1.
Giriş
Sovyet
Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasına rağmen, Rus Devrimi’nin
dünyayı bir yüz yıl boyunca etkilediği gerçeğini kimse inkâr edemez. Tarihsel
süreçte yirminci yüzyılı ayrıksı kılan, devrimin Marksist devrimci gücü ve
Moskova’nın ara sıra da olsa dünya solunu muhafazakâr bir üslupla kontrol etmiş
olması. Komünist partilerin ve diğer sol güçlerin faaliyetlerini, reel politika
ve Sovyet bürokrasisinin (nomenklatura) egemenliği yanında, devrimci dayanışma
ve heyecan da etkiledi. Tüm sol, ister Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin
(SBKP) dogmatik ideolojik çizgisinden feyz alıyor olsun isterse olmasın,
kendisini SSCB’ye göre konumlandırmak zorundaydı.
Devrimci
momentin coşkusu ve yeni Sovyet iktidarının gücü, diğer şeylerin yanı sıra,
Moskova’dan yayılan kitabiliğe bağlı komünist partilerin çoğalmasında da karşılık
buldu. Komünist partilerin sayısındaki artış, 1919’da yeni bir enternasyonalin,
Komintern’in kuruluşuna zemin hazırladı, bu enternasyonal, yeni partilerin
örgütlenme sürecine ivme kazandırdı. Arap dünyası ve Ortadoğu, Komintern’in
etkisini Avrupa'ya göre daha yavaş hissetti.[1] Komünist hareket, komünizmi bir
tehdit veya rakip olarak gören diğer güçlü ideolojilerle, bilhassa
milliyetçilik ve siyasi İslam’la çatıştı. Bununla birlikte, örgütler,
aktivistleri ve ideolojileri, yirminci yüzyılda Ortadoğu toplumları üzerinde
güçlü bir etkiye sahipti, dolayısıyla, eğer bölgenin modern tarihini anlamak istiyorsak,
komünizmin rolünü de analiz etmek zorundayız.
Komünist
partiler önemli değişim süreçlerinden geçti, gelişimleri tüm solu ve toplumsal
hareketleri etkiledi. Ortadoğu’da kurulmuş olan komünist partilerin etkisi ve
gelişimi, pek incelenmiş bir konu değil. Bu alana dair akademik literatür halen
daha yetersiz.[2] Bu nedenle, Rusya’daki devrimin yüzüncü yılı ve Karl Marx’ın
doğumunun iki yüzüncü yılı, konuya kapsamlı ve küresel bir bakış için iyi bir
fırsat sunuyor. Bu kitap da ilgili boşluğu dolduruyor. Communist Parties in
the Middle East: 100 Years of History [“Ortadoğu’nun Komünist Partileri:
100 Yıllık Tarih”] isimli çalışma, yirminci yüzyılın başlarında bir avuç
eylemci tarafından bölgeye komünist ideolojinin taşınmasından, 1917 devriminden
sonra ilk partilerin ve sendikaların kurulmasına, SSCB’nin dağılmasının ve daha
yakın zamanda Arap Baharı’nın yarattığı sarsıntılara kadar uzanan dönemi
kapsayan bir asırlık deneyimi inceliyor. Sonuçta ortaya, hem çeşitli teorik
çerçevelere hem de ampirik çalışmalara ve tarihi arşivlere dayanan, Fas’tan
İran’a uzanan geniş coğrafyadaki partilerle ilgili kapsamlı ve benzersiz bir
inceleme çıkıyor. Ortak özelliklerin ve bağlamların belirlenmesi yoluyla
bölgedeki komünist partilerin geçirdiği süreçleri tasvir edip, komünizmin
dünyadaki yayılımının ve SSCB’nin kurulmasından sonraki komünist partilerin
yaşadıkları iniş çıkışların genel görünümüne dair eksikleri gideren bu kitap,
aynı zamanda deneyimlerin çeşitliliğini ve yerel koşulların etkisini
değerlendirmeye tabi tutuyor.
Önce
Ortadoğu ve Kuzey Afrika (MENA) bölgesindeki komünist partilerin yüzleştikleri
gerilimler, gücün sosyolojisi, bunun yanında, milliyetçilik ve İslamcılık gibi
ideolojilerle rekabeti temelinde analiz ediliyor, ayrıca “Bu partiler, toplumsal
hareketin öncüsü mü yoksa Sovyet politikasının tali bir konuma çektiği birer
yapı mı?” sorusuna cevap aranıyor. Neticede bölgedeki komünistlerin geride bıraktıkları
miras, bu rekabetlerin ve gerilimlerin bir ürünüdür. Son olarak, bu bölüm, bu
partilerin ve onların içinde faaliyet yürüten insanların tarihini anlamada
önemli olduğu için, SSCB ile bölge arasındaki ilişkiye bakıyor.
2.
Komünist Partiler: MENA Bölgesinde Politik-İdeolojik Gerilimler ve Tartışmalar
Analitik
çıkış noktamız olan iktidar sosyolojisi, hiyerarşik örgütlenmeler kurulduğunda,
elitler arasındaki toplumsal, ekonomik ve politik ilişkilerin rekabetçi
olduğunu, her daim iktidar ilişkilerine dönüştüğünü söyler. Bu hiyerarşileri
kontrol eden elitlerin birincil amacı, elit kesimin diğer üyelerinden daha
fazla güç elde etmek için “farklılaştırılmış iktidar birikimi”dir[4] çünkü bu
rekabeti kaybederlerse hiyerarşiyi kontrol edemezler. Aktörlerin mutlak
hedefleri yoktur, ancak kendilerini diğer aktörlerle karşılaştırırlar Bu
iktidar ilişkilerinin sonu yoktur; döngüseldirler ve kendilerini beslerler.
Başka bir deyişle, bu aktörler, rakiplerine göre daha büyük bir iktidar farkı
elde etmek için sürekli olarak güçlerini kullanmak zorundadırlar.
Rekabet
tek ve biriciktir, iktidar içindir ve aktörler, yeteneklerine göre çeşitli
kaynakları kullanarak, farklı birikim süreçlerinde karşı karşıya gelirler.
Devletin kontrolü, ideoloji, sermaye, cebir, bilgi ve nüfusun kendisi gibi
kaynaklar, iktidar birikimi rekabetinde kullanılır. Bu nedenle, rekabete dâhil
olan aktörlerin hepsi, tek bir oyunda birbirlerine karşı oynadıkları ve
ellerindeki güç kaynaklarının her birini kullandıkları için, bu alanların her
biri için ayrı bir analiz yapılamaz. Bu güç, elbette soyut bir kavram değildir;
dolayısıyla, bir güç ilişkisine dâhil olan aktörler, ulus, İslam, Hristiyanlık,
piyasalar, şirketler veya devlet gibi soyut kavramlar veya kurumlar olamaz,
aksine bireyler veya bireyler kümesi olarak anlaşılan toplumsal gruplar
olmalıdır. Gücün farklılaşmış birikimi için mücadele eden elitlerin kurduğu
dairesel ilişkiler, temelde muhafazakârdır, çünkü aktörlerin ana işlevi, güç
kaynaklarını biriktirmek, dolayısıyla muhafaza etmektir.
Dairesel
güç ilişkilerinin aksine, değişim süreçleri, güç rekabetiyle değil, insanların
daha iyi yaşam koşulları için mücadelesiyle ortaya çıkar; bu mücadelede maddi,
kültürel, kimlik, cinsiyet faktörlerinin yanı sıra, insan hakları ve
özgürlükleri de dikkate alınır. İnsanlar, bir aktör olarak, refahlarını iyi bir
seviyeye çıkartmaya yönelik belirli hedeflere ulaşmak için harekete geçtiklerinde,
doğrusal olarak adlandırılabilecek bir güç ilişkisi kurulur. Bu ilişkiler
doğrusaldır, çünkü farkındalık yaratmak ve toplumsal seferberlik için ağlar
oluşturmakla başlar, amaca ulaşıldığında veya seferberlik başarısız olduğunda
sona erer.
Bu
nedenle, bir güç ilişkisinin doğrusal mı yoksa dairesel mi olduğunu belirlemek
gereklidir. Başka bir deyişle, aktörün amacı, yaşam koşullarını iyileştirmek
olan halk mı, yoksa asıl amacı güç farkını biriktirmek olan elitler mi olduğunu
belirlemek gereklidir. İlk durumda, doğrusal ilişkide halk, amaçları ve
çıkarları örtüşüyorsa veya birbirini tamamlıyorsa diğer aktörlerle ittifaklar
kurabilir veya halkın kendisi, devrimci bir politik aktör olabilir. İkinci
durumda, dairesel ilişkide halk, aktörlerin asıl amacının kendi amaçlarıyla
örtüşmediğini, aktörler tarafından alınan kararların ardındaki önceliğin güç
farkını biriktirmek olduğunu açıkça bilmelidir. Bu durumda, elitlerin nüfusun
çoğunluğuyla kurduğu ilişki, özne-nesne, aktör-kaynak ilişkisidir, halkın
konumu elitlerin çıkarlarına boyun eğmedir. Bu nedenle, örneğin, ideolojinin
insanları kontrol etmek için kullanılması, elit rekabetinde kilit bir unsurdur,
bir ideolojiyi dayatmak ve insanları güç biriktirme amacıyla bir kaynak olarak
seferber etmek için çok sert bir rekabete yol açacaktır.
Bu
dinamikte, toplumsal hareketler, haklarını talep eden ve harekete geçiren
doğrusal bir ilişkide aktör olmak ile elitlerin güç biriktirme amacıyla
kullandığı dairesel bir ilişkide bir kaynak olmak arasında sürekli bir
gerilimle karşı karşıyadır. Aynı şekilde, sol partilerin ve sosyal hareketlerin
liderleri de toplumsal seferberliğin öncüsü olmak (doğrusal bir ilişki) veya
ikincil elitler haline gelip diğer elitlerden daha fazla güç biriktirmek için
rekabet etmek (dairesel bir ilişki) arasında bir gerilim yaşarlar.
Muhtelif
komünist partiler, hem iç dinamiklerinde hem de Moskova ile ilişkilerinde
yansıyan bu gerilimlerden kaçamadılar. Bu nedenle, kararları ve sistemi
harekete geçirme ve etkileme kapasiteleri buna bağlı olacağından, hangi boyutta
veya diğerinde hareket ettiklerini analiz etmek gereklidir.
Sosyalist
fikirler, Ortadoğu’ya ilk olarak on dokuzuncu yüzyılın sonlarında, örneğin
Mısır’a taşınan ve Yunanların önderliğindeki sendikalarla temas kuran
Filistinli Yahudi Joseph Rosenthal ile girdi. Yahudiler ve Ermeniler gibi
azınlık gruplarının bazı üyeleri, ki bunların çoğu birden fazla dile hâkimdi,
Avrupa kaynaklı fikirlerin etkisine daha açıktı. İlk komünistler, Avrupa’daki
devrimci deneyimler (devrimci Rusya’daki İranlı ve Türk göçmenler, Almanya’daki
Türk göçmenler ve Iraklı Hüseyin Rahal ve Spartakist ayaklanması), metropoldeki
komünist partilerin (başta Fransa’daki Cezayirliler ve Faslılar olmak üzere) göçmenlerle
kurdukları temaslar veya Arap ülkelerine göç ve kolonizasyon (Mısır, Tunus,
Cezayir ve Fas’ta Fransızlar, Filistin’deki Yahudi yerleşimciler ve göçmenler)
yoluyla MENA (Ortadoğu-Kuzey Afrika) bölgesine ulaştılar.
Bu
ilk komünistler, Rus Devrimi’nin yarattığı devrimci dürtü ve heyecandan
etkilendiler. Tüm hareketler gibi, toplumsal değişim için bir öneri üzerinde
anlaşmaya varmaları, güncel toplumsal hareketler teorisinde de bahsedildiği üzere,
kendi kavramsal “çerçeveler”ini oluşturmaları gerekiyordu.[5] Ayrıca,
örgütlenmelerini ve aktivist tabanlarını genişletmeleri, bir yandan da ittifak temelli
ağlar oluşturmaları gerekiyordu.[6] Bunun yanı sıra, yaşam koşullarını
iyileştirmek için mücadele etmek üzere halkı bilinçlendirmek ve seferber etmek
için ellerinden gelen her şeyi yapmaları gerekiyordu.
Marksizm-Leninizm,
onlara gerekli analitik ve kavramsal temeli ve genel olarak yeraltında inşa
edilecek partiler için gerekli örgütlenme anlayışını sağladı. Bununla birlikte,
Ortadoğu toplumlarının karşı karşıya kaldığı gerçeklik, Avrupa ve Rusya’daki
durumlardan oldukça farklıydı, kısa süre sonra Rus deneyimine ve sanayileşmiş
Avrupa’dan gelen ortodoks Marksist analizlere pek uymayan çelişkiler ve
sorunlarla yüzleşmek zorunda kaldılar.
Herhangi
bir toplumsal hareketin ilk amacı, insanların yaşam koşullarını iyileştirmek
için gerekli toplumsal değişiklikler konusunda bilinçlerini artırmak olmalıdır.
Bu bilinçlendirme çabası, Rus Devrimi’nin yarattığı heyecanın muazzam
avantajına sahip olan, ancak aynı zamanda çok derinlere kök salmış ideolojik ve
kültürel hegemonyalarla da başa çıkmak zorunda kalan, Marksist bir bakış
açısıyla sınıf mücadelesine dayalı bir çerçevenin yayılmasıyla bağlantılıydı.
Yirminci yüzyılın başında Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da, özellikle kırın hâkim
olduğu toplumlarda ana dayanışma ve kimlik yapıları, sınıf kimliği ve
dayanışmasından ziyade, aşiret ve himaye bağlarına ve İbn Haldun’un asabiyyesine
(İbn Jaldun, 1987 [1382]) dayanıyordu. Dahası, bu kitaptaki makalelerde de dile
getirildiği biçimiyle, yirminci yüzyıl boyunca bölgede komünizm, muazzam bir
güce sahip iki rakip ideolojik sistemle başa çıkmak zorunda kaldı:
milliyetçilik ve din. Hem ideolojik hem de kimliksel yapılar, komünistlerin bilinçlendirme
ve özgürleşme çabalarıyla çelişen, nüfus üzerindeki otoriter kontrol
sistemlerini güçlendirdiler.
Sanayileşmemiş
ülkelerde ve sömürgelerde komünistlerin analiz ve teori düzleminde
kullandıkları çerçeve, tarım ekonomilerinin kapitalizme geçişi ve teorik olarak
devrimin öncüsü olan proletaryanın çok küçük olması gerçeğiyle kaçınılmaz
olarak çatışıyordu. Komünist partilerin toplumsal tabanı büyük ölçüde,
genellikle zayıf ve az sayıdaki sanayileşmiş bölgede fazla yerele gömülmüş kimi
sendikalar ile öğrenciler, aydınlar ve profesyonellerden oluşuyordu.[7] Bu
ülkelerin çoğunda işçi sınıfı, sayıca azdı. Filistin ve Mısır’da görüldüğü
üzere, kimi hallerde göçle yakından bağlantılıydı. Ayrıca, komünist fikirlerin
köylülüğe ve kamu hizmetine nüfuz etmesi çok zordu. Marksizme ve komünist
partilere en yakın kesimler, orta sınıf aydınlar ve öğrencilerdi.
Üniversitelerde bile hiçbir zaman çoğunluğu oluşturmadılar, ancak entelijansiya
üzerindeki etkileri, milliyetçi olsalar bile, soldaki birçok politikacı ve
parti üzerinde de etki sahibi olmalarını sağladı.
Bu
nedenle, yirmilerde ve otuzlarda, daha sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında,
önce sömürgeciliğin ihtiyaçları, ardından savaşın dayattığı zorunluluklar,
özellikle madencilik, limanlar ve demiryolu hizmetleriyle bağlantılı olarak,
proletaryanın büyümesini bir nebze de olsa teşvik etti. Bu, özellikle
sendikalar aracılığıyla bu sektörlerde komünist hareketin daha büyük bir
komünist etkiye sahip olmasını sağladı. Harekete ilgi duyan diğer sektörler ise
farklı ülkelerdeki marjinalleştirilmiş azınlık gruplarından oluşuyordu.
Toplumsal eşitliği savunan komünist partiler, ayrımcılığa uğrayan sektörlerde (en
azından bu azınlıklar, Lübnan’daki Şii Mahrumlar Hareketi gibi kendi kimlik
savunuculuğu biçimlerini geliştirene kadar) kimi doğal müttefikler buldular.
Sömürgecilik
bağlamı ve daha sonra yeni bağımsız devletlerin kurulması, ulusal kurtuluşu
halkın büyük çoğunluğu için birincil talep haline getirmiş, milliyetçilik, en
çok harekete geçiren ideoloji olarak iş görmüştür. Sömürgeciliğe ilişkin olarak
komünistler, konum itibarıyla, büyük ölçüde halkların kurtuluşu için sömürgeci
güçlere karşı mücadeleye odaklanmışlardır. SSCB gibi yeni bir gücün
sömürgeleştirilmiş halkların yanında yer alması da komünist partilere itibar
kazandırmıştır. Sovyet Rusya (SSCB 1922’de kuruldu) ile Türkiye, İran ve
Afganistan arasında 1921 yılında imzalanan dostluk antlaşmaları, bölgede büyük
güçlerle olan etkileşimlerinde eşitlik anlayışıyla imzalanmış, bu anlaşmalar, Milletler
Cemiyeti’nin manda sistemine yönelik reddiyenin somut ifadesi olarak
işgörmüştür (Ismael, 2005: 9).
Komünistler,
baskı altında mücadele etmeye örgütsel olarak daha iyi hazırlanmışlardı, bu
nedenle, düşük üye sayılarının düşündürdüğünden daha fazla etki ve itibara
sahiplerdi. Ancak, komünistlerin sömürgeler konusunda muğlak bir tutum
benimsemiş olan Fransız Komünist Partisi’nden (FKP) ayrılmakta geç kaldığı
Mağrip’te, bağımsızlık talebine ilişkin başlangıçtaki belirsiz tutumları onları
zayıflattı. Fas, Cezayir ve Tunus’ta, FKP’den ayrılmanın zorluğu, onlara ağır
bedeller ödetti. Bu kitapta paylaşılan Bernabé López García’ya ait, Fas’la
ilgili makale de Pierre-Jean Le Foll-Luciani’ye ait, Cezayir’le ilgili makalede
söz konusu gerilime örnekler sunmaktadır. Yirmilerin ortalarından otuzların
ortalarına dek hâkim slogan, sınıf çatışmasıydı; bu da sömürge ülkelerdeki
komünist partilerin sadece sömürgeci güçlerle değil, aynı zamanda onları
zayıflatan milliyetçi burjuvaziyle de mücadele etmek zorunda kaldığı anlamına
geliyordu.
Komünist
partilerin gücünü zayıflatan bir diğer gerilim de, Sovyetler’in Filistin’in
bölünmesine ve İsrail’in kurulmasına verdiği destekti; bu durum, Arap
komünistleri arasında büyük çelişkilere yol açmanın yanı sıra, desteklerini
kaybetmelerine, zaten bağımsızlıklarını kazanmış milliyetçi rejimlerde çatışma
ve baskıyı kışkırtmasına veya yoğunlaştırmasına neden oldu.
Milliyetçilik
açısından, sömürgecilik karşıtı mücadeleyle ilişkilendirilerek, ulusal mücadele
yönü komünistleri milliyetçi hareketlere ve partilere yaklaştırdı. Bununla
birlikte, söylemleri zaman zaman belirsizdi, milliyetçiliği sınıf
enternasyonalizmiyle uzlaştırmak zordu. Dahası, komünistler, genellikle
milliyetçi burjuva partileriyle ittifaklara son derece şüpheyle yaklaşıyorlardı,
yukarıda belirtildiği gibi, sınıf dayanışması, hâlâ mevcut olan geleneksel
toplumsal yapılarla çatışıyordu.
Güneydeki
komünist partiler, sömürgecilik ve kapitalizm karşıtıydı, ancak Marksist kitaba
dayanan düşünsel nedenlerden ve Moskova’dan uygulanan kontrolle alakalı politik
nedenlerden dolayı, güneyin özel ihtiyaçlarına ilişkin güneyden bir söylem ve
analiz benimsemekte yetersiz kaldılar. Milliyetçi güçlerin baskısı ve
karşılaştıkları çelişkiler nedeniyle, komünistler, çok erken bir aşamada şu
soruyu sormak zorunda kaldılar: “-Sovyetler’in Marksist kitabiliğinin ideolojik
öncülleri, güneydeki insanların çıkarlarını belirlemek, anlamak ve savunmak
için yeterli miydi?”
Ramón
Grosfoguel, Aimé Césaire’ın sözlerini aktarıyor (Grosfoguel, 2008: 209).
Oldukça uzak bir bölgeden gelmesine rağmen, Avrupa merkezli Marksist düşüncenin
soyut evrenselciliğine yönelik bu saldırı, MENA bölgesindeki komünistlerin,
özellikle Mağrip’teki komünistlerin karşılaştıkları sorunlara oldukça benzer
sorunlar ortaya koyuyor:
“Her halükârda
mücadelemizin, sömürge halklarının sömürgeciliğe karşı mücadelesinin, beyaz
olmayan halkların ırkçılığa karşı mücadelesinin, Fransız işçisinin Fransız
kapitalizmine karşı mücadelesinden çok daha karmaşık hatta tümüyle farklı bir
nitelikte olduğu, hiçbir şekilde bu mücadelenin bir parçası, bir cüzü olarak
kabul edilemeyeceği sabittir. [...]
Kendimi dar bir özgülcülüğe
hapsediyor değilim. Ama aynı zamanda zayıflamış bir genelcilikte de kaybolmak
istemiyorum. Kaybolmanın iki yolu var: ya bireyin etrafına duvar örer kendinizi
oraya hapsedersiniz ya da genel olan ummanda seyrelirsiniz.”
[Césaire, 18 Nisan 2008 / 24 Ekim 1956]
İlerici
İslamcılığın en büyük savunucusu Ali Şeriati, Batılı ve Batılılaşmış aydınlara
atıfta bulunarak şunları söylüyordu:
“Yazarlar ve düşünürler
olarak, yüzümüzü bizimkine benzer kaygıları olanlara, bizim tarihimize benzer
tarihe, hale ve kadere sahip olanlara çevirmeliyiz. Brecht yerine Katib Yasin’i,
Jean-Paul Sartre yerine Ömer Mevlid’i tanımalıyız. [...] Onları tanıyarak
kendimizi tanırız, Batılı aydınlara yöneldiğimizde kendimizden uzaklaşırız.
Onları anlamak, Doğu aydınını Avrupa’da ortaya atılan sorulara, Batı’da moda
olan ve Doğu’da olmayan çok ilerici doktrinlere karşı fazla hassas kılar,
aslında onlara açık değil de duygusal açıdan bağlı hale getirir. Doğu aydını ve
halkı ile kendi gerçeklikleri, özel sorumlulukları arasına kama sokar. Nihayetinde,
halkına hizmet etmeye ve ona bir şeyler öğretmeye içtenlikle inanmalarına
rağmen, yozlaşmanın ve aldatmanın unsurları haline gelirler.”
[Shariati, 1982: 107-8]
Altmışların
başında Paris’te bulunan Şeriati, birçok yönden eserlerine yansıyan Avrupalı
aydınlarla doğrudan temas kurmuş bir isimdi. Öyle ki sonrasında kendisi İslamcılığın
Marksist teorisyeni olarak anıldı. Referans noktaları alenen İslami
olsa da, aslında Marksizm eleştirisini ve İslam’ı yenileme projesini, doğrudan Marksist tartışmadan ilham alan bazı toplumsal değişim önerileriyle
birlikte takdim etti (Shariati, 1980).
Arap
dünyası ve Ortadoğu’daki komünist partilerin tarihinde bir konu başlığı
karşımıza tekrar tekrar çıkıyor. Césaire’ın eleştirdiği yanlış evrenselcilikten
ve Avrupa kaynaklı etki ve dogmalardan kendilerini ayırmanın zorluğu, teori ve
politika alanını, bağımsızlık hareketlerinin yarattığı burjuvazilere ve
elitlere, milliyetçi söylemleriyle ve kimliğin geriye dönük bir yorumunu
savunan söylemiyle siyasi İslam’a açık hale getirdi.
“Sömürgecilik karşıtı,
emperyalizm karşıtı mücadelenin yoğunlaşması, Nasırizm, Baasçılık ve Cezayir
Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) gibi önemli komünist olmayan sosyalist milliyetçi
grupların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Sosyalizm anlayışlarında bu gruplar,
Arap komünistlerinin politik programlarını ve onların potansiyel halk tabanını
ele geçirme tehdidinde bulunuyorlardı. Dahası, milliyetçilikleriyle bu gruplar,
enternasyonalist, milliyetçilik karşıtı Arap komünistleriyle tam bir tezat teşkil
ediyorlardı, bu nedenle, ateşli milliyetçi Arap kitleleri arasında çok daha
fazla popülerlik kazanmışlardı.”
[Ismael, 2005: 21]
Her
şeyden evvel çelişki, bağımsızlık döneminde, ilerici bir toplum modelinin
uygulanması veya sömürü mekanizmalarının farklı biçimler alsa da sürdürülmesi
gerektiği zaman açığa çıktı. Birçok aktivist ve aydın için Marksizm, analiz ve
toplumsal dönüşüm için temel bir araç olmaya devam etti, milliyetçilik uğruna
ondan vazgeçenler, başarısız oldular. Maxime Rodinson’un oldukça iyi özetlediği
gibi, milliyetçilik, yalnızca burjuva milliyetçi partilerinin elinde
bırakılırsa, refah ve toplumsal ilerleme için bir tehdit haline gelebilirdi:
“Sosyalizme doğru yürüyüş,
ulusal bağımsızlığın gerçekleştirilmesi, korunması ve yoğunlaştırılması
mücadelesiyle bağlantılı olacaktır. [...] Ben de biliyorum, birçok çağdaş
mücadele, milliyetçilikten neşet ediyor. Ezilen, aşağılanan veya tehdit edilen
bir ulusun meşru haklarını savunmak söz konusu olduğunda, bunun gerekli bir
aşama olduğunu ben de memnuniyetle kabul ediyorum. Ancak bugün dünya, her
zamankinden daha fazla şekilde birbirine bağlı. Saf haliyle milliyetçi ideolojiyi
muhafaza eden ve ait olunan ulusun iyiliği için sunulan alternatif hiçbir
değeri kabul etmeyen her türlü çaba, büyük tehlikelere yol açabilir.”
[Rodinson, 2015 [1972]: 114, 13]
Elbette,
hem Şeriati hem de Rodinson, komünist partiler zayıf olsa da, “İslam âlemini Marksizmin
arşınladığı” bir dönemde yazıyorlardı. Bu gerçek,a Ortadoğu’nun dini köktenciliğin
eline geçtiğini söyleyen Oryantalist görüşle çelişiyordu (Achcar, 1972: x–xi).
Bağımsızlık
elde edildikten sonra, milliyetçilik, diğer kimlikleri veya dayanışmaları kabul
edemeyen tüm toplumsal grupları hedef alan bir ideolojiye dönüştü. Sınıf
mücadelesini reddederek, iktidardaki milliyetçilik ile komünistler arasındaki
ilişki, ancak çatışma veya işbirliği şeklinde olabilirdi. Komünistler de sınıfsal
hedeflerinden vazgeçtiler. Komünist partilerin konumu, genellikle Moskova’dan
gelen talimatlara bağlıydı. Bu da partide çatışmalara ve birden fazla kopuşa
yol açtı, esasen bu gelişme, tutarsız dönüşler yapmalarının bir sonucuydu.
Soğuk Savaş sırasında anti-emperyalist söylemi vurgulayan SSCB ile ideolojik düzlemde
örtüşen Arap sosyalist hükümetleri, Moskova ile güçlü işbirlikleri tesis etti. Dahası,
Kremlin’in İsrail devletine ilk başta destek vermesine neden olan çizgiden
kopması, Sovyetler’in gücünü Filistin davasının büyük uluslararası savunucusu
haline getirdi, böylelikle onun halktan epey büyük bir destek görmesini sağladı
(Ali, 2009: 91–3).
Ayrıca,
ellilerde ortaya çıkan veya iktidara gelen milliyetçi politik partiler, ister
Nasırcılar, ister Baasçılar, isterse Tunus Yeni Destur Partisi gibi daha ılımlı
gruplar olsun, genellikle Avrupa sosyalizmiyle kolayca bütünleşebilecek bir
söyleme başvuruyorlardı. Bu söylem, anti-emperyalizmi, toplumsal ilerlemeyi,
laikliği, kadın haklarının savunulmasını, özellikle önceki rejim ve sömürgeci
güçle bağlantılı olan geleneksel olarak ayrıcalıklı elitlere karşı mücadeleyi
vurguluyordu. Rodinson’ın da dediği gibi, emperyalizm analizi ve ulusal
devrimden sonra gündeme gelen toplumsal devrim ihtiyacı bağlamında komünistler,
Arap milliyetçiliği üzerinde güçlü bir etkiye sahiplerdi (Rodinson, 1972: 94).
Bağımsızlık
sonrası yıllarda komünist partiler, Gramsci’nin Sezarizme benzer şekilde, “ilerici”
ve “birleştirici” söylemlere sahip, kudretli adamların yol açtıkları
değişimlerle sık sık karşı yüzleşmek zorunda kaldılar (Gramsci, 1971: 219–23). Ağır
baskılara maruz kalan partiler düzene içerildiler, dönüşümcü yaklaşımın[8] cazibesine
kapıldılar. Mısır, Irak, Yemen, Cezayir ve Sudan gibi yerlerde komünist
partiler farklı sonuçlarla farklı sonuçlarla yüzleştiler. Bazen, kendi
analizleri nedeniyle veya SSCB ve rejimlerin baskısı nedeniyle, partiler
dağıldı, rejim partisine katıldı. Bu “ilerici” otoriter rejimlerle, 1956’da
Mısır’da görüldüğü üzere, emperyalist tehditle yüzleşilmesi halinde veya Irak,
Yemen ve Sudan’da olduğu gibi, iktidara yakınlık ve hükümet tarafından
yürütülen politikalarla (milliyetçi ekonomik reformlar ve bazı tarım reformları
gibi) anlaşma durumlarında çok daha kolay ilişki kuruldu. Ancak her durumda
komünistler arasında gerilimler yaşandı, kopuşlar meydana geldi.[9]
İlerici
görülen rejimlerle yapılan, aynı zamanda Sovyet dış politikasının ihtiyaçlarıyla
da örtüşen ittifaklar Moskova tarafından dayatıldı. Sovyetler, bu ittifakları
haklı çıkarmak için “kapitalist olmayan kalkınma yolu” teorisini formüle etti.
Bu formül, ittifaklar için gerekli zemini teşkil etti. İlgili teori, güneydeki
gelişmemiş ekonomilerin, sosyalizmin etkisi ve yardımıyla, sosyalist bir
topluma giden yolda kapitalizm aşamasını atlayabileceğini söylüyordu. “Arap
sosyalizmi”, bu yolun bir örneği olarak takdim edilmekteydi (Ismael, 2005: 30
ve Franzén’in bu kitaptaki makalesi). Alain Gresh’in bu döneme ilişkin olarak
belirttiği gibi:
“Altmışlarda Sovyetler
Birliği Komünist Partisi’nin 20. Kongresi’nde varılan sonuçlar doğrultusunda,
Arap komünistleri, lider kadrosunu tanıdıkları Arap milliyetçileriyle kurulan
ittifaklara büyük önem verdiler. Mısır Komünist Partisi işi, Nasır’ın Arap
Sosyalist Birliği ile birleşerek kendini feshetme noktasına dek vardırdı. Bu
istisnai durumun dışında bile, Arap komünist partileri, Şam’da olduğu gibi
faaliyetlerini kısıtlamak ve sadece mütevazı bir güç payı talep etmek suretiyle
milliyetçilere boyun eğmeyi kabul ettiler. Devletçi ekonomik reformlarla
(özellikle kapsamlı millileştirme önlemleriyle), sınırlı tarım reformuyla,
Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist devletlerle yakın işbirliğiyle yetindiler.”
[Gresh, 1989: 393]
Gerçek
bir toplumsal dönüşüm projesi olmayan “Arap sosyalizmi”, hiyerarşinin tepesinde
kendilerini istikrara kavuşturmayı başarmış elitlerin iktidarını güvence altına
almak gibi başka türden bir işleve sahipti. Bağımsızlık sürecinin inşası,
genellikle halkın seferber olduğu bağlamlarda gerçekleşti. Yeni elitler,
meşruiyet edinmek ve iktidarlarını konsolide etmek için halkın taleplerine cevap
vermek zorunda kaldılar. Neticede ilerici söylem ve en eşitlikçi politikalar,
gelecekteki sosyalist projelere değil, sokaktan gelen taleplere cevap
veriyordu. Bu politikalar, komünistlere ve diğer sol kesimlere ulaşmayı mümkün
kıldı. Ancak halk eylemsizleşmeye başladığında ve yeni rejimler iktidara
yerleştiğinde, elitler, kaçınılmaz olarak halkın meşruiyetinden ve
taleplerinden uzaklaştı, yeniden dağıtım politikaları zayıfladı, sendikalar, toplumsal
hareketler ve sol partilerle ittifaklar, artık gerekli değildi. Verilen cevap zamanla
daha da baskıcı hale geldi.[10] O noktada komünistler, işbirliği yapmak,
mücadeleyi bırakmak veya yeraltına inmek arasında seçim yapmak zorunda
kaldılar.
Arap
dünyasında bu süreç, özel bir biçim aldı. Bağımsızlık sonrası oluşan rejimlerin
kendilerini konsolide etmelerinin ardından, birbirini güçlendiren farklı
dinamikler ortaya çıktı. Batı Avrupa’da olduğu gibi, elliler ve altmışlarda
elde edilen bağımsızlıklardan sonra halk, seferber olup pazarlık gücüne sahip
olduğunda, yeni hükümetler, iyi yaşam koşulları taleplerine cevap vermek
zorunda kaldılar. Avrupa’da refah devleti olarak adlandırılan yapının temelini
oluşturan bu gelişme, Arap dünyasında, nüfusun büyük çoğunluğu için daha önce
var olmayan hizmetlerin inşasını gerekli kıldı. Bu durum, yeni rejimlerde sol
görüşe en yakın kesimlerin iktidara gelmesini, bu kesimlerin genellikle
kaynakların millileştirilmesine dayalı “Arap sosyalizmi”nin ürettiği
politikaları uygulamalarını kolaylaştırdı. Bu kaynakların devletin kontrolünde
oluşu, bağımsız devletlerin egemenliğini pekiştirecek, onların yeni politik
elitlerin kontrolü altında kalmalarını sağlayacaktı. Bu rejimler ve politikalar
rantiyeciliği temel alıyordu (Beblawi & Luciani, 1987). Ancak, yeni
bağımsız olmuş olan devletlerin ekonomileri, kapitalist dünya sistemindeki
rollerini sürdürmeye devam etti, teorik "sosyalizm" ile küresel
kapitalizmi besleyen bir ekonominin gerçekliği, devlet kontrolüne bağlı bir
elit ve bu elitlere bağımlı bir burjuvazi arasındaki çelişkiyi açığa çıkardı.
Yeni
rejimlerin başındaki elitler, halkın taleplerine ve iktidarı pekiştirme
ihtiyacına rantiyeci politikalar ve baskıyla cevap verdiler. Aurèlia Mañé ve
Carmen de la Cámara, petrol temelli rantiye ekonomilerini, "hidrokarbon
sektörünün, vatandaşlar için yer altından mümkün olan en yüksek rantı elde etmeyle
ilgili politik hedef üzerinden yönetildiği bölgelerdeki ekonomiler” olarak
tanımlıyor (Mañé & de la Cámara, 2005). Hükümetin kamu müdahalesi, harici
ranttan elde edilen gelire dayanmaktadır. Bu da bütçe politikalarının öncelikle
harcamalarla ilgili olduğu ve rejimi meşrulaştırmayı amaçladığı anlamına gelir.
Bu dinamik, hizmet ve tüketim sektörlerini büyük ölçüde ithal ürünlere dayalı
olarak ayakta tutan, rant temelli verimsiz bir ekonominin gelişmesine yol açar.
Tüm bunların sonucunda, ekonomi ve rejimin geleceği, doğrudan petrol
fiyatlarına veya dış yardım ve yabancı krediler elde etme becerisine bağlıdır.
Analizler,
genellikle kaynakların çıkarılmasıyla elde edilen rantlara odaklanır, ancak
rant mekanizmaları, bazı devletlerin aldığı dış borç ve yardımlar da analizin
parçası kılınmalıdır.[11] Gilbert Achcar’a göre, Arap bölgesinde petrolün ana
rant kaynağı olması, petrol üretmeyen Arap devletleri için çeşitli ikincil rant
kaynakları yaratmıştır. Önde gelen petrol üreticisi devletlere, ikinci kademe
petrol üretmeyen rant devletlerinden oluşan bir tabaka da eklenmiştir (Achcar,
2013b: 56). Borç ve yardım, petrol üretmeyen devletlerdeki Arap rejimlerinin,
borç kapasiteleri olduğu veya yardım alabildikleri sürece, nüfusla rant
bağlarını sürdürmelerine imkân sağlar. Petrol bakımından zengin ya da fakir
olan Arap devletlerinin çoğu, bir ölçüde bu rantiyeci dinamiğe dâhil oldu. Petrolü
olmayan rejimler, petrol kuyularına yakınlıklarının stratejik öneminden
yararlanarak, hem müttefik olarak istedikleri ülkelerden hem de tehdit
edilmekten kaçınmak için ödeme yapmaya istekli olanlardan yabancı rant elde
ettiler. Aynı nedenle, petrol, hem yabancı hem de yerel tehditler ve
kırılganlıklar yaratırken, aynı zamanda ordu, polis ve istihbarat teşkilatları
(muhaberat) için bütçeleri artırmayı mümkün kıldığından, rejimler militarize
olur, silah sanayiinin en önemli müşterileri haline gelirler (Beblawi &
Luciani, 1987: 18, 52, 59–60). Her şeyden önce, baskıcı kapasiteleri artar.
Böylece,
devlet ve rant, onları kontrol edebilen elitlerin elinde birer güç kaynağı olarak
iş gördü. Bu elitler, diğer dönemlere ve çağdaş elitlere kıyasla orantısız bir
güç biriktirdiler. Yabancı rant, bol miktarda iken, yaratılan dağıtım
kapasitesi, nüfusu kontrol etmek, aynı zamanda güç birikimi için rekabet eden
grupları müşteri haline getirmek için yeterliydi.
Rejimler
konsolide oldukça, komünist partiler de dâhil tüm sol güçler ve toplumsal
hareketler zayıflamaya başladı. Yetmişler ve seksenler, solla bağlantılı
toplumsal hareketlerin ve halkın gücünün azaldığı, eylemlilik düzeyinin düştüğü
bir dönemdi (Altı Gün Savaşı, Kara Eylül, Mısır’da Enver Sadat’ın iktidara
yükselişi, Suriye’de Beşar Esad, Irak’ta Saddam Hüseyin, Cezayir’de Çadlı
Bencedid, Tunus’ta Habib Burgiba’nın politika değişikliği, Fas’taki Kurşun
Yılları vb.).
Elitler,
halkın taleplerine cevap verme ve politikalarını meşrulaştırma ihtiyacından kurtulunca
yeniden dağıtım ve refah programları zayıfladı. Arap dünyasında bu, İnfitah
politikalarına, yolsuzluk ve kayırmacılıkta keskin bir artışa ve fırsat
doğduğunda elitler tarafından kaynakların doğrudan ele geçirilmesine yol açtı.
Bu süreç, petrol fiyatlarındaki krizle aynı zamana denk geldi. Bu kriz, rant
mekanizmalarını zayıflattı, birçok hükümeti, artık neoliberalizme odaklanan
uluslararası kuruluşlardan yeniden kredi aramaya zorladı.
Uluslararası
Para Fonu (IMF) ve finans kuruluşlarından gelen baskı, kamu sektörünün bir
bölümünün, yeniden dağıtım politikalarının ve refah yardımlarının tasfiyesini
derinleştirdi. Yatırımın önceliği, iş yaratmak, dolayısıyla iktidarın
meşrulaştırılması ve potansiyel protestoların etkisiz hale getirilmesi olmaktan
çıktı, teorik olarak kâr üretme ve piyasada rekabet etme işlevini kazandı, ancak
gerçek işlevi, rekabet edebilen elitler için zenginlik dolayısıyla güç
biriktirmek ve zenginleşmekti. Milliyetçi partiler tarafından inşa edilen ve “Arap
sosyalizmi”nin savunduğu devlet kapitalizminin bir kısmı, yandaş kapitalizmine
dönüştü, birçok kamu şirketinin ve kaynağının, ihracat-ithalat lisanslarının ve
yatırımların kontrolü, kamu sektörü ve elitleriyle bağlantılı bürokratik
mekanizmalardan, aynı elitler veya akrabalarının eline teslim edildi. Bu
dinamik, kaynakların ve zenginliğin sınırlı bir kısmıyla her zaman oluşmuştur,
oluşmaya devam etmektedir, çünkü başta petrol ve doğalgaz olmak üzere, toplam
rantın kontrolü, devlete, dolayısıyla rejime ait olmaya devam etmiştir. İki
dinamiğin birleşimi, devlet kontrolü yoluyla güç yoğunlaşmasını ve ekonomik
mekanizmalar yoluyla güç birikimini birleştirmeyi mümkün kılmıştır. Doğlaında
ortaya birincil elitlerin elinde muazzam bir güç yoğunlaşmasıyla yeni
patrimonyal diktatörlükler çıkmıştır (bkz. Achcar, 2013a: 50–67).
Uluslararası
finans kuruluşlarının, neoliberal ideolojinin ve yolsuzluğun baskısına rağmen,
rant mekanizmaları, tümüyle ortadan kaldırılamamıştır; çünkü yaşam koşulları
dayanılmaz derecede ağırlaştığında, halk, hâlâ bir miktar seferberlik
kapasitesini korumuştur. Halkın hoşnutsuzluğu, ekmek protestolarıyla (Mısır
1977, Fas 1981, Tunus 1983, Cezayir 1988, Ürdün 1989) patlak verdi; ancak bu toplumsal
hareketler ve halkın pazarlık gücü, bağımsızlık mücadeleleri ve sonrasında
yaşanan olaylara nispetle ufaktı. Bu dönemde, komünist partiler ve genel olarak
sol, bu kitabın bölümlerinde incelenecek kimi nedenlere bağlı olarak, aşırı bir
zayıftı, siyasi İslam ile bağlantılı diğer gruplarsa, halk hareketlerinin ana
itici gücü ve öncüsü haline geldi.
Müslüman
dünyası sıklıkla, İslam’ın gücü ve özündeki gelenek nedeniyle modernliğe
ulaşamayan bir bölge olarak takdim edilir. Özellikle İslam’ın modernlikle
bağdaşmazlığına vurgu yapılır, sanki bu hal, muhafazakârlığı haklı çıkaran ve
Müslümanların çoğunluğu teşkil ettikler toplumların otoriter rejimlere sahip
olması gerektiği fikrini kabul etmemizi gerekli kılacak, en baştan beri varolan
bir “kusur”muş gibi gösterilir. Oysa bu bakış açısının yanlışlığı hem teorik
hem de tarihsel olarak kanıtlanmıştır.[12] İslam, modernliğin değişimleriyle
ilişkili ideolojik akımlar üretmiştir. Modern üretim sistemleri ve ekonomiler inşa
etme konusunda sahip olduğu yetersizlik, dinden değil, dünyadaki ekonomik
sistem dâhilinde güneyin sömürgecilik ve sömürgecilik sonrası koşullarından
kaynaklanmaktadır. Gerçekte, Adam Hanieh’den alıntı yapacak olursak, “Ortadoğu’da
devletin edindiği otoriter görünüm, kapitalizme aykırı ve düşmanca değil, Ortadoğu
bağlamında kapitalizmin özel bir görünüm biçimidir” (Hanieh, 2013: 24).
Milliyetçilikten
sol görüşe kadar seküler ideolojiler bile bir şekilde İslam’la bağlantılı
ideolojik geleneklere yaklaşmış, on yıllarca dinin gücü, bu ideolojilerin
bazılarının, özellikle de milliyetçiliğin bölgede hegemonik güç kazanmasına
engel olmamıştır. Son olarak, birden fazla kez, dinle hiçbir bağı olmayan büyük
dönüştürücü toplumsal seferberlikler ve hareketler ortaya çıkmıştır. En
sonuncusu ise Arap Baharı olarak adlandırılan harekettir. Bazıları zafer
kazanırken, diğerleri baskı karşısında başarısız olmuştur. Buna rağmen, inançlı
olmaları nedeniyle değişim ihtiyacının farkında olmaktan vazgeçmeyen bir halkın
önemli halk desteğine sahip olmuşlardır.
Diğer
toplumlarda olduğu gibi, MENA bölgesinde komünizm ile diğer seküler ideolojiler
ile din arasındaki ilişki de halk üzerindeki etki rekabeti bağlamında analize
tabi tutulmalıdır. Bu düzlemde iki ana boyut öne çıkar:
1.
Marksist bir bakış açısından, ideoloji, yaşam koşulları hakkındaki farkındalığı
engelleyen bir inanç sistemi olarak anlaşılır;
2.
Şu veya bu toplumsal hareketin veya politik örgütün, harekete geçirici bir
çerçeve oluşturmak için ideolojiyi kullanarak güç kazanma kapasitesi.
İlk
durumda, yukarıda görüldüğü gibi, komünist partiler İslam’dan ziyade, aynı anda
politik değişiklikler (bağımsızlık ve yeni devletlerin inşası) talep ederken
kimlik temelli bir ideolojiyi yayma yeteneğine sahip olan milliyetçilikle
mücadele etmek zorunda kaldılar. Bu kitabın farklı bölümlerinde inceleneceği
gibi, komünistler, daha zayıf olan sınıf kimliği odaklı hareket ettiler, çok
daha radikal politik, ekonomik ve toplumsal değişiklikler talep ettiler. Bu da
onların geniş kitlelere ulaşma yeteneklerinin oluşmasına mani oldu.
Ancak
yetmişlerde kendilerini laikliğin ve solun savunucuları olarak takdim eden
milliyetçilik akımları, Marksist soldan oldukça uzak olsalar ve sıklıkla onunla
çatışsalar da krize girdiklerinde, bu kriz, Arap ve İslam dünyasında solun ve
diğer laik ideolojilerin de krizi olarak hissedildi. Neticede petrol ülkelerince
desteklenen yeniden İslamlaştırma ile muhafazakâr İslam ve politik İslam,
etkilerini daha fazla gösterecekleri bir alan buldu. Birçok İslamcı grup, politik
İslam’ın taleplerini ele aldı ve buna ekonomik krize ve IMF’in dayattığı
politikaların sonuçlarına karşı toplumsal tepkiler talep eden ve yolsuzluğa
karşı mücadele eden bir çerçeve ekledi. Böylelikle ilgili hareketler, ekmek
isyanlarının ardındaki politik ve toplumsal seferberliğe öncülük ettiler.
Komünist partiler, mesajlarını yayma ve ağlarını genişletme zorluğuyla karşı
karşıya kalırken, aynı zamanda sert baskı ve İslamcıların doğrudan rekabetiyle
de mücadele etmek zorunda kaldıkları için bir kez daha kendilerini güçsüz bir
konumda buldular. Bu durum, solun hâlâ etkili olduğu, İslamcıların yer edindiği
üniversiteler gibi az sayıdaki kalede derinden hissedildi. Çatışmalar genelde
şiddetli seyretti.
Komünist
partilerin örgütlenmesi, aktivistlerin farkındalık yaratmak, yeni üyeler
kazanmak ve ağlar oluşturmak için kullanabileceği yayınlara dayalı olarak,
genellikle Leninist modeli izledi (Lenin, 1961 [1902]: 114). Son derece
özverili ancak sınırlı sayıda üyeye dayanan Leninist devrimci modelin, kitlesel
bir toplumsal hareket veya parti için gerekli olacak büyük bir işçi sınıfına
(ki bu sınıf, çoğu Arap ülkesinde mevcut değildi) ihtiyaç duymaması gibi bir
avantajı vardı. Bu model, komünistlerin neredeyse sürekli olarak maruz kaldıkları
baskı göz önüne alındığında, bir zorunluluktu.
Diğer
partilerle karşılaştırıldığında, devrimci partinin örgütlenmesi komünistleri
baskı dalgalarına karşı güçlendirdi (Ismael, 2005). Dahası, toplumsal değişim
mücadelesi, işçi ve küçük bir aydın kesimi arasında da etki sahibi olmalarını
sağlayarak, sendikalar ve diğer örgütlerle ittifak ve dayanışma ağları
kurmalarına imkân sağladı. Le Foll-Luciani’nin yazıdığında söylediği gibi,
komünist partiler, MENA bölgesindeki toplumları bölen bazı dini, kimlik, sınıf
ve cinsiyet ayrılıklarını ortadan kaldıran bir buluşma noktası görevi gördüler.
Farklı topluluklardan insanlar, komünist parti hücrelerinde bir araya
gelebildiler. Kadınlar, bu partilerde toplumun geri kalanına göre çok daha
fazla hareket alanı buldular. Bazıları, partiyi bir özgürleşme alanı olarak
gördü, ancak ataerkil yükten kurtulmak hâlâ güçtü (Le Foll-Luciani, 2016;
ayrıca Azza Şarara Beydun ile yapılan röportajı içeren 16. Bölüme bakınız).
Bununla birlikte, örgütlenme yapıları nedeniyle, komünist partiler, küçük ve
köklü değildi. Neticede etkileri, diğer örgüt ve derneklerle ittifak ağları
oluşturma ve genişletme yeteneklerine bağlıydı.
Moskova’dan
gelen talimatlara tabi olan bu örgütsel model, hiyerarşi kurma sürecini ve
parti disiplinini gerekli kılıyordu.[13] Bu durum komünist partilerin Sovyetler’in
çıkarlarıyla çatışabilecekleri durumlarda kendi çerçevelerine ve stratejilerine
sahip olmalarını güçleştiriyordu. Komünist partiler, Sovyet elitlerinin elinde
bir imkân olma haliyle toplumsal seferberliğin öncüsü olma ihtimali arasında
çekiştirilip duruluyorları. Bir imkân ve kaynak olarak KP’ler, hem SSCB’de güç konusunda
süren rekabetin iç dinamiklerine hem de Moskova’nın dış politikasına tabiydiler.
Liderleri, küresel ortodoks komünizmin ortasında ikincil elitler gibi hareket
ediyorları. Seferberlik ve direniş partileri olarak, halkın şikâyetlerine
tercüman oluyor, tepkileri yönlendiriyorlardı. Sorun, iki boyut arasında bir
çelişki olduğunda ortaya çıkıyordu. Bu durumlarda, Sovyetler’in emirlerine
uymayı kabul etmeyen liderlerin ve üyelerin istifası veya ihraç edilmesi
anlamına gelse bile, Moskova’ya bağımlılık genellikle ağır basıyordu. SBKP veya
Komintern’den (1919-1943) gelen talimatlar, her ülkedeki mücadelenin
çıkarlarına aykırı olduğunda, halk desteği, ağlar ve etki son derece zayıfladı,
partiler ittifaklar kurma, dayanışma ve güven oluşturma çalışmalarına yeniden
başlamak zorunda kaldılar.
Komünist
partilerin Arap toplumlarındaki aktivist ve seferber edici etkisi, özellikle
önce milliyetçilikle, sonra da siyasi İslam’la karşılaştırıldığında, sınırlıydı.
Bunun bir göstergesi, yirmilerde İngiliz ve Fransız gizli servislerinin
korkularının Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki komünist varlığını büyütmesidir. Bu
korkular, bölgesel elitler eliyle yeniden üretildi, öyle ki René Gallissot’nun
gözlemlediği gibi, anti-komünizm komünizmi önceledi (Gallissot, 1978: 22). Bu,
komünistlerin ve sürekli baskı nedeniyle çoğu zaman kahramanca bir iradeyle
yürütülen faaliyetlerinin toplumlarında bir etkisi olmadığı anlamına gelmez;
sadece etki, her şeyden önce düşünseldi. Ancak, özellikle seksenlerden
itibaren, MENA bölgesindeki partiler (dünyanın geri kalanında olduğu gibi)
giderek zayıfladı ve bu zayıflama süreci, SSCB’nin dağılması ve solun kriziyle
birleşerek, ortaya beş dinamik çıkarttı:
1.
Üyelerin büyük bir kısmı politik faaliyet yürütmekten vazgeçti;
2.
Bazı rejimlerin kucakladığı partiler zamanla sosyal demokrasiye doğru evrildi;
3.
Liderler ve üyeler, özellikle sivil toplum örgütleri (STK’lar) olmak üzere,
zaman zaman profesyonel olarak, çabalarını dernekler dünyasına ve toplumsal
hareketlere yoğunlaştırdı;
4.
Bazı partiler, altmışlar ve yetmişlerde açılan Yeni Sol yolunu yürümeye devam
etti;
5.
Bazı liderler rejimlere eklemlendi. Fas, eklemlenmenin gücüne dair önemli bir
örnek. Monarşiye destekle başlayan uzun süreç, adım adım rejimin kabulüne ve
hükümetlere katılımına yol açtı. Kitaba bağlı kalıp varlığını sürdürebilen
KP’lerin sayısı çok az. Suriye Komünist Partisi (Bektaş) örneğinde görüldüğü
üzere bu partiler de sınırlı bir alanda hareket edebildiler.
Yetmişlerden
itibaren, özellikle seksenlerin sonlarında, bir dizi solcu aktivist tarafından
tercih edilen bir seçenek olan siyasi mücadelenin STK’laşması, incelenmeyi hak
eden önemli bir süreçtir. Bu seçkide yer alan, Azza Şarara Beydun’un Lübnan’daki
kişisel yolculuğunu aktardığı makale, aktivizmin dernekçilik yoluyla bu yönde
nasıl STK’laştırıldığını ortaya koymaktadır. Genel olarak, komünist gruplar ve
partilerle bağlantılı insan hakları derneklerinin kurulması ve komünistlerin mevcut
derneklere dâhil edilmesi, canlı bir ideolojik tartışmanın ortasında gerçekleşen
bir gelişmeydi. Altmışlarda ve yetmişlerde solcu aktivistler, bölgedeki durum
hakkında bildiriler yayınlayan ve gözlem misyonları gönderen Uluslararası Af
Örgütü gibi öncü insan hakları örgütlerine karşı güvensizliklerini dile getiriyorlardı.
Doğu’da insan haklarının mevcut halini eleştiren bu uluslararası STK’ların
faaliyetleri, çeşitli açılardan şüpheyle karşılanıyordu. Bunlar, Batı’nın SSCB
ve diğer Doğu ülkelerinin sosyalizmini itibarsızlaştırmak için kullandıkları araçları
olarak görülüyorlardı. İddialara göre, bu dernekler siyasetten
arındırılmışlardı. İdeolojik olarak oldukça farklı aktivistlere eşit muamele
ediyorlardı. İnsan hakları ihlallerindeki yapısal faktörleri göz ardı
ediyorlardı. Kültürel, toplumsal ve ekonomik haklar hilafına, politik haklara
ve yurttaş haklarına odaklanıyorlardı. Bununla birlikte, insan hakları ağları
ve çalışmaları, baskıcı ortamlardaki aktivistler için önemli bir kaynak
sağlıyordu. Bu dönemde, başta Birleşmiş Milletler tarafından desteklenen
çeşitli kurallar belgesi, bildirge ve paktlarda sunulan insan hakları dili,
politik kaygılara yönelik bir “minimalist çözüm” olarak benimsenmişti (Eckel
& Moyn, 2013: 105–6). Dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi, bu şüpheler,
seksenlerde dünya genelinde ideolojinin revizyondan geçtiği ortamda silinip
gitti. Farklı davaları savunan örgütlerde görüldüğü üzere, bu insan hakları
derneklerinde de sosyalizm ve/veya Yeni Sol ile ilişkili kesimler farklı yollar
yürüdü, bu süreçte oldukça çeşitli STK’lar ortaya çıktı, politik mücadele ve
ayrışmalar dernekler düzlemine taşındı.
Bu
konuda Fas gayet iyi bir örnek. 1996 yılında Marguerite Rollinde, Fas’taki
insan hakları hareketiyle ilgili çalışmasında, başbakan olmadan bir yıl önce
Abdürrahman Yusufi’nin sarf ettiği sözleri aktarıyor. Ulusal ve uluslararası
insan hakları örgütlerinde önemli bir figür olan Yusufi, Fas İnsan Hakları
Derneği’nin (FİHD) 1989’da Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu veya Arap
İnsan Hakları Örgütü’ne üye olarak kabul edilmemesinin nedenini şöyle açıklıyor:
“Ne var ki, sözlerinin
radikal tonu ve Marksist-Leninist, devrimci referansları, onları [FİHD
üyelerini] rejime saldırmadan insan hakları alanında çalışmak isteyen yeni
aktivistlerin tamamından uzaklaştırdı, STK’ların gözünde insan hakları
savunucuları yerine politik aktivistler gibi görünüyorlardı.”
[Youssoufi, Rollinde, 2002: 276]
Bugünkü
Arap dünyasındaki sol, ister komünist partiden kök alsın isterse almasın,
demokrasi, özgürlük, insan hakları ve sosyal adalete yönelik savunuyu
taleplerinin ve kimliğinin temel bir unsuru olarak benimsemiştir. Bu evrimin
çeşitli nedenleri mevcuttur.
Ellilerde
Stalinizmi, altmışlarda SSCB’yi (Avrupa’da olduğu gibi) sorgulamaya başlayan
bazı teorisyenlere göre, sosyalizm ancak özgürlükle mümkündür. Bazı
teorisyenlerse komünist partiler ile otoriter milliyetçi rejimler arasındaki
ittifakların başarısızlıklarıyla ilişkili pragmatistlerdir. Bu ittifaklar
sadece sosyalizme yol açmakla kalmamış, aynı zamanda küresel kapitalist
sistemdeki rollerini yerine getiren ve komünistleri çok sert bir şekilde
bastıran muhafazakâr diktatörlüklere evrilmiştir. “Demokratik yol”
savunulmuştur.
Bu
gruplardan biri olan Faslı Voie Democratique [“Demokratik Yol”] ilgili
görüşü şu şekilde tanımlamıştır:
“Demokratik Yol’un amacı,
kapitalizme ve insanın insan tarafından sömürülmesine son veren bir toplum
olarak sosyalizmin inşasıdır. Bu yüce amacın, mevcut tarihsel aşamada,
emperyalist hegemonyanın ve onun hizmetindeki egemen sınıflar bloğunun ulusal
kurtuluşu ve demokratik bir toplumun inşası için verilen mücadeleden geçmesi
gerekmektedir. [...] Demokratik Yol, çeşitli mücadele cephelerinde güçlü bir
şekilde mevcuttur: 1) Toplumsal mücadele; 2) İnsan hakları mücadelesi; 3)
Mevcut göstermelik demokrasiyi kınamak, seçim boykotuna aktif olarak katılmak,
kurucu meclis tarafından hazırlanan demokratik bir anayasa temelinde özgür ve
adil seçimler talep etmek suretiyle demokrasi mücadelesi verilmesi.”[14]
Yetmişler
ve seksenlerde tanık olunan “ekmek isyanları”nın, bunun yanında, doksanlarda
Cezayir’deki iç savaşın bastırılmasının ardından MENA bölgesindeki diktatörlük
rejimleriyle mücadele etmenin tek yolunun demokratik değişimleri savunmak
olduğu görülüyordu. Bu açıdan, komünistlerin evrimi, politik İslam içerisinde
yer alan ve çoğunluğu teşkil eden akımların evrimine benziyordu. Nitekim, sol
ve bazı İslamcı gruplar, demokratikleşmeyi, bazı hak ve özgürlükleri savunmak
için ittifaklar kurmayı başardılar; bu ortak eylemler, doksanlardan başlayarak
2011 ayaklanmalarında doruğa ulaşan çeşitli girişimlerde şekillendi.
Cemil
Hilal, günümüz Arap solunun temel değerlerini şu şekilde özetliyor:
“1. Sekülerizm:
Birçok solcu güç, haklı bir değerlendirmeyle, sekülerizmi solcu konum ve
vizyonun belirleyicilerinden biri olarak görüyor. [...] Ancak sekülerizmi
devlet ve toplumu İslamlaştırma politikasına karşı bir unsur olarak öne sürmek,
solun sekülerizmin dine karşı değil, devletin bireylerin dinine müdahale
etmesini ve dini liderlerin dini metinlerin kendi yorumlarını topluma ve
devlete dayatmasını engellemek anlamına geldiğini tam olarak açıklamasını gerekiyor.
[...] Bu anlamda sekülerizm, demokrasi için bir koşuldur.
2. Özerklik: Solun
zayıflamış ve bağımlı bir durumda olduğu söylenebilir. İlk olarak, hem destek
hem de ideoloji açısından Sovyetler Birliği ve uydu devletlerine bağımlıydılar.
Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra bu hareketler, bir anlamda mevcut Arap
rejimlerine bağımlı hale geldiler ki bu da çalışmalarına zarar verdi. Ayrıca,
bölgemizde solun yeniden inşası için en önemli koşullardan biri, mevcut Arap
rejimlerinden, hatta kendilerinden bile bağımsızlaşmasıdır.
3. Ortak Proje Anlayışı:
Arap dünyasındaki sol güçler, Arapların birliği projesini tartışıyorlar. Proje,
Arap dünyasının ortak dilsel, kültürel ve tarihsel unsurlarını, insan
kapasitesini ve çeşitli doğal kaynaklarını temel alıyor. Buna ek olarak, Arap
dünyasını bir araya getiren yeni bir bağ var: küreselleşme çağı.
4. Düşünsel Kimliğe
Karşı Toplumsal Kimliğe Odaklanma: Sol içinde iki eğilim mevcut: Biri,
programında toplumsal kimliğin önceliğine odaklanırken, diğeri düşünsel kimliğe
odaklanıyor. İlki, solun başarısızlığının, gerçekte (tüzüklerinde veya toplumsal
ve politik programlarında değilse bile) muhtelif toplumsal sorunları ihmal
etmesinden kaynaklandığını söylüyor. Öte yandan, ikinci eğilim, solun krizinin,
sol partilerin ve grupların düşünsel geri çekilmesi ve teorik zayıflığı ile
gerçeklikten uzaklaşmasından kaynaklandığını iddia ediyor.”
[Hilal, 2013: 16–19]
Laura
Galián, 15. Bölüm’de altmışlar ve yetmişler kuşağı ile 2011 ayaklanmalarına
katılan gençler arasındaki bağlantıyı ele alıyor. Solun bir bölümünün nasıl
daha ileri gittiğini, yapılandırılmış veya örgütlü parti siyasetine karşı hayal
kırıklığını beslediğini ve kısmen anarşizmden ilham alan otorite karşıtı
fikirleri benimsediğini vurguluyor.
3
SSCB ve MENA Bölgesinde Komünizm
Rus
Devrimi ve SSCB’nin yeni dış politikası, geleneksel sömürgeci güçlere göre
önemli bir gelişmeyi işaret etti: Fransa ve İngiltere’nin dayattığı sömürgeciliğin
ve manda-himaye politikalarının reddi. Bununla birlikte, Stalin döneminde
Moskova’nın komünist partilerle ilişkileri iki temel kurala dayanıyordu:
1.
Dünyanın herhangi bir yerindeki devrimci eylem, SSCB’nin çıkarlarına tabi
olmalıydı;
2.
Batı proletaryasının devrimleri başarıyla gerçekleştirememesi göz önüne
alındığında, emperyalist güçler arasındaki rekabetten yararlanılacaktı
(Claudin, 1975: 387).
Bu
kurallar, duruma bağlı olarak farklı şekillerde uygulamaya konuldular. Bu da
taktiklerde ve çeşitli komünist partilerle ilişkilerde önemli değişiklikler yaşanacağı
anlamına geliyordu, zira her bölge veya ülkedeki taktikler ve çıkarlar
arasındaki çelişkiler gerilimlere ve anlaşmazlıklara yol açıyordu.
Sovyetler
ile bölge ve komünistleri arasındaki ilişki, SSCB’de meydana gelen
değişikliklerle eş zamanlı olarak gelişti. Rodinson gibi yazarlara göre, bu
ilişkide farklı aşamalar belirlemek mümkün (Rodinson, 1972: 85–111):
1.
Ekim Devrimi’nden 1920’ye kadar devrimin sirayet etmesi beklentisi hâkimdi.
Burada temel amaç, ya gerçekleşmeyen ya da başarısız olan ulusal, proleter
devrimleriyle Rus Devrimi’ne yardımcı olmaktı.
2.
Devrimci grevlerin başarısızlığı ve Bolşevik Partisi’ni kontrol eden yönetici
kadrodaki değişiklikler, Joseph Stalin ve Nikolay Buharin tarafından
desteklenen yeni bir politikaya yol açtı: emperyalizme karşı birleşik ulusal
cephe, demokratik anti-emperyalist devrimleri gerçekleştirmek için komünist
partiler ve milliyetçi burjuvaziler arasında kurulacak ittifaklar. Stratejiyi
anti-emperyalist mücadeleye ve milliyetçi ittifaka tabi kılmalarına rağmen,
komünist partiler, toplumsal mücadeleyi terk etmediler; bu da üyelerinin günlük
faaliyetlerine yansıdı.
3.
1920’lerin sonlarında, kapitalizmin istikrara kavuşması ve Çin’deki
milliyetçilerle ittifak politikasının başarısızlığı, burjuvaziye karşı, sınıfa
karşı sınıf siyaseti üzerinden, hain düşmanlar olarak sunulan sosyal
demokratlar da dâhil olmak üzere yeni bir cephe saldırısını esas alan politikaya
yol açtı. Avrupa’da, solun bölünmesi politikası, sağın iktidara yükselişini
mümkün kılan, hatta faşizmin önünü açan bir hataydı. Ancak, solun neredeyse hiç
var olmadığı Arap ülkelerinde, komünist partiler, bir yandan ulusal bağımsızlık
talep ederken, diğer yandan da sınıf söylemi etrafında kendilerini inşa
edebildiler. Bu düzlemde, Mısır’daki Vefd Partisi, Suriye’deki Ulusal Blok ve
Filistin'deki Arap Yürütme Komitesi gibi burjuva milliyetçi hareketlerle çatışma
içine girdiler. Bu durum, kısa bir süre önce savunulan konumlarla tamamen
çelişiyordu.[15]
4.
Reformist solla çatışma politikasının Avrupa’da, bilhassa Almanya’da felâketle
sonuçlanması, 1935’teki Yedinci Kongre’de politikada yapılacak düzeltmeye ve
Halk Cephesi taktiğinin onaylanmasına yol açtı. Faşizmle mücadele ana hedef
haline geldi. Arap dünyasında bu, özellikle Fransız etkisi altındaki ülkelerde
çelişkilere yol açtı. Bir yandan, FKP birlik söylemini ve milliyetçi bileşeni
yeniden canlandırdı. Öte yandan, Stalin de güçlü Fransa politikasına arka çıktı.
Mağrip, Suriye ve Lübnan’da bağımsızlık mücadelesi, bu hedeflerle çatıştı ve
yoğun gerilimlere yol açtı (Rodinson, 1972: 95–100; ayrıca bkz.: Velasco Muñoz,
Le Foll-Luciani ve López García’nın makaleleri). Halk Cephesi politikası, 1939
ile 1941’deki Nazi işgali arasındaki Molotov-Ribbentrop saldırmazlık paktı
paranteziyle kesintiye uğradığında, bu durum, özellikle İngiltere ve Fransa’ya
karşı sömürgecilik karşıtı mücadeleyle birleşmiş olan sınıfa karşı sınıf
söyleminin yeniden üretilmesine yol açtı. Ancak, Haziran 1941’de Alman
ordusunun SSCB’ye girmesinden sonra örgüt, savaş boyunca, hatta 1947’ye dek
süren anti-faşist cephe politikasını benimsedi. Sovyetler’in ABD ve İngiltere
ile ittifakı nedeniyle, komünistler, çabalarını anti-faşist cepheye
yoğunlaştırdılar. Vichy rejiminin kontrolü altında olan Suriye ile Lübnan hariç
her yerde sömürge karşıtı milliyetçiliği arka plana attılar. Bu bölgede
komünist partiler, kurtuluş mücadelesini anti-faşist mücadeleyle
birleştirdiler. İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden iki yıl sonra, Stalin’in
Avrupa’nın istikrarını sağlamak ve nüfuz alanlarının paylaşımına katılmak için
komünist parti faaliyetlerine fren koymasının ardından, Kuzey Amerika’nın
politikaları ve yeni başlayan Soğuk Savaş’ı tanımlayan gerilim, Stalin’in
önceki işbirliğini haklı çıkarmak için kullandığı söylemle çelişen yeni bir dış
politika doktrinini gerekli kıldı. Avrupa politikası ve Sovyet dış politikası
defalarca izlenecek yolu belirledi. Bu seferki sonuç, Andrey Jdanov’un “iki
kamp” doktrini oldu (Claudin, 1975: 387–454).
5.
Jdanov’un doktrinini takiben, kolonilerle ilgili olarak benimsenen toplumsal
devrim anlayışı, bağımsızlık sonrası ortaya çıkan sömürgecilik karşıtı
hareketlerin ve devletlerin Amerikan kampına katılmalarına mani olamadı.
Neticede böylesi bir faaliyet, komünist partilerin yönettiği işçi ve köylülerin
içinden çıkmış liderlere ihtiyaç duyuyordu. Bununla birlikte, milliyetçi ve
sömürgecilik karşıtı söylemin merkeziliği, milliyetçi hareketlere ve partilere
avantaj sağlarken komünistleri zayıflattı. Sonraki birkaç yıl içinde, bu
zayıflık, sömürgecilik karşıtı hareketin büyümesine, (1955 tarihli Bandung
Konferansı’nda görüldüğü üzere) yeni bağımsız devletlerin çoğunun Washington’un
etkisi altına girmemesine, hatta devletlerin Moskova’ya daha da yakınlaşmasına
neden oldu.
6.
Stalin’in ölümünden ve 1956'daki Sovyetler Birliği Komünist Partisi Yirminci
Kongresi'nden sonra, barış içinde bir arada yaşama, onu takip eden yumuşama
doktrinleriyle birlikte Moskova, Arap komünist partilerine ve ideolojik
dayanışmaya olan ilgisini kaybetmeye başladı, Sovyet dış politikasının
ihtiyaçlarına dayalı bir pragmatizme zemin hazırladı. Sovyetler, bazı
rejimlerin komünistlere uyguladığı baskıya bile göz yumdu. Bu yıllarda MENA
bölgesinde meydana gelen değişiklikler (Mısır 1952, Suriye 1954-56, Irak 1958,
Cezayir 1962) bu yaklaşımı kolaylaştırdı (Ismael, 2005: 21-3). İşçi sınıfının
yeterince gelişmediği yerlerde, milliyetçi burjuvazi ve hareketler tarafından
yönetilen bir Ulusal Cephe kurulması gerektiği sonucuna varıldı. Bu,
ittifaklara, hatta boyun eğmeye, milliyetçilerin iktidara gelmesine yol açtı.
Bu durum, yukarıda da belirtildiği gibi, Nasırcıların ve Baasçıların
kendilerini sosyalist olarak göstermeleri ve Moskova’nın rejimlerle ittifakları
sürdürmek için baskı uygulaması nedeniyle kolaylaştı. Joel Beinin’in
sözleriyle:
“Birçok kişi, Arap
dünyasında komünistlerin taşıdıkları umutların, İsrail devletinin kurulmasına
verilen destekle ölümcül bir şekilde ortadan kalktığını iddia ediyor. Uzun
vadede asıl zararı Sovyetler Birliği’nin desteklediği otoriter popülist
milliyetçi rejimlerin yükselişi verdi. 1956’da kendini fesheden Cezayir
Komünist Partisi, 1962’de iktidara geldikten sonra üyelerini Sovyetler Birliği’nin
müttefiki olan Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne katılmaya teşvik etti. Mısırlı
komünistler, hapiste çile çekerken bile Cemal Abdünnasır’ın Arap milliyetçiliği
ve Arap sosyalizmini coşkuyla desteklediler. 1964’te Mısır’daki iki komünist
partisi de dağıldı. Sovyetler Birliği, eski komünist müttefiklerine sırt
çevirdikten sonra bile Irak Komünist Partisi lideri Abdülkerim Kasım’ı kendi
safına çekmeyi bildi. IKP, 1963’te Baas’ın kısa süreli iktidarı sırasında CIA’in
zemin hazırladığı katliamla yok edildi. Yetmişlerde gelindiğinde “Irak ve
Suriye komünistleri, Sovyetler Birliği ile ittifak kurmuş rejimlerin uzantıları
haline geldiler. Sudan Komünist Partisi’nin önderliğinde ve Sovyetler Birliği’nin
desteğiyle gerçekleştirilen 1971 darbesinin başarısızlığı ile birlikte,
komünistlerin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da önemli bir güç elde etme ihtimali de
ortadan kalkmış oldu.”
[Beinin, 2004: 627]
7.
Daha sonra, altmışlarda ve yetmişlerin başını kapsayan, devrimci coşkunun hüküm
sürdüğü dönemde kitaba bağlılık ve Moskova ile olan ilişkileri sebebiyle halen
daha belirli bir odağa bağlı olan komünistler önemli kırılmalara tanıklık etti.
Devrimci dalgaya katılmanın zorluğu, en sadık üye tabanını oluşturan bazı
öğrencileri, aydınları ve profesyonelleri partilerden kopardı. Bunlardan
bazıları, kitaba bağlı komünist partilerden daha otorite karşıtı veya daha
radikal Marksist bir ruha sahip Yeni Sol örgütler meydana getirdiler. Moskova
ve Pekin arasında yaşanan ayrışma, Arap komünist partilerinde de bazı
kırılmalara yol açtı. Ancak Maoist gruplar, her zaman daha küçük ve daha az
etkiliydi (Ismael, 2005: 26). Bu Yeni Sol, Lübnan İç Savaşı, Ürdün ve Lübnan’daki
Filistinli gerillaların yenilgisi ve dağıtılması, baskı, hatta partiler
içindeki teoriye dayalı itirazlar sebebiyle oluşan iç ayrışmalar ve dinamikler
neticesinde kısa sürede desteğini yitirdi (Bardawil, 2016; ayrıca 16. Bölüm’de
yer alan, Azza Şarara Beydun ile yapılan röportaja bakınız). Milliyetçilik,
farklı biçimleriyle, zayıflatıcı ve bölücü bir rol oynadı. Siyasi İslam’ın
varlık kazanmasıyla gelişen gerici bir muhalefet akımı nedeniyle, destek
kitlesindeki erime sonraki yıllarda daha belirgin hale geldi. Seksenlerin sonlarında
ve doksanların başlarında, SSCB dağıldığında, komünist partilerin etkisi zaten
çok sınırlıydı, bu anlamda partilerin sosyal demokrasiye dönüşümü çok zor
olmadı.
8.
Mihail Garbaçov’un perestroykası, bölgedeki komünist partiler üzerinde önemli
bir etkiye sahipti.[16] Bu etkinin görüldüğü koşullarda, dünyanın geri
kalanında da görüldüğü üzere komünist partiler isimlerini değiştirdiler,
milliyetçiliğe yöneldiler (Filistinliler), sosyal demokratlaştılar
(Cezayirliler, Tunuslular), eskinin kitabında yazılı ilkelere yeniden onay
verdiler (Suriyeliler, Ürdünlüler), kısmen yeni değerlendirmelere imza attılar
(Lübnanlılar ve Iraklılar). Genel olarak, tüm bu değişiklikler, kopuşlar ve
karşıt konumlar bağlamında gerçekleşti. Yeni bakış açısının öncüllerinden biri
de politik sistemlerin reformu için bir koşul olarak demokratikleştirilmesiydi.
Bu süreç sayesinde komünistlerin “ilerici” olanlar da dâhil olmak üzere, tüm
partiler, otoriter rejimlere karşı muhalefeti yeniden düşünme imkânına
kavuştular. Aynı zamanda, piyasa ekonomisinin savunulması, neoliberal ve
özelleştirme reformları uygulayan rejimlerle işbirliğini yeniden çerçevelemeye
de yardımcı oldu. Bir kere sosyal demokratlaşma ve STK’laşma yolu açılmıştı. Bu
sürecin iki sonucu oldu: sonrasında (bazı ülkelerde İslamcıların iktidarı ele
geçirme ihtimali karşısında kimi tereddütler yaşansa da) demokratikleşme ve
insan haklarına saygı taleplerine öncelik veren konum daha kolay benimsendi.
Ayrıca partiler, rejimin eline daha kolay geçtiler. Rahatlıkla iç edildiler.
3.1
Rus Devrimi Sonrası Komünizmin Batı Dışına Yayılması
Şüphesiz
ki komünizm, evrensel, milliyetçilik karşıtı bir misyona sahip, halkların en
geniş anlamda özgürleştirilmesini öncelikli gören, Marksizmin teorik
temellerini izleyen ve Batı’da kök salmış endüstriyel kapitalizme dayalı,
insanın insan tarafından ezilmesinin en yüksek ifadesine dayalı bir toplumu
kurtarma programını savunan, özgürleştirici bir ideoloji olarak oluşturulmuştur.
Marx ve diğer devrimci yazarların kölelik, feodalizm ve “Asya” tipi üretim
biçimleri hakkındaki bilinen yorumları, proletaryanın mücadele edeceği baskının
evrimini açıklayan tarihsel bir genel bakış sunmaktadır. Bazı devletlerin henüz
endüstriyel kapitalist üretim aşamasına ulaşmamış olması nedeniyle, bu
mücadelenin rüşeym halindeki örgütlerin içinden hayatta kalanlarla yürütüleceği
açıktı. Ancak bu devrimci mantık, istenmeyen bir sonuç olarak, birincil düşman
olan oligarşik kapitalizmle mücadeleye odaklanan bir görüş ve çabayı, ondan
muzdarip olan sanayileşmiş toplumlara öncelikli gördü. Böylece, özellikle
Avrupa ve Kuzey Amerika haricindeki sanayileşmemiş halkların öncelikleri bir
kenara bırakıldı, bu da özellikle İkinci Dünya Savaşı öncesindeki ilk aşamada
komünizmin yayılmasını engelleyecek bir Avrupamerkezci görüşü ortaya çıkardı.
Aslında,
en azından modernleştirici vizyonuyla, “Avrupamerkezci devrim” olarak
adlandırılabilecek bu görüşün mantığı ve tohumları, ilk büyük komünist devrimde
mündemiçti. Karl Marx ve Friedrich Engels’in tahminlerine rağmen, ilk devrim, sanayileşme
düzeyi yüksek olan Almanya veya İngiltere’de değil, feodal üretim biçimini yeni
geride bırakmış, düşük sanayileşme düzeyine sahip bir ülke olan Rusya’da
gerçekleşti. Bununla birlikte, devrim, yalnızca politik olarak zafer kazanmakla
kalmadı, aynı zamanda Marksist modelin ihtiyaçlarına uyum sağlayan ve dönemin
tarihsel koşullarına az çok adapte olmuş büyük toplumsal kesimlerle buluştu,
gerektiğine bu kesimleri yarattı. 1917 Rus Devrimi, Rusya’da neredeyse hiç var
olmayan büyük sanayide çalışan proleter kitlelerden istifade edemese de
modernleşme projesi ülkedeki sanayileşmeyi tetikledi, Marksizmin çıkarları ve
vizyonuyla tutarlı muazzam bir yaratıcılığı teşvik etti.
Ancak
devrim, ilk çelişkileriyle, tam da yeni doğan Sovyet devletinin sınırları
içinde karşılaştı. Bunlardan biri de sanayi proletaryasının ihtiyaçlarını
karşılamak üzere tasarlanmış sosyo-ekonomik bir projenin, sanayi öncesi bir
topluma nasıl uyarlanacağıydı. Bu proje, en azından sanayileşme düzeyi düşük
olan Rusya’da bir miktar başarıyla uygulanmış olsa da, üretim sistemlerinin aşiret
temelli, ataerkil kültürlere dayandığı, ekonominin her zaman ezilenler ve
ezenler arasındaki bir ilişki olarak algılanmadığı Asya toplumlarında
uygulanması çok daha zor olacaktı. Orta Asya’da, bugün devrim ile geleneksel
toplumsal ortamlar arasındaki kültürel çatışma olarak adlandırılacak olan şeyin
ilk sonuçları görüldü. Bunlar, sadece yeni Sovyet devleti içinde görülen,
Avrupa toplumlarındaki diğer muhalif hareketlerle kıyaslanması zor olan
Basmacılar gelenekçi veya dini unsurlar değildi. Aynı zamanda, genellikle
toplumsal olan ve devrimin yeni düzenlemeleriyle tehdit edilen üretim
sistemlerine dayalı birlik ve kültüre sahip toplumları da içeriyordu. Bu durum,
bölge için önemli sonuçlar doğurdu: Öncelikle, Kazak bozkırlarındaki binlerce
çoban ve Fergana Vadisi’ndeki küçük çiftçiler, geleneksel yaşam biçimlerini
korumak için Çin’e kaçtılar. Ayrıca, devrimden SSCB’nin dağılmasına kadar Orta
Asya cumhuriyetlerini etkileyecek bir toplumsal bölünme yaşandı. Bu
bölgelerdeki komünist partiler, dolayısıyla yönetim, esasen bu toplumların
Avrupalı kesimlerin kontrolüne iken, yerli halk, sistemin dışında gelişti veya
sömürge toplumunun açık bir modeli olan, orijinal toplumlarından kopuk, asimile
olmuş elitler yarattı.
Komünizmin
bu ilk kusuru, hareketin küresel yapısına da yansıdı.[17] Komintern’in 1919’da
düzenlediği birinci kongreye Batı dışı tek komünist parti olarak Japon Komünist
Partisi, Çin ve Kore’den bazı bağımsız delegelerle birlikte katıldı.[18] Dikkatini
Avrupa’nın sorunlarına yoğunlaştıran Komintern, sömürgeleri unutmadı. Ancak
gene de bakış açısı sömürgeler temelliydi. Bu durum, SSCB’nin sonuna dek
gerilimlere yol açacaktı:
“Sömürgelerin nüfusları
eşi benzeri görülmemiş bir ölçüde Avrupa savaşına çekildi. Hintliler, Araplar,
Madagaskarlılar Avrupa kıtasında savaştılar. [...] Sömürgelerin kurtuluşu ancak
ezen ulusların işçi sınıfının kurtuluşuyla mümkün olabilir. [...] Kapitalist
Avrupa, geri kalmış ülkeleri zorla kapitalist girdaba çekti, sosyalist Avrupa,
özgürleşmiş sömürgelerin sosyalist ekonominin düzenli sistemine geçişlerini
kolaylaştırmak için tekniği, örgütlenmesi ve manevi etkisiyle onlara yardım
edecektir. Afrika ve Asya’nın sömürge köleleri! Zafer saati geldi. [...] Avrupa’da
Proletarya Diktatörlüğü, aynı zamanda sizin de kurtulduğunuz saat olacak!”
[Komintern Birinci Kongresi Manifestosu, Mart 1919]
Bu
bakış açısı, o dönemde hâlâ derinden Avrupamerkezci olan Marksist geleneği muhafaza
ediyordu.[19] Daha sonra, Avrupalı olmayan Marksist düşünürler ve o
dönemin kimi Avrupalı isimleri, daha az
Avrupamerkezci görüşlere sahip bir Marksizme ve bu kitabın gösterdiği gibi, Marksizm ile milliyetçilik, kurtuluş
hareketleri, İslam ve benzeri dinamikler
arasındaki ilişkiye dair
tartışmalara giden yolu açacaklardı.
1920’deki
İkinci Kongre, Hindistan, Endonezya, Kore ve ilk kez İran Komünist Partisi’nden
gelen Ortadoğulu temsilcilerin yanı sıra oy hakkı olmayan bir Çin heyetiyle birlikte
hareketin dünya genelinde genişlediğini ortaya koyuyordu. İkinci Kongre’de
alınan konum zaten daha gelişkindi. Sömürgeciliğin kontrolündeki halklara daha
önemli bir rol veriliyordu. Mirsaid Sultangaliyev’i[20] SBKP’deki[21] ve o
dönemde Meksika’da yaşayan Bengalli M. N. Roy’un Komintern’deki etkisi, SSCB’nin
savunmasının ve Avrupa’da devrimin ulaşacağı zaferin aynı zamanda ulusal
kurtuluş ve emperyalizm tarafından ezilen tüm halklarla dayanışmayla da alakalı
olduğunu öne sürüyordu (Claudin, 1975: 248; Young, 2016: 129–30).
Bu
tespit üzerinden Komintern, Eylül 1920’de Bakû’de Birinci Doğu Halkları
Kurultayı’nın düzenlenmesi için çağrıda bulundu. Türk ve İran heyetleri sayıca
epey kalabalıktı. Bazı kaynaklara göre kurultaya üç bazı kaynaklara göre ise
altı Arap heyeti katıldı.[22] Bu, sadece komünistlerin bir toplantısı değildi. Sömürgecilik
karşıtı savaşçılar da kurultaya katıldılar. Sömürgecilik karşıtı milliyetçi
burjuva partileriyle olan ilişkinin, komünist partilerin kurulması ve
desteklenmesinin önüne geçip geçmemesi sorusu gündeme getirildi.
Komünist
partilerin milliyetçi burjuvaziyle işbirliği yapıp yapmaması konusundaki
tartışma, Komintern’in İkinci Kongresi’nde ve Bakû’de zaten gündeme gelmişti.
Lenin işbirliğini savunurken, Roy, mücadelenin amacının her türlü sömürüden
kurtuluş olması gerektiğini, sömürgecilik karşıtı mücadelenin, amaçları itibarıyla
sömürgecilik karşıtı ve toplumsal devrimci olan, ulusal burjuvazinin
zayıflığından yararlanarak köylülüğü özgürleştirmeyi hedefleyen devrimci
partilerce yönetilmesi gerektiğini söylüyordu. Yani Roy’un iddiasına göre ilk
öncelikli görev, komünist partilerin kurulmasının teşvik edilmesi olmalıydı.
İki taraf arasındaki uzlaşma neticesinde, milliyetçilerle işbirliği meselesi,
her ülkenin kendi inisiyatifine bırakıldı (Komintern, 1920a, 1920b; Roy, 1921;
White, 1974; Young, 2016: 131–2). Ancak, iki konum arasındaki gerilim devam
etti ve bölgedeki komünist partileri derinden etkiledi.[23] Gelecekte, bir
Avrupa gücünün ilk kez sömürgecilik karşıtı, devrimci kampta yer alması,
kurtuluş hareketlerine ittifaklar sunması ve komünist partilerin kurulmasını
teşvik etmesi önemli sonuçlar doğuracaktı.
Moskova,
gerçekçi politikayı ve dış politikasına uygun ittifakları öncelikli görse de,
Komintern ve Bakû Kurultayı’nın kuruluşu önemli sonuçlar doğurdu, zira bu adımla
birlikte, Arap ülkelerinde komünist partilerin örgütlenmesine daha fazla yardım
sağlandı. Komintern tarafından 1921’de kurulan Doğu Emekçileri Komünist
Üniversitesi de kadroların yetiştirilmesine ve Sovyetler’in nüfuzunun Avrupa’nın
ötesine yayılmasına yardımcı oldu.[24] Ancak, Ağustos 1920’deki İkinci Kongre’de
bir partinin komünist parti olarak tanınması için belirlenen 21 koşul, aynı
zamanda derin bir sekterliğin ve Moskova’dan gelen kontrolün temellerini de
attı. Fernando Claudín’in tespitiyle:
“21 Şart’ın amacı, işçi
sınıfı hareketinin tarihinde sekterlik ve bürokratik yöntem temelli bir model
oluşturmaktı. [...] Rus Devrimi’ne sempati duydukları için Komintern’e katılmak
isteyen çok sayıda sosyalist ve sendikacı, bilhassa yapı ve çalışma yöntemleri
söz konusu olduğunda, bazı noktalarda onunla aynı fikirde değildi. [...] ‘21
Şart’, tüm bu unsurlara Komintern’in kapılarını kapattı. [...] Aynı zamanda,
kitlelerle hiçbir bağı olmayan çok sayıda unsur, yeni ideoloji karşısında
acemice gösterdiği coşku sayesinde ‘iyi komünistler’ olarak öne çıkmayı bildi.
‘21 Şart’ın etkisiyle sekter ve dogmatik ruh, en başından itibaren komünist
partilerde kendine yol açmaya başladı.”
[Claudin, 1975: 107–8]
Ayrıca,
başından beri Moskova’nın diplomatik ilişkilerinde başvurduğu pragmatizm, ilişkilerin
yürütüldüğü ülkelerdeki örgütlere verilen desteği de etkiledi. Tanınmaya
ihtiyaç duyan SSCB, diğer ülkelerle diplomatik ilişkileri, genellikle müdahale
etmeme ve devrimci örgütleri desteklememe şartıyla birlikte yürütebiliyordu
(White, 1976: 178–80). Devrimci ihtiyaçlar ile Sovyet dış ilişkileri arasındaki
bu gerilim, SSCB’nin sonuna kadar devam edecekti. Birçok durumda, Moskova,
komünistleri baskılayan siyasi rejimlerle ilişki kurmaktan çekinmedi (kitapta
analiz edilen vakalar, bunun bazı örneklerini içermektedir).
Komünizm,
Sovyet devriminin sunduğu örnekliğin işçi sınıfı ve umutlarının gerçekleştiğini
gören aydınlar arasında hayranlık ve özlem uyandırdığı Batı’da hızla yayıldı,
ancak en azından başlangıçta Batı kültür çevrelerinin dışında çok az etkisi
oldu. Yeni Sovyet devleti ise, uluslararası zeminde hareketi büyütme sürecini
örgütlemek için kendisine çok az alan bırakan bir konsolidasyon ve yeniden
yapılanma aşamasının ortasındaydı. Dahası, Leninist dönemin devrimci coşkusu Stalin
ile birlikte yerini diplomatik pragmatizm çağına bıraktı. Devrimin alanını
genişletme fikrinin başlıca savunucusu Lev Troçki, 1925’te güç kaybetmeye
başladı ve 1929’da sürgüne gitti. Stalin ve Buharin’in savunduğu “tek ülkede
sosyalizm” anlayışı, Rapallo Antlaşması (1922) ve Komintern’in 1925’teki
Beşinci Kongre’den sonra genişlemeci stratejisinden vazgeçme kararıyla temsil
edilen oportünist diplomasiye evrildi. İlgili anlayış, ilk elden dünya devrimi
fikrinden vazgeçildiğinin deliliydi. Batı’da zaten kurulmuş olan komünist
partiler, direniş aşamasına ve daha sonra çeşitli halk cephelerine katılım
aşamasına girdi. Dünyanın diğer bölgelerinde ise partiler, ilk oluşum
aşamasında takılıp kaldılar veya büyümek için uygun bir zamanı beklediler.
Fakat bu bekleme sürecinde Moskova’dan gerçek bir destek alamadılar.
Ortadoğu
ve Kuzey Afrika’da komünizm, ideolojinin modern ve Avrupai karakteri ile ilk
başta yayılması beklenen toplumların sömürgeleştirilmiş doğası ve düşük
sanayileşme düzeyi göz önüne alındığında, ciddi çelişkilerle malul bir durumda
başladı. Bölgedeki ilk komünist partiler, tarihsel bir bakış açısıyla bile
anlaşılması zor olan büyük tutarsızlıklarla maluldü (Haslam, 2011: 152–6).
SSCB’nin
varlığının ve MENA bölgesindeki etkisinin ilk aşaması, ancak oldukça sınırlı
bir değerlendirmeye imkân sunuyor. Bir yandan, Batı’dan farklı olarak, Sovyetler’in
çağrısına cevap veren az sayıdaki partinin eli kolu, hem coğrafi hem de toplumsal
açıdan bağlıydı. Bu partileri Ortadoğu toplumlarında istikrarsız örgütler
kurmuşlardı, fakat bir yandan da ilgili yapılar, önemli ölçüde kozmopolit,
entelektüel ve gereğinden fazla sayıda etnisiteye mensup üyelere sahipti. Öte
yandan, ilk coşkudan sonra, özellikle Lenin’in ölümünün ve Troçki’nin
marjinalleştirilmesinin ardından SSCB, Avrupa haricinde işleyen devrimci süreci
büyütmeye yönelik ilgisini yitirdi. Moskova, özellikle Komintern aracılığıyla,
çeşitli Batı ülkelerindeki güçlü partilerin faaliyetleriyle ilgilenmeye devam
etse de, komünist hareketi dünya çapında yayma fikri ivme kaybetti. Ortadoğu ve
Kuzey Afrika bölgesindeki komünist hareketler ile Sovyetler Birliği Komünist
Partisi arasındaki temasların neredeyse tamamı, bu partilerce SSCB’ye
gönderilen heyetler aracılığıyla veya genellikle Komintern’den talimat
istenmesi yoluyla gerçekleşti.
Sosyal
seferberlik ile Moskova’dan gelen talimatları kabul etme zorunluluğu arasındaki
çelişkiler, komünist partilerde çok sayıda gerilime yol açtı. Sudan Komünist
Partisi hariç, bölgedeki partiler, Moskova ile çok yakın bağlarla ortaya
çıkmıştı. Sömürgecilik karşıtı mücadele, milliyetçilik, kapitalist olmayan
kalkınma, devrimci eylem repertuarı vb. gibi teorik tartışmalar, çoğu zaman
Sovyet dış politikasının pragmatik ihtiyaçlarının güdümündeydi, bu da
tutarlılığa mani oldu. Bu durum, komünist partileri zayıflatan, hatta bazı
durumlarda, onların ortadan kaybolmalarına yol açan dolaysız kimi sonuçlar
doğurdu. Örneğin, İsrail’in tanınması gibi nüfusun büyük çoğunluğu için kabul
edilmesi zor olan konumlar savunulmak zorundaydı. Veya yukarıda tartışıldığı
gibi, söylem ve ittifak taktiklerindeki değişiklikler, yerelin gerçekliğine
değil, Moskova’nın ihtiyaçlarına göre şekillendi. Ayrıca, diğer birçok komünist
partide olduğu gibi, Stalinizme ve kamuoyuna yansıyan Sovyetler’e dair kimi
gerçekler neticede yaşanan hayal kırıklığı ve tasfiyeler, partilerdeki üye
sayısını azaltan, bölünmelere ve kopmalara yol açan ayrılıklarla çatışmaları
tetikledi.[26]
3.2
Soğuk Savaş Sırasında Sovyetler’in Ortadoğu’daki Etkisi
İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra, savaş öncesinde varlıkları itibarıyla marjinal olan
Çin, Endonezya, Vietnam, hatta Hindistan’daki komünist hareketler, Japon
yayılmacılığına, dolayısıyla, Asya’daki Avrupa sömürgeciliğine ve geleneksel
baskıcı toplumsal ve ekonomik sistemlere karşı direnişte öncü roller
üstlendiler. 1949’da Çin’de Mao Zedong’un elde ettiği zafer, Kuzey Kore ve
Kuzey Vietnam’daki komünist rejimlerin istikrara kavuşmasını, ayrıca Güneydoğu
ve Güney Asya’da güçlü devrimci hareketlerin ortaya çıkmasını sağladı, bir
yandan da Sovyetler Birliği’nin de yararlandığı yeni bir senaryonun oluşmasını
mümkün kıldı.
Soğuk
Savaş, Sovyetler Birliği’ne, dünyanın dört bir yanında benzer politik grupların
varlığı, faaliyeti, zaman zaman gücüyle birlikte, nüfuz alanını genişletmesi
için yeni fırsatlar sundu. Bunlar, sınırlı ama büyüyen bir toplumsal tabana ve
güçlü bir teorik varlığa sahip, Sovyetler Birliği’nin emirlerine ve Leninist
devrimin ruhuna sıkı sıkıya bağlı eski modeli izleyen partilerdi (Fontana,
2011: 181–90).
Ancak
Sovyetler Birliği, Stalin’in ölümünden sonra, özellikle Cemal Abdünnasır
önderliğindeki 1952 devriminden sonra tutumunu değiştirdi. Artık Moskova,
gücünü tamamen SBKP’ye sadık ve onun kontrolündeki örgütler aracılığıyla
genişletmeye çalışmıyordu. Bunun yerine, sömürgecilik karşıtı mücadeleden doğan
veya özerk bir şekilde ortaya çıkan, kendilerini mutlaka komünist güçler olarak
tanımlamayan yeni yerel hareketlere kapılarını açtı (Ismael, 2005). Başlıca
destekçilerinden biri Nasır olan 1955 Bandung Konferansı, o dönemde “üçüncü yol”
olarak kabul edilen bir zemin oluşturdu: bu zemin, Batı emperyalizmini ve
kapitalizmini kınarken, Sovyet nüfuzundan uzak durma anlayışı üzerine kuruluydu.
Bandung’dan birkaç hafta önce kurulan Bağdat Paktı, Ortadoğu’da doğrudan bir
tehdit olarak görüldü. İngiltere’nin temsil ettiği eski sömürgecilik, hem eski
sömürgeci güçleri hem de bölgedeki Türk nüfuzunu destekleyen yeni Kuzey Amerika
sömürgeciliğiyle güçlerini birleştirdi. Birçok Arap, özellikle Suriyeliler için
bu durum, Suriye’ye ve yeni yeni gelişen pan-Arabizmin kalbine yönelik doğrudan
bir tehdit oluşturuyordu. Bandung’un tarafsızlığı, sömürgecilik karşıtı bir
niyetin ve Üçüncü Dünya’daki egemenlik taleplerinin bir tezahürüydü, ancak aynı
zamanda, genel olarak ve sömürgeci güçlerin aksine, Ortadoğu’da doğrudan bir
tehdit olarak görülmeyen Sovyetler Birliği ile yakınlaşmayı teşvik etmenin bir
yoluydu. Rodinson’un sözleriyle:
“Arap burjuvazisi, belki
de İran ve Türk burjuvazilerinin hissettiği gibi, dış politika düzeyinde
herhangi bir Sovyet tehdidinden etkilenmedi. Yurtiçinde, komünist hareketlerin
neredeyse yalnızca ulusal talepleri vurgulaması onları rahatlattı. [...] Geçmişteki
birçok acı deneyim, İngiltere ve Fransa’nın mümkün olan en kötü şekilde
görülmesine neden oluyordu. Aynı durum, ikincisinin birincisini desteklediği
ölçüde, ABD için de geçerliydi. Öte yandan Sovyetler Birliği, genel olarak Arapların
taleplerinin arkasında duruyordu.”
[Rodinson, 1972: 64]
Dahası,
Sovyetler Birliği, Filistin’deki çatışma sürecine yönelik tutumunda belirleyici
bir değişikliğe gitti. 1948’de Birleşmiş Milletler’in taksim planını
destekledikten ve İsrail devletiyle zayıf bir şekilde yakınlaşmaya başladıktan
sonra Moskova, Tel Aviv’in açıkça ve stratejik olarak Batı’ya yöneldiğinin
farkına vardı. Arap dünyası, tepkisini birlik ve dinamizm üzerinden ortaya
koyarken, özellikle Nasır’ın iktidara gelmesinden sonra, kullanılabilecek
ideolojik ortak bir zemin de sundu. Kremlin, 1956’daki İkinci Arap-İsrail
Savaşı’nda Nasır’ı destekledi, o andan itibaren Tel Aviv ile hiçbir zaman
tamamen bağını koparmadan, İsrail yerine Arap davasını destekledi. 1957’de
Nasır’ın millileştirme adımlarının ve ABD yatırımlarının çekilmesinin ardından
SSCB, Asvan Barajı’nın inşasında işbirliği yaparak “Arap sosyalizmi” ile
işbirliği için bir platform oluşturdu (Alexander, 2005: 43–69).
Sovyetler’in
ittifak kurduğu diğer ülke Suriye’ydi. Bilhassa Şükrü Kuvli’nin başkanlığı
döneminde (1955-1958) Suriye önemli bir müttefik olarak görüldü. 1957’de
Türkiye ve diğer Batı yanlısı ülkelerin Suriye’ye müdahale tehdidi, Nikita Hruşçov’un
protestosuna ve çatışma durumunda Sovyet müdahalesi tehdidine yol açtı. Aynı
zamanda Nasır, işgali önlemek için Suriye’ye Mısır güçlerini konuşlandırdı. Bu
olay, Arap, özellikle Suriye-Mısır dayanışmasını o kadar pekiştirdi ki, ertesi
yıl iki ülke, Sovyet desteğiyle Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC) çatısı altında
birleşti. 1958 ayrıca, Nasırcı güçleri iktidara getiren ve monarşiyi deviren 14
Temmuz Devrimi’ne de tanık oldu (Kamrava, 2005: 72-80). Sovyetler Birliği’nin
bu hareketlerdeki rolü çok önemliydi. Sadece yeni “ilerici” Arap milliyetçi
liderlerini diplomatik olarak desteklemekle kalmadı, aynı zamanda Mısır, Suriye
ve Irak’a cömert teknik ve her şeyden önce askeri destek sundu. Paradoks şu ki,
Nasırcı hükümetler, bu grupların ilgili devrimlerin zaferlerine katkıda
bulunmasına rağmen, Mısır ve Suriye’deki komünist partilerle savaştı, hatta
onlara karşı eyleme girişti. Öte yandan Irak’ta devrimci hükümet, ülkedeki
komünist partinin yeniden yapılanmasına izin verdi, ancak yeni rejimdeki rolü
marjinaldi. Her halükârda tarihsel olaylar, ideolojinin ötesinde bile, Arap
dünyasının Sovyet liderliğiyle özdeşleşmesini büyük ölçüde destekledi. Federal
Almanya Cumhuriyeti 1965’te İsrail ile diplomatik ilişkiler kurduğunda, yeni
Arap devletleri Bonn ile ilişkilerini kesti, Alman Demokratik Cumhuriyeti,
dolayısıyla Doğu bloğu ile diplomatik bir ittifak başlattı. 1967 ve 1973
savaşlarında Batı’nın İsrail’e sunduğu destek, çok sayıda Arap toplumunun
Sovyetler Birliği’ne hayranlıkla korunma isteğinin karışımından oluşan bir
bakış açısıyla bakmasına yol açtı. Bu durum göz önüne alındığında, Kremlin
ihtiyatlı davrandı; en ateşli destekçilerinin iktidarda olmasını talep etmeden
ve yerel liderliğe saygı duyarak hareket etti, ancak aynı zamanda çok takdir
edilen yardım ve korumayı da sunmayı ihmal etmedi. Daha sonra Somali ve Güney
Yemen hükümetleri de Sovyet modelini benimseyecekti.
1961’de
Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin dağılması, ardından, 1963’te Irak ve Suriye’nin
Baasçı gruplar tarafından ele geçirilmesi, SSCB’nin bölgedeki stratejik
varlığında bir değişikliğe yol açmadı. Mahir Sovyet diplomasisi, Ortadoğu’daki
siyasi değişimler sırasında fazla talepte bulunmadı. Komünistler, Nasırcılar ve
Baasçılar arasındaki iç çatışmaları nasıl yöneteceğini biliyorlardı. Moskova’nın
dış politikasına uygun olan ve Kremlin politikasıyla tamamen çelişmeyen
ideolojik bir söylemi savunan her türden hükümete gerekli lojistiği ve
stratejik desteği sundu.
3.3
İdeolojinin Ötesinde: SSCB için Ortadoğu’nun Stratejik Rolü
Arap
sosyalizminin ideolojileri iki büyük güçle tarafsızlık ve bağlantısızlığı
vurgulasa da, bu durum, SSCB’nin bu ülkelerdeki açık politik, diplomatik,
ekonomik, hatta askeri varlığını gizleyemedi. Bu nüfuz alanı, Huari Bumedyen
liderliğindeki 1965 darbesinden sonra Cezayir’e, 1967’de Güney Yemen Halk
Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra Yemen’e, Muammer Kaddafi liderliğindeki
1969 darbesinden sonra Libya’ya, aynı yılki darbeden sonra Somali’ye kadar
uzandı (Primakov, 2009). Sovyet askeri güçleri, 1963’ten beri Tunus’taki Sfaz
ve Bizerta üslerini, ardından, Cezayir limanını aralıklı olarak kullanmıştı.
Dahası, Sovyet donanması, 1971’de Hint Okyanusu’ndaki Yemen’in Sokotra adasında
bir üs kurdu, 1972’den itibaren Somali’nin Berbera limanını, ayrıca Yemen’in
Aden ve Hudeyde liman hizmetlerini kullandı. Doğu Akdeniz’de Moskova, 1971’de
Suriye’nin Tartus ve Lazkiye şehirlerinde askeri üsler kurdu, 1956’dan sonra
Mısır’ın Port Said ve İskenderiye limanlarını kullandı, 1977'den itibaren
düzenli olarak Libya’nın Trablus kentinden faaliyet gösterdi. 1967’deki Altı
Gün Savaşı’ndan sonra, Arap ülkeleri ile SSCB arasında askeri işbirliği arayışı
yoğunlaştı. 1969’da, 1972’de Enver Sadat’ın ayrılmalarını emretmesinden önce,
Mısır’a 15.000 ila 20.000 arasında değişen büyük askeri birlikler gelmeye
başladı. Sovyet güçleri, Nasır’ın ölümünün ardından Mısır’ın yüzünü Batı’ya
çevirdiği dönemde bu ülkeden tümüyle çekilme sürecini resmiyete kavuşturmadan
önce, 1974 ve 1975 yılları arasında o ülkedeki Mersa Matruh’taki askeri
tesisleri kullanmaya devam etti (Kober, 2005).
Sovyet
komünizmine ideolojik olarak en yakın olan devletler olan Somali ve Yemen, SSCB’nin
çöküşü sonrası ayakta duramadı. Güney Yemen, 1990 yılında Kuzey ile birleşme
kararını almak için sosyalist ideolojisini terk ederken, Somali’de 1991’de
gerçekleşen bir darbe, 22 yıldır Moskova’ya sadık olan Cumhurbaşkanı Muhammed
Siad Barre’yi sürgüne gönderdi. Bazı durumlarda, SSCB’nin dağılmasından sonra
ortaya çıkan Rusya, bölgedeki nüfuzunu belirli ölçüde koruyabildi. Rus filosu,
2011’de Kaddafi’nin yıkılışına dek düzenli olarak Libya’nın Trablus limanını
kullandı. Moskova, bugün bile Suriye’de üsler bulunduruyor.[27] Ancak, bölgede
Sovyet komünizminin eski ideolojik etkisinden geriye çok az şey kaldı, hatta
hiçbir şey kalmadı. Sovyet oportünizmi, Soğuk Savaş sırasında Kremlin’in
stratejik vizyonu için sağlam getiriler sağladı. Arap sosyalist rejimlerinin,
tamamı, Bağlantısızlar Hareketi’ni destekleyen tarafsızlık ve anti-emperyalizm
politikalarına rağmen, Sovyetler Birliği, neredeyse her zaman diplomatik destek
alabiliyordu. Bu ülkeler, SSCB’den gelen yoğun ekonomik ve askeri yatırımlardan
faydalanıyor, yukarıda görüldüğü üzere, topraklarında Sovyet birliklerinin
konuşlanmasına sıklıkla izin veriyordu. Buna karşılık, Moskova, Ortadoğu toplumlarına
uyum sağlayan bazı ideolojilere saygı duyuyor, ve her ülkedeki devrimci
süreçlerin sonucu olan güçlü liderliğe izin veriyordu. Sadece marjinal
durumlarda (bölgenin en az etkili ülkeleri arasında yer alan Yemen ve Somali’de)
hükümetler, en azından kısmen, Kremlin’in az çok doğrudan kontrolü altındaki
güçlerce teşkil ediliyordu, bu durumlarda bile Sovyet müdahalesi önemsiz
düzeydeydi. Diğer durumlarda, Moskova’dan gelen direktifleri izleyen,
yerellikte faal olan komünist partiler, SSCB ile ittifak kuran rejimleri
destekliyor veya kendilerini marjinal ve çoğu zaman marjinalleştirilmiş bir
varoluşla sınırlıyorlardı. SSCB’nin zayıflığı, bu tür rejimlerin zayıflığıyla
paralellik arz ediyordu. Şu anda, Suriye ve zaman zaman Sudan ile sınırlı olan
bölgedeki Rus desteği, ideolojik bir gerekçeden yoksundur ve çok farklı
özelliklere sahiptir.
Laura Feliu
Ferran Izquierdo-Brichs
Francesc Serra
[Kaynak:
Communist Parties in the Middle East: 100 Years of History, Yayına Hz.: Laura
Feliu ve Ferran Izquierdo-Brichs, Routledge, 2019, s. 1-28.]
Dipnotlar:
[1] İran: Adalet Partisi (Fırkaye Adalet) (1917); İran Komünist Partisi (1920);
İran Tude Partisi (1941); Filistin: Sosyalist İşçi Partisi (1919–1922); Filistin
Komünist Partisi (1922–1923)/Filistinli Kommünist Partisi (1922–3), her ikisi
de Filistin Komünist Partisi altında birleşti (1923); Türkiye Komünist Partisi (1920);
Cezayir Komünist Partisi (1920’de Fransız Komünist Partisi’nin uzantısı olarak
kurulan parti 1936’da ondan ayrıldı); Mısır Komünist Partisi (1921; 1975); Suriye–Lübnan
Komünist Partisi (1925), Lübnan’ın bağımsızlığı sonrası parti bölündü, Lübnan
KP’si ile Suriye KP’si kuruldu (1944); Irak Komünist Partisi (1934); Tunus Komünist
Partisi (1934 öncesinde Fransız KP’sine bağlı Tunus Federasyonu idi (1920); Fas
Komünist Partisi (1943); Sudan Komünist Partisi (1946); Ürdün Komünist Partisi
(1948); Suudi Arabistan: Ulusal Yenilenme Cephesi (1954); Ulusal Kurtuluş
Cephesi (1958); Suudi Arabistan Komünist Partisi (1975); Bahreyn: Ulusal
Kurtuluş Cephesi (1955); Yemen: Halkın Demokratik Birliği (1961).
[2]
Bölgedeki komünist partileri ele alan az sayıda çalışma var: Tarık Y. İsmail’in
(2005), Kerim Mürüvvet’in ve Samir Amin’in (2006) çalışmaları en önemlileri.
Fadi A. Berdevil’in kitabı (2010) hareket içindeki önemli kimi isimlerin kişisel
ve düşünsel yolculuklarının izini sürüyor.
[3]
Bu analize dair bakış açısıyla ilgili kapsamlı bir aktarım için bkz.: Izquierdo
Brichs, 2008; Izquierdo-Brichs & Lampridi-Kemou, 2013; ve Izquierdo-Brichs
& Etherington, 2017.
[4]
Michal Kalecki bu perspektifini Kuzey Amerika ekonomisinde büyük şirket
sermayesiyle rekabet sürecinde “silahlanmacı emperyalist yapının oynadığı role
dair analiziyle birlikte sunuyor (Kalecki, 1972: 90–4, 109–12. Sonrasında Jonathan
Nitzan ve Shimshon Bichler, şu çalışmada farklılaşmış birikim kavramını
geliştiriyor: Nitzan & Bichler, 2002.
[5]
Bkz.: Benford & Snow, 2000; Williams, 2004.
[6]
Bkz.: Lenin, 1961 [1902]; Tarrow, 1998.
[7]
Arap dünyasındaki komünist partilerin (KP) üye sayısı hiçbir zaman yüksek
olmamıştır. Kaynak gösterme gereği duymayan Walter Laqueur, ellilerin
ortalarında İran hariç KP’lerin üye sayısının birkaç bini asla aşmadığını
söylüyor. Laqueur’a göre, KP’lerin üye sayısı yaklaşık olarak şu şekildeydi:
Mısır 7.000-8.000; İsrail 4.000-5.000; Lübnan 8.000-10.000; Suriye 10.000;
Ürdün 1.000-2.000; Irak 3.000-5.000; Sudan 1.000-1.500; Türkiye 3.000 (Laqueur,
1956: 276). Halpern, Kuzey Amerika kaynaklı istihbarat raporlarına dayanarak
1963 için şu rakamları vermektedir: İran’da Tude’nin üye sayısı 1953’te
40.000-80.000’den 1963’te 2.000’in altına düşmüştür; Suriye’de 1.500; Irak,
Mısır, Tunus ve Fas’ta ise her birinde yaklaşık 1.000 üye bulunmaktadır
(Halpern, 1963: 169). Bununla birlikte, hem Halpern hem de diğer yazarlar, KP’lerin
etkilerinin üye sayılarının gösterdiğinden daha büyük olduğunu dile
getirmektedirler (Ismael, 2005).
[8]
Gramsci, 1971: 58. Dönüşümcü müdahale, alt sınıfa mensup toplumsal grupların
potansiyel liderlerini kendi saflarına çekmek için çalıştı. Genel manada
dönüşümcülük (transformismo), potansiyel olarak tehlikeli fikirleri,
baskın koalisyonun politikalarına uyarlayarak özümseme ve evcilleştirme
stratejisi olarak hizmet edebilir” (Cox, 1983: 166-7).
[9]
Bkz.: Beinin, 1987; Gresh, 1989: 393; ve Azaola-Piazza, Franzén, Ishiyama,
Velasco Muñoz ve İbrahim’in bu kitaptaki makaleleleri.
[10]
Kaçınılmaz olarak ortaya çıkan bu dinamik iktidar sosyolojisi üzerinden analiz
ediliyor. Bkz.: Izquierdo Brichs, 2013; Izquierdo-Brichs & Etherington,
2017; Feliu & Izquierdo Brichs, 2016; Lampridi-Kemou, 2012; Farrés
Fernández, 2012.
[11]
Şu çalışmalar rantiyeci devletleri iktidar sosyoloji üzerinden analiz
ediyorlar: Izquierdo Brichs, 2007 ve Izquierdo-Brichs & Lampridi-Kemou,
2013.
[12]
Bu tartışmayla ilgili olarak bkz.: Luz Gómez García’nın makalesi, ayrıca bkz.:
Rodinson, 1972.
[13]
Komünist partilerin yapısı ve disiplini, Enternasyonal’e katılmadan önce kabul
etmek zorunda oldukları “21 Şart” ile güvence altına alınmıştı. Örgütsel açıdan
12 ve 13. maddeler açıktı: “12. Komünist Enternasyonal’e mensup partiler,
demokratik merkeziyetçilik ilkesi temelinde kurulmalıdır. Mevcut şiddetli iç
savaş çağında, komünist parti, ancak mümkün olduğunca merkeziyetçi bir şekilde
örgütlenirse, içinde demir disiplin hüküm sürerse ve parti üyeliğinin güveniyle
desteklenen parti merkezi, en geniş hak ve yetkilere, en kapsamlı yetkilere
sahip olursa görevini yerine getirebilir. / 13. Komünistlerin yasal olarak
çalışmalarını yürütebildikleri ülkelerdeki komünist partiler, parti içindeki
küçük burjuva unsurlarından sistematik olarak arındırmak için zaman zaman parti
örgütlerinin üyelerini tasfiye etmelidir (yeni üyeler kaydetmelidir)” (Komünist
Enternasyonal, 1920c).
[14]
‘Présentation d’Annahj Addimocrati’, Archive
(erişim tarihi: 23 Mart 2018).
[15]
1928’de düzenlenen Altıncı Komintern Kongresi, burjuva milliyetçi partilerine mesafe
koydu: “23. [...] Dolayısıyla, günümüz koşullarına uyarlanmış doğru komünist
taktikler aracılığıyla, Hindistan, Mısır, Endonezya ve benzeri kolonilerdeki
emekçi kitlelerin burjuva partilerinin etkisinden kurtulmalarına yardımcı olmak
gerekmektedir. [...] / 37. Mısır’da Komünist Parti, ulusal harekette önemli bir
rol oynayabilecektir, ancak yalnızca örgütlü proletaryaya dayanırsa. [...]
Mısır’daki sendikal hareket için şu anda en büyük tehlike, burjuva
milliyetçilerinin işçi sendikalarının kontrolünü ele geçirmesidir. Onların
etkisine karşı kararlı bir mücadele yürütülmeden, işçiler örgütlenemez. Geçmişte
Mısırlı komünistlerin temel kusurlarından biri, yalnızca kent işçileri arasında
çalışmış olmalarıdır. Tarım sorununun doğru bir şekilde ortaya konması, geniş
tarım işçisi ve köylü kitlelerinin devrimci mücadeleye kademeli olarak dâhil
edilmesi ve bu kitlelerin örgütlenmesi, parti için en önemli görevlerden birini
oluşturmaktadır. / 38. Kuzey Afrika’daki Fransız sömürgelerinde komünistler,
işçi ve köylülerin mücadele bloğunun oluşturduğu tutarlı ve net platformda
gerçek devrimci unsurları birleştirmek için, halihazırda var olan tüm
ulusal-devrimci kitle örgütlerinde çalışmaya devam etmelidirler. [...] Devrimci
proletaryanın önder rolünü garanti altına almak gerekmektedir. [...] Tarım
sorununda, köy halkının artan nefretini yönlendirebilmek gereklidir. [...] Her
bir ülkedeki komünist örgüt, öncelikle kendi işçilerini saflarına çekmeli,
onlara karşı her türlü ihmalkar tutuma karşı mücadele etmelidir. Comintern,
Sixth Congress (17 Temmuz–1 Eylül 1928), Theses on the Revolutionary Movement
in the Colonies and Semi-Colonies, RD.
[16]
Bkz.: Jaber, 1998.
[17]
Sömürge sorununun Komintern’de nasıl ele alındığına dair bir analiz için bkz.:
Claudin, 1975: 242–71.
[18]
Devrimin ilk yıllarında SSCB Arap dünyasını öncelikli görmedi, bu bölgeye dair
tutarlı bir politika geliştirmed (El-Amin, 1996: 39–44).
[19]
Bu tartışmayla ilgili olarak (diğer çalışmalar yanında) bkz.: Said, 1979;
Turner, 2014 [1978]; Molyneux & Halliday, 1984; Ahmad, 1994; Achcar, 2013a;
Young, 2016.
[20]
Sultangaliyev, Almanya ve Macaristan’daki devrimci başarısızlıkların ardından
şu yorumu yaptı: “Bu ne kadar üzücü olsa da, Sovyet Rusya ile Doğu arasında
doğru ilişkilerin kurulması konusunda aldığımız tüm önlemlerin, yakın zamana
kadar, çok tesadüfi ve geçici nitelikte olduğunu kabul etmeliyiz. [...] Mecburen
de olsa, Doğu’nun katılımı olmadan uluslararası toplumsal devrimi
gerçekleştirmemizin imkânsız olduğu gerçeğini kabul etmeliyiz” (Sultan-Galiev,
1982 [1919]: 5-6).
[21]
Sultangaliyev ve SBKP’ye göre, SSCB içinde cumhuriyetler haline gelecek olan,
Rusya’ya komşu Müslüman bölgelerle kurulacak ilişkiler çok önemliydi, ancak bu
ilişki, kaçınılmaz olarak Doğu’ya yönelmeyi gerekli kılıyordu.
[22]
‘Baku Congress of the Peoples of the East: Composition of the Congress by
Nationalities’, MIA.
[23]
Marksizmin farklı aşamalarındaki evrimcilik tartışmasıyla bağlantılı olan bu
tartışma, altmışların sonlarındaki solcu kopuşların merkezinde yer alacaktı.
Guirguis, bölümünde bu konuda Sosyalist Lübnan’ı örnek gösteriyor: “Belki de
evrimciliğe dayanan en önemli görüş, komünist partinin mücadele ettiği toplumun
tarihi gerekli tüm aşamalardan, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm aşamalarından
geçmediği için ulusal burjuvazinin desteğinin alınmasını savunan görüştür. Manifesto’nun
bu düşünce tarzını hiç benimsemediği açıktır" (Socialist Lebanon (Lübnanü’l-İştiraki),
1969).
[24]
Örneğin, 1936’dan 1995’e kadar Suriye Komünist Partisi sekreteri olarak faaliyet
yürüten Halid Bektaş, Filistinli Muhammed Necati Sıtkı ve 1941’den 1949’da
hapishanede ölene dek Irak Komünist Partisi sekreteri olarak çalışacak olan
Yusuf Selman Yusuf (Fahad).
[25]
Epey eski zamanlara dayanan birçok örnek mevcut. 1921 gibi erken bir tarihte,
İran’da Rıza Pehlevi (1921), Türkiye’de Mustafa Kemal (1921), Afganistan’da
Kral Emanullah (1921) ile ilişkiler kurulmuştur (El-Amin, 1996: 32–3).
[26]
Örneğin, Stalinizm, Suriye-Lübnan Komünist Partisi’nde meydana gelen ve
partinin işçiler arasındaki etkisini artıran lider Fuad Şemeli’nin ihraç
edilmesiyle sonuçlanan ayrılıklarda önemli bir rol oynamıştır.
[27]
Rusya, 2015’ten beri Suriye'deki üslerini Esad rejimini desteklemek için büyük
ölçüde kullandı ve bu konuda büyük askeri ve stratejik başarılar elde etti.
Kaynakça:
Achcar, G. (1972) “Foreword”. Yh.: Rodinson (Yh.), M. Marxisme et monde
musulman içinde. Paris, Éditions du Seuil.
Achcar,
G. (2013a) Marxism, Orientalism, Cosmopolitanism, Londra, Saqi.
Achcar,
G. (2013b) The people want: a radical exploration of the Arab uprising,
Berkeley, University of California Press.
Ahmad,
A. (1994) In theory: Classes, nations, literatures, Londra, Verso.
Alexander,
A. (2005) Nasser, Londra, Haus Publishing.
Ali,
T. (2009) The Idea of Communism, Londra, Seagull.
Bardawil,
F. A. (2010) When All This Revolution Melts into Air: The Disenchantment of
Levantine Marxist Intellectuals, New York, Columbia University Press.
Bardawil,
F. A. (2016) “Theorising Revolution, Apprehending Civil War: Leftist Political
Practice and Analysis in Lebanon (1969–1979)”, LSE Middle East Centre Paper
Series, 16 Ekim.
Beblawi,
H. & Luciani, G. (Yh.) (1987) The Rentier State, Londra, Croom Helm.
Beinin,
J. (1987) “The Communist Movement and Nationalist Political Discourse in
Nasirist Egypt”. Middle East Journal, 41, 4.
Beinin,
J. (2004) “Communism in the Middle East: Origins of Middle Eastern Communism”, Mattar,
P. (Yh.), The Encyclopedia of the Modern Middle East and North Africa, 2.
Baskı, Detroit, MI, Thomson-Gale.
Benford,
R. D. & Snow, D. A. (2000) “Framing Processes and Social Movements: An Overview
and Assessment”. Annual Review of Sociology, 26.
Césaire,
A. (18 Nisan 2008 [24 Ekim 1956]) “Lettre à Maurice Thorez. Paternalisme et
fraternalisme”, Les mots sont importants, LMSI.
Claudin,
F. (1975) The Communist Movement: From Comintern to Cominform, New York,
Monthly Review Press, 1.
Comintern
(1920a) Minutes of the Second Congress of the Communist International.
Fifth Session. 28 Temmuz, MIA.
Comintern
(1920b) Minutes of the Second Congress of the Communist International. Fourth
Session. 25 Temmuz, MIA.
Comintern
(1920c) Minutes of the Second Congress of the Communist International. Seventh
Session. 30 Temmuz, MIA.
Cox,
R. W. (1983) “Gramsci, Hegemony and International Relations: An Essay in Method”.
Millennium, 12, 2.
Duboc,
M. (2011) “Egyptian Leftist Intellectuals’ Activism from the Margins:
Overcoming the Mobilization/Demobilization Dichotomy”. Beinin, J. & Vairel,
F. (Yh.), Social Movements, Mobilization, and Contestation in the Middle
East and North Africa, Stanford, CA, Stanford University Press.
Eckel,
J. & Moyn, S. (Yh.) (2013) The Breakthrough: Human Rights in the 1970s,
Philadelphia, PA, University of Pennsylvania Press.
El-Amin,
M. N. (1996) “The Role of International Communism in the Muslim World and in
Egypt and the Sudan”. British Journal of Middle Eastern Studies, 23, 1.
Farrés
Fernández, G. (2012) “Poder y análisis de conflictos internacionales: el
complejo conflictual”. Revista CIDOB d’afers internacionals, 99.
Feliu,
L. & Izquierdo-Brichs, F. (2016) “Estructura de poder y desafíos populares.
La respuesta del régimen marroquí al movimiento 20 de febrero”. Revista de
Estudios Políticos, 174.
Fontana,
J. (2011) Por el bien del imperio. Una historia del mundo desde 1945,
Barselona, Ediciones de Pasado y Presente.
Gallissot,
R. (Yh.) (1978) Mouvement ouvrier, communisme et nationalismes dans le monde
arabe, Paris, Les Editions ouvrières.
Gramsci,
A. (1971) Selections from the Prison Notebooks, Yayına Hz.: Quinton
Hoare ve Geoffrey Nowell Smith, New York, International Publishers.
Gresh,
A. (1989) “The Free Officers and the Comrades: The Sudanese Communist Party and
Nimeiri Face-To-Face, 1969–1971”. International Journal of Middle East
Studies, 21, 3.
Grosfoguel,
R. (2008) “Hacia un pluri-versalismo transmoderno decolonial”. Tabula Rasa,
9.
Halpern,
M. (1963) Politics of Social Change: In the Middle East and North Africa,
Santa Monica, CA, Rand Corporation, Rand.
Hanieh,
A. (2013) Lineages of Revolt: Issues of Contemporary Capitalism in the
Middle East, Şikago, IL, Haymarket Books.
Haslam,
J. (2011) Russia’s Cold War: From the October Revolution to the Fall of the
Wall, New Haven, CT, Yale University Press.
Hilal,
J. (2013) “Introduction: On the Self-Definition of the Left in the Arab East”, Hilal,
J. & Hermann, K. (Yh.), Mapping of the Arab Left: Contemporary Leftist
Politics in the Arab East, Ramallah, Rosa Luxemburg Stiftung Regional
Office Palestine.
Ibn
Jaldún (1987 [1382]) Introducción a la historia universal (Al-Muqaddimah),
México, DF, Fondo de Cultura Económica.
Ismael,
T. Y. (2005) The Communist Movement in the Arab World, Londra,
Routledge.
Izquierdo-Brichs,
F. (2007) “Poder y Estado rentista en el mundo árabe”. Revista de Estudios
Internacionales Mediterráneos, 2.
Izquierdo-Brichs,
F. (2008) Poder y felicidad. Una propuesta de sociología del poder, Madrid,
La Catarata.
Izquierdo-Brichs,
F. (Yh.) (2013) Political Regimes in the Arab World, Abingdon,
Routledge.
Izquierdo-Brichs,
F. & Etherington, J. (2017) Poder global. Una mirada desde la Sociología
del Poder, Barselona, Bellaterra.
Izquierdo-Brichs,
F. & Lampridi-Kemou, A. (2013) “Sociology of power in today’s Arab world”. Izquierdo-Brichs,
F. (Yh.), Political Regimes in the Arab World, Londra, Routledge.
Jaber,
F. A. (1998) “La perestroïka et les partis communistes arabes”. La pensée,
313.
Kalecki,
M. (1972) The Last Phase in the Transformation of Capitalism, New York,
Monthly Review Press.
Kamrava,
M. (2005) The Modern Middle East: A Political History since the First World
War, Berkeley, CA, University of California Press.
Kober,
A. (2005) “Great-Power Involvement and Israeli Battlefield Success in the
Arab-Israeli Wars, 1948–1982”, Journal of Cold War Studies, 8, 1.
Lampridi-Kemou,
A. (2012) Egypt’s National Interest: A ‘Sociology of Power’ Analysis,
Dret Públic i CC. Historicojurídiques, Barselona, Universitat Autònoma de
Barcelona.
Laqueur,
W. (1956) Communism and Nationalism in the Middle East, Londra,
Routledge.
Le
Foll-Luciani, P.-J. (2016) ‘“J’aurais aimé être une bombe pour exploser”. Les
militantes communistes algériennes entre assignations sexuées et subversions
des rôles de genre (1944–1962)’. Le Mouvement social, 2.
Lenin,
V. I. (1961 [1902]) “What Is to Be Done?”. Collected Works, Moskova,
Foreign Languages Publishing House.
Mañé,
A. & de la Cámara, C. (2005) “Rusia: ¿hacia una economía
petrolero-rentista?’. Revista de Economía Crítica, 3.
Molyneux,
M. & Halliday, F. (1984) “Marxism, the Third World and the Middle East”.
MERIP Reports, 120.
Mroué,
K. ve Amin, S. (2006) Communistes dans le monde arabe, Paris, Le Temps
des Cerises.
Nitzan,
J. & Bichler, S. (2002) The Global Political Economy of Israel, Londra,
Pluto Press.
Primakov,
Y. (2009) Russia and the Arabs: Behind the Scenes in the Middle East from
the Cold War to the Present, New York, Basic Books.
Rodinson,
M. (1972) Marxisme et monde musulman, Paris, Éditions du Seuil.
Rodinson,
M. (2015 [1972]) Marxism and the Muslim World, Londra, Zed Books.
Rollinde,
M. (2002) Le mouvement marocain des droits de l’Homme: entre consensus
national et engagement citoyen, Paris, Karthala Éditions.
Roy,
M. N. (1921) “Theses on the Eastern Question”. 12 Temmuz 1921, MIA.
Said,
E. (1979) Orientalism, New York, Vintage.
Shariati,
A. (1980) Marxism and Other Western Fallacies: An Islamic Critique,
Berkeley, CA, Mizan Press.
Shariati,
A. (1982) Histoire et Destinée, Paris, Sindbad.
Socialist
Lebanon (Lübnanü’l-İştiraki) (1969) ‘Madkhal li qira’at al-bayan al-shuyu’i
(Introduction to reading the communist manifest’. Dirasat ‘arabiyya, 5,
7.
Sultan-Galiev,
M. (1982 [1919]) “The Social Revolution and the East”. Review (Fernand
Braudel Center), 6, 1.
Tarrow,
S. (1998) Power in Movement: Social Movements, Collective Action and
Politics, New York, Cambridge University Press.
Turner,
B. S. (2014 [1978]) Marx and the End of Orientalism, Abingdon,
Routledge. White, S. (1974) “Communism and the East: The Baku Congress, 1920”. Slavic
Review, 33, 3. Türkçesi: İştiraki.
White,
S. (1976) “Colonial Revolution and the Communist International, 1919–1924’. Science
and Society, 40, 2. Türkçesi: İştiraki.
Williams,
R. H. (2004) “The Cultural Contexts of Collective Action: Constraints,
Opportunities, and the Symbolic Life of Social Movements”, Snow, D. A., Soule,
S. A. & Kriesi, H. (Yh.), The Blackwell Companion to Social Movements,
Londra, Blackwell.
Young, R. (2016) Postcolonialism: An Historical Introduction, Oxford, Blackwell.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder