22 Kasım 2024

, ,

Komünist Araplar ve Faşizme Karşı Mücadele

Faşizmin, sonrasında Nazizmin Avrupa sahnesine çıkmasıyla birlikte, Arap ülkelerindeki komünist partiler, bu politikaların saldırgan niteliği konusunda uyarılarda bulundular. Bu konum, Arap komünist partilerini İtalya ve Almanya’yı İngiltere ve Fransa’nın sömürgeci emperyalizmine karşı verilen mücadelede muhtemel müttefikler olarak gören Arap kamuoyunun belirli kesimleriyle karşı karşıya getirdi.

Bu süreçte esasen Arap komünistleri, faşizm ve Nazizm konusunda, yirmilerin başından itibaren Komintern etrafında bir araya gelmiş dünya komünist partilerinin benimsediği konumdan farklı bir konum benimsemedi. Komintern’in 25 Temmuz-20 Ağustos 1935 tarihleri arasında düzenlenen yedinci kongresi beynelmilel komünist hareketin tarihinde önemli bir köşe taşıydı. 

Aralarında Arap komünistlerinin de bulunduğu delegelere hitap eden Bulgar komünist hareketinin lideri Georgi Dimitrov, “Faşizmin Saldırısı ve Komünist Enternasyonal’in Faşizm Karşısında İşçi Sınıfının Birliğini Sağlama Mücadelesinde Yerine Getireceği Görevler” başlığını taşıyan detaylı raporunu sundu.[1] Dimitrov, o konuşmasında komünistlere, ülkelerindeki kitlelerin büyük bir çoğunluğunu bir araya getirecek, birleşik bir antifaşist halk cephesini kurmaları çağrısında bulunuyordu.

Aynı kongrede İtalyan komünist lider Palmiro Togliatti (Ercoli) “emperyalistler arasında cereyan edecek yeni dünya savaşı”na hazırlık sürecine karşı verilecek mücadeleyle ilgili bir rapor sundu.[2] Konuşmasında savaşın zeminini hazırlayan ana güç olarak tanımladığı faşizmi eleştiren Togliatti, faşizme ve faşizmden ilham almış hareketlerle mücadeleyi savaşın yol açtığı çelişkilerle mücadeleye bağlamanın gerekliliği üzerinde durdu.

Etiyopya ve Cumhuriyetçi İspanya’yla Dayanışma

Arap komünistlerinin faşizme, savaş ve sömürgecilik politikalarına karşı yürüttüğü ilk kampanyada Etiyopyalıların İtalya’nın saldırılarına karşı verdiği mücadeleye destek sunuldu. Komünistlerin inisiyatifiyle birçok Arap ülkesinde Etiyopya halkıyla dayanışma örgütleri kuruldu. Ekim 1935’in ilk günlerinde Filistin Komünist Partisi, Arap ve Afrika ülkelerindeki komünist partilerinin ve İtalyan Komünist Partisi’nin yardımıyla, Etiyopya’ya yönelik faşist saldırıların durdurulması için uluslararası bir kampanyanın örgütlenmesi çağrısını içeren bir açıklama yayınladı. Orada şunlar söylenmekteydi:

“Afrika ve Arap ülkelerinin ezilen halklarının evlatları ve İtalyan işçileri olarak bizler, faşistlerin giriştiği macera karşısında Etiyopya halkına sunduğumuz destekle, tüm dünyayı, özellikle bizim ülkelerimizi eşi benzeri görülmemiş bir yıkıma doğru sürükleme riski bulunan yeni dünya savaşının yol açtığı tehlikeyi göğüslemeye çalışıyoruz.”[3]

Arap komünistlerinin faşizme ve komplolarına karşı örgütlediği ikinci kampanya, İspanyol cumhuriyetçileriyle dayanışma amacını güdüyordu. Komintern’in ricası üzerine Arap komünistleri, İspanyol cumhuriyetçileriyle birlikte savaşmak amacıyla İspanya’da oluşturulan Enternasyonal Tugaylar’a katıldılar. Filistin Komünist Partisi’nin Arap ve Yahudi üyeleri bu süreçte yer aldılar. Bu isimlerden biri, merkez komitesi üyesi Ali Abdülhalik Cibayui, İspanya’da öldürüldü. Parti sekretaryasının üyesi olan Necati Sıtkı, Komintern’in görevlendirmesiyle birlikte General Franco komutasındaki isyancılar arasında bulunan Faslılara yönelik bilgilendirme ve propaganda çalışmalarına katıldı.

1936’da Filistin Komünist Partisi, Filistin halkının dikkatlerini İspanyol İç Savaşı ile ilgili gerçeklere ve savaştaki güçlerin niteliğine çekmek amacıyla illegal çıkarttığı haftalık gazetesi Cephet’üş Şabiyye’de bazı yazılara yer verdi. 25 Eylül 1936 tarihli 17. sayısı “İspanya’da İç Savaş: Faşist Gericiliğin Özgürlüğe ve Demokrasiye Karşı Savaşı” başlığıyla çıktı. Gazetede çıkan bir yazıda, “Arap halkının ve sevgili Filistin’in dikkatlerini İspanya’da iki ayı aşkın bir zamandır süren acımasız iç savaşa çektiklerini” söyleyen yazar şu tespitleri yapıyordu:

“General Franco’nun hareketi, özgürlüğe ve demokrasiye karşı faşizmin mücadelesinin somut bir ifadesi. Bu hareket, sadece İspanyol halkına düşman değil. O, aynı zamanda Arap halkına, bilhassa İspanyol faşistlerine yardım etmekle ciddi bir yanlış yaptıklarını gören Faslılara zarar veriyor.” (s. 4).

Aynı yayın organının 21 Ağustos 1936 tarihli 12. sayısında çıkan bir başka makalede ise İspanya’daki faşist hareketin liderlerinin “Hitlercilerin ve İtalyan faşistlerini emirlerini, onayını ve maddi yardımını aldıktan sonra halk hükümetine karşı isyan edip onunla mücadeleye giriştikleri” (s. 3) üzerinde duruluyordu.


Antifaşist Örgütler ve Hareketler

1937 gibi erken bir tarihte Nazizm ve faşizm karşıtı hareketler ve örgütler inşa edilmeye başlandı. Aynı yılın Mayıs ayı içerisinde bir grup komünist ve demokrat aydın, Lübnan ve Suriye’de Faşizme Karşı Birlik’i kurdu. Bu örgüt, 6-7 Mayıs 1939 tarihlerinde Beyrut’ta Suriye ve Lübnan’ın ilk faşizmle mücadele kongresini gerçekleştirdi. Kongreye Suriyeli ve Lübnanlı iki yüzden fazla delege katıldı. Bunun dışında, kongreye temsilci göndermiş olan otuz iki örgüt, onay ve moral destekle alakalı ifadeleri içeren mesajlar gönderdi.

Irak’ta komünist parti, tüm ulusal güçleri faşizme karşı bir araya getirmek amacıyla bir kampanya yürüttü. Partinin girişimiyle faşizmle ve Nazizmle mücadele edecek bir birlik örgütlendi. Partinin merkezi yayın organı Kaide, “Birleşik ulusal cephede faşizme karşı, ekmek ve demokratik özgürlükler için birleşelim” sloganıyla çıkmaya başladı.

Mısır’da faşistlerin gayretleri, komünistler ve demokratlar cenahında yürütülen çalışmaların daha da yoğunlaşmasını sağladı. Faşizmin ve antisemitizmin savunucularının bir arada durduğu örgüt ve derneklere karşı çalışmalar yürütüldü. 1933 Hitler’in iktidara gelmesi üzerine Antisemitizmle Mücadele Komitesi kuruldu. Komitenin amacı, Alman ürünlerine yönelik boykotu örgütlemek ve Nazizme karşı kampanyalar yürütmekti. Aynı komite, Yahudileri Filistin’e göç etmek yerine kendi ülkelerinde faşizme karşı mücadeleye katılmaya teşvik etti.

1934 yılında Barış Destekçileri Birliği kuruldu. Birlik, Etiyopya’da İtalyanların gerçekleştirdiği saldırıları kınayan, İspanyol cumhuriyetçilerinin mücadelesine destek sunan bir dizi kampanya yürüttü.

İtalyanların ve Almanların Propaganda Faaliyetleri

Arap komünistleri, Arap ülkelerinde Alman Nazilerinin ve İtalyan faşistlerinin propaganda faaliyetlerini boşa düşürecek çalışmalar içine girdiler. Nazilerin ve faşistlerin yürüttüğü propaganda faaliyetleri bilhassa gençlerden destek görüyordu. Lübnanlı komünist yazar Raif Juri gençlere cazip gelen fikirlere, onları faşizme örgütleyen fikirlere saldıran yazılar yazdı. Talya gazetesi için yazdığı bir makalede, faşizmin niyetinin Arapları İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinden kurtarmak olduğu iddiasının temelsiz ve içi boş olduğunu söyledi. Juri’ye göre, “sömürgecilik fikrine bağlı olan faşizm fetihler için hazırlık yürütüyor”du.[4]

Mayıs 1939’da Beyrut’ta Suriye-Lübnan’daki ilk faşizmle mücadele kongresinde yaptığı konuşmasında Suriye-Lübnan Komünist Partisi genel sekreteri Halid Bektaş, Hitler ve Mussolini’nin asıl amacının “Asya ve Afrika’daki sömürgeleri işgal etmek” olduğunu söyledi. Ona göre, bu isimlerin “Avrupa’nın merkezinde ve Akdeniz ülkelerinde hâkimiyeti ele geçirmek için verdikleri mücadele, Arabistan bölgesi dâhil, tüm Doğu’yu paylaşmaya dair düşlerini gerçekleştirmek için stratejik olarak atılması gereken ilk adımdan başka bir şey değil”di. Avrupa’daki demokratik ülkelerle faşist ülkeler arasında yaşanan çatışmada siyaseten tarafsız kalma önerisinde bulunan Araplara verdiği cevapta Bektaş, bu tarafsızlık politikasının İtalya ve Almanya’nın savaştan zaferle çıkması durumunda Irak’tan Suudi Arabistan’a, oradan Mısır’a dek yeni kurulan tüm Arap devletlerinin bağımsızlıklarını yitirip Libya ve Etiyopya gibi İtalya ve Almanya’ya ait birer eyalete dönüşeceklerini söyledi. Aynı şekilde, “Suriye ve Filistin’deki genç ulusal kurtuluş hareketleri de kan deryasında boğulacak, tüm hareket mensuplarının başları Romalı ve Berlinli işkencecilerin baltalarıyla ezilecekti”.[5]

Suriye-Lübnan Komünist Partisi, Kasım 1941’de düzenlediği dördüncü kongrede Arap ülkelerinde giderek yayılan faşist propagandaya cevap verilmesi hususunu tartıştı. Kongrenin sonunda hazırlanan, Suriyeli ve Lübnanlı yurttaşlara çağrıda bulunan raporda[6], onlardan “zaferle birlikte, sömürgeciliğe ve ajanlarına karşı Araplar adına intikam almaya hazırlanan Hitler’in başa geçeceğini” iddia eden Nazi ajanlarının yalanlarına karşı çıkmaları istendi. Raporda bu tespitler ışığında şu söyleniyordu: “Yurttaşlar bilmelidir ki Hitlerizm tarihte görülmüş en zalim sömürgecilik biçimidir.”

Irak Komünist Partisi, “düşmanımın düşmanı dostumdur” ilkesi uyarınca Nazi Almanyası’yla anlaşma yoluna girilmesine neden olabilecek politikaları konusunda 1941 darbesini yapan milliyetçi subayları uyardı. İsyancı subayların lideri Raşid Ali Keylani’ye yazdığı 17 Mayıs 1941 tarihli mektupta parti genel sekreteri Yusuf Selman (müstear adı: Fahd) mihver ülkelerine ait orduların da İngiltere kadar emperyalizme meyilli olduğunu söylüyor, ardından da şu tespitini iletiyordu: “Herhangi bir emperyalist devletten yardım alıp o yardıma bel bağlayanlar, ulusal hareketi başka bir emperyalist gücün kollarına teslim ederler.”[7]

Aynı şekilde, 1939 yılında Filistin Komünist Partisi merkez komitesi de şu değerlendirmeyi yapmaktaydı: “Filistinli Arapların ulusal hareketlerine liderlik eden belirli isimler, faşist propagandanın akacağı yolu sadece Filistin’de değil, tüm Ortadoğu’da açıyorlar. Bu sayede Alman faşistlerinin bağımsızlık mücadelelerinde Araplara yardım edeceğine dair fikir her yere sızıyor.”[8]

Kasım 1940’ta Alman askerleri Tunus’a girdi. Almanlarla işbirliğine giden Destur partisinin tavrına karşı çıkan Tunus Komünist Partisi, halka “ne pahasına olursa olsun Hitlerci işgal gücüne karşı koyma, demokrasi ve barış mücadelesinde birleşme çağrısı”nda bulundu.[9]

“Tek Sosyalist Devlet”in Korunması

Eylül 1938’in sonlarında Batılı demokrasilerin Almanya ile Münih Anlaşması’nı imzalaması ardından, Alman askerlerinin kendi topraklarına girmesinden korkan Sovyet iktidarı, Nazi Almanyası ile 23 Ağustos 1939 günü saldırmazlık anlaşması imzaladı. Sovyetler’in bu ani kararı neticesinde duydukları utanca rağmen Arap komünistleri, anlaşmayı “dünyadaki tek sosyalist devlet”in ne pahasına olursa olsun korunması gerektiği fikri üzerinden destekledi. Ancak süreç içerisinde Almanya, Sovyetler’e Haziran 1941’de saldırdı. Bunun üzerine Arap komünistleri dâhil dünyadaki tüm komünistler, Sovyetler’e verilecek desteğin asli görev olduğunu düşündüler. Bu karar üzerine Sovyet halklarıyla dayanışma eylemleri örgütlendi, onlara yardım komiteleri oluşturuldu.

Kasım 1941’de düzenlediği dördüncü kongrenin sonunda yaptığı açıklamada Suriye-Lübnan Komünist Partisi, “Sovyetler Birliği’nin yardımına koşuyoruz” mesajının sadece Arap dünyasının değil, tüm dünyanın özgür insanlarının sahiplendiği bir çağrı olması gerektiğine vurgu yaptı. Açıklamada, “Araplara ülkelerinin kaderinin ve bağımsızlıklarının Nazi Almanyası’na karşı dövüşen özgür insanların ve Sovyet devletinin zaferine bağlı” olduğu söylenmekteydi.

Arap komünistleri, ilgili süreçte faşizme karşı mücadeleyle Arap halklarının İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinden kurtulmak için verdikleri mücadelenin birleştirilmesi gerektiği üzerinde durdular.

Sevtü’ş Şab isimli gazetenin 22 Haziran 1944 tarihli nüshasında çıkan “Komünist Partimiz ve İktidar” başlıklı makalesinde, Lübnan komünist hareketinin liderlerinden Nikola Şauyi, “gerçek bağımsızlığa Hitlerciliğe ve faşizme karşı topyekûn, somut ve kökleri sağlam bir zafer elde edilmedikçe ulaşılamaz” tespitinde bulunuyordu.

Filistin Meselesinin Beynelmilel Boyutu

Siyonist harekete ve Filistin’deki emellerine yönelik sağlam bir duruş ortaya koyan Arap komünistleri, Avrupa’da Nazilerin Yahudilere yönelik zulüm politikasını sert bir dille eleştirdiler. Lübnan Komünist Partisi liderlerinden Fercullah Helu, 5 Ekim 1944 günü Beyrut’ta yaptığı bir konuşmada, Lübnanlıların Siyonizme karşı verdikleri mücadelenin “Siyonistlerin iddia ettiği gibi, dini bir niyetten veya ırkçı bir hınçtan kaynaklanmadığını, zira Arapların herhangi bir bağnaz fikirle harekete geçmediklerinin inkâr edilemeyecek bir gerçek olduğunu” söylüyordu.[10]

Filistin meselesine demokratik çözüm arayışında olan ve 1944’ün başlarından beri Arap komünistlerinin yürüttüğü çalışma neticesinde kurulan Ulusal Kurtuluş Birliği isimli örgüt, Arap dünyasında Filistin meselesinin beynelmilel bir boyut kazanması için çalışma yürüten tek yapıydı. Örgüt, Filistin meselesini ulusal kurtuluş sorunu olarak görüyordu:

“Tüm halkların kendi ülkelerinde bağımsız olması ve bu halkların kardeşlik ve eşitlik düzenini tesis etmek için attığı adımlar, ırkçı rejimlerin dünya ölçeğinde yok olup gitmesi amacını güden davanın ayrılmaz parçasıdır.” [ʻUsbat al-taharrur al-watani fi Filastin, Harakatuna al-wataniyya wal-qiwa al-taharuriyya al-ʻalamiyya (“Ulusal Hareketimiz ve Dünyanın Kurtuluşu İçin Mücadele Eden Güçler”), 12 Nisan 1944, s. 1-3].

Ulusal Kurtuluş Birliği, kurulduğu günden itibaren Siyonizmle Filistin’deki Yahudi nüfus arasında net bir ayrım çizgisi çekti. Arap ulusal hareketine, gerçekçi ve demokratik bir siyaseti benimsemek suretiyle, “Yahudi kitleler içerisinde Siyonistlerin eylemlerini zayıflatacak çalışmalara katkıda bulunma” çağrısında bulunan birlik, bir yandan da “bu kitlelerin çıkarlarının Arap halkının emperyalizme ve Siyonizme karşı verdikleri mücadelenin ulaşacağı başarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu” ısrarla dile getirdi.[11] Aynı cihette birlik, Filistin’de Yahudi cemaatiyle barış içerisinde yaşanmasının, hatta onlara demokratik hakların verilmesinin imkânsız olduğunu her fırsatta dile getiren milliyetçi liderlerin konumunu eleştirdi. Birliğe göre, Yahudi nüfusu konusunda benimsenecek barış politikası da onlara verilecek demokratik haklar da Filistinli Arapların ulusal haklarının inkârı anlamına gelmiyordu.

Mahir Şerif
9 Temmuz 2020
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Œuvres choisies, tome 2, Sofia-Presse, 1972; s. 5-94.

[2] «Les tâches de l'Internationale communiste en liaison avec les préparatifs d'une nouvelle guerre mondiale par les impérialistes», Résolutions et décisions du VIIe congrès de l'Internationale communiste içinde, Paris, Bureau d'éditions, n.d., s. 24-32.

[3] La Correspondance internationale, Sayı. 89-90, 5 Ekim 1935; s. 1309.

[4] « Nahnu wal-fashistiyya » (“Biz ve Faşizm”), Al-Tali ʻa, Aralık 1936; s. 840-844.

[5] « Al-Fashistiyya wal-shu ʻub al-ʻ arabiyya » (“Faşizm ve Arap Halkları”), Al-Fashistiyya wakhataruha ʻala al- aqtar al-ʻarabiyya içinde; s. 369-370.

[6] Bayan al-majlis al-watani al-rabiʻ lil-hizb al-shuyuʻ i fi suriyya wa-lubnan, Şam, Kasım 1941, éditions du parti; s. 47-54.

[7] Khayri, Dirasat fi tarikh al-hizb al-shuyuʻ i al-ʻiraqi, (“Irak Komünist Partisi Tarihi Üzerine Çalışmalar”), Cilt 1 ; s. 60-61.

[8] Anonim, “Combats en Palestine”, L'Internationale communiste, Sayı. 1, 1939, Moskova; s. 58-62.

[9] A.g.e., s. 239-241.

[10] Farjallah al-Helou, Kitabat mukhtara (“Seçme Eserler”), Beyrut, Dar al-Farabi, 1974; s. 115-121.

[11] ʻUsbat al-taharrur al-watani fi Filastin, Al-ʻuqda al-filastiniyya wal-tariq ila halliha (“Filistin Krizi ve Çözüm Yolu”), 10 Ekim 1945; s. 8-21.

21 Kasım 2024

,

Ortadoğu’da Emperyalizm ve Direniş

Yüzyıllık Yalnızlık’ta Gabriel Garcia Marquez “Dünya o kadar tazeydi ki birçok şeyin henüz bir ismi bile yoktu, o şeylerden bahsederken onlara işaret etmek gerekiyordu” diye yazar.[1]

Ortadoğu konusunda konuşmak gerekirse, şuan öyle bir konjonktürdeyiz ki “dünya alabildiğine taze.” Hatta öyle ki bugün üç yapısal krize aynı anda şahit oluyoruz.

1. Neoliberal kapitalizmin yapısal krizi dünyayı düzensizliğe mahkûm etti. Bu sürece finansal ve ekonomik krizler (Duménil ve Lévy, 2013), emperyalistler arası rekabetin yoğunlaşması, yeni dünya güçlerinin doğuşu, devrimci açılımlar ve karşı devrimciliğin yenilgileri (Alnasseri, 2009) damga vurdu.

2. Soğuk Savaş sonrası Ortadoğu’da tesis edilen düzene ana niteliğini veren, ABD’nin bölgede uyguladığı, stratejik derinlik temelli plandı. Bu düzen, şuan altüst olmuş durumda. Jacob Mundy’nin de ifade ettiği biçimiyle, “ABD’de sürece yön veren fikir babaları, bir uzlaşmaya varmış gibi görünüyorlar. Bu isimler, ABD’nin küredeki belirleyici konumun sona geldiğini düşünüyorlar. Amerikan hegemonyasına destek sunanlar da onu eleştirenler de 2001’den beri Ortadoğu’ya yönelik Amerikan politikalarının jeopolitikadaki kapsamlı değişim için gerekli zeminin oluşmasında önemli bir rol oynadığını söylüyorlar.” (Mundy, 2023). Bu değişim, kısmen Arap devrimlerinin ve karşı-devrimlerinin niteliğinde, ABD’nin Ortadoğu için geliştirdiği jeostratejide ve yeni küresel-bölgesel güçlerin nüfuzundaki artışta karşılık buldu.

3. Ortadoğu ülkelerinin kendi içinde de hegemonya krizlerine tanık olundu. Farklı toplumsal formasyonlar dâhilinde gelişen bu kriz neticesinde, Eylül 2022’den İran ayaklanmalarla, 2019’daki Tişrin Devrimi’nden beri Irak “işgal rejimi”nin maruz kaldığı krizle yüzleşti. Suriye ve Libya’da askeri ilişkiler huzursuzluklara sebep oldu.

Bu krizler, öncekilerden farklı. Burada iki farklı eğilim öne çıkıyor: bir yandan neoliberal emperyalizmin halk sınıflarının taleplerini karşılayamadığını, bunun sonucunda “isyanların” halkçı siyasetin hâkim biçimi hâline geldiğini görüyoruz.[2] Diğer yandan ise 2011’deki Arap devrimlerinden beri Ortadoğu’daki muhtelif ulus-devletler içerisinde değişime odaklanmış mücadelelerin bölgesel bir niteliğe kavuştuğuna tanık oluyoruz (bkz.: Nakhaei, 2020). Artık Arap coğrafyasıyla sınırlı olmayan 2011 devrimlerindeki “ikinci dalga”, bu türden dinamikler içeriyor.

Ortadoğu’dan bakıldığında, “hastalığa dair semptomların belirdiği dönemde eski ölüyor ama yeni doğamıyor.”[3] Oysa mesele, imkânlar ve güçlüklerle ilgili yaklaşımı ifade edip, “bu kadar taze olan dünya”ya müdahale edebilmek. Bu müdahale işinin yapılabilmesi için bu devam etmekte olan “ara dönem”i emperyalizm bağlamına oturtmamız gerekiyor. Bu konuda dört ayrı gerekçeden söz etmek mümkün:

1. Yirminci yüzyılın başından beri Ortadoğu, Küresel Güney’in en fazla uluslararasılaşmış bölgelerinden birisidir. Küresel güçler, soykırımlar tatbik etmiş, bu şiddet neticesinde bölge uluslararasılaşmıştır. Bu meseleyi idrak etmek için Körfez Savaşı’nda yaşananları hatırlamak kâfi olacaktır. Altı hafta içerisinde Irak’a Hiroşima’ya atılan atom bombanın yedi misli güçte bomba atılmıştır.[4] Bu anlamda, mecazi ve maddi düzlemde, bu “dünyayı sarsmış olması gereken altı hafta, bize Ortadoğu’nun emperyalist yapı için ne denli merkezi öneme sahip olduğuna dair bir şeyler söylemektedir.

Sabah Nasıri’nin konuyla ilgili mülâkatında dile getirdiği biçimiyle, Ortadoğu’nun küresel güçler için sahip olduğu önemin sebebi, sadece dünyadaki hidrokarbon enerji kaynaklarının en büyük bir kısmının yoğunlaştığı bölgede petrolün (sonrasında da doğal gazın) keşfedilmiş olması ya da bölgenin küresel ticaretin kesişim noktasında konumlanmış olması değildir. Asıl önemli olan, dünya dinlerinin merkezi ve medeniyetin beşiği olarak Ortadoğu’nun “sadece ilk küresel gücü meydana getirmiş olması değil, ayrıca yeniden küresel bir güç olarak sahneye çıkma imkânının bulunmasıdır”. Bu anlamda, “on dokuzuncu yüzyılın sonundan beri bölgenin sürekli bölünüp parçalanması, hem emperyalistlerin Ortadoğu’nun kontrolü konusunda giriştiği kavganın hem de rekabet etme becerisini haiz küresel bir gücü meydana getirme imkânının hep birlikte ortadan kaldırılması çabasının bir sonucudur.” (Alnasseri, 2023).

2. Étienne Balibar’ın Kapital’i Okumak’ta ifade ettiği biçimiyle, hâkim formasyonlarda sınıf mücadelesinin tarihi, bu formasyonların çevrenin kapitalist üretim tarzıyla bütünleşmesiyle, yapısal düzeyde bir kopuşla yüzleşir.

“Çevredeki toplumlarla Batılı toplumların fetih, sömürgeleştirme veya farklı ticari ilişkiler üzerinden kapitalizme geçiş süreci dâhilinde buluşması, söz konusu toplumlardaki tarihsel değişimin önemli bir unsurudur. Zira bu buluşma, üretim tarzlarını dönüştürür ama bu dönüşüm, toplumların bir parçası değildir. İlgili gelişme, çevredeki toplumlara ait dinamiklerin işlediği zamanda meydana gelmemiş olan, değişimin kendi zamanı içerisinde cereyan eder. İki ayrı zaman söz konusudur. Ama bunlar birlikte ele alınmalıdır.”[5]

Tarihteki bu türden uyuşmazlıklar, kapitalist üretim tarzının hâkim olduğu gerçekliğe geçişle sınırlı meseleler değildir. Emperyalist yapı bu uyuşmazlıkları geleceğe taşır, onlara aracılık eder, “geniş ölçekte açık ve dolaysız müdahale”yle[6] sınırlı olmayan muhtelif somut biçimler almasını sağlar.

Ortadoğu’da bu tarihsel uyuşmazlıkların daha fazla dil bulmasının nedeni, darbelerden askeri işgallere (bkz. Alnasseri, 2009), yaptırımlardan (bkz. Nakhaei, 2021) “düşük yoğunluklu savaş”a (bkz. Mamdani, 2002) dek birçok farklı biçim alan müdahalelerdir. Elimizde bu hipotezi doğrulayacak birçok referans noktası mevcuttur. Örneğin Musaddık’ın Milli Cephe’sine karşı CIA desteğiyle yapılan darbe, “İran’da üçüncü dünyacılığın ilk muhtemel hikâyelerinden biri”nin[7] fiilileşme imkânını ortadan kaldırmıştır. Irak’a dayatılan “yaptırımlar üzerine kurulu savaş”, Baas rejiminin zayıf hâliyle yaşamasını sağlayarak, Körfez Savaşı sonrası dönemde devrimci senaryonun kesintiye uğramasına neden olmuştur (Nakhaei, 2021).

İsrail işgal rejiminin “Ortadoğu’ya yönelik neoliberal-emperyalist müdahalenin ekonomik açıdan mülksüzleştirici, güvenlik sektörü temelli, politik açıdan baskıcı ve ırkçı boyutunu ifade ediyor olmasının” nedenini burada aramak gerekir. Söz konusu müdahale, kesintisiz savaş, dronlar, gelişkin bombalar, plastik mermiler, göz yaşartıcı bombalar, sistematik bir hâl almış olan baskı, müsadere, kaynakların zorla ele geçirilmesi, yoğun sömürü, yerleşimci-sömürgecilerin evlere yerleşmesi, arazi gaspları gibi biçimler almaktadır.”[8]

Ben, aynı zamanda bu tarihsel uyuşmazlıkların kapsamının teorik mücadele alanına doğru genişlediği iddiasındayım. Kimi eleştirel analizlerin açıktan ve örtük olarak dile getirdiği biçimiyle, emperyalist yapı, hükmedilen formasyonlarda teorik mücadelenin halk zemininin derinleşmesi, süreklileşmesi ve/veya yeniden ortaya çıkması gibi gelişmelerde tayin edicidir. Burada üç önemli işlem devrededir:

1. Eskiden varolan bilgi sistemlerinin imhası (de Sousa Santos, 2015),

2. “Dikey işbölümü”[9] yoluyla “bilimsel emperyalizm”in çevre ülkeler için analizin konusunu belirlemesi,

3. Said’in (1194) ve Fanon’un (2007) kavramsallaştırdığı biçimiyle, “kültür emperyalizmi”nin muhtelif biçimleri.

Bu noktada üzerinde durulmayan asıl soru şudur: Emperyalist yapı, bu engelleri teorik mücadele alanındaki tarihsel uyuşmazlıkları sürekli kılmak suretiyle, gerçeğin anlaşılması için belirlediği koşullara karşı o engelleri nasıl çıkartabilmektedir? Burada üzerinde durulması gereken gerçek şudur: Emperyalizm, eleştirel bilginin düşmanıdır. Hatta kendi ürettiği eleştirel bilgiye bile düşmandır.

Misal, 5 Mart 2007’de Bağdat’daki Mütenebbi sokağında bir bombalı araç havaya uçtu, 30 kişi öldü, 100 kişi yaralandı. Onuncu yüzyılın ünlü Arap şairinin adının verildiği sokak, Abbasi döneminden beri kitapçılarıyla ve kâtipleriyle bilinen bir yerdi.[10] Bombalı aracın infilakı sonucu oluşan ilk yangınla birlikte o devasa kitap yığını, daha büyük bir yangının fitilini tutuşturdu (Jelly-Schapiro, 2023).

2003’teki işgalden sonra yaşanan tüm diğer patlamalardan farklı sonuçlar üreten bu saldırı, teknik detayları değil, eylemin gerçekleştiği stratejik konum sebebiyle önemliydi. Her şeyden önce patlamanın cereyan ettiği Mütenebbi Sokağı, sıradan bir mekân değildi. “Bağdat’ın edebiyat insanlarının ve aydınlarının kalbi ve ruhu”[11] olan sokak, Irak’ta kültürel hegemonya için farklı güçlerin verdiği mücadelenin cereyan ettiği bir yerdi ve bu anlamda, sınıf mücadelesini farklı konjonktürlerine tanıklık etmişti. Sokak, teorik mücadelenin halkla buluştuğu önemli yerlerden biriydi.

Irak Komünist Partisi’nin güçlü olduğu altmışlı yıllarda sokaktaki kitaplar, afişler ve diğer edebi ürünler (Beausoleil ve Shehabi, 2012), Gramsci’nin bahsini ettiği “sağduyu” olgusunun antiemperyalist, milliyetçi ve halkçı hâlini yansıtıyorlardı. Buna karşılık, 5 Mart’taki bombalı saldırı farklı bir gerçeklikte yaşandı. Sabah Nasıri’nin bu konuyla ilgili söyleşisinde dile getirdiği biçimiyle, 2003 işgalini takip eden yıllarda ABD, bir “işgal rejimi” tesis etti. Söz konusu rejim, Irak ve bölgede stratejik açıdan kök salmak adına, güvensizleştirme, mezhepçi ayrımcılık, istikrarsızlaştırma ve önceden varolan ulusal alanı parçalama pratiklerini temel alıyordu (Alnasseri, 2023).

Bu açıdan bombalı aracın infilak ettiği yer, tesadüfen belirlenmiş bir yer değildi. ABD’nin Irak’ta yürürlüğe koyduğu yönetme ve hâkimiyet tesis etme amaçlı projesi (Eakin, 2008) teorik mücadelenin halkla buluştuğu alanlara yönelik saldırıları zorunlu kılıyordu. Burada amaç, millete ve halka ait mekânlar ve kalıntılarının bir daha akla getirilmemesini, tahayyül veya teorize edilmemesini sağlamaktı.

Emperyalist müdahalenin gerçekleştiği dönemde bu tür mücadele alanlarının kalmaması, emperyalist yapının karmaşık yönlerine dair analizin ve o yapıya direnmek için doğru stratejik yönün teminine dönük çabanın önüne devasa engeller çıkartabilecek bir husus. Bu anlamda, Mütenebbi Sokağı’na yönelik saldırı, emperyalizmin eleştirel düşünceye, hatta kendi ürettiği eleştirel düşünceye düşmanlık etme yollarına dair güçlü bir mecaz.

Bu açıdan, Jean Baudrillard’ın The Gulf War Did Not Take Place (“Körfez Savaşı Hiç Yaşanmadı” 2009) isimli kitabı, Edward Said’in önemli çalışması Şarkiyatçılık’la (Said, 2014) birlikte ele alınmalı. Şarkiyatçı söylemler, “eleştiri silâhı” ile “silâhların eleştirisi” arasındaki zorunlu ilişkinin koptuğu emperyalist bağlam içerisinde maddileşme imkânı buluyor. Bu noktada Marx’ın şu sözünü anımsatmak gerekiyor:

“Eleştiri silâhı tabii ki silâhların eleştirisinin yerini alamaz. Neticede maddi güç ancak başka bir maddi güçle alt edilebilir. Fakat teori de kitleleri yakaladığı vakit maddi bir güç hâline gelir. Teori, kitleleri kişilere değil de fikre odaklandığı vakit kavrama imkânına kavuşur, bu imkâna kavuştuğunda ise radikalleşir. Radikal olmak, maddenin kökenini kavramaktır.” (Marx, 1844)

Teorik açıdan Ortadoğu’da eleştirel bilgiyle emperyalizm arasındaki karşıtlık ilişkisini daha fazla vurgulamak gerekmektedir. Bunun için bir adım daha atıp, emperyalizmin eleştirel bilgiden kaçınma konusunda ortaya koyduğu somut yollara değinelim.

Kanaatimce bölgeye yönelik dolaysız müdahalelerin sıklığı ve yoğunluğu sebebiyle emperyalist yapı tarihsel planda kendi sorunlarını teorik mücadele alanına bozuk bir üslupla dayatmaktadır. Sömürgeci fetih ve askeri müdahaleler gibi açıktan atılan adımlar, emperyalist yapının belirleyici olduğu, içteki çelişkiler türünden gizli unsurların kıyıya köşeye atılmasına neden olmaktadır.[12]

Bu noktada İran’daki teorik mücadele alanı iyi ve öğretici bir örnektir. Bu ülkede harici güçlerle ülkedeki iç çelişkiler arasındaki ilişki, genelde ya “harici”ci ya da “dâhili”ci yaklaşım üzerinden ele alınmaktadır. İran’ı Ortadoğu’da ABD’nin uyguladığı yeni emperyalist stratejinin sahnelendiği yere dönüştüren 1953 darbesinin yol açtığı sonuçlar üzerinden ve bu sonuçlar dâhilinde “harici”ci yaklaşım öne çıkmıştır. Darbeyi takip eden yıllarda Milli Cephe’nin yenilgisiyle başa çıkma çabasına eylem için gerekli devrimci yönü sunma çabası eşlik etmiş, teorik mücadele alanında “bağımlılık” anlayışı üzerine kurulu görüşler dillendirilmeye başlanmıştır.[13]

Allende’ye yönelik darbeye dair eleştirel analizleri kaleme alanlar gibi İran’daki bağımlılık teorisyenleri de “ABD’nin darbe sonrası kurulan rejimin sürdürülmesi ve gelişiminde ilk elden önemli bir rol oynadığı üzerinde durmuşlardır. Bu hâliyle söz konusu paradigma, İran’ın toplumsal formasyonunda darbe sonrası yüzleşilen çelişkileri halkla emperyalizm arasındaki aracısız çelişkiye indirgemiş, bunu yaparak, şahçı politik rejimi sömürgeci rejime benzer bir rejim olarak anlamıştır.

Poulantzas, Şili analizlerinin “harici faktörlere yönelik mekanik ve topolojik bir anlayış”ı temel aldığını, bu hâlleriyle, dış müdahaleyi neyin mümkün kıldığı, yabancıların müdahalesinin etkisini neyin artırdığı sorularına cevap olacak içsel olguların doğru bir biçimde incelenmesine mani olduğunu söyler.[14].

Eylem için gerekli yönü sunma konusunda ilgili yaklaşımlar, rejime gerilla savaşı üzerinden saldırılması fikrini savunmuştur. Oysa bu, “ulusal kurtuluş savaşları için uygun bir stratejidir.”[15] Bu anlamda söz konusu teori, halk sınıflarının örgütlenmesi konusunda bir şey söylemez.

İran’daki teorik mücadele alanına hâlen daha hâkim olan “dâhili”ci yaklaşım ise yeni bir bağlamda öne çıkmıştır. Bu bağlam, bölgedeki benzer gelişmelerle kıyaslandığında geç cereyan etmiş bir olgu olarak 1979 devriminden, Amerika’nın bölgedeki emperyalist stratejisine karşı çıkan “İslamcı politikanın yükselişinden, solun ezilmesine dönük adımlardan ve kısa süreli iç savaşın ardından yaşanan ve sekiz yıl süren Irak savaşından oluşmaktadır.

Doğrudan haricici yaklaşımlarla çelişkili bir yerde duran tüm bu dinamikler, İran’ın içsel çelişkilerinin özgül hatta istisnai olup olmadığı sorusunu gündeme getirmektedir. “Harici faktörlere yönelik mekanik ve topolojik anlayış”tan kopan dâhilici yaklaşım bu seferde devrim sonrası mücadelelerin cereyan ettiği emperyalist bağlamı göz ardı etmese bile küçümsemiştir.

Emperyalist yapı ile İran’ın içsel çelişkileri arasındaki ilişkiyi anlama konusunda dâhilici ve haricici yaklaşım arasındaki salınım, kaçınabileceğimiz bir “kötü analiz” meselesinden ibaret bir konu değildir. Aslında bu salınım, teorik mücadele alanına damga vurmuş olan tarihsel uyuşmazlıkların tezahürüdür. Jacob Mundy’nin bu meseleyle ilgili katkısında da dile getirdiği biçimiyle, emperyalizm tartışmasındaki dahili-harici ayrımı, sadece İran’la sınırlı bir mevzu değildir. Bugün Ortadoğu’da emperyalizmle ilgili analizler, genel olarak tartışmayı “petrol musluklarına” veya askeri müdahalelere indirgemektedir (Mundy, 2023).

Buradan, neoliberal emperyalizmin krizinin Ortadoğu’da teorik mücadele üzerindeki önemli etkileri meselesine gelebiliriz.

Eleştirel analizler, daha çok neoliberal emperyalizmin yol açtığı, devrimci antikapitalist açılım (Harman, 2003), hegemonyanın Çin’e geçişi (Arrighi, 2010), çift kutupluluğun yeni bir biçimine dönüş (Tunsjø, 2018) veya dünya genelinde gücün çok kutupluluk esasına göre dağılması (Desai, 2016) gibi sonuçlara odaklanıyorlar. Buna karşın, uzun erime bakan değerlendirmeler, genelde krizin uzun sürmesi ihtimali yanında, küresel güneydeki en beynelmilelleşmiş bölge olarak Ortadoğu’nun ana meselesinin tam da krizin kendisi olduğu gerçeğini göz ardı ediyorlar.

Andre Gunder Frank’in yıllar önce dile getirdiği biçimiyle, “çevre ve yarı-çevre ülkeler, merkezdeki ana emperyalist güçlerle arasındaki bağlar iyice zayıfladığında ekonomik açıdan kalkınabiliyorlar.”[16] Ama ”emperyalist merkez, krizden kurtulup ticaret ve yatırımla ilgili bağları yeniden kurduğunda, çevre ve yarı-çevre ülkelerdeki kalkınma ve sanayileşme süreci tıkanıyor veya kendi kendisine akamayacağı ve hiçbir ümit vaat etmeyen yollara kanalize ediliyor”.[17]

Demek ki emperyalist ilişkilerde yaşanan krizler, küresel güçlerden “nispeten bağımsız” olan yeni hâkimiyet kurma ve özgürleşme projeleri için alanlar açıyor. Bu anlamda, emperyalist ilişkilerde yaşanan krizler, genelde hâkimiyet altında tutulan formasyonlarda, özelde Ortadoğu’da teorik mücadelenin mevcut alanı üzerinde kalıcı etkilere yol açıyor. Yani emperyalizm, kendisine ait eleştirel bilgi de dâhil tüm eleştirel bilgilere düşman olsa da emperyalist ilişkilerde yaşanan krizler, emperyalist yapıyı sistematik bir teori zeminine taşımak için gerekli teorik mücadelenin verili alanını genişletebiliyor.

Ortadoğu’da emperyalist yapının teorileştirme tarzlarında tarihsel uyuşmazlıkların etkili olduğu koşullarda bölge için söz konusu alanın genişletilmesi acilen ifa edilmesi gereken bir görev. Başka bir ifadeyle, neoliberal emperyalizm, oluşum sürecinde teorik katarsis, arınma ihtimali için gerekli koşulları temin ediyorsa, onun Ortadoğu’daki teorik mücadele alanı için önemli olduğunu söyleyebiliriz. Gramsci’nin tespitiyle:

“[…] ‘Katarsis’, saf ekonomik (veya bencilce ve tutkulu) yaklaşımdan insanların zihinlerinde yapının üstyapı üzerinden incelendiği ahlaki-politik momente geçişi anlatmak için kullanılabilecek bir terim. Burada bir yandan da ‘nesnel olandan öznel olana’, ‘zorunluluktan özgürlüğe’ geçiş sürecine işaret ediliyor. Yapı, insanı ezim ezim ezen harici bir güç olmaktan çıkıyor, insanı kendisine katıp onu pasifleştiriyor, insanı özgürlüğün aracına, yeni bir ahlaki-politik biçim ve yeni inisiyatiflerin kaynağını oluşturmanın aracına dönüştürüyor. Bu anlamda, bence ‘katarsis’ momentini teşkil etmek, tüm praksis felsefesinin çıkış noktasıdır. Katarsis işlemi, diyalektiğin evriminden kaynaklanan sentezler zincirine denk düşer.”[18]

Emperyalist ilişkilerde yaşanan krizler, özel sorunları gündeme getirmek suretiyle, teorik mücadeleler alanında bir “katarsis”in yaşanmasını sağlar. Ortadoğu’da neoliberal emperyalizmin krizi, “harici” ile “dâhili” arasındaki ilişki meselesinin tümüyle yeni bir biçimde ele alınmasını sağlamıştır.

Söz konusu kriz sebebiyle bölgede hegemonya için verilen mücadeleler iki şekilde bölgeselleşmiştir:

1. Dünya düzeninin dizginlerinin küresel güçlerin ellerinden kayması neticesinde (Alnasseri, 2023) Ortadoğu’da çevreye dâhil olan yeni mekânlar karşısında “yeni milliyetçi burjuva” projeleri (Nakhaei, 2020) gündeme gelmiştir. Örneğin Türkiye, İran ve Mısır’da “yeni milliyetçi burjuva” kalkınma tarzı, “bölgesel birikim stratejisi”ni merkeze almış, bölgedeki politik ve askeri hâkimiyetini artırmış, “farklı kimlikleri kucaklayan söylemler” öne çıkartılmıştır (Alnasseri vd., 2011; Alnasseri, 2016a; Nakhaei, 2020).

2. İçteki hâkimiyet sahası, bölgeye tek bir yoldan ilerleyerek genişlemez. Bu genişleme, bir yandan da söz konusu projeye yönelik direnişi de koşullar. Bu anlamda, bölgesel hâkimiyet kurma projeleri “bumerang etkisi”ne yol açar.[19] Bu tür projeler, ülke dışında süren muhtelif direniş biçimlerinin ülkedeki mücadele alanına dâhil olmasını sağlar.

2011’deki Arap devrimlerinden beri muhtelif ulus-devletlerde iç değişimi koşullayan mücadelelere tanık olunmuş, bu mücadeleler, aynı zamanda bölgesel bir nitelik kazanmıştır. Dolayısıyla, Türkiye ve Suriye’deki Kürd kadınlarının verdikleri kurtuluş mücadelelerinin ürettiği “Jin, Jiyan, Azadi” [“Kadın, Hayat, Özgürlük”] sloganının İran’daki ayaklanmanın ana sloganı hâline gelmesinde şaşılacak bir yan yoktur (Torkameh, 2022).

Ortadoğu’da hegemonya mücadelelerinin bölgeselleşmesiyle birlikte emperyalist yapı ile içteki çelişkiler arasında “topografiyi esas alan, mekanik ilişkiler” kurma girişimi tümden hükmünü yitirmiştir.[20])

Bu anlamda, Danish Khan’ın “Pakistan’da Ülkeye Eklemlenmiş Emperyalizm: Stratejik Olanın Diyalektiği ve Bağımlılık Sorunu” yazısı önemli bir çalışmadır. Çevre ülkelerdeki içsel politik ekonomik faktörlerin emperyalizm analizlerinde geri plana atılması üzerinde duran Khan, ülke içindeki politik ekonomik faktörlerin emperyalist politik mutabakata aracılık eden, onu düzene sokan süreç düzleminde önemli olduğunu söylüyor. Khan, bir yandan da Pakistan’ın Ortadoğu’daki direniş ve emperyalizmle ilgili tartışmadan ayrı ele alınamayacağı üzerinde duruyor.

“1947 yılında Pakistan’ın kurulduğu günden beri küresel kuzeydeki merkez ülkeler, Pakistan’ı Hint alt kıtasından (Güney Asya’dan) ziyade Ortadoğu’daki jeopolitik ve politik çıkarları üzerinden ele aldı.” (Khan, 2023).

Bu vurgu, Ortadoğu’daki hegemonya mücadelelerin bölgesel bir nitelik kazandığına ilişkin tespitimizle uyumlu. Daha da önemlisi, söz konusu tespit, bir yandan da bizi Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği, emperyalizmin belirlediği bağlamı yeniden düşünmeye ve bölgenin antiemperyalist mücadeleler dâhilinde ve bu mücadeleler aracılığıyla yeniden oluşması sürecini gerçekçi bir zeminde ele almaya davet ediyor.

Gelgelelim, emperyalist ilişkilerde oluşan kriz momentine yönelik yukarıda dile getirilen tespiti yapıyoruz diye Ortadoğu’da emperyalist yapının kesintisiz ilişkilerini ve zeminini göz ardı edecek değiliz. Garbiel Polley, tam da bu yaklaşım üzerinden, ABD’deki kimi radikal sol örgütlerin ellilerde Filistin’deki emperyalist ilişkilerin yerleşimci-sömürgeci niteliğini görmezden geldiğini, buradan da İsrail’in emperyalizmle bağlarına karşı körleştiğini söylüyor (Polley, 2023).

Netice itibarıyla bugün neoliberal emperyalizmin yüzleştiği kriz, bölgede emperyalist yapının kesintisiz ilişkileri ve düzlemi konusunda katarsis sağlayacak türden bir kriz. Bunun nedeni, krizin, emperyalist ilişkilerdeki krize rağmen, İsrail işgal rejiminin yerleşimci-sömürgeci niteliği meselesinin gündeme gelmesini sağlaması.[21]

Ortadoğu’da emperyalizm ve direniş meselesi üzerinde duranların, neoliberal emperyalizmin krizinin emperyalist yapının sistemsel ve kesintisiz bir biçimde teorinin konusu kılınması konusunda sunduğu imkân ve fırsatları ciddiye almaları gerekiyor. Bu görev, tabii ki sınırlardan azade bir görev değil.

Son olarak Mütenebbi Sokağı’na geri dönelim. 5 Mart’ta patlayan bombalı araç, 2011’de yaşanan Arap devrimlerinde halk mücadelelerinin şiarı hâline gelen aşağıdaki sözün yeniden teyit etti:

“Bir gün eğer halk yaşamak isterse
O vakit kader bu iradeye boyun eğmek zorunda kalacak.” (al-Shabbi)

Nima Nahayi

[Kaynak: Journal of Labor and Society, 26 (2023) s. 1-13.]

Dipnotlar:
[1] Garcia Marquez, One Hundred Years of Solitude (Londra: Penguin Books, 2014), Penguin (erişim tarihi: 28 Aralık 2022), s. 1.

[2] Yayına Hz.: Alnasseri, S. “Class, State, and the Egyptian Revolution.” Arab Revolutions and Beyond içinde, New York, NY: Palgrave Macmillan, 2016, s. 1–13. doi: 10.1057/978-1-137-59150-0. 2016b : s. 3.

[3] Gramsci, A. Prison Notebooks, Cilt 2, Yayına Hz.: Joseph A. Buttigieg, New York, NY: Columbia University Press, 2011: s. 33.

[4] Simons, G. The Scourging of Iraq: Sanctions, Law and Natural Justice, 2. Baskı, Londra: Macmillan, 1996, s. 4.

[5] Balibar, E. “On the Basic Concepts of Historical Materialism.” Reading Capital içinde (Londra: Verso, 2015), s. 302.

[6] Poulantzas, N. The Crisis of the Dictatorships: Portugal, Greece, Spain (Londra: nlb, 1976). s. 22–23.

[7] Nakhaei, N. State and Development in Post-Revolutionary Iran. Doktora Tezi, York University (Toronto, ON: York University, 2020, s. 2.

[8] Alnasseri, 2016, a.g.e. s. 1–2.

[9] Galtung, J. “A Structural Theory of Imperialism.” Journal of Peace Research 8(2) 1971, s. 92.

[10] Al-Musawi, M. “Al-Mutanabbi Street in Baghdad: When Books Take You Captive.” Al-Mutanabbi Street Starts Here: Poets and Writers Respond to the March 5th, 2007, Bombing of Baghdad’s “Street of the Booksellers,” içinde, Yayına Hz.: B. Beausoleil ve D. Shehabi (Oakland, CA: pm Press, 2012, s. 20.

[11] Beausoleil, B. “Introduction.” Al-Mutanabbi Street Starts Here: Poets and Writers Respond to the March 5th, 2007, Bombing of Baghdad’s “Street of the Booksellers,” içinde, Yayına Hz.: B. Beausoleil ve D. Shehabi (Oakland, CA: pm Press, 2012, s. 15.

[12] Nakhaei, N. State and Development in Post-Revolutionary Iran, s. 3.

[13] A.g.e., s. 2.

[14] Poulantzas, 1976, a.g.e., s. 22.

[15] Nakhaei, a.g.e., s. 3.

[16] Frank, A.G. “The Development of Underdevelopment.” Monthly Review 18(4), 1966: s. 24.

[17] Frank, a.g..e., s. 25–26.

[18] Gramsci, A. Selections from the Prison Notebooks of Antonio Gramsci, 1. Baskı, New York, NY: International Publishers, 1971, s. 366–367.

[19] Alnasseri, S., Y. Kaya, N. Nakhaei, H. Daryani and A. Caramento. “Development in (Semi-)Peripheral Countries: The Cases of Turkey, Iran, and South Africa.” World Review of Political Economy 2(3), 2011, s. 125.

[20] Nakhaei, N. State and Development in Post-Revolutionary Iran, s. 4.

[21] S. Alnasseri, kişisel görüşme, 4. Aralık 2022.

Kaynakça:
Al-Musawi, M. “Al-Mutanabbi Street in Baghdad: When Books Take You Captive.” Al-Mutanabbi Street Starts Here: Poets and Writers Respond to the March 5th, 2007, Bombing of Baghdad’s “Street of the Booksellers,” içinde, Yayına Hz.: B. Beausoleil ve D. Shehabi (Oakland, CA: pm Press, 2012), s. 20–35.

Alnasseri, S. “Understanding Iraq.” Socialist Register 44(44) (2009), s. 77–100.

Alnasseri, S. 2011. “Imperialism and the Social Question in (Semi)-Peripheries: The Case for a Neo-National Bourgeoisie.” Global Discourse 2(2), s. 121–144.

Alnasseri, S. (Yayına Hz.) “Class, State, and the Egyptian Revolution.” Arab Revolutions and Beyond içinde (New York, NY: Palgrave Macmillan, 2016a), s. 119–161. doi: 10.1057/978-1-137-59150-0.

Alnasseri, S. (Yayına Hz.) “Class, State, and the Egyptian Revolution.” Arab Revolutions and Beyond (New York, NY: Palgrave Macmillan, 2016b), s. 1–13. doi: 10.1057/978-1-137-59150-0.

Alnasseri, S. 2023. “Contradictions on the Thresholds of a Changing World.” Journal of Labor and Society 26 (2023)

Alnasseri, S., Y. Kaya, N. Nakhaei, H. Daryani ve A. Caramento. “Development in (Semi-)Peripheral Countries: The Cases of Turkey, Iran, and South Africa.” World Review of Political Economy 2(3) (2011), s. 495–512.

Al-Shabbi, A.Q. “Jadaliyya—Al-Shabbi’s ‘The Will to Life.’” Jadaliyya (1 Şubat 2023), Jadalliya.

Arrighi, G. The Long Twentieth Century: Money, Power, and the Origins of Our Times (Londra: Verso, 2010).

Balibar, E. “On the Basic Concepts of Historical Materialism.” Reading Capital içinde (Londra: Verso, 2015), s. 273–308.

Baudrillard, J. The Gulf War Did Not Take Place (Sidney, NSW: Power Publications, 2009).

Beausoleil, B. “Introduction.” Al-Mutanabbi Street Starts Here: Poets and Writers Respond to the March 5th, 2007, Bombing of Baghdad’s “Street of the Booksellers,” içinde, Yayına Hz.: B. Beausoleil ve D. Shehabi (Oakland, CA: pm Press, 2012), s. 14–19.

Beausoleil, B. ve D. Shehabi (Yayına Hz.). Al-Mutanabbi Street in Baghdad: When Books Take You Captive (Oakland, CA: pm Press, 2012).

Desai, R. “The Geopolitical Economy of the Arab Revolutions.” Arab Revolutions and Beyond içinde, Yayına Hz.: S. Alnasseri (New York, NY: Palgrave Macmillan, 2016), s. 13–30. doi: 10.1057/978-1-137-59150-0.

de Sousa Santos, B. Epistemologies of the South: Justice Against Epistemicide (Abingdon: Routledge, 2015).

Duménil, G. ve D. Lévy. “The Crisis of Neoliberalism as a Stepwise Process.” Neoliberalism Beyond the Free Market içinde, Yayına Hz.: Lindy Edwards, Damien Cahill ve Frank Stilwell (Cheltenham: Edward Elgar, 2013), s. 31–53.

Eakin, H. “The Devastation of Iraq’s Past.” The New York Review of Books (2008), NYB (erişim tarihi: 31 Ocak 2023). Giriş Bölümü, Journal of Labor and Society 26 (2023)

Etzbach, H. “The Unfinished ‘Arab Spring.’” Rosa Luxemburg Stiftung (2020), Rosalux (erişim tarihi: 5 Ocak 2021).

Fanon, F. Black Skin, White Masks (Londra: Pluto Press, 2007).

Frank, A.G. “The Development of Underdevelopment.” Monthly Review 18(4) (1966), s. 17–31.

Galtung, J. “A Structural Theory of Imperialism.” Journal of Peace Research 8(2) (1971), s. 81–117.

Garcia Marquez, G. One Hundred Years of Solitude (Londra: Penguin Books, 2014), Penguin (erişim tarihi: 28 Aralık 2022).

Gramsci, A. Selections from the Prison Notebooks of Antonio Gramsci, 1. Baskı (New York, NY: International Publishers, 1971).

Gramsci, A. Prison Notebooks, Cilt 2, Yayına Hz.: Joseph A. Buttigieg (New York, NY: Columbia University Press, 2011).

Harman, C. “Analysing Imperialism (Summer 2003).” International Socialism 99 (2003), MIA.

Jelly-Schapiro, E. “The Art of Neverending Wars | Eli Jelly-Schapiro.” The New York Review of Books (2020), NYB (erişim tarihi: 31 Ocak 2023).

Khan, D. “Articulated Imperialism in Pakistan: A Dialectic of ‘Strategic’ and ‘Dependency’ Fixes.” Journal of Labor and Society 26 (2023).

Larkin, Margaret. 2008. Al-Mutanabbi: Voice of the ’Abbasid Poetic Ideal. Oxford: Oneworld.

Mamdani, M. “Good Muslim, Bad Muslim: A Political Perspective on Culture and Terrorism.” American Anthropologist 104(3) (2002), s. 766–775.

Marx, K. “The Introduction Contribution to the Critique of Hegel’s Philosophy Of Law.” (1844), MIA (erişim tarihi: 1 Şubat 2023).

Mundy, J. “A Theoretical War: Accounting for American Imperialism in the Middle East.” Journal of Labor and Society 26 (2023).

Nakhaei, N. State and Development in Post-Revolutionary Iran. Doktora Tezi, York University (Toronto, ON: York University, 2020).

Nakhaei, N. “Understanding the ‘Sanctions Warfare Regime.’” Sanctions as War: Anti-Imperialist Perspectives on American Geo-Economic Strategy içinde, Yayına Hz.: I. Ness ve S.H. Davis (Leiden: Brill, 2021), s. 231–243.

Polley, G. “The Sun Is Shining in Salameh”: An American Communist Observes the Nakba.” Journal of Labor and Society 26 (2023).

Poulantzas, N. The Crisis of the Dictatorships: Portugal, Greece, Spain (Londra: nlb, 1976).

Said, E.W. Culture and Imperialism (New York, NY: Vintage Books, 1994).

Said, E.W. Orientalism (New York, NY: Random House, 2014).

Simons, G. The Scourging of Iraq: Sanctions, Law and Natural Justice, 2. Baskı (Londra: Macmillan, 1996).

Torkameh, A. “Rhythm of Revolution in Iran - The Bullet.” Socialist Project (2022), SP (erişim tarihi: 14 Ocak 2023).

Tunsjø, Ø. The Return of Bipolarity in World Politics (New York, NY: Columbia University Press, 2018).

20 Kasım 2024

, ,

Kassam

Birinci Dünya Savaşı’nda Suriye, Irak ve Filistin’de ortaya çıkanlara benzer biçimde 1930’da ama farklı bir ideolojiyle şekillenen yeni güçler arasında çeşitli militan gizli cemiyetler vardı. Siyonistlere ve Yahudilere karşı -müesses ayan, aileler ve partilerden, hatta Müslüman Yüksek Konseyi’nden farklı olarak- silahlı mücadele (cihat) propagandası yapan ve bu esnada, kaynaklar yorum yapılmasına elverdiği ölçüde, birbirinden bağımsız hareket eden kimi İslami-milliyetçi gruplar ün kazandı.[1] Ekim 1929’da Celile’nin Safed civarındaki dağlık kesiminde Ahmed Tafiş’in yönettiği, yaklaşık 25 üyesinin kendini mücahit olarak gördüğü, yani cihat yürütüp Yahudi yerleşimleriyle İngiliz hedeflerine saldıran “Yeşil El” (al-yad al-khadra) ortaya çıktı; daha 1931’de İngilizlerce tasfiye edildi. 1932' de aynı ismi taşıyan bir grup El Halil civarlarında faalmiş. İslami ismine rağmen kimi Hıristiyan üyesi de bulunan Kutsal Savaş Örgütü (munazzamat al-jihad al-muqqadas) 1931 yılının başlarında Musa Kazım Hüseyni'nin oğlu ve Müftü’nün çalışma arkadaşı Abdülkadir Hüseyni tarafından kuruldu; 1934 sonlarında yaklaşık 400 gence askeri eğitim vermiş ve hem 1936-1939 isyanında hem de 1947-1949 yıllarındaki çatışmalarda rol oynamıştı. 1935’te Genç Asiler (al-şabab altha'ir) cemiyeti Tülkarem ve Kalkilya civarlarında faaldi. Müftü’nün bu grupları, en azından gizliden gizliye; ne kadar desteklediği tartışmalıydı ve hâlâ da tartışmalıdır.[2] İngilizce literatürde “bands” (çeteler) olarak adlandırılan ve suç çağrışımı içeren bu gruplar, sosyal ve siyasi bir olgu olarak dikkate şayan olsalar da kendi dönemlerinde sadece yerel önemleri vardı.

Aynı zamanlarda, İslami reform hareketi Selefiyye’nin dikkate şayan temsilcisi İzzeddin Kassam’ın (1882?-1935) etrafında toplanan grup böyle değildi; eyleme ilk geçenlerden hatta daha fazlası yabancı işgale karşı cihada geçenlerden biriydi. İzzeddin Kassam, literatürde olağandışı bir ilgiyle karşılaşsa da ardında yazılar bırakmadığı ve mücadele arkadaşları ve çağdaşlarının verdiği bilgiler çelişik olduğu için hayatının önemli veçheleri muğlak, niyet ve eylemleriyle ilgili değerlendirmeler tartışmalıdır.[3] Bu tartışmalı durum, verilen bilgilerin on yılı aşkın bir fark arz ettiği doğum yılıyla başlar. Muhtemelen 1882’de kuzey Suriye’deki Lazkiye’nin Cebele köyünde bir kuran kursu öğretmeni ve Kadiri Tarikatı’ndan bir sufi şeyhinin oğlu olarak doğan İzzeddin Kassam, muhtemelen tanıştığı ünlü reformcu Muhammed Abduh ve öğrencisi Reşid Rıza’nın aynı dönemde etkili olduğu Kahire’deki Ezher Üniversitesi’nde sekiz yıl okudu.

Kimi yandaşlarının Kassam'ın onların öğrencisi olduğu iddiası her şeyden önce onu dini ve entelektüel olarak yüceltmeye hizmet etmiş olabilir. İster onların öğrencisi olsun olmasın, Kassam erkenden siyaseten bilinçli ve faal oldu: 1904 civarlarında imam ve kuran kursu öğretmeni olarak çalıştığı Cebele’ye döndü ve 1911/1912’de İtalya'nın daha sonraki Libya olan Trablusgarp’a saldırısına karşı seferberlik oluşturmaya çalıştı ve bunun sonucunda cihat ilan etti. Lazkiye, Ekim 1918’de Fransız birliklerince işgal edildikten sonra Suriye dağlarında Fransız işgaline karşı mücadele eden gerillaya katıldı. Bir Fransız askeri mahkemesince ölüme mahkûm edilip kimi yarenleriyle Beyrut üzerinden Filistin’e kaçtı ve burada Suriyeli ve Lübnanlı milliyetçilerin toplanma noktası Hayfa’da kabul gördü.

Daha 1905’ten beri Hicaz Demiryolu’nun idari merkezi olan Hayfa bu dönemlerde topraksız köylülerin ve kiracıların akınıyla sosyal ve şehir yapısının dokusu değişen, genişleyen bir sanayi ve liman kentiydi. 1930’lu yılların ortalarında liman modernleştirilen ve kuzey Irak'taki petrol sahalarından gelen boru hattı tamamlanan Hayfa’nın durumunu canlı bir tasvirle aktarır:

“Hayfa, Filistin’in en kuzeyde kalan, şarka en uzak, çöle en uzak şehridir. […] Hayfa, kendisini inşa ederek denizden dağların doruklarına uzanır. Aşağıda liman, Araplar, eski şehir merkezi, ticaret merkezi. Dağın yarısında Yahudi burjuva şehri. Dağda en varlıklıların oturduğu kent. Ovadaysa büyük oranda ufak evlerden müteşekkil bir yerleşke ve fabrika kentidir. […]

Hayfa sınır, Avrupa, dünya siyaseti, işçi yerleşimi, zengin villaların meskeni, petrol ve çimento fabrikası, muazzam sosyalist deney Kvuzah’ın (Kibbutz'un bir biçimi, -yn) mahali, gökdelen ve donanma üssüdür.”[4]

İzzeddin Kassam, orta sınıfın ve varlıklı üst sınıfın yeni Yahudi mahallelerinin yakınındaki eski Arap mahallesinde hızla öğretmen ve imam olarak dikiş tutturdu.[5] 1925’te yeni inşa edilen, Müslüman Yüksek Konseyi’ne en azından doğrudan tabi olmayan (herhalde bağımsızlık anlamına gelen ismi buradan geliyor) İstiklal Camii’nin imamı olarak atandı. Mayıs 1928’de, daha geniş toplumsal çevrelere girmesini sağlayan Genç Müslüman Erkekler Cemiyeti'nin kuruluşuna katıldı; 1934’te mahalli başkanlığına seçildi. 1930’da Hayfa şeriat mahkemesinde nikâh memuru (ma'dhun) atanması etki alanını Celile’nin taşra çevresine ve Cenin bölgesine genişletmesine olanak tanıdı.

Hasan Benna ve Mısır’daki Müslüman Kardeşler’de olduğu gibi Kassam ve yandaşlarında da reforme edilmiş bir İslam’la, mücadeleci bir milliyetçilik el ele vermişti. Benna için olduğu kadar Kassam için de bireysel yenilenmeyle bağlantılı icra edilen din reformu büyük önemdeydi, öyle ki bireysel dönüşümle müşterek davranışın iç içe geçecek ve birbirlerini karşılıklı olarak güçlendirecekti. Kassam cihadı, kendisinden önceki ve sonraki diğer Müslüman eylemciler gibi Allah’ın takdirinde dindar bir hayat (al-jihad fi sahil allah) yaşama çabası olarak kavradı, yani onu asla siyasi hatta askeri boyuta indirgemedi. Bu görüşüyse, şiddeti vaaz etmesini -ve fiiliyata geçirmesini- engellemedi: Filistin’deki tehlikeli durum karşısında silahlı mücadeleyi her Müslümanın bireysel farzı (fard al-'ain) ilan edip İslam davası için kendini feda eden şehit idealini duyurdu.[6] Kassam, gerçekten de “siyasal İslamı” savundu -ve bunu da yaşadı. Bir yanda Sufi özellikler diğer yanda da sadece sihir ve kabir kültüne değil Bahailerden Ahmedilere varana dek “sapkınlara” karşı koyan, yabancı ve “halka özgü” etkilerden arındırılarak reforme edilen bir İslam’a destek arasında bağlantı kurmak o dönemin İslami eylemciler arasında nadir değildi; Hasan Benna çok benzer şeyler düşünüyordu.

Reformcu vaazlarla sosyal angajmanı, hatta tabiri caizse sosyal hizmeti birleştirmek daha alışılagelmemiş bir konuydu. Bu hizmet, ağırlıklı olarak demiryolu işletmelerinde veya inşaatlarda çalışan yoksullaşmış köylülerden oluşan işçilere ve Hayfa’nın taşrasının iç bölgelerindeki Fellahlara yönelik faaliyetlerdi, zira 1930’lu yılların başlarında bir derin deniz limanı, bir boru hattı ve bir petrol rafinerisi kuruluyordu.

Kassam, camide ve okulda durmayıp kahvelere, kulüplere hatta kimi eleştirmenlerinin onu suçladığı üzere pek dürüst olmayan müşterileri bulunan pek tekinsiz müesseselere gitti. Mesajını anlaşılabilir bir biçimde aktarmayı bilmesi, toplumun meramlarını ve milli çabaları bilindik İslami dil ve simgelerle ifade etmesi görevinin başarısına katkı sağladı. Buna ilaveten, merkezi birer değer olan müminlik, mücadele ve bedel etrafında dönen, öğretiyle -bundan bahsedilebilirse eğer- yaşayış birlikteliğinin timsali olduğu için de yüksek bir inandırıcılığı vardı. Sufilerin çileciliğini (zühd) ve dini buyrukların eksiksiz yerine getirilmesini ve basit insanlar arasında basit bir yaşamı gerektiren katı bir ahlak anlayışı kendisine örnekti. Kassam’ın, ahlaki bir otoritesi olduğu aşikardı ama geleceğe dönük dindar bir umudu da vardı -bu da popülerliğine halel getirmemiş olsa gerek-, yani somurtkan bir aziz ve ahlak hocası değildi.

Kısacası Kassam, sadece dar anlamıyla siyasi bir etki göstermeyip dini dersler dışında örneğin akşam okulunda ve taşra kooperatiflerinde okuma yazma dersleri de verdi. Ama bu faaliyetlere koşut bir biçimde, önce vaazlarında silahlı cihadın gerekliliğine sık sık işaret ederek aktif direniş hazırlıklarına da başladı ve gizlice askeri eğitim verdiği ilk yandaşlarını dikkatlice topladı. Bu taraftar toplama faaliyetinin çıkış noktası olarak, kendisinden önce ve sonraki İslami eylemcilerin benzer bir biçimde yaptığı gibi camiyi kullandı. Silahlı mücadeleye dönük hazırlıklar muhtemelen 1925 yılına kadar geriye götürülebilir.

Kassam’ın esasen mesafeli ve bekleme hâlindeymiş gibi görünen Müftü’yle bağlantıları muğlak ve tartışmalıdır.[7] Elbette Kassam’ın ve adamlarının o günkü önemini abartmamak gerek, ayrıca “Kara El” (al-kaff al-aswad) gibi bir dizi başka militan gizli örgüt de faaldi. Farklı faaliyetleri ve görüngüleri tek kişide toplama eğilimi -burada İzzeddin Kassam’a yüklenen bir tür Wilhelm-Tell etkisi- gözardı edilemez; ama ona karşı konulabilir. [Wilhelm Tell, 13. yüzyılda ve 14. yüzyılın başlarında yaşadığı iddia edilen İsviçreli bir kahramandır, kendi oğlunun kafasına konan bir elmayı okla vurmayı başarmıştır. -çn.]

1935’e kadar Kassam, hâlihazırda “Ya cihat, zafer ya şehadet" (hadha jihad, nasr au istişhad)" şiarıyla paramiliter bir eğitime katılan birkaç yüz gönüllü savaşçı (fedai) kazanmış görünüyor; tahminler 200-1000 arasında seyrediyor.[8] Sufi geleneklerini bilinçli bir biçimde izleyerek ilk taraftarları kendilerine “şeyh” deyip sakal bıraktı ama çok fazla göze batmamak için bundan vazgeçti. Aynı zamanda “Kassam kız kardeşleri” (refika el-Kassam) olarak erkeklerin silahlı mücadelesini destekleyen ufak bir kadın çevresi oluştu. Faaliyetlerinin ağırlığı Filistin’in kuzeyindeydi ama güya Gazze’ye kadar ülkenin başka kesimlerinde de münferit üyeler kazanılmış gibi. Kimileri daha 1929’dan sonra Yahudi yerleşimlerine ilk saldırıları gerçekleştirmiş olmalı ama grup (muhtemelen hâlihazırda ifşa edilme ve tutuklanma tehlikesinden sakınmak amacıyla) ancak Kasım 1935’in sonlarında isyan vaktinin geldiğine karar kıldı.[9]

Hayfa limanında Yahudi Yişuv’una giden silah ve mermilerin bulunduğu “Çimento Hadisesi’nin” ardından Kassam, Ekim 1935’in sonlarında 25 kişilik ufak bir grupla köylüleri mücadele için harekete geçirmek üzere Cenin civarlarına çekildi. Bundan önce mülklerini, bizzat Kassam evini, yarenleri en azından mobilyalarının bir kısmını ve eşlerinin takılarını silah ve mermi almak için satmışlardı. Bir İngiliz devriyesiyle yaşanan çarpışma esnasında 20 Kasım 1935’te Cenin’in batısında kalan Ya’büd köyü mevkiinde birçok silah arkadaşıyla birlikte hayatını kaybetti -inancı ve Filistin davası uğruna şehit olarak “şahitlik eden” ilk eylemcilerdendi. Muhtemelen kaçmaya çalışabilirdi ama kalmaya ve belki de ölmeye karar verdi. Kassam “kendini feda ettiği ölümüyle” doğrudan kült ve kahraman mertebesine erişti. Hayfa’daki cenazesi, özellikle kuzey Filistin halkının katıldığı büyük bir olaya dönüştü; Beledü’ş Şeyh’teki mezarı hızla hacıların uğrak noktası haline geldi.[10]

Şehadet eylemiyle doruk noktasına ulaşan eylemciliği, dini çevreleri aşarak hayranlık uyandıran ve taklit edilen bir yenilik, çekicilik ve şaşırtıcılık barındırıyordu. c Bizzat ardında yazılar bırakmamış olması mirasının üstlenilmesini bir o kadar kolaylaştırdı. Milliyetçi olduğu kadar İslami aktivistler, Fetih'ten Hamas’a kadar solcular ve sağcılar, “Filistin devriminin ilk komutanı” olarak Kassam”a atıfta bulundular. Kassam, Filistinli ayanın, hatta Müftü’nün de aksine, ölümünün çok ötesinde bir örnek ve ilham kaynağı hâline geldi.

Gudrun Krämer
Çeviri: Suphi Nejat Ağırnaslı

[Kaynak: Filistin Tarihi: Osmanlı Fethinden İsrail Devleti’nin Kuruluşuna, Verita Yayıncılık Şubat 2017, s. 291-296.]

Dipnotlar:
[1] Bundan sonrası için bkz. Porath, Yehoshua 1977: The Palestinian Arab National Movement: From Riots to Rebellion. Londra, 1977, s. 130 vd.; Lachman, Shai 1982: Arab Rebellion and Terrorism in Palestine 1929-39: The Case of Sheih Izz al-Din al-Qassamand his Movement, Elie Kedourie/Sylvia G. Haim (Hg.): Zionism and Arabism in Palestine and Israel. Londra: 56 vd.; Kupferschmindt, Uri M.: The Supren Muslim·Council: Islam under the British Mandate for Palestine. Leiden 1987, s. 253-254.

[2] Lachman (1982, s. 57-59) bunu, başkaca kısıtlamalara gitmeden öne sürer; Porath (1977, s. 118 ve 132) Hacı Emin’in, 1934 ortalarında İngilizlere karşı silahlı direnişin henüz vaktinin gelmediğini düşündüğü beyanlarını alıntılar ama Abdülkadir ve başka yeraltı örgütlerini el altından desteklediğini varsayar.

[3] Bundan sonrasının dayanakları için bkz. Schleifer, S. Abdullah 1979: “The Life and Thought of Izz-id-Din al-Qassam”, The Islamic Quarterly 23: 61-81; Nafi, Basheer 1997: “Shaykh 'Izz al-Din al-Qassam: A Reformist and a Rebel Leader”, Journal of lslamic Studies 8: 185-215; Salih, Muhsin Muhammad 1989: Al-tayyar al-islami fi filastin wa-atharuhu fi harakat al-jihad, 1917-1948. 2. Aufl., Kuwait, s. 229- 317; Lachman, 1982, s. 59 vd.; Porath, 1977, s. 132-139.

[4] Tergit, Gabriele 1996: im Schnellzug nach Haifa, hg. von Jens Brüning. Berlin, s. 53-55. Sayfa 55 ile başlayıp sayfa 53 ile bitirerek alıntıların yerlerini değiştirdim.

[5] Salih, 1989, s. 246 vd.; İstiklal Camii için bkz.: Seikaly, Mayıs 1998: Hayfa. Transformation of an Arab Society, 1918-1939. Londra, New York, s. 191-192; genel olarak Hayfa için a.g.e., s. 219 vd. ve Gelvip., James L. 1998: Divided Loyalties. Nationalism and Mass Politics in Syria at the Close of Empire. Berkeley u.a. s. 19-20.

[6] Schleifer, 1979, s. 71 vd., 79; Kassam’ın silahlı cihada dönük faaliyetine büyük değer veren Salih (1989, s. 241-244, 265-274) alenen daha militandır. Mısır’daki Müslüman Kardeşler için bkz. Richard P. Mitchell, The Society of the Muslim Brothers, yeni baskı, Oxford vs., 1993.

[7] Salih, 1989, s. 250, 255-260; Porath, 1977, s. 137-138; başka bir biçimde Lachman, 1982, s. 74-n

[8] Bu konuda Salih, 1989, s. 265 vd.; Lachmann, 1982, s. 64-65, 77; Schleifer, 1979, s. 74; kadınlar için Swedenburg, Ted 1995: Memories of Revolt. the 1936-1939 rebellion and the Palestinian National Past. Minneapolis, Londra, s. 178, 184.

[9] Bundan sonrası için (farklı betimlemelerle) Salih, 1989, s. 309 vd.; Porath, 19n, s. 134 vd.; Schleifer, 1979, s. 61, 79; Lachman, 1982, s. 69-71.

[10] Salih, 1989, s. 310-324; Zu'aitir, Akram 1980: Al baraka al-wataniyya al-fılastiniyya, 1935-1939: yaumiyyat Akram Zu'aitir. Neirut, s. 27 vd.; Schleifer, 1979, s. 61, 78-79; Lachman, 1982, s. 72-74, 87; Porath, 1977, s. 137-138; şehadet için bkz. Suriye için Gelvin, 1998, s. 175-181.