Günümüzde
emperyalizme karşı verilen mücadelelerin önemli bir kısmı, en yoğun biçimleri,
Marksizmin himayesi altında değil, dini veya ulusal devrimci gelenek gibi başka
bir devrimci gelenek tarafından yürütülmektedir. Çin ve Küba, bu konuda önemli
istisnalardır.[1]
İstisnadır
ama gene de şunu söylemek gerekmektedir. Marksizm, Çin ve Küba’da bir biçimde
yerele ait geleneklerle eklemlenmiştir. Çin’de Marksizm “Çin’e has özelliklere
sahip sosyalizm” doktrini, Küba’da ise José Martí’nin çok yönlü mirasının
önemli ölçüde etkilediği Marksizm biçimini almıştır.
Bu
tür yerel geleneklerin neredeyse tüm başarılı devrimlerde oynadığı merkezi rol,
Marksizmin o geleneklerle ilişkisini nasıl kavramamız gerektiği ve bu ilişkinin
kavranmasında geçmişte ve günümüzde yapılan hataları nasıl düzeltmemiz
gerektiği sorusunu gündeme getiriyor. Bu soru, aktif ve tefekkürcü
Marksizm meseleleriyle ve Avrupamerkezciliğinin çok yönlü, maddi ve yapısal
sorunuyla bağlantılı olarak, çağımız için çok önemli bir sorudur. Çünkü bu
ilişkinin kavranma biçiminde yapılacak her türden hata, günümüzdeki devrimci
projeleri ketleyecek, aynı zamanda Marksizmin en aktif olduğu yerlerde, yani
Küresel Güney bağlamında, gerçekte var olan kullanımını hafife almamıza neden
olacaktır.
Tüm
bu nedenlerden dolayı, bu makale, bir yandan Marksist teori ile diğer yandan
yerel gerçeklikler ve mücadele gelenekleri arasındaki ilişkiye dair yaygın
yanlış anlamaları ele alıp düzeltmeyi amaçlamaktadır. Konu, Teodor Shanin ile
John Bellamy Foster gibi yazarlar tarafından zaten o kıymetli çalışmaları
dâhilinde bir şekilde incelenmiştir. Söz konusu yazarlar, kabaca aynı sorunlar
kümesine atıfta bulunmak için “yerel devrimci gelenekler” terimini
kullanmaktadırlar.[2]
Burada
ben, Perulu Marksist José Carlos Mariátegui örneğine odaklanıyorum,
Mariátegui’nin çalışmalarında somutlaşan, yerel bileşenler ile Marksist
bileşenler arasındaki ilişkiye dair derinlikli diyalektik anlayışın, sadece Marksizmin
Avrupa harici birçok ülkede nasıl işlediğini kavramak değil, aynı zamanda orada
nasıl daha başarılı bir şekilde katkıda bulunabileceğini kavramak için de
gerekli olduğunu savunuyorum.
Temel
iddiam şu: Marksist bileşenlerle yerel bileşenler arasındaki ilişkiye dair tümüyle
diyalektik ve pratiğe dayalı anlayış sayesinde, Küresel Güney’deki Marksizmin,
Küresel Kuzey’de işleyen Marksizmin sadece bir “küçük kardeş”i olmaktan çok
uzak olduğunu görebileceğiz. Bilâkis: “Kuzey’in Marksizmi” olarak
adlandırılabilecek şey genelde alabildiğine yerel biçimler alırken, Küresel
Güney’in Marksizmi, Karl Marx ve Frederick Engels’in kurduğu devrimci teorinin
daha hayati ve daha evrensel bir biçimidir.
Marksizmin
İlk Zaferi Latin Amerika Pratiğinde Nasıl Karşılandı?
1894’te
Moquegua'da doğan Mariátegui, Marx ve Engels’in daha evvelden Latin Amerika’ya parça
parça ve düzensiz bir şekilde sızdığı Latin Amerika’da gerçek anlamda kök
salmaya başladığı kritik bir tarihi momente tanıklık etti. Bu, Ekim Devrimi’nin
yol açtığı şok dalgalarının Latin Amerika’ya ulaştığı, komünist partilerin ilk
kez orada kurulduğu dönemdi. Kübalı örgütçü ve teorisyen Julio Antonio Mella
ile birlikte Mariátegui, bu oluşum döneminde Marksizmin en özgün Latin
Amerikalı savunucusu, yorumcusu ve destekçisi olarak öne çıkar.
V.
I. Lenin yanında aynı dönemin insanı olan Antonio Gramsci gibi Mariátegui de
Marksizmi somut bir ulusal durumla (ve bizce içsel bir uygarlık projesiyle)
bütünsel manada temas ettirmesiyle yücede duran bir isimdir. Mariátegui kısa
bir ömür sürdü ve 35 yaşında öldü. Bununla birlikte, çok sayıda eser kaleme
aldı. Peru Gerçekliği Üzerine Yedi Yorumlayıcı Deneme (1928) gibi önemli
eserler üretti, birçok dergi kurdu, hem Peru Komünist Partisi’nin hem de Peru
Genel İşçi Konfederasyonu’nun kurulmasına katkıda bulundu.[3]
Burada
ele alınan temel soru, Marksizmin yerel somut durumlar ve mücadele
gelenekleriyle ilişkisidir. Bununla birlikte, Mariátegui’nin bu ilişkiye dair
son derece diyalektik anlayışına geçmeden önce, vurguladığı ve savunduğu
Marksist teorik pratiğin önemli bir özelliğini vurgulamakta fayda var. Bu
özellik, Marksizmin Küresel Güney’deki kalıcı canlılığını açıklamaya yardımcı
olacak.
Mariátegui,
tüm devrimciler gibi aydınların da “halktan kopuk, tek başına, sağa sola
dağılmış halde” yaşayamayacaklarını, “kolektif eylem içindeki yerlerini kabul
etmeleri” gerektiğini ısrarla dile getiren bir isimdi.[4] Mariátegui’nin
görüşüne göre kafa emeği, mücadele ve devrimci pratikten ayrılamazdı. Bu
ilkeyi, fikirlerine “canını akıttığını” söyleyerek özlü bir şekilde dile
getiriyordu.[5] İlgili yönelim, sadece Mariátegui’ye has değildi. Küresel Güney
Marksizminin tamamında karşılık buldu, zira Mao Zedong ve Ho Chi Minh’den Che
Guevara, Fidel Castro ve Amílcar Cabral’a kadar birçok isimde somutlaştığı
biçimiyle devrimci faaliyet, en yoğun olarak orada yürütülmüştü.
Elbette,
Marx ve Engels de kendi zamanlarında aynı şeyi yaptılar. Hem teorisyen hem
de aktif devrimciydiler. Ancak, yüz yılı aşkın bir süredir devrimci
mücadele esas olarak Küresel Güney’de var olduğundan, teorik ilişki devrimci
mücadeleyle esas olarak bu bağlamda kuruldu, bu da Marksizmin “Cenubi Suret”i
diyebileceğimiz şeye hem teorik hem de pratik olarak olağanüstü bir dinamizm kattı.
Bu açıdan, Küresel Güney Marksizmi, Perry Anderson’ın “Batı Marksizmi” olarak
adlandırdığı, pratikten “yapısal kopukluk” olarak nitelendirdiği şeyle keskin
bir tezat teşkil ediyor.[6]
Kapitalist
gelişmenin tarihsel dinamiklerinin (özellikle emperyalist değer transferiyle
ilişkili yapısal ve öznel dönüşümlerin) genel olarak Kuzey’deki devrimci
faaliyeti dindirdiği koşullarda, Küresel Güney’deki faaliyetin ateşini
körüklediğini kabul ettiğimizde, Küresel Kuzey’in büyük bir bölümünde
Marksizmin neden durgunluğa, skolastisizme ve idealizme yöneldiğini daha iyi
anlayabiliriz.[7]
Uzlaşmaya
Hayır, Diyalektik Etkileşime Evet
Şimdi
asıl soruya geri dönelim: Mariátegui’nin Marksizmle yerel gelenekler ve
bağlamlar arasındaki ilişkiye yaklaşımının, yalnızca Latin Amerika Marksizmini
değil, Marksizmin kendisini anlamak için de önemli olmasının sebebi nedir? Soru,
şu şekilde cevaplandırılabilir: Mariátegui’nin asarı, bu ilişkiyi somutlaştıran
en açık ve en titiz çalışmalardan biridir. Onun pratiği, geçmişin ve bugünün
diyalektik karşıtı yaklaşımlarından kesin bir şekilde ayrışır. Bu diyalektik
olmayan yaklaşımlar onun zamanında zaten yaygındı. Hem güçlü APRA partisi (Peru
Amerikan Halkının Devrimci İttifakı) hem de o dönemdeki Komünist Enternasyonal’in
Güney Amerika Sekreterliği bu tür gayri diyalektik yaklaşımlarla maluldü. Bugün
de ilgili yaklaşımlar, Marksist fikriyatın, postkolonyal veya dekolonizasyon fikriyatının
önemli bir kısmını şekillendirmeye devam ediyorlar.
Resmi
en genel hatlarıyla çizelim. Marksizmin yerel, Avrupa harici gerçeklikler ve
mücadele gelenekleriyle ilişkisine dair en yaygın anlayış, derin bir diyalektik
karşıtı mantığı takip eder.
1.
Marksizm, Avrupa’da ortaya çıkan az çok sabit bir fikirler bütünü olarak
anlaşılır (bu nedenle sıklıkla aceleci ve haksız bir şekilde, “Avrupamerkezci”
olmakla suçlanır).[8]
2.
Bu fikirler, Marksizmin dışında kabul edilen bölgesel veya ulusal gerçeklikler
ve düşünce gelenekleriyle karşılaşır.
3.
İkisinin birbirine “uyarlandığı”, çeşitli kitabi olmayan yaklaşımlar veya farklı
görüşleri sentezleyen yaklaşımlar ürettiği varsayılır. Bu anlayış, Marksizmi ve
yerel pratikleri veya mücadele teorilerini, karıştırılması gereken ve
kaçınılmaz olarak birbirini sulandıran, nispeten statik iki madde olarak
tasavvur eder: Marksizm daha az Marksist hale gelirken, yerel unsurlar da
sırayla daha az köklü ve daha az özgün hale gelirler.
Bütün
bunlar, her doktrin veya geleneğin özüne çok fazla, süreç ve yönteme ise çok az
vurgu yaparak, Marksizmin ve yerel mücadele geleneklerinin (köken ve ilişkili
figürler ne olursa olsun) hem düşüncede hem de pratikte aynı sorunlara nasıl cevap
verdiğini, aynı özgürleştirici hedeflere nasıl yöneldiğini göz ardı etmektedir.
Bu, eğer materyalizmimiz biçimsel içeriklere daha az odaklanıp, hedef odaklı
pratiği merkeze alarak daha diyalektik hale gelirse, Marksizmin yerel mücadele
gelenekleriyle daha dinamik bir temelde bağ kurabileceği anlamına gelir. O vakit
ne Marksizm ne de içsel gelenek, korunması veya feda edilmesi gereken statik
bir söylem veya bildiri kümesi olarak algılanacaktır.
Hem
Marksizmde hem de yerel gelenekte, bütün insani varlıklar, tahakküm, baskı ve
sömürü sorunlarıyla koşullandırılmış bir amaç veya telos
peşindedir. Bu nedenle devrimci pratik, Marksizm ile yerel gelenek arasında,
eklektik bir yaklaşımdan ziyade, ister sömürgecilik karşıtı, ister emperyalizm
karşıtı, isterse de kapitalizm karşıtı olsun, takip edilen amaçlara yönelik
projeler üzerine kurulu, bu amaç odaklı çaba sürecinde birbirini karşılıklı
olarak besleyen bir bağlantı kurulmasına imkân sağlar.
Sömürgecilik
karşıtı ve emperyalizm karşıtı amacın, Küresel Güney’de devrimci geleneklerin
oluşmasında özellikle güçlü olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Bu bölgelerin
halkı, yüzyıllar boyunca yabancıların zulmüyle ve dayatmalarıyla boğuşmak
zorunda kalmıştır. Bu anlamda, söz konusu halkın Marksizm bilgisine sahip
olmadan önce veya onunla sınırlı olarak değerli mücadele teorileri ve
pratikleri geliştirmeyeceklerini düşünmek absürt olurdu. Bu nedenle, her ne
pahasına olursa olsun saflık kadehini taşımayı hedefleyen ve Latin Amerika’daki
Bolivarcı ve Martici gelenekleri veya Batı Asya’daki İslami gelenekler gibi
yerel geleneklerle “kirlenme”yi reddeden bir Marksizm, neredeyse her zaman
emperyalizmle mücadele konusunda yetersiz kalacaktır.
Bunun
nedeni açıktır: Kirlenmekten korkan Marksizm, Marx’ın “gerçek hareket” olarak
adlandırdığı, mevcut düzeni ortadan kaldırmaya çalışan, dünyanın dört bir
yanındaki mücadele eden kitlelerden ayrı bir Marksizm biçimi haline gelecektir.
Mariátegui: “Pratik Sosyalizm”in
Bilimsel Sosyalizmle Vuslatı
Mariátegui
için, Marksizmin yerel geleneklerle ilişkisi soyut değil, somut bir tarihsel ve
politik meseleydi. 1920’lerin Peru’sunda, bir yandan bilimsel sosyalizm, diğer
yandan yerel gelenekler, yaygın olarak uyumsuz olarak görülüyordu. Peru,
Bolivya ve kuzey Şili’deki And yerlileri, özünde komünal olan ancak çoğu
durumda yerleşimci toprak sahiplerine tabi toplumsal oluşum olarak ayllu’yu
muhafaza etmişlerdi. Farklı politik yönelimlere rağmen, ilerici aydınlar, bu ayllu
topluluklarını geri kalmış veya feodal olarak gördükleri, kapitalist gelişmeye
muhtaç olan geçmişe ait kalıntılar şeklinde görüp hep bir ağızdan reddettiler. Buna
karşılık sosyalizm de aynı şekilde, Avrupa’dan türemiş, ancak gelişmiş
kapitalizm ve ücretli emek koşulları altında kök salabilecek dışsal bir proje
olarak görülüyordu.
Mariátegui,
bir tür ideolojik ortak değer haline gelmiş olan böylesi metafiziksel, katı
bakış açılarını reddetti. Onun konumunu, hem Peru’da açıkça sosyalist
fikirlerle iç içe geçmiş çağdaş yerli hareketlerinin varlığı hem de And
halklarının kültürü, özellikle de toplumsal yaşam biçimleri hakkındaki
derinleşen anlayışı biçimlendirdi.[9] Sonuçta ortaya, yaygın varsayımları
kökten alt üst eden bir yaklaşım çıktı.
Mariátegui,
Marksizm ve yerli hareketlerini birbirine dışsal ve karşıt unsurlar ya da
“dışarı”ya karşı “içeri” veya “dayatılmış”a karşı “özgün” şeyler olarak görmek
yerine, her ikisini de hareket halindeki canlı projeler olarak ele aldı. Bunu
yaparken, Marx’ın Rus köylü komününün modern sosyalizmle potansiyel ilişkisine
dair son derece diyalektik düşüncelerine benzeyen bir tutum dâhilinde, en temel
ve kitabi Marksist yaklaşımı yeniden ortaya koydu, oysa bu yazılara ulaşma
imkânı yoktu.[10]
Mariátegui’nin
bu anlayışı, 1926 ile 1928 yılları arasında, zaten ciddi şekilde hasta olduğu
bir dönemde yazdığı Peru Gerçekliği Üzerine Yedi Yorumlayıcı Deneme’de dil
buldu. O dönemde yaygın olarak “yerli meselesi”, Peru gerçekliğinin merkezine
yerleştiriliyordu. Yerli halklar Peru nüfusunun yaklaşık beşte dördünü
oluşturuyordu ve çoğu, Avrupa istilasından bu yana yüzyıllarca süren kitlesel
katliam ve mülksüzleştirmenin ardından aşırı yoksulluk içinde yaşıyordu.
“Yerli
meselesi”, farklı politik çevrelerin cevaplarıyla karşılandı. Burjuva reformistleri,
eğitim ve yasal reformdan idari müdahaleye kadar çeşitli çözümler önerirken,
kıtada Domingo Faustino Sarmiento şahsında temsil edilen protofaşist akımlar, Avrupa’dan
yaşanan göç üzerinden ülkenin “beyazlaştırılmasını”, hatta doğrudan soykırım
yoluyla imhayı savunuyordu.
Mariátegui,
tüm bu yaklaşımlardan fersah fersah uzaktaydı. Yerli meselesinin öncelikle
eğitim, yönetim veya “ırk” meselesi olmadığını savundu. Temelde, toprak ve
toprak mülkiyeti üzerine kurulu ekonomik bir meseleydi, yani, Yerli üretim
biçimi ve uygarlık projesinin merkezinde yer alan toplumsal ilişkiler kümesi
olarak mülkiyete dairdi. Bu temel anlayış üzerinden Mariátegui şunları
söylüyordu:
“Yerli meselesine dair he
türden yaklaşım, onu sosyo-ekonomik bir mesele olarak görmemeyen ya da onu redde
tabi tutan, tümüyle itibarsızlaştırılmaya mahkûm, kısır, teorik bir talimden
gayrı bir şey değildir. [...] Sosyalist eleştiri, ekonomimizin toprak mülkiyeti
sisteminde kök salmış olan meseleyi açığa çıkartır ve tanımlar.”[11]
Bu
satırlar, Mariátegui’nin metodolojik titizliğinin delili. Kültür, ırk veya
yönetim gibi yüzeysel olgulara odaklanmak yerine, Mariátegui, o dönemde Peru
gerçekliğini düzenleyen temel kategoriyi, üretim aracı olarak toprak ve yerli
halkların kendi toplumsal biçimlerini koruma mücadelesini tespit ediyordu. Bu
mücadele iki türdeydi: hem yüzyıllardır süregelen direniş biçimleri hem de 1910’da
kuzey Peru’da patlak veren ve Mariátegui’nin yaşamının geri kalan döneminde
devam edecek olan toprakları geri alma hareketi.[12]
Durumun
özüne ve mücadelenin temel nesnesine inen bu yaklaşımı benimsemek suretiyle
Mariátegui, Marksizmi bir kimlik veya alıntı kümesi değil, yaşayan bir
yöntem olarak uygulamanın ne anlama geldiğini gösterdi. Marx’ın 1857 tarihli Politik
Ekonomi Eleştirisine Giriş çalışmasında açıkladığı üzere, bu yöntem,
gerçekliğin karışık ve kaotik temsillerinden üretim biçimini yöneten temel
soyutlamalara geçmek, ardından belirlemeler üzerinden somut bütünlüğü yeniden
inşa etmekten müteşekkildi. Bu, aslında Marx’ın ifade ettiği biçimiyle, “soyuttan
somuta yükselmek” olarak tanımladığı süreçti.[13]
Mariátegui,
toprak sorununu ve onun merkezde durduğu, süregelen mücadeleye odaklanmak suretiyle,
yalnızca yerlilere yönelik baskının maddi kökenlerini açıklamakla kalmadı, aynı
zamanda sömürgeleştirme ve baskıya rağmen direnen ve gelişmeye devam eden
dirençli ayllu topluluklarında ifade edilen toplumsal pratiklerin
sürdürülmesi yoluyla yerli direnişinin içinde mündemiç sosyalist potansiyeli de
ortaya koydu. “Pratik sosyalizm” olarak tanımladığı bu toplumsal pratikler,
Latin Amerika’da modern sosyalizmin temelini oluşturuyordu. Bu temelin kimi
kökleri içsel bir gelişmeyi temel alıyordu. Mariátegui böylece, sosyalist
potansiyelin yalnızca dışarıdan değil, zaten içsel ve süregelen direniş pratiklerinde
devam eden bir mücadelenin içinden nasıl neşet edebileceğini ortaya koydu.
Yerelin
Derinlikli Katılımını Sağlayan Güç Olarak Marksizm
Yedi
Deneme isimli eserde sunulan örnek, Mariátegui’nin içinde olduğu
bağlamla ilişki kurma biçimini ortaya koyuyor. En ünlü özdeyişi olan “Latin
Amerika’da sosyalizm ne bir kopyalama pratiği ne de bir taklit olmalı, destansı
bir yaratım olmalı” sözü, bu diyalektik yaklaşım ışığında anlaşılmalı. Kendi ifadesiyle
davaya ikna olmuş, Marksist olduğunu açıktan itiraf eden bir isim olarak Mariátegui,
kitabi Marksizmi benimserken yerelin gerçekliğiyle ilişkisini yerlilik ve Perululuk
temelinde kurduğunu düşünüyordu.
Eserlerinin
zenginliği, Marksizm ve yerel mücadele geleneklerinin rekabet eden çerçeveler
değil, karşılıklı olarak birbirini güçlendiren çerçeveler olduğunu ortaya koyuyor.
Marksizm ve yerel mücadele geleneklerinin kimseye hayrı olmayan bir oyunda aynı
alanı paylaşmak için yarıştığı yönündeki yaygın düşüncenin aksine, Mariátegui, iki
tarafın birbirine canlılık kattığını söylüyor.
Mariátegui
bu iddianın tartışmalı olduğunun farkındaydı. Yedi Deneme’nin başında
yer alan “Yazarın Notu”nda, kendisini aşırı Avrupalı olmakla suçlayan eleştirmenlere
şu cevabı veriyordu: “Birçok kişi, benim
Avrupa kültürüne bağlı olduğumu, ülkemin gerçeklerine
ve sorunlarına yabancı olduğumu düşünüyor.”[14]
Buna karşılık, Mariátegui, teorik eğitimini yurtdışında aldığına ve Marksizme bağlı
olduğuna dair iddiaları kabul ederken, bu çerçevenin Peru’yu daha derinlemesine
anlamasını sağladığını ısrarla belirtti: “Avrupa ve Batı’nın bilimi ve
düşüncesi olmadan Yerli-Amerika’yı kurtarmanın hiçbir yolu yok.”[15] Bu ifade,
Mariátegui’nin çığır açan, “Marksizm yerel veya ulusal olanı toprağa gömmez
veya onunla rekabet etmez; onları ortaya çıkarır, canlandırır ve kurtarır”
diyen görüşünü özetliyor. Aynı zamanda Mariátegui, Marksizmin kendisinin ancak
belirli gerçeklikler ve mücadelelerle etkileşim yoluyla canlı, somut ve etkili
hale geleceğini, yani, gerçek manada Marksist olacağını düşünüyor.
Bu
diyalektik bakış açısı, hem o dönemde Víctor Raúl Haya de la Torre
liderliğindeki Peru milliyetçisi APRA partisinin bakış açısıyla, hem de Üçüncü
Enternasyonal’in o dönemde Latin Amerika için inşa ettiği birim dâhilinde
baskın hale gelen Victorio Codovilla’ya ait yaklaşımla çelişiyordu. İlki,
ulusal sosyalizmi uluslararası sosyalizme karşı savunurken, ikincisi,
sosyalizmi Latin Amerika ülkelerindeki içsel unsurlara karşıt olarak ele alıyordu.
Rekabet halinde olsalar da, bu eğilimlerin ikisi de, dayatılmış olanla özgün olan
arasında teşkil edilen ikiliği esas alan teorik yaklaşım temelinde işlerlik
kazanıyordu. Bu tür diyalektik karşıtı çerçeveler, salt geçmişin kalıntıları
değil, bugün de yaygınlığını koruyor.
Akademik
Marksoloji, genelde Marksizmi, en iyi ihtimalle yerel aracılar aracılığıyla
filtrelenmiş, çevresel gerçekliklere uygulanan dışsal bir doktrin olarak ele
alırken, sömürgecilik sonrası dönem ile sömürgecilikten arınılmış dönemin
ürettiği yaklaşımlar, sistematik olarak kurtuluşun, Marksizm de dâhil olmak
üzere yabancı etkilerden uzaklaşmayı veya bunları hafifletmeyi gerektirdiğini
varsayıyor.
Bu
görüşler, birçok yönden birbirinin ayna görüntüsüdür, her ikisi de diyalektik
olmayan bir bakış açısının hükmü altındadır. Bu bakış açısı, köktenci ve
Avrupamerkezci Marksistlerin (Marksizmin odak noktasını ve iddialarını statik
ve yalnızca Batı’nın tarihsel gerçekliğine bağlı olarak ele alarak Marx ve
Engels’ten sapanlar) hayati önemdeki anti-emperyalist mücadelenin verildiği
dönemde bile, Filistin’deki Hamas veya Venezuela’daki Çavezcilik türünden
hareketlerin ya daha az İslami ya da daha az Bolivarcı-milliyetçi ve “daha
Marksist” olmasını diledikleri her vakit arz-endam etmektedir. Aynı kusurlu
bakış açısı, sömürgecilik sonrası dönemin ya da sömürgecilikten arınmış dönemin
düşünürleri, yerli mücadelelerinin (doğası gereği Avrupamerkezci olduğunu iddia
ettikleri) Marksizm dışsal ve güya kirletici etkisinden kaçınmasının hayırlı olacağına
dair sözlerinde karşımıza çıkar.
Mariátegui’nin
toplam asarı, her iki görüşün de yanlışlığını ortaya koymaktadır. Onun gösterdiği
gibi, Marksizm ve Avrupa dışı gelenekler, tarafsız bir tefekkürle değil,
mücadele ve iştirak yoluyla somutlanır ya da onurlandırılır. Bunlar, Walter
Benjamin’in daha sonra “tehlike anı” olarak adlandıracağı bir ortamda, yani
ezilen bir halkın veya ulusun varoluşu için veriği destansı mücadele bağlamında
kullanıldıklarında hayat bulurlar. Şüphesiz ki, yapısal olarak emperyalizm ve
onun Siyonizm türünden sömürgeci projelerine karşıt olan Küresel Güney’deki
uluslar, bu tür “tehlike anları”nın sıklıkla ortaya çıktığı potalardır.[16]
Mariátegui’nin
çalışmaları böylesi bir potada doğdu. 1920’lerde Nikaragua’ya yönelik
emperyalist saldırılar, bölge genelinde yerli halk sorununun yakıcılığı ve
Rusya’da Marksizmden ilham almış, başarıya ulaşmış devrim, Mariátegui’nin güçlü
bir teorik ve pratik cevap ortaya koymasını sağladı. Neticede Mariátegui’nin
projesini akademik olmaktan ziyade iştirakçi ve devrimci olarak konumlandırması,
hem Marksizme hem de içinde çalıştığı yerel gerçekliğe derin bir bağlılık
duyması, yabancı ve yerel arasındaki yanlış karşıtlığı diyalektik bir yaklaşım
lehine aşmasına imkân sağladı. İster yerelin dini, eğitimi, edebiyatı isterse
yerli halk meselesi olsun, yerel bir geleneği Marksist projeden temelde ayrı
olarak kavramanın nihayetinde her ikisine de ihanet anlamına geldiğini
gösterdi.
Mariátegui’nin
Yaklaşımını Doğrulayan İki Olgu:
Kurtuluş Teolojisi ve Chávez’in Leninizmi
Bu
tezin günümüzdeki doğruluğunu görmek için çok uzağa bakmamıza gerek yok. Bir
örnek, kurtuluş teolojisidir. Bunu yalnızca Hristiyanlığa ait bir olguya
indirgememek gerek zira İslam içinde ortaya çıkan anti-emperyalist kurtuluşçu
akımlar da aynı ölçüde önemlidir. Hristiyanlığın içindeki ilerici unsurların,
bilhassa Latin Amerika’daki taban hareketleri tarafından dile getirildiği
şekliyle, bölgedeki Marksist politikayı nasıl derinleştirip radikalleştirdiğini
görmek gerekmektedir. Bunun nedeni, Latin Amerikalılar arasında, dünyanın çoğu
halkında olduğu gibi, kurtuluşa yönelik dürtünün sıklıkla dini terimlerle ifade
edilmesidir. Bu özlemlerin devrimci hareketler içinde gelişmesine izin vermek,
onları hem maddi hem de teorik açıdan güçlendirir.
Dünyanın
dört bir yanındaki mücadelelerde bunun birçok somut kanıtı mevcuttur. Latin
Amerika’da Camilo Torres, Manuel Pérez, Gaspar García Laviana gibi isimler,
Kolombiya Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN) gibi örgütler, dini militanların baskı
ve zorluklara rağmen nasıl eşsiz bir bağlılık ve direnç sergilediklerini
göstermektedir. Küba’da, Hristiyanlıktan ilham alan Dr. Martin Luther King Anma
Merkezi projesi, günümüzdeki Küba sosyalist devrimine ait bir dayanak ve öncü
unsurdur. Bu çeşitli örnekler, Latin Amerika bağlamında Hristiyanlıktan ilham
alan devrimci öznelliğe yer verdiğinde Marksizmin nasıl daha güçlü ve daha kitaba
bağlı hale gelebileceğini göstermektedir.[17] Tartışmaya sebep olacağını
bilerek, şunu söylemek isterim: Latin Amerika’da komünizm, Hristiyan kültürünün
sağladığı zemin sayesinde, kimi yönlerden daha komünist hale gelmektedir.[18]
Bunun
tersi de doğrudur. İçsel mücadeleler ve yaşam biçimleri (kültür, diller, dinler
ve üretim biçimleri) Marksizm ile bağlantı kurarak, inkışaf etmek ve daha güçlü
hale gelmek için gerekli zemini bulabilir. Örneğin, Marksizmden beslenen ilk
başarılı devrimden doğan Sovyetler Birliği, ulusal dillerin ve kültürlerin eşi
benzeri görülmemiş bir şekilde gelişmesine imkân sağlayan ilk gerçek çokuluslu
devletti. Terry Martin’in Affirmative Action Empire [“Pozitif Ayrımcılık
Üzerine Kurulu İmparatorluk”] adlı çalışması, Sovyetler Birliği’nin Rus olmayan
cumhuriyetler ve özerk bölgelerdeki sömürgecilikten kurtulma politikalarını
anlatmaktadır. “Yeni gelişen unsurlar yerine yerli halkları kayıran” bu
politikalar, önemli bir başarıydı, ayrıca bu dinamiğin güçlü bir tarihsel
örneğiydi.[19]
Bugüne
ait bir örnek olarak, Hugo Chávez’in Venezuela’da devlet iktidarını ele geçirme
ve yeniden yapılandırma yönündeki “Leninist” stratejisinin, özellikle 1999 tarihli
Bolivarcı Anayasası’nda somutlaştığı şekliyle, ülkenin tarihinde bu tür
Marksist yöntemlerin izlenmediği dönemlere kıyasla, Venezuela’nın yerli
halklarını daha tam ve gerçek anlamda nasıl güçlendirdiğini gösterebiliriz.
Bunu, Venezuela Amazon ve Amacuro Deltası bölgelerindeki yerli halklarla
yaptığım araştırma gezileri ve görüşmeler aracılığıyla şahsen teyit edebildim.
Yerli toplulukların sözcüleri, her önceki siyasi düzene kıyasla, Chávez’in
anti-emperyalist ve sosyalist devrimiyle başlatılan projenin, yerli hakları ve
yerli halkların devam eden, geleceğe yönelik projeleri için güçlü bir destek
sağladığını sürekli olarak vurgulamaktadır.[20]
Her
iki örnek de yaşayan Marksizmi nasıl kavramamız gerektiğini gösteriyor:
Bolivarcı sosyalizm, Küba’nın Marx ve Martí’nin birleşimi veya çağdaş Çin’deki “Çin’e
has özelliklere sahip sosyalizm”.[21] Bunlar, yabancı ve yerel unsurları harmanlama
anlamında senkretizm veya heterodoksi vakaları değil, daha ziyade, Marksizmin
en devrimci ve pratiğe dayalı özünün devamıdır. Mariátegui’nin sözleriyle, bu,
fikirlere can vermekle ilgilidir. Marx ve Engels’in kendi zamanlarında
yaptıkları bir şeydir, bizim de bu işlemi içinde bulunduğumuz dönemde yapmamız
gerekmektedir.
Akılcılık
Üzerine Bir İnceleme
Marksizmin
yerel geleneklerle, özellikle de dini geleneklerle olan etkileşimine dair
tartışmalarda kaçınılmaz olarak ortaya çıkan bir sorun, rasyonellik meselesidir.
Mariátegui’nin kendisi, devrimci öznelliği anlamasında mite önemli bir rol
atfetmiş, Friedrich Nietzsche ve Georges Sorel gibi kimi irrasyonalist
düşünürlerle etkileşime girmiştir. Daha geniş anlamda, rasyonellik kaygısı,
birçok yerel veya yerli geleneğin, genellikle alelacele, akıl dışılıkla
ilişkilendirilen halk inançlarını, mitleri, alegorik anlatıları veya dini
unsurları içermesinden kaynaklanmaktadır.
Burada
açığa çıkan endişenin haklı ve meşru olduğunu söylemek gerekiyor: Marksizm,
özellikle faşizmin yeniden ortaya çıktığı mevcut tarihsel dönemde son derece
kritik olan rasyonelliği terk etmemelidir. Faşizm ve irrasyonellik arasındaki
bağ, iki yönlüdür. Bir yandan, MAGA tarzı neo-faşizm gibi hareketler, ırkçı
mitler, üstünlükçü fanteziler ve komplo teorisi düşüncesi gibi irrasyonel
unsurlarla doludur. Öte yandan, nihayetinde yalnızca bir avuç tekelin
çıkarlarına hizmet eden projeleri desteklemek için kitleleri seferber ederler.
Bu nedenle faşizm, yalnızca inançlarında değil, toplumsal sosyal işlevinde de
irrasyoneldir: çoğunluğun maddi çıkarlarına, hatta bekasına aykırı sonuçlar
için kitlesel rızayı örgütler. Daha geniş anlamda, bugünün emperyalist
kapitalizmi, faşist olsun ya da olmasın, yapısal irrasyonelliğini giderek daha
fazla ortaya koymaktadır. Temel insan ihtiyaçlarını karşılayamayan, ekolojik
çöküşü hızlandıran ve milyarlarca insanın yaşam koşullarını yok etme tehdidinde
bulunan bir sistem, teknik gelişmişliğine bakılmaksızın rasyonel olarak kabul
edilemez.[22]
Faşizm
ve emperyalizmin damgasını vurduğu bir çağda, rasyonelliği savunmak bu nedenle
acil bir siyasi görev haline gelir. Bununla birlikte, temel bir belirleyici
olarak rasyonellik, öncelikle hatta özünde, yalnızca teknik hesaplama veya
bilimsel formalizm olarak anlaşılmamalıdır. Ayrıca, uzun süredir devam eden
sömürgeci bir eğilime uygun olarak, yerli geleneklere veya dini dünya
görüşlerine mutlaka karşıt olarak sunulmamalıdır. Asında, Marksizmin klasik
Alman felsefesinden miras aldığı hâlâ geçerli olan bakış açısına göre, aklı
insan çabasının ve pratiğinin tüm parçalarıyla bütünsel olarak bağlantılı ve
gelişen tarihsel bütünlük içinde gerçekleşen bir şey olarak anlamalıyız.[23] Bu
nedenle, rasyonelliğin mihenk taşları, düşüncenin tarihsel gelişmenin ortaya
koyduğu temel sorularla ilgili olarak aldığı pozisyonlardır. Bunlar, bugün ABD
emperyalizmini yenmeyi, Filistin halkına yönelik devam eden Siyonist saldırı
gibi faşist soykırımları sona erdirmeyi, çok kutuplu ve sürdürülebilir bir dünyevi
kalkınmayı sağlamayı içerir.
Pratik
temelli olduğu ve aklın temel amacı tarihsel olarak gelişen bütünlüğü kavramak
olduğu için, rasyonelliğin zorunlu olarak maddi, toplumsal ve ekolojik
boyutları mevcuttur. Uçurumun eşiğinde içsel olarak mükemmel sistemler kurmakla
ilgili değildir. Aksine, akıl, ancak dünyadaki çoğunluk için insani gelişime,
emperyalizmi yenmeye ve yeryüzünün sürdürülebilir yönetimine yöneldiğinde
gerçek manada “rasyonel” olur.
Yukarıda
“uçurumun eşiğinde” gerçekleşen düşünceye yapılan atıf, Georg Lukács’ın Aklın
Yok Edilmesi adlı kitaba yöneliktir. Lukács, gerçek hayattaki sorunları
akıl dışı bir şekilde görmezden gelen felsefeleri, “uçurumun eşiğindeki modern
bir lüks otelde” yaşamaya benzetmiştir. Bu otelde, “yemeklerin veya sanat
eserlerinin keyfini çıkarırken uçurumun günlük görüntüsü, bu zarif konfordaki
zevki artırmaktan başka bir işe yaramaz.”[24]
Soğuk
Savaş sırasında, “uçurumun” nükleer yok olma tehdidini de kapsayacak şekilde
genişlediği bir dönemde yazılan bu kitabın sonsözünde Lukács, akıl ve akıl
dışılık arasındaki mücadelenin en temel olarak barış ve nükleer silahsızlanma
hareketinde ifade edildiğini savunmuştur. Lukács, “kitlesel bir hareket olarak
aklı savunduğunu” söylediği hareketin politik, felsefi ve dini sınırları
aştığını dile getirmiştir: “Hristiyan ve Müslüman rahipler, Sarsıcılar ve barışçılar,
liberaller ve tarafsızlar vs., sosyalistler ve komünistlerle el ele
çalışıyorlar.” Barış hareketi, birbirinden son derece farklı dünya görüşlerine
sahip insanları ortak bir tarihsel görev etrafında birleştirdiği için, “sadece
varlığı, büyümesi ve giderek somutlaşan hatları, ‘Aklın lehinde mi yoksa
aleyhinde mi hareket edilecek?’ denilen o büyük felsefi sorunun ortaya
atılmasını ve cevaplanmasını gerekli kılıyor.[25]
Bu
açıdan bakıldığında ve yirmi birinci yüzyılda karşı karşıya kaldığımız uçurumu
göz önünde bulundurduğumuzda, içinde bulunduğumuz tarihsel momentte “akılcılığa
karşı olanlar veya akılcı olanlar” arasındaki ayrım çizgisi, din ve bilim
arasında veya geleneksel ve daha kozmopolit bilgi biçimleri değil, emperyalist
kapitalizmi destekleyenler ile ona direnen insanlığın çoğunluğu arasına
çekilmiştir. İkinci grubun sahip olabileceği dini bağlılıklar, mitolojik
inançlar veya kültürel gelenekler ne olursa olsun, savaş, sömürü ve tahakküme
karşı insan yaşamının savunulması ve geliştirilmesine odaklanan pratik
yönelimlerinin yanında tali kalmaktadır. Buna karşılık, bugün emperyalizmi
savunanlar ve onunla işbirliği içinde olanların sergileyebileceği teknik
uzmanlık veya araçsal rasyonellik biçimleri ne olursa olsun, projelerinin
yıkıcı mantığı onları modern barbarlığın, dolayısıyla, en gelişmiş haliyle akıl
dışılığın tarafına yerleştirmektedir.
Diyalektik
bir bakış açısıyla, ki bu bakış açısı tarihsel gelişmenin ortaya koyduğu temel
meseleleri merkeze alır ve aklı pratikten ayırmayı reddeder, yerel geleneklerle
etkileşim ve karşılıklı alışveriş, Marksizmin aktif ve rasyonel özünün bir
devamı olarak görülmelidir. Çünkü bu geleneklerin çoğu, son derece rasyonel
amaçlar peşindedir: kolektif hayatta kalma, sosyal adalet, kendi kaderini tayin
etme, haysiyet ve yabancı egemenliğine karşı direniş; kendilerini tarihsel
bütünlüğe göre rasyonel bir şekilde konumlandırırlar. Bu amaçların dini dil,
mitolojik anlatılar veya modern olmayan sembolik çerçeveler aracılığıyla ifade
edilmesi, rasyonelliklerini ortadan kaldırmaz. Önemli olan, söylemsel biçim
değil, bu geleneklerin temel yönelimi ve tarihsel işlevidir. Dolayısıyla,
Marksizm, bu geleneklerle pratik alanında etkileşime girdiğinde, sonuç,
kirlenmek değil, güçlenmektir, Marksizmin temel rasyonelliğinin
derinleşmesidir. Ayrıca, diyalektik olarak kavranan aklın, zaman içinde
tarihsel bir gelişme veya süreç olarak kendini gerçekleştirdiğini de akılda
tutmak gerekmektedir.
Mariátegui'nin
Nietzsche, Sorel, vitalizm veya pragmatizmle olan ilişkisini değerlendirirken,
bu husus göz önünde bulundurulmalıdır. Perulu Marksist, genellikle
irrasyonalist felsefelerden yalnızca geniş bir diyalektik süreç içinde geçici
özerklik kazanan toplumsal gerçekliğin veya öznelliğin belirli boyutlarını
keşfetmek için istifade eder. Bu açıdan, yöntemi Frantz Fanon’unkine benzer.
Fanon’un görünüşte varoluşçu veya rölativist olduğu momentler, felsefi son
noktalar değil, Marksizmin yeni gerçekliklere uzandığı bir yol olan diyalektik
bir sürecin parçası olarak anlaşılmalıdır.[26]
Sonuç:
Küresel Güney’in Mücadelelerinde Öncelikler
Önceki
bölümde belirtildiği gibi, Marksizmin yerel ve ulusal geleneklerle ilişkisi meselesi,
günümüzün en acil görevleri ve bunların gerektirdiği önceliklere dair bilinçle
birlikte ele alınmalıdır. Bu da, bir yandan açıkça Marksist bir kavramsal
aygıta, diğer yandan da yerel geleneklere verilen nispi önemi
şekillendirecektir. Bu farkındalık zaruridir, çünkü mevcut tarihsel
konjonktürün değerlendirilmesi, emperyalizmin (ve devam eden sömürgeciliğin)
son yüzyılda yol açtığı muazzam medeniyet yıkımıyla yüzleşmekten kaçınamaz.
Emperyalizm,
devam eden savaşları, yaptırımları, kaynak-değer sömürüsü ve uyguladığı
kültürel egemenlik yoluyla bu medeniyet yıkımı sürecini hızlandırmıştır. Bu,
dört yüzyıllık kapitalizmin karakteristik özelliği olan sömürücü ve yok edici
süreçlerin bir sonucudur. İlgili süreçler, neoliberal “küreselleşme”
koşullarında önemli ölçüde hızlanmıştır; aslında burada daha çok, yaklaşık yetmişlerin
ortalarından beri gerçekleşen emperyalist karşı-devrimden söz edilmektedir.[27]
Mevcut
konjonktürde özellikle göze çarpan şey, emperyalizmin, sıklıkla tercih ettiği
soykırım yöntemine ulaşmasa bile, kültür katliamı ve etnik soykırım
süreçlerinde ne kadar ilerlediğidir.[28] Bu gerçeklikte, Marksizm ile Küresel
Güney’deki uygarlık bağlamı arasında yaşanan karşılaşma, yerel geleneklerin
rolüne ve mevcut anda temsil ettikleri uygarlık projelerine daha fazla vurgu
yapılmasını gerekli kılmaktadır.[29] Aslında, bugün başarılı olan devrimci
işlemler ve çabalar incelendiğinde, bunların içsel uygarlık projesine nasıl
sistematik olarak öncelik verdikleri görülecektir. Neticede Marksist
öğretilerin (özellikle emperyalizm hakkındaki öğretilerin) her iki bağlamda da
fiili düzeyde benimsenmiş ve işliyor olmasına rağmen, İran İslam Devrimi ve
Filistin direnişi, İslam’a ve onun somutlaştırdığı toplumsal değerlere merkezi
bir rol atfetmektedir. Aynı şekilde, son yüzyıl içinde açığa çıkan tüm
sömürgecilik karşıtı kurtuluş mücadeleleri de kendi uygarlık projesine öncelik
vermiştir.[30]
Bu
durum, Küba Devrimi’nde Martí'nin düşüncelerinin, kültürünün ve etiğinin temel
rolünde ayrıca (Hristiyan-özgürlükçü bir üslup eklenmiş haliyle) Venezuela
Devrimi’nin merkezine oturtulan Bolivarcılığın merkeziliğinde de görülebilir.
Bu devrimin baş lideri, komutan Chávez, hitap ettiği her kitle karşısında Latin
Amerika’nın hafızasını, tarihini ve kültürünü yorulmadan savundu ve tanıttı.
Son sözleri “Ya komün ya da hiçbir şey!” değil, “Artık bir vatanımız var” oldu .
Küba, İran ve Venezuela devrimlerinin sahip oldukları güç bize, bugün yol
gösterici bir slogana ihtiyaç varsa eğer, bunun “Ya sosyalizm ya da barbarlık”
değil, “Ya çok kutuplu medeniyetler ya da emperyalist barbarlık” olması
gerektiğini, ancak her zaman mümkün olan her yerde sosyalizmi ilk sloganıyla
kaynaştırmayı hedeflememiz gerektiğini öğretiyor.[31] Başka bir ifadeyle,
analitik öncelik, sosyalist projenin ön koşulu olarak, elbette ki devam eden,
modernleşen, ucu açık ve süreçsel bir yapı olarak görülen uygarlık temelinin
korunması ve yeniden kazanılmasıdır.
Chris Gilbert
Eylül 2026
Kaynak
Dipnotlar:
1. Başarılı devrimlere ve sosyalist devlet kurma projelerine eşlik eden ve yol
gösteren diğer önemli Asya Marksizm akımlarından da söz etmek gerek. Bunların
her birinde aynı ilke geçerli. Bu anlamda, Kuzey Kore, Laos, Kamboçya ve
Vietnam’da işleyen Marksizm de, Çin’de olduğu gibi, ulusal özelliklerle
şekillenmiştir. Laos sosyalizminde Budizmin rolü üzerine ilginç bir makale için
bkz.: Yumeng Liu, “Lao Socialism with Buddhist Characteristics,” Monthly
Review 76, Sayı. 11 (Nisan 2025): s. 42–56 MR.
2.
John Bellamy Foster, “Foreword to the
Summer Issue” Monthly Review 62, Sayı. 3 (Temmuz–Ağustos 2010) MR: s. i–xviii;
Teodor Shanin, “Marxism and the Vernacular Revolutionary Traditions,” Late
Marx and the Russian Road içinde, yh. Teodor Shanin (New York: Monthly
Review Press, 1983), s. 243–79, MR.
Özellikle ekolojik konularla ilgili olarak Çin’e has özelliklere sahip
sosyalizmin incelenmesi için bkz. John Bellamy Foster, ““Marxian Ecology, East
and West: Joseph Needham and a Non-Eurocentric View of the Origins of China’s
Ecological Civilization,” Monthly Review 75, Sayı. 5 (Ekim 2023): s. 1–12,
MR.
3.
Mariátegui, 1928’de Komünist Enternasyonal ile aynı çizgide olan
Marksist-Leninist bir parti olarak Peru Sosyalist Partisi’ni kurdu. Ölümünden
sonra adı Peru Komünist Partisi olarak değiştirildi.
4.
José Carlos Mariátegui, “El Grupo Clarté,”, Mariátegui: Política
revolucionaria, contribución a la crítica Socialista, cilt. 1: La escena
contemporánea y otros escritos (Karakas: Fundación Editorial El Perro y la
Rana, 2010), s. 278.
5.
José Carlos Mariátegui, Seven Interpretive Essays on Peruvian Reality,
çev. Marjory Urquidi (Austin: University of Texas Press, 1971), s. 25. Bu
baskıdaki İngilizce çeviri kimi noktalarda sorunludur. Burada Mariátegui'nin “meter
toda mi sangre en mis ideas ” ifadesi “Kanımla yazdım” olarak tercüme
edilmiştir, oysa doğrusu “tüm kanımı fikirlerime kattım”dır.
6.
Perry Anderson, Considerations on Western Marxism (Londra: New Left
Books, 1976), s. 29.
7.
Küresel Güney’in kaynaklarının ve üretilen değerinin kapitalizmin emperyalist
aşamasında ana kapitalist ülkelere aktarılması, iki sonuç doğurmaktadır. Bir
yandan, Küresel Kuzey’de sosyal demokrat eğilimli bir işçi aristokrasisi ortaya
çıkar. Diğer yandan, Küresel Güney’deki işçi kitleleri, maruz kaldıkları sert
sömürü, mülksüzleştirme ve onurlarına yönelik saldırılara cevap olarak devrimci
çözümlere yönelirler.
8.
Küresel Güney’de Marksizmin hayati gelişimini göz önünde bulunduran Simin Fedai’nin
“Marksizmin Avrupamerkezci olduğunu iddia etmenin aslında Avrupamerkezci olduğu”na
dair çıkarımı doğrudur. Simin Fadaee, Global Marxism: Decolonisation and
Revolutionary Politics (Manchester: Manchester Üniversitesi Yayınları,
2024), s. 22–23. Marksizmle ilgili bu Avrupamerkezcilik biçimi, hem sömürgecilik
sonrası dönemin hem de sömürgecilikten arınmış dönemin aydınlarında arz-ı endam
etmektedir. Edward Said ve Gayatri Spivak gibi sömürgecilik sonrası dönemin düşünürleri,
Marksizmi açıktan Avrupamerkezci olarak nitelendirirken, sömürgecilikten
arınmış dönemde ana eğilim, bu iddiayı daha incelikli bir şekilde dile getirmektedir.
Örneğin, Aníbal Quijano, Avrupamerkezci olanın Marx değil, tarihsel
materyalizm olduğunu defalarca iddia ederken, Enrique Dussel ise yalnızca “daha
önce bilinmeyen” veya geç dönem Marx’ın Avrupamerkezcilikten kurtulduğunu söylemektedir.
9.
José Carlos Mariátegui, “El problema de las razas en la América Latina", Mariátegui:
Politica revolucionaria, contribución a la crítica Socialista, cilt. 5:
Ideología y politica y otros escritos (Karakas: Fundación Editorial El
Perro y la Rana, 2010), 79. İlk olarak Haziran 1929’da Buenos Aires’teki
Birinci Latin Amerika Komünist Konferansı’nda sunuldu.
10.
Marcello Musto, The Last Years of Karl Marx: An Intellectual Biography
(Stanford, Kaliforniya: Stanford Üniversitesi Yayınları, 2020).
11.
Mariátegui, Seven Interpretive Essays on Peruvian Reality, s. 43.
12.
Mariátegui’nin yaşamı boyunca Peru’daki yerli hareketleri hakkında, bkz.:
Aníbal Quijano, “José Carlos Mariátegui: reencuentro y tartışma,” 7 ensayos
de commentación de la realidad peruana'da (Karakas: Fundación Biblioteca
Ayacucho, 2007), s. xxvi–xxvii.
13.
Karl Marx, Grundrisse: Foundations of the Critique of Political Economy (Roughly
Draft) (New York: Vintage Books, 1973), s. 101.
14.
Mariátegui, Seven Interpretive Essays on Peruvian Reality, s. 25.
15.
Mariátegui, a.g.e., 25. Çeviri değiştirildi.
16.
Walter Benjamin, “On the Concept of History”, Tez VI, Howard Eiland ve Michael
Jennings (yh.), Selected Writings, Cilt 4 (Cambridge, Massachusetts:
Harvard University Press, 2006), s. 391.
17.
Domenico Losurdo, Hristiyan mesihçiliğinin etkisinin Batı’daki Marksistleri
zaman çerçevelerini daraltmaya, dolayısıyla, egemen sosyalist devletlerle
sonuçlanabilecek uzun süreli devlet kurma ve ekonomik kalkınma süreçlerini
küçümsemeye yönelttiğini savunuyor. Bu, yerinde bir tespit fakat Hristiyanlıktan
etkilenen devrimci Üçüncü Dünya Marksizminden ziyade Batı Marksizmi için daha fazla
geçerli. Dahası, mevcut Hristiyanlık ve mirası çok boyutlu: Bu geleneğin önemli
bir kısmı, mesihçi unsuru düzenleyici bir ilke olarak konumlandırırken, aynı
zamanda her türden peygamberlik idealini esas alan somut günlük faaliyetin ve
çalışmanın vazgeçilmez rolünü de kabul ediyor. Domenico Losurdo, Western
Marxism: How It Was Born, How It Died, How It Can Be Reborn (New York:
Monthly Review Press), s. 232–33, MR.
18.
Latin Amerika’daki kültür savaşlarında, senkretik bir yapıya sahip Katolikliğin
karşısına genelde Evanjelik Hristiyanlık çıkar. Evanjelik Hristiyanlık genelde
(her zaman olmasa da) muhafazakâr, karşı-devrimci ve emperyalizm yanlısı bir
güç olarak karşımıza çıkar, sıklıkla Siyonizmle de aynı çizgide hareket eder.
19.
Ayrıca bkz.: Terry Martin, The Affirmative Action Empire: Nations and
Nationalism in the Soviet Union, 1923–1939 (Cambridge, Massachusetts:
Harvard University Press, 2001). Ayrıca bkz.: Domenico Losurdo, Stalin: The
History and Critique of a Black Legend (Şikago: Iskra Books, 2020).
20.
Chris Gilbert ve Cira Pascual Marquina, Resistencia Comunal kitap serisi
(Karakas: Observatorio Antibloqueo, 2020–2026).
21.
Foster, “Foreword to the Summer Issue”; Foster, “Marxian Ecology, East and
West”; Armando Hart, “Una introducción necesaria”; Armando Hart, “Una
introducción necesaria”, Marx, Engels y la condición humana: Una visión
desde Latinoamérica (Melbourne: Ocean Sur, 2005), 28–42.
22.
Brett Clark ve John Bellamy Foster, ““The Destruction of Reason and the Rise of
Ecofascism in the United States ”, Monthly Review 78, Sayı 2 (Haziran
2026): s. 1–16, MR.
23.
Immanuel Kant’tan Hegel’e kadar uzanan klasik Alman felsefesi, aklı yalnızca
bir teknik değil, sadece ne bilebilecekleriyle değil, Kant’ın ünlü formülüne
göre insanların ne yapması gerektiği ve ne umabileceği sorularıyla yakından
ilişkili bir şey olarak ele aldı. (Kant için aklın kapsamı, “Ne bilebilirim? Ne
yapmalıyım? Ne umabilirim?” sorularını içeriyordu.) Bu nedenle, akıl, daha
geniş kapsamlı ve devam eden insan projesinden veya Marksistlerin pratik (praksis)
dediği şeyden ayrı değildi.
24.
Lukács’ın buradaki eleştirisinin odağında irrasyonalist felsefeci Arthur
Schopenhauer durur. Daha sonra aynı eleştiriye Frankfurt Okulu’nu da dâhil eder.
Georg Lukács, The Destruction of Reason (Londra: Merlin Press, 1980),
243. Ayrıca bkz.: Georg Lukács, The Theory of the Novel (Londra: Merlin
Press, 1971), s. 22.
25.
Lukács, “hareketin çeşitli akımlarının ardındaki büyük ortak ilke, insan
aklının savunulmasından başka bir şey değildir; bu, sadece genel olarak
varlığını savunmak değil, aynı zamanda hepimizin az ya da çok aktif katılımcısı
olduğumuz insanlık tarihindeki gerçek etkisini ve sonuçlarını da savunmaktır” der.
Lukács, The Destruction of Reason, s. 849.
26.
Burada, Fanon’un eserindeki bazı formüllerin daha büyük bir diyalektik akıl
hareketinin parçası olarak anlaşılması gerektiğini savunan Ato Sekyi-Otu’nun
Fanon okumasını takip ediyorum: “akılcı bilgiye giden bir yol [veya] cheminement
laborieux vers la connaissance rationnelle ." Ato Sekyi-Otu, Fanon’s
Dialectic of Experience (Cambridge, Massachusetts: Harvard University
Press, 1996), 26. Bu, Fransız ve Haiti devrimlerinin ardından yazılan ve Lukács’ın
kendisinin de daha sonraki Hegel’den daha az “teslimiyetçi” olduğunu belirttiği
Hegel’in Ruhun Fenomenolojisi eserinde somutlaşan akıl modelidir. Hâlâ
gelişmekte olan bir bütünlüğü kavramayı amaçlayan bir eserdir. Bkz. Lukács, The
Destruction of Reason, s. 163.
27.
Jason Hickel, Christian Dorninger, Hanspeter Wieland ve Intan Suwandi, “Imperialist
Appropriation in the World Economy: Drain from the Global South through Unequal
Exchange, 1990–2015,” LSE Research Online Documents on Economics, Sayı.
113823, Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu, 2022).
28.
Emperyalist kapitalizm, çekirdek ülkelerde de farklı türde medeniyet krizleri
yaratır: dışarıdan yönlendirilen bir yıkım yerine içsel bir çürüme
. Bu bağlamda, Marksist felsefeci Helena Sheehan, yakın zamanda emperyalist
çekirdekte artan akıl hastalığı, intihar, ölümcül kumar ve aşırı bireycilik
oranlarına dikkat çekerek, bunların “medeniyet çürümesinin belirtileri”
olduğunu söyledi. Önemli olan, çekirdek ülkelerdeki bu tür çürümenin
etkilerinin, emperyalizmin zayıflamasına katkıda bulunma olasılığı nedeniyle
küresel sınıf mücadelesiyle ilişkili olarak belirsiz olmasıdır. Buna karşılık,
Küresel Güney ülkelerindeki medeniyetlerin emperyalist yıkımının etkileri her
zaman olumsuz sonuçlara yol açmaktadır. Helena Sheehan, “ Capitalism and
the Crisis of Meaning in Our Times”, Monthly Review 78, Sayı. 2 (Haziran
2026): s. 54–65, MR.
29.
Vicay Praşad şöyle diyor: “Sömürgeleştirilmiş toplumlardan gelmeyenlerin, ‘vatan
savunması’ gibi ifadelerin ve medeniyet mirası fikrinin gücünü anlamaları zor.”
Vijay Prashad, “A Dialogue Across Civilisations, for Now: The Seventeenth
Newsletter”, The Tricontinental, 23 Nisan 2026, tricontinental.com.
30.
Alexandre A. Bennigen ve S. Enders Wimbush, sosyalist fikirlerin Rus
İmparatorluğu’ndaki Müslüman halkların kavramsal araç kutusuna çok erken
girdiğini, “ulusal kurtuluş planı”na katkıda bulunduğunu savunuyorlar. Ayrıca,
doğru bir şekilde, Marksist teorinin dünyanın dört bir yanındaki ulusal
kurtuluş süreçlerine dâhil edildiğini de dile getiriyorlar. Alexandre A.
Bennigen ve S. Enders Wimbush, Muslim National Communism in the Soviet Union
(Şikago ve Londra: University of Chicago Press, 1979), s. xx.
31. Sömürgeci ve emperyalist söylemler, Küresel Güney’in, özellikle de Latin Amerika’nın medeniyetlerini ve kültürlerini, medeniyetlerden ziyade barbarlıklar olarak tasvir etmiştir. Bu ideolojik tahrifat, Roberto Fernández Retamar’ın muhteşem eseri Todo Caliban’da (Buenos Aires: Cooperativa Editorial Viandante, 2019) ele alınmakta ve çürütülmektedir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder