıkmazı anlamak için temel bir teorik çerçeve sunuyor. Mao’nun da dile getirdiği üzere:

“Bütün gericiler kâğıttan kaplandırlar. Görünüşte gericiler korkutucudur, ancak gerçekte o kadar güçlü değillerdir. Uzun vadeli bir bakış açısıyla, gerçek anlamda güçlü olanlar, gericiler değil, halktır.”

İlk askeri seçenek olan İran’a yönelik hava saldırısı, belirtilen rejim değişikliği hedefine ulaşamaz. Tarihsel deneyim, bu tür saldırıların genellikle devrimci liderliğin, bu durumda Ayetullah Hameney’in temsil ettiği liderliğin, halk desteğini pekiştirdiğini ortaya koymaktadır. İkinci seçenek olarak, askeri operasyonları İsrail’e devredip Ukrayna’ya sağlananlara benzer veya onlardan daha fazla tedarik ve koruma güvencesi sunmayı temel alan yaklaşımın da 2025’teki savaşta etkisiz olduğu görülmüştür. On iki gün sonra, İsrail’in İran’ın elindeki muhtelif füze ve insansız hava aracı yeteneklerini engelleyemediği ortaya çıkmış ve geri çekilmeye zorlanmıştır. 12 günlük savaştan bu yana İsrail veya Amerikan hava savunma kapasitelerinde bir iyileşme olduğuna dair elde hiçbir kanıt yoktur. Nitekim, Ukrayna’ya konuşlandırılan sistemlerin Rus füze teknolojisine karşı sürekli olarak savunmasız olduğu görülmüştür. Patriot ve Terminal Yüksek İrtifa Alan Savunması (THAAD) bataryalarının Ukrayna’ya transfer edilmesi sebebiyle tükenmesi, bunun yanında, ABD’deki üretici güçlerin tükenen sistemleri yenileme kapasitesinin düşüklüğü neticesinde İran’ın sahip olduğu füze imkânları karşısında ellerin kolların bağlanmasını beraberinde getirmektedir.

Emperyalizmin tercih ettiği, Hürmüz Boğazı’na uçak gemilerini konuşlandırıp, Tahran gibi büyükşehirlerin bombardımana tabi tutulmasını, bunun neticesinde rejimin çökertilmesini öngören senaryonun stratejik açıdan sonuç vermeyeceğini görmek gerekmektedir. Bu kısıtlılık, Mao’nun ABD’nin savaş yetenekleri ve gücüyle ilgili tespit ettiği temel özelliğin bir yansıması:

“Dünyada (zıtların birliği yasası uyarınca) iki ayrı niteliği haiz tek bir şey bile yoktur. Bu anlamda, emperyalizm ve tüm gerici güçler de iki ayrı niteliğe sahiptir: bunlar hem gerçek manada kaplandır hem de kâğıttan kaplandır. [...] Bir yandan gerçek kaplanlar olarak insanları, milyonlarca ve on milyonlarca insanı yiyebildiler. Ama en nihayetinde birer kâğıttan kaplan, ölü kaplan, soya peyniri gibi yumuşak kaplanlara dönüştüler.”

Mao’nun diyalektik analizi stratejik gerçekliği açıklığa kavuşturuyor:

“Dolayısıyla, emperyalizm ve tüm gericiler, özünde, uzun vadeli bir bakış açısıyla, stratejik bir bakış açısıyla bakıldığında, oldukları gibi, yani kâğıttan kaplanlar olarak görülmelidirler. Strateji anlayışımızı bu görüş üzerine kurmalıyız. Öte yandan, onlar, aynı zamanda yaşayan kaplanlar, demir kaplanlar, insanları yiyebilecek gerçek kaplanlardır. Taktik anlayışımız ise bu görüşü temel almalıdır.”

Emperyalist Savaşın Tarihsel Modeli

Son askeri müdahaleler incelendiğinde bunların Mao’nun belirlediği şablon uyarınca gerçekleştikleri görülüyor. 2001’deki Afganistan işgali, doğrudan ABD kara saldırısı yoluyla değil, Kuzey İttifakı güçlerinin satın alınması yoluyla gerçekleşti. 2003’teki Irak işgali, doğrudan ABD askeri müdahalesini içerse de, Irak’taki askeri liderlerin sadakatini satın alan kapsamlı istihbarat operasyonlarının ardından geldi. Libya ve Suriye’deki harekâtlarda da benzer yöntemler tatbik edildi: kararsız unsurlar satın alındı, bunların emperyalizme bağlanmaları sağlandı, bunun sonucunda hedef alınan hükümetler çökertildi.

Bu yaklaşım, Libya ve Suriye’de başarılı oldu. Fakat İran’da farklı koşullarla karşılaşıyor. ABD’nin İsrail’i askeri operasyonlar için tekrar kullanmaya kalkışması durumunda, benzer taktikler izlenecektir: üst düzey hükümet personelinin suikastı, azami işbirlikçi unsurların işe alınması. Bu çabalar, İran’ın Suriye veya Libya’dan niteliksel olarak farklı bir devrimci toplum olması sebebiyle pek sonuç vermediler.

Hibrit Savaşın Başarısızlığı

İran’ın hain örgütleme çabalarına karşı sergilediği direniş, önemli bir engel. Sürekli çatışmaya elverişli kara kuvvetleri olmadan, 2022-2023 olayları sırasında denendiği gibi, hükümet ve devlet yapılarını parçalama kapasitesini devreye sokmadan, ABD’nin sahaya süreceği operasyonel imkânlar kısıtlı kalacaktır. Neticede doksanlarda ve iki binlerde kusursuz kılınan hibrit savaş, mevcut potansiyelini giderek tüketmiştir.

İşbirlikçilerin, Irak, Libya ve Suriye’de konuşlandırılan vekalet ordularının bulunmadığı, emperyalist çıkarlar için ulusal egemenliği paraya satacak paralı askerlerin bulunamadığı koşullarda, ABD, rejim değişikliği için yetersiz oldukları ispatlanmış araçlar olarak bombalara, yaptırımlara ve teröre bel bağlamak zorunda kalıyor. İran halkının 1979 İslam Devrimi’nin yıldönümünü, büyük şehirlerden köylere kadar yirmi milyon katılımcıyla anmış olması, rejim değişikliği olasılığına karşı en ikna edici argümanı oluşturuyor.

Bu düzlemde, Mao’nun gerici şiddet ile devrimci güç arasındaki ilişkiye dair analizinin uygulanabilir bir analiz olduğu ortaya çıkıyor:

“İster yerli ister yabancı olsun, tüm karanlık güçlerin dizginsiz şiddeti ulusumuza felâket getirmiştir; ancak bu şiddetin kendisi, karanlık güçlerin hâlâ bir miktar gücü kalmış olsa da, zaten ölüm döşeğinde olduklarını ve halkın yavaş yavaş zafere yaklaştığını ortaya koymaktadır. Bu, Çin, tüm Doğu ve tüm dünya için geçerlidir. [...] Tüm gericiler, kitlesel katliamlarla devrimi bastırmaya çalışırlar, ‘katliam ne kadar büyük olursa devrim o kadar zayıf olur’ diye düşünürler. Ancak bu gericilere has iyimser düşüncenin aksine, gerçek şu ki, gericiler, ne kadar çok katliama başvurursa, devrimin gücü o kadar artar, gericiler de felâketlerine o kadar çok yaklaşırlar. Bu, kimsenin değiştiremeceği bir kanundur.”

Bu dinamik, İran ve Kuzey Kore’deki rejim değişikliği operasyonlarının başarısızlığını açıklıyor. Kitleler, devlete bağlılıklarını koruduğunda ve devletin savunması, devrimci korunma, egemenlik ve bağımsızlık için seferber edilebildiğinde, emperyalizmin elindeki seçenekler önemli ölçüde daralır. Lenin’in emperyalizmin asalak niteliğine dair analizi, bu tür bir seferberliğin neden belirleyici olduğunu açıklığa kavuşturuyor:

“Emperyalizmin en temel ekonomik temellerinden biri olan sermaye ihracatı, rantiyecileri üretimden daha da tamamen kopartır ve birçok denizaşırı ülke ve koloninin emeğini sömürerek yaşayan tüm ülkeye asalaklık damgasını vurur.”

Rantçı devlet, seferber edilmiş nüfuslarla doğrudan çatışmanın maliyetini karşılayamaz.

İran’ın Caydırıcılığı

İran, ek stratejik avantajlara sahip. ABD üslerine saldırma ve önemli hasar verme yeteneği, Amerikalı planlamacılar için stratejik ikilemler yaratıyor. İsrail’in vekil güçleri olmadan doğrudan saldırı gerçekleştirmesi durumunda, önemli askeri varlıklarını kaybedeceği, simgesel düzeyde yenilgi yaşama riskiyle yüzleşeceği görülüyor. İran bir yıl daha saldırı ve yıldırma politikasına devam ederse, emperyalistler geri adım atacaklar.

Daha geniş bir tablo ortaya çıkıyor: ABD emperyalizmi, belirlediği düşmanlarıyla doğrudan yüzleşemiyor. Mao’nun ABD’nin askeri düzlemde sahaya aşırı yayılmasına ilişkin değerlendirmesi bugünleri anlatıyor:

“ABD emperyalizmi, Çin’in Tayvan topraklarını işgal etti, onu son dokuz yıldır işgal altında tutuyor. Kısa bir süre önce de silahlı kuvvetlerini Lübnan’ı işgal etmek ve işgal altına almak için gönderdi. ABD, dünyanın birçok ülkesinde yüzlerce askeri üs kurdu. Çin’e ait Tayvan toprakları, Lübnan ve ABD’nin yabancı topraklarda bulunan tüm askeri üsleri, ABD emperyalizminin boynuna geçirilmiş birer ilmek gibidir. Bu ilmekler, başka kimse değil, bizzat Amerikalılarca imal edilmişlerdir. Bu ilmekleri kendi boyunlarına geçirenler de gene onlar olmuştur, iplerin uçlarını Çin halkına, Arap ülkelerinin halklarına ve barışı seven, saldırganlığa karşı çıkan tüm dünya halklarına uzatmışlardır.”

Rusya’ya karşı müdahale, terör, ekonomik savaş, deniz araçlarına ve ticari gemilere yönelik korsanlık yoluyla gerçekleşiyor. Çin’e karşı baskı ise komşu devletlerin istikrarsızlaştırılması yoluyla kendini ortaya koyuyor. Ancak şiddetli misilleme riskleri doğrudan saldırıyı engelliyor.

Neticede ABD, İslam Cumhuriyeti’ne ait hükümet sisteminin nihai olarak parçalanacağı beklentisiyle hibrit savaşını ısrarla sürdürüyor. Gerçekte ise tam tersi bir sonuç ortaya çıkıyor: ABD’nin İran, Küba ve diğer hedef ülkelere yönelik saldırganlığı, bu ülkelerin karşılıklı işbirliğini ve bütünleşmesini hızlandırıyor.

Ortaya Çıkan Çok Kutuplu Tepki

İran’ın ABD saldırganlığıyla ilgili deneyimi, Çin ve Rusya ile önemli bir yakınlaşmaya yol açtı. Pekin, artık Tahran’a ABD kuvvetlerinin konuşlandığı yerler konusunda gerçek zamanlı istihbarat sağlıyor. Çin’e ait istihbarat gemileri, Amerikan uçak gemilerinin bulundukları bölgelere konuşlanıyor. Rusya ve Çin’e ait uydu gözetleme sistemleri, ABD askerinin hareketlerini izliyor; bu gelişmeler, Trump’ın Çin’e karşı hareket temelli olan ve olmayan karşılıklar vereceğine dair tehditler savunmasına neden oldu.

Eskinin silahlı diplomasi yöntemlerinin işe yaramaması, İran’ın gücünün yansıması. ABD, elindeki tüm hileli yöntemleri kullanmak zorunda kaldı, ancak şimdiye dek bu yöntemlerin hepsi de başarısız oldu. Bu başarısızlık, devrimci kazanımları savunan İran halkının gücünü ve kararlılığını ortaya koyuyor.

Mao’nun, düşmanın gücünün doğru değerlendirilmesine ilişkin stratejik tavsiyesi, hâlâ çok önemli:

“Düşmanın gücünü abartmaktan kaçının. Misal, ABD emperyalizminden korkmayın... bu tür abartılar ve korkular tümüyle yanlıştır. Dünya genelinde emperyalizm ve Çin’deki gerici Çang Kay-şek kliğinin yönetimi, zaten çürümüş haldedir ve hiçbir geleceği yoktur. Onlardan nefret etmek için sebeplerimiz vari Çin halkının tüm iç ve dış düşmanlarını yeneceğimizden eminiz. Ancak hem iç hem de dış düşmana karşı verilen (askeri, siyasi, ekonomik veya ideolojik mücadeleler dâhil) her türden mücadelede, düşmanı asla hafife almamalıyız. Bilâkis, düşmanı ciddiye almalı, zafer kazanmak için tüm gücümüzü savaşa yoğunlaştırmalıyız.”

Nükleer Sorun

Son olarak nükleer silahlar meselesine değinmek gerek. İran’ın güvenlik garantisi için Kuzey Kore’nin nükleer silah edinme modelini örnek alması gerektiği yönündeki öneriler, caydırıcılık sorununu yanlış anlıyorlar. Nükleer silahlar, ABD saldırılarına karşı korumaz. Pakistan’ın doksanların sonlarından beri sahip olduğu nükleer kapasite, Pakistan askeri liderliği içindeki işbirlikçi ağlar sayesinde tekrarlanan Amerikan saldırılarına ve egemenlik ihlallerine mani olamamıştır. Nükleer silahlar her derde deva değildir.

Kuzey Kore’nin güvenliği, yalnızca nükleer kapasiteden değil, doğru iç örgütlenmeden, yani devrimci ve ulusal savunma için seferber olabilen, yekvücut hareket edebilen kitlelerden kaynaklanmaktadır. Pakistan’daki komprador rejimin içinde bulunduğu sefil durum, bunun alternatifini ortaya koymaktadır. İran’ın durumu da benzer nedenlerle ABD saldırısına alan açmaktadır, ancak gene de bugün genç nesiller bile artık emperyalist tehlikeleri idrak etmektedirler. İslam Cumhuriyeti’ne yönelik bireysel hayal kırıklıklarına rağmen, halk, Şah’ın yeniden iktidara gelmesinin, Halkın Mücahitleri’nin uyguladığı terörün ve ABD destekli kuklaların koşulları iyice ağırlaştırdıklarının farkındadır.Ulusal savunma için bir araya gelmeye hazır olmak, rejim değişikliğine ve renkli devrime karşı en önemli güvencedir.

Mao’nun savaşta belirleyici faktöre ilişkin analizi bugüne doğrudan tatbik edilebilir:

“Buna, ‘silahlar her şeyi belirler’ teorisi diyorlar. Oysa bu teori dedikleri şey, savaş meselesine yönelik mekanik bir yaklaşımın, öznel ve tek taraflı bir bakış açısının ürünüdür. Bizim görüşümüz buna karşıdır. Biz, sadece silahları değil, insanları da görüyoruz. Silahlar, savaşta önemli bir faktördür, ancak belirleyici faktör değildir. Belirleyici olan, eşyalar değil, insanlardır. Güç mücadelesi, sadece askeri ve ekonomik güç mücadelesi değil, aynı zamanda insan gücü ve moral mücadelesidir. Askeri ve ekonomik güç, en nihayetinde insanlar tarafından kullanılmak zorundadır.”

Sonuç: Bitmek Bilmeyen Kriz

ABD emperyalizmi bu engeli, ancak topyekûn savaş yoluyla aşabilirdi. Oysa bu yol, Vietnam’dan bu yana elli yıldır umutsuzca kaçındığı bir biçimdir. Amerikan nüfusunun kitlesel olarak seferber edilmesi, karşılanması veya gizlenmesi imkânsız olan maliyetler ve kitlesel kayıpların yaratacağı iç istikrarsızlık gibi tahammül edilemez riskleri beraberinde getirir. Lenin’in emperyalizmin çöküşüne ilişkin açıklaması bugünleri izah etmektedir:

“Emperyalizm, muazzam miktarlarda para sermayesinin bir avuç ülkede birikmesidir. [...] Dolayısıyla bu ülkelerde, ‘kupon keserek’ yaşayan, hiçbir girişimde yer almayan, mesleği tembellik olan sınıf, daha doğrusu, rantiyeciler tabakası olağanüstü ölçülerde büyür.”

Böyle bir sistem, topyekûn savaşın gerektirdiği fedakârlıkları yerine getiremez.

Mao’nun ABD emperyalizminin nihai kaderine ilişkin değerlendirmesi, bize ulaşmamız gereken sonucu sunuyor:

“Daha önce dediğim gibi, tüm güçlü zannedilen gericiler kâğıttan kaplandan başka bir şey değildirler. Bunun nedeni, onların halktan kopuk olmalarıdır. Bakın! Hitler, bir kâğıttan kaplan değil miydi? Hitler devrilmedi mi? Ayrıca Rus çarının, Çin imparatorunun ve Japon emperyalizminin de kâğıttan kaplanlar olduğunu söyledim. Bildiğimiz gibi, hepsi devrildi. ABD emperyalizmi, henüz devrilmedi ve atom bombasına sahip. Bence o da devrilecek. O da bir kâğıttan kaplan.”

Kitlesel seferberliği önleme mecburiyeti, şu anda gözlemlenen bitmek bilmeyen durumu teyit ediyor: ABD mevzi elde edemiyor, ama geri adım da atmıyor, İran ve diğer uluslara yönelik saldırılarına devam etmeye mecbur. Yağmalama olasılığı ortadan kalkarsa, müzik kesilir, duvarlar yıkılır, tüm emperyalist düzen, 1789’da Paris halkının karşılaştığı şeyle, yani öfkeli kitlelerin adaletiyle karşı karşıya kalabilir. Lenin’in uyarısında dile getirdiği gibi, emperyalizmin karakteristik özelliği şudur:

“Kapitalist ülkelerin yürüttükleri sömürgecilik politikası, gezegenimizdeki işgal edilmemiş toprakların ele geçirilmesi sürecine sona geldi. [...] dünya tümüyle taksim edildi, öyle ki gelecekte sadece yeniden bölüşüm mümkün olabilir.”

Zayıflayan emperyalist güçler, yeniden bölüşümü başka uluslara dayatacakları güçten yoksundurlar.

Emperyalist gelişmenin nihai yasası, halen daha Mao’nun belirlediği yasa:

“Savaş, başarısız ol, tekrar savaş, tekrar başarısız ol, tekrar savaş... ta ki zafere ulaşana kadar; halkın mantığı budur. Halk da her zaman bu mantık uyarınca hareket edecektir. Bu da bir başka Marksist yasadır.”

Marx Engels Lenin Enstitüsü
16 Şubat 2026
Kaynak

0 Yorum: