Pages

▼

21 Eylül 2026

Saksonya-Anhalt: Sermayenin Krizi ve İşçi Sınıfının Örgütsüzlüğü



Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinin sonucu, yalnızca “parti oylarındaki dalgalanma” üzerinden idrak edilemez.

Almanya için Alternatif (AfD), oyların yüzde 43,8’ini alarak eyaletin en güçlü partisi oldu, bu anlamda, 2021 seçimlerine kıyasla oy oranını iki katından fazla artırdı. Hristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) oyları yüzde 37,1’den yüzde 17,2’ye geriledi, seçmen katılımı oranı ise yüzden 60,3’ten yüzde 77,8’e çıktı.

Asıl önemli olan AfD’nin aldığı yüzde 43,8’lik oy değil. İşçi sınıfına mensup seçmenlerin yüzde 61’i AfD’ye oy verdi. Bu rakam, ele almamız gereken bir çelişkiyi ortaya koyuyor: Kapitalist mülkiyeti hedef almayan, iş yerinde ve ekonomide sermayenin gücünü sorgulamayan, işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesini gündemine almayan bir parti, işçi sınıfının oylarının neredeyse üçte ikisini nasıl kazanabildi?

Bu çelişki; tek başına “aldatılmışlık””, “cehalet”le veya işçi sınıfındaki sağcı eğilimlerle izah edilemez. Bir partinin seçmen kitlesinin toplumsal yapısı, partinin sınıfsal karakterini belirlemez. Bir parti, işçi sınıfının oylarının büyük bir kısmını kazanabilirken, politikaları ve programı tam da emekçileri ikincil konumda tutan koşulların sürdürülmesine hizmet edebilir.

Dolayısıyla, asıl soru şudur: Sömürü, iş güvencesizliği, konut krizi, düşen yaşam standartları ve toplumsal güçsüzlükten kaynaklanan hoşnutsuzluk, sınıf bilincine ve örgütlenmesine değil de aşırı sağ milliyetçiliğe, yabancı düşmanlığına ve kimlik politikalarına nasıl yol açıyor?

Kapitalist kriz tek başına sınıf bilinci yaratmaz. Sefalet, güvensizlik ve öfkenin önceden belirlenmiş bir politik yönü yoktur. Yönleri, sınıflar arasındaki güç dengesine, işçi örgütlenmesinin derecesine ve bağımsız bir politik alternatifin varlığına veya yokluğuna bağlıdır. Ücretler, çalışma koşulları, sosyal yardımlar ve iş güvencesi üzerindeki baskı arttığında, hoşnutsuzluk yayılır. Ancak bu hoşnutsuzluk henüz siyaset biçimini almış değildir. Onun yorumlanması, bir amaca sahip kılınması ve örgütlenmesi gerekir. Ücretler, yaşam maliyeti, konut, işsizlik, kapanan fabrikalar, savaş ve servetin yoğunlaşması ve sermayenin iktidarı arasındaki ilişkiyi, bağı ortaya koyan bir güç yoksa, aşırı sağ, bu öfkeye el koyar ve alternatif bir açıklama sunar.

Bu süreç, Almanya ile sınırlı değil. Son yıllarda, ardı ardına gelen ekonomik ve toplumsal krizler, kemer sıkma politikaları, iş güvencesizliği, düşen yaşam standartları, konut krizi, savaş ve kapitalist güçler arasındaki yoğunlaşan rekabet ortamında, birçok ülkede milliyetçiliğin, yabancı düşmanlığının ve otoriter eğilimlerin gelişmesi için gerekli zemin oluştu. Bu bağlantı, elbette mekanik bir bağlantı değil. Bir kriz, aşırı sağın ortaya çıkmasına veya işçi sınıfına odaklanan sınıfsal bir politikaya mutlaka yol açmaz. Önemli olan, sosyal güvensizliği ve öfkeyi açıklayabilen, bir düşman ve bir çözüm tanımlayabilen ve bu güçleri örgütleyebilen gücün hangisi olduğudur. İşçilerin bağımsız örgütlenme pratiğinin zayıf olduğu koşullarda, çeşitli ülkelerdeki aşırı sağ, toplumsal hoşnutsuzluğun bir kısmını milliyetçilik, sınırlar, göç ve “düzenin yeniden sağlanması” üzerine kurulu dile tercüme etmeyi bildi.

Sınıflar Arası Çatışma Ulusal Kimlikler Arası Çatışmaya Nasıl Dönüşür?

AfD’ye oy veren bir işçinin de fabrikası kapanabilir, satın alma gücü onun da azalmaktadır, kiralardaki artış onun için de büyük bir derttir, emeklilik birikimleri konusunda o da endişelidir, yıllarca çalıştıktan sonra beklediği güvenlik ve statüye ulaşamadığını o da görmektedir.

Aşırı sağ, tam da bu gerçek yaşam deneyiminden yola çıkar. İşçiye “her şeyin yolunda” demez. Aksine, onlara öfkeli olmaya hakları olduğunu, kimsenin onları dinlemediğini ve hak ettiklerinin ellerinden alındığını söyler. Bu noktada asıl kritik soru gündeme gelir: tüm bunları işçilerden kim aldı?

Aşırı sağ bu soruya hoşnutsuzluğun gerçek kaynağını dikkatlerden kaçıran bir cevap verir. Öfkenin yönünü değiştirir. Öfke, mülkiyete değil, göçmenlere; sermayenin iktidarına değil, sığınmacılara; işverene değil, sosyal yardım alanlara; büyük konut şirketlerine değil, göçmen ailelere; sermaye piyasalarındaki rekabete ve üretimin yer değiştirmesine değil, Avrupa Birliği’ne yöneltilir. Bir de bu listeye medya, feministler, sol ve “elitler” de eklenir. Bu anlamda, aşırı sağ, acıyı inkâr etmez, sadece kaynak ve sebep olarak başka bir şeye işaret eder. Bu anlatıda düşman, hem yukarıda hem de aşağıdadır, ancak sermaye, neredeyse tamamen göz ardı edilir. Toplum, işçiler ve kapitalistler yerine, “biz” ve “onlar” olarak bölünür.

Ancak bu süreç, yalnızca öfkenin yeniden yönlendirilmesiyle ilgili değildir. Aşırı sağ, sadece sınıf öfkesinin yönünü saptırmakla kalmaz, aynı zamanda işçi sınıfı içindeki ayrım çizgilerini de yeniden üretir. Yerli işçiler ile göçmen işçiler, çalışanlar ile işsizler, vergi mükellefleri ile sosyal yardım alanlar, neticede işçi sınıfının farklı kesimleri, birbirine karşı kışkırtılır. Pozisyon, milliyet, ikamet durumu veya cinsiyet açısından gerçek farklılıklar politik sınırlar haline gelir. İşçiler, güvensizliklerinin nedeni olarak sermayeyi değil de birbirlerini gördüklerinde, kolektif örgütlenme zora girer, sermayenin emek üzerindeki gücü artar.

Bağımsız İşçi Sınıfı Örgütlenmesi Eksikliği

Bu nedenle, AfD’nin işçileri "aldattığını" söylemek yeterli değildir. Asıl önemli soru şudur: toplumsal hoşnutsuzluklar, neden başka bir sınıf temelli ifade ve örgütlenme kanalı bulamıyor?”

Cevabın bir kısmı Avrupa işçi hareketinin evriminde yatıyor. Sosyal demokrasi, kapitalizmi alt etme hedefinden çoktan vazgeçti, kendini onu yönetmekle sınırladı. Son otuz-kırk yıldır kemer sıkma önlemleri, sermayeden gelen uluslararası rekabet ve sınıf uzlaşması fırsatlarının daralması ile oluşan baskı karşısında söz konusu reformist politika bile geriledi.

Komünist partiler ve radikal solun büyük bir kısmı ya zayıflatıldı ya da parlamenter siyaset ve mevcut düzenin reformu çerçevesine dâhil edildi. Özellikle Almanya’daki sendikalar, “emek ve sermaye arasında anlaşma ve işbirliği” veya kendi terminolojileriyle, “toplumsal ortaklık” mekanizmasıyla o kadar iç içe geçtiler ki, bazı durumlarda sermayenin “rekabetçilik”le ilgili kaygılarını işçilerin bağımsız çıkarlarının yanında, hatta onlara karşı dile döktüler.

Ne var ki bu güçlerin geri çekilmesiyle, emek ve sermaye arasındaki çelişki ortadan kalkmadı. Sermaye, hâlâ yatırım, işe alma, işten çıkarma, üretimin yer değiştirmesi ve fabrika kapanışları üzerinde belirleyici bir güce sahip. Ücretler, konut, çalışma saatleri, emeklilik ve sosyal yardımlar halen daha sınıfsal meseleler.

Zayıflayan şey, sınıf çelişkisinin kendisi değil, bu çelişkinin günlük deneyimini sınıf bilincine, örgütlenmesine ve mücadelesine dönüştürme kapasitesi.

Bağımsız sınıf örgütlerinin zayıflığı, izole edilmiş hoşnutsuzluğu kolektif mücadeleye dönüştürme yetersizliğini daha da içinden çıkılmaz bir hale sokuyor, sağın milliyetçi ve kimlik politikası söylemleriyle doldurabileceği bir boşluk meydana getiriyor. İşte tam da bu gerçeklikten, işçi sınıfının bağımsız ve devrimci örgütlenmesini yeniden inşa etme ihtiyacı doğuyor.

Neden Doğu Almanya?

Doğu Almanya eyaletlerinden birinde yapılmış olan bir seçimin sonuçlarını anlamak için, iki Alman devletinin birleşmesinden (Doğu Almanya’nın Batı Almanya’ya ilhakından) sonra yaşanan ekonomik ve sınıfsal gelişmeleri de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Birleşmeden sonra, Doğu Almanya sanayi yapısının büyük bir kısmı tasfiye edildi veya özelleştirildi, ekonomik karar alma merkezleri, büyük ölçüde batıya taşındı ve mevcut sendika örgütlenmesi, ülke çapındaki yapılara ve “toplumsal ortaklık” mekanizmasına dâhil edildi. Fabrika kapanmaları, yaygın işsizlik, işçi göçü, düşük ücretli ve güvencesiz işlerin yaygınlaşması, doğunun bazı bölgelerinde toplumsal dokuyu değiştirdi.

Bu gelişmeler, sadece iş kayıplarıyla ilgili değildi. İşçi sınıfının bazı kesimleri, kolektif konumlarını, toplumsal buluşma mekânlarını ve ekonomik kaderleri üzerindeki kontrol duygusunu da yitirdi. Birçok alanda, yatırım, üretim ve istihdamla ilgili önemli kararlar başka yerlerde alındı.

Böyle bir deneyim, radikal protestolar için koşullar yaratabilir, ancak bu protestonun yönü önceden belirlenmiş değildir. Mülkiyet ilişkilerine ve sermayenin gücüne karşı bir mücadeleye dönüşebilir veya bağımsız bir sınıf örgütlenmesinden yoksun olarak, bu güçsüzlüğü tam olarak milliyetçilik, göç ve “Doğu’nun aşağılanması” üzerine kurulu dile tercüme eden bir güç tarafından ele geçirilebilir. AfD, son otuz yılda yaşanan ekonomik ve toplumal gelişmeler karşısında duyulan memnuniyetsizliği ulusal kimlik politikasıyla ilişkilendirerek, Doğu Alman toplumunun bir kesimine kendisini “sistem eleştirisi yapan” bir güç olarak takdim etmeyi bildi.

“Güvenlik Duvarı”nın” Olağanlaşması ve Aşınması

Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçim sonucu bir istisna değil. 2021’de tüm ülke genelinde yapılan seçimlerde AfD, oyların sadece yüzde 10,4’ünü almıştı. 2025 seçimlerinde oy oranı yüzde 20,8’e yükseldi, Eylül 2026’da ülke çapında yapılan kamuoyu anketlerinde oylarının yüzde 27 ilâ yüzde 29 arasında olduğu söylendi. Doğu Almanya’da bu eğilim daha da belirgin: oy oranları, Thüringen’de yaklaşık yüzde 40’a, Saksonya’da yüzde 42’ye ulaşıyor.

Bu oy artışı, sadece niceliksel bir değişim değil. Şimdiye dek koalisyon çevrelerinden dışlanmış bir parti ne kadar büyürse, politik tecrit koşullarında varlığını sürdürmesi de o denli zorlaşır.

Oyların yüzde 10’unu alan bir partiyi hükümetten dışlamak başka bir şey, bir eyalette yüzde 40’ın üzerinde, ülke çapında neredeyse yüzde 30 oy alan bir partiyi dışlamak ise bambaşka bir şeydir. Bu tür koşullarda “güvenlik duvarı”nı veya “politik baraj”ı aşma yönündeki baskı artar, ideolojik normalleşme, kurumsal normalleşmenin yolunu açar.

Bu eğilim, yalnızca Almanya’ya özgü değil. İtalya’da Giorgia Meloni liderliğindeki hükümet iş başında. İsveç’te İsveç Demokratları 2022’den beri sağcı hükümetin parlamentodaki kilit ismi. Avusturya’da Özgürlük Partisi, 2024 seçimlerinde en güçlü parti oldu. Aşırı sağ, başka bir ülkede politik ortak veya iktidar gücü haline geldiğinde, AfD’nin “işbirliği yapmayan” bir güç olmaktan çıkartılıp iktidar yapısının normal bir parçası haline dönüştürülmesine dönük baskı da artıyor.

Saksonya-Anhalt, bu erozyonun en önemli örneklerinden biri. Hristiyan Demokratlar, Sosyal Demokratlar, Yeşiller ve Sol Parti, AfD’nin koalisyon görüşmeleri teklifini reddetti, ancak “Sarah Wagenknecht İttifakı” (BSW) müzakerelere başladı. Bu meselenin önemi sadece bu görüşmelerin sonucunda yatmıyor. Politik tabular, genellikle bir gecede yıkılmaz; önce diyalog, ana kural haline gelir, ardından geçici işbirliği gelir, nihayetinde hükümet düzeyinde işbirliğinin neden imkânsız olduğu sorusu ortaya çıkar.

Tehlike, tam olarak bu kademeli normalleşmede yatıyor: Milliyetçi-ırkçı politikalar, yabancı düşmanlığı, otoriterlik ve toplumun “gerçek insanlar” ve “ötekiler” olarak bölünmesini öngören politik anlayış, siyasetin kıyısından köşesinden merkeze taşınıyor, bir zamanlar kabul edilemez olarak görülen şeyin sınırı adım adım geriye itiliyor.

Aynı değişim, “ulusal çıkarlar” kavramında da gözlemlenebilir. Milliyetçi sağ, üretim ilişkilerindeki karşıt konumlarına bakılmaksızın, işçiyi ve kapitalisti “Almanlar” adı altında kurgusal bir birlik içinde yan yana getirirken, göçmen veya yabancı işçiyi ise bunun aksine, bir rakip ve tehdit olarak sunar. Ancak, “Almanya’nın çıkarları” kavramına, iş gücünü satan işçi, yatırımlara, işten çıkarmalara ve üretimin yer değiştirmesine karar veren kapitalistle aynı anlamı yüklemiyor. İşçilerden, “Alman ekonomisinin rekabet gücü” adına işyerinde daha fazla baskıyı, sosyal yardımlarda kesintileri veya ücret taleplerinde geri çekilmeyi kabul etmeleri beklenirken, sermaye, başka yerlerde daha yüksek kâr vaat ettiği anda üretim ve yatırımları istediği zaman başka yere taşıyabilir. Milliyetçilik, bu çelişkiyi “ulus” bayrağı altında gizler, ayrım çizgisini emek ve sermaye arasındaki bölünmeden, işçi sınıfının farklı kesimleri arasındaki bir bölünmeye kaydırır. Neticede sermayenin gücü sınırlanmaz, işçilerin kolektif gücü zayıflar.

Sınıf Politikalarını Yeniden Sahiplenmek

Irkçılığa, yabancı düşmanlığına ve otoriterliğe karşı yapılan salt ahlaki çağrılarla aşırı sağın yükselişine karşı koyulamaz. Milyonlarca insanın maddi hayatı, güvensizlik, güçsüzlük ve toplumsal çöküş korkusuyla tanımlıyken bunlara sadece “Aşırı sağa oy vermeyin!” diyerek cevap verilemez, verilirse sağ, temelini bir şekilde korur.

Cevap, AfD’yi taklit edip oylarını geri kazanmak için göç politikalarını sıkılaştırmak değildir. Bu tür politikalar, aşırı sağın ideolojisini zayıflatmaktan çok meşrulaştırır. Diğer partiler de toplumsal krizin nedeninin göçte yattığını kabul ederse, politik mücadelenin bir kısmı zaten aşırı sağa kaybedilmiş olacaktır.

Sağın üzerini örtmeye çalıştığı meselelere geri dönülmelidir: emek ve sermaye arasındaki ilişki; mülkiyet ve servet dağılımı; ücretler ve konut; emeklilik ve sosyal yardımlar; işverenin işyerindeki gücü; üretim üzerindeki kontrol ve işçilerin bağımsız örgütlenmesi.

Halkın Fedaileri (Azınlık)
14 Eylül 2026
Kaynak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder