Bir zamanlar neo-Malthusçu elitlerin ve bir grup
münzevi çevrecinin hayali olan “büyümenin durdurulması”nı öngören anlayış, son dönemde
kimi Marksistler de dâhil olmak üzere, soldaki birçok kişi tarafından
benimsendi. Bu durum, kimseyi şaşırtmamalı: Marksizm genelde, geniş çapta
paylaşılan, bolluk yaratmak için üretim güçlerini tam anlamıyla geliştirmeyi
amaç edinmiş “Prometeci” siyaset felsefesi olarak anlaşılmıştır.
Peki bu beklenmedik yakınlaşma nasıl gerçekleşti?
Saitō Kōhei’nin yeni kitabı, Marx in the
Anthropocene: Towards the Idea of Degrowth Communism [Antroposen’de Marx:
Küçülmeci Komünizm Fikrine Doğru”] bu konuda kimi kıymetli ipuçları sunuyor.
Kitabın 2020’deki ilk baskısı, Japonya’da büyük satış rakamlarına ulaştı,
İngilizce baskısı da şimdiden epey yankı uyandırdı.
Saitō’nun temel önermesi, oldukça basit:
Kapitalistlerin “büyüme”ye yönelik dürtüsü gezegeni yok ediyor, bu nedenle,
insanlığın iklim krizinden sağ çıkabilmesi için hızla “büyüme karşıtı komünizm”
olarak adlandırılan fikri benimsememiz gerekiyor. Yazarın “büyüme karşıtı
yaklaşım, kapitalizmle bağdaşmaz, özünde anti-kapitalist bir projedir” cümlesiyle
ifade ettiği çıkarımının, sosyalist fikirlere olumlu bakan ve yaklaşan, iklim
felâketine dair uyarılarla boğuşan genç nesilde yankı bulması gayet doğal.
Ancak Saitō’nun mevcuttaki siyasi açmazlarımızın
ötesine uzanan bir yol sunduğuna dair iddiası, en az iki açıdan yanıltıcıdır.
1. Kapitalizmin amacı, “büyüme” değil, değer
yaratma ve sermaye birikimidir, sermayenin bu süreci gerçekleştirmesi için hem
genişlemeye hem de daralmaya ihtiyacı vardır. Önceki otuz yıllık
ekonomik durgunluk, kemer sıkma politikaları ve krizlerin de gösterdiği gibi,
küçülme, zaten ekonomik paradigmamızın ayrılmaz bir parçasıdır, onu aşmanın bir
yolu değildir.
2. Saitō’nun “komünizm” anlayışı, Marx’ın sınıf
mücadelesi anlayışını tamamen bir kenara bırakıyor, daha da şaşırtıcı olanı,
işçi sınıfına neredeyse hiçbir rol tanımıyor. Çünkü ona göre, asıl mücadele,
işçilerle kapitalistler değil, kapitalizmle gezegen arasında. Ancak devrimci
bir işçi sınıfının değişimin faili olduğuna dair fikri terk etmek suretiyle
Saitō, zımnen bugün zaten sahip olduğumuz şeye çok benzeyen bir şeye,
kapitalist sınıfla çatışmak yerine, onun tarafından benimsenen, elitlerin
önderliğindeki bir yeşil harekete onay vermekle yetiniyor.
Saitō gibi küçülmeciler, kapitalizmin amacının
büyüme olduğunu varsayıyorlar. Oysa ana akım iktisatçılar arasında, sürekli
büyümenin sadece mümkün değil, aynı zamanda arzu edilir olduğu fikrinin geçmişi,
ancak ellilere dek uzanıyor. Kendisi de önde gelen bir küçülmeci olan Matthias
Schmelzer, 2016 yılında yazdığı The Hegemony of Growth [“Büyümenin
Hegemonyası”] adlı kitabında bunu açıkça ortaya koyuyor. Schmelzer’in de kabul
ettiği üzere, iktisatçılar, uzun zamandır kapitalizmin döngüsel evrelerden,
patlama ve çöküşlerden, genişleme ve daralmadan, büyüme ve küçülme
aşamalarından geçtiğini idrak etmişlerdi. Belki de daha önemlisi, büyüme
ideolojisine sözde bağlılık göstermelerine rağmen, günümüzdeki egemen sınıfın
çoğu, küçülme ve kemer sıkma politikalarının son 30-40 yılın ekonomik
gerçekliğini tanımladığını zımnen kabul ediyor.
Marksizm, aslında bu görünürdeki çelişkiyi
anlamlandırmanın bir yolunu sunuyor. Marksistler, genelde kapitalizmin amacının
büyüme değil, değer yaratmak ve sermaye biriktirmek olduğunu söylüyorlar. Bunlar
kolaylıkla karıştırılabilen kavramlar olsa da aynı şey değiller.
“Büyüme”, toplam veya bütünsel toplumsal ürünün ve
piyasa değerinin kronolojik olarak artmasıdır. Buna karşılık, “değer yaratma”,
üretim sürecinden elde edilebilecek artı değerdeki artıştır. Bu, artı değer
oranı olarak hesaplanır; yani işçiler tarafından yaratılan toplam değerin,
ücret olarak aldıkları miktardan çıkarılmasıyla elde edilen kısımdır. Çalışma
gününün uzunluğu, verimlilik oranı, işçi sınıfının militanlığı gibi faktörlerle
orantılı olarak değişir.
Bütün bunlar, zımnen, artı değer oranı yüksekken “büyümenin”
düşük kalabileceğini söyler. Tesadüf şu ki, son 30-40 yıllık dönemde gelişmiş
ekonomilerin durumu tam da şekildedir: kâr düzeyleri yüksektir, sermaye
sahipleri daha da zenginleşmiştir, bunun yanında “uzun vadeli durgunluğa”
tanıklık edilmiştir.
Bu noktada Marksizmin ilgilendiği diğer bir kavram
da sıklıkla büyüme ile karıştırılan sermaye birikimidir. Sermaye birikimi, sürekli
olarak artı değer eklenmesinden kaynaklanır. Ancak paradoksal olarak, zaman
zaman artı değerin çıkartılmasını da ihtiyaç duyar. Peki bu süreç nasıl işler?
Marx ve Rosa Luxemburg gibi isimlerin de
gösterdiği üzere, kapitalizmin değer arayışı, tüketilebilecek olandan daha
fazla artı değer yaratmasına sebep olur. Bu nedenle, sermaye birikimi talep
oranını aştığında, sermaye, kendi değerini yitirme tehdidiyle yüzleşir. Belli
düzeyde ekonomi açısından apaçık ortada olan bir süreç işler. Bir şeyin çok
fazla üretilmesi durumunda, değeri düşecektir.
Sermaye, birikmiş fazlalığı kendi kendini yok etme
yoluyla ele alır. Paradoksal olarak, birikimin devam edebilmesi ve değerinin
korunabilmesi için boyutunu küçültmesi gerekir. Bu, lüks tüketim, savaş,
militarizm, kemer sıkma politikaları ve tahmin edeceğiniz üzere, küçülme gibi
çeşitli yollarla gerçekleşir. Başka bir ifadeyle küçülme, kapitalizmin aşırı
birikimle başa çıkma yöntemidir. Kapitalist üretim biçiminin üstesinden gelinmesini
değil, onun daraltılmasını ifade eder.
Japon iktisatçı Kavakami Hacime, otuzlarda bu
sorunu açıklamak için basit bir analojiye başvurmuştu. “Kapitalizm bir balon
gibidir. Balona giderek daha fazla hava üflenir. Bu, sermaye birikimi gibidir.
Ancak sonunda balon doğal sınırlarına ulaşır. Balon dolar ve daha fazla hava alamaz.
Bu noktada iki şeyden biri olmalıdır: Ya balon kendisini patlatarak kapitalist
toplumsal ilişkilerin sonunu getirmeli ya da balondan kasten hava
boşaltılmalıdır. Sermaye birikiminin devam edebilmesi için sermaye yok
edilmelidir. Marx’ı okuyanlar, bu gerçeğe Grundrisse’den beri zaten
vakıflardı. Bu kitabında Marx, “sermayenin büyük bir kısmının yok edilmesinin,
onu intihar etmeden üretim güçlerini tam olarak kullanmaya devam edebileceği
noktaya şiddetle geri götürdüğünü” dile getirmiştir.
Saitō’nun, Antroposen’de Marx kitabının temel
iddialarından biri olan küçülmenin kapitalizme karşıt olduğu iddiası, Marx’ın “üretim
güçleri” kavramını “büyüme” ile karıştırmasının sonucudur. Saitō, “üretim
güçleri”ni, dar anlamıyla ele alıp, teknoloji, makine ve artan üretim
çıktısıyla eşitlediği için, bu şeylerin daha da geliştirilmesinin insanlığın
özgürleşmesine değil, aksine tekno-kapitalistlerin elinde giderek daha fazla
esir edilmemize yol açacağını varsaymaktadır.
Saitō ayrıca, Marx’ın 1860’lara kadar olan
yazılarını kapsayan “ilk dönem” Marx ile “geç dönem” Marx arasında yeni bir
ayrım ortaya koyuyor. Ona göre ilki, gerçekten de teknolojik gelişmelerin
kapitalizmin sonunu getireceğine safça inanan bir “Prometeci” ve “üretimci”
idi. Ancak Saitō, Marx’ın bu inancından geç de olsa vazgeçtiğini söylüyor.
Saitō, Marx’ın son yıllarında “ekososyalizm” ve “küçülmeci komünizm”in
savunucusu haline geldiği iddiasını desteklemek için daha önce yayınlanmamış
mektuplara ve defterlere bel bağlıyor.
Dahası, Saitō, geç dönem Marx’ın Batı’daki
kapitalist gelişme modelinden uzaklaşarak, “çevreyle sürdürülebilir bir insani
ilişki” kuran “Batı dışı ve kapitalist olmayan toplumlar”a yüzünü çevirdiğini iddia
ediyor. Saitō, bu süreçte Marx’ın toplumların sosyalizme ulaşmak için
kapitalist üretim biçiminden geçmesi gerektiği fikrini bir kenara bıraktığını
söylüyor. Hatta “Marx, kapitalizm öncesi dönemden, kapitalist modernleşmenin
yıkıcı sürecinden geçmeden, doğrudan sosyalizm aşamasına geçme ihtimalini gördü”
diyor (s. 195). Saitō buradan, bu dönüşümün Marx’ı “büyüme karşıtı komünist”
yaptığını sonucuna varıyor.
Saitō’nun iddiaları dikkat çekicidir, çünkü Marx’ın
terk ettiğini iddia ettiği fikirler, çoğu görüşe göre, on dokuzuncu yüzyılda
komünist felsefecinin öncülük ettiği tarihsel materyalizm teorisinin temelini
oluşturuyorlar.
Arkadaşı ve yoldaşı Friedrich Engels’e göre, üretim
güçlerinin geliştirilmesinin gerekliliği, artı değer teorisiyle birlikte Marx’ın
en büyük keşfiydi. Bu önerme, tarihsel materyalizmin terk edilmesi gerektiğini
kolayca kabul eden Saitō için bir engel değil. Ancak okurlarını tüm bunlara
ikna etme girişimi, “üretim güçleri” kavramının hatalı bir açıklamasına dayanıyor.
Marx’ın tarihsel materyalizm teorisi, “üretim
güçleri”nin kaçınılmaz olarak mevcut “toplumsal ilişkiler”le nasıl çatışmaya
girdiğini, sınıf çatışmasına ve mücadelesine yol açtığını, en nihayetinde eski
toplumsal düzenin yıkılıp yerine yenisinin kurulmasına neden olduğunu açıklıyor.
Ancak Marx, “üretim güçleri” derken, sadece teknolojik gelişmeyi ve ekonomik
büyümeyi değil, işçilerin emek gücünü ve işçi sınıfının kendi gelişimini kastediyor.
İşte bu yüzden, tarihsel materyalizm bir sınıf
mücadelesi teorisidir. Kapitalist üretim biçimi ve toplumsal ilişkiler, yani
ücretli emek dünyaya yayıldıkça, işçi sınıfını yaratır, büyütür, sömürüsüne ve
sefaletine yol açar. İşçi sınıfını kaçınılmaz olarak iş gücünün alıcıları ve
sermayenin tekelcileri (kapitalist sınıf) ile çatışmaya sokan da kapitalizmin
bu temel çelişkisidir. İşçiler ve kapitalistler arasındaki sürekli ve
yoğunlaşan mücadele sayesinde ancak post-kapitalist bir topluma geçiş
sağlanabilir. İşte bu yüzden “üretim güçleri”nin gelişimi, nihayetinde
kapitalizmin sonunu getirir. Bir kez daha yinelemek gerekirse, bu güçler,
sadece daha gelişmiş teknolojiye değil, aynı zamanda işçilerin artan gücü ve
sınıf bilincine denk düşer. İşte bu yüzden Marx ve Engels, Komünist
Manifesto’da kapitalizmin “kendi mezar kazıcılarını” ürettiğini söylemiştir.
Marx, kapitalizmi aşacak harekette işçi sınıfına
öncülük rolü veriyor. Ama Saito’nun küçülmeci komünizm teorisinde bu sınıfın
esamisi okunmuyor. Saitō, bunun yerine, “gerçek” mücadeleyi kapitalizm ile
gezegen arasındaki mücadele olarak tanımlıyor.
Peki bu küçülmeci harekete kim önderlik edecek?
Kitabının Japonca baskısının son sözünde Saitō,
dünya nüfusunun sadece yüzde 3,5’inin koordineli bir şekilde hareket etmesinin,
küçülmeci komünizm hedefini uygulamaya başlamak için yeterli olacağını öne
sürüyor. Ayrıca bu hareketin işçi sınıfıyla sınırlı olmadığını da açıkça
belirtiyor. (Şunu da ekleyebiliriz ki, bu anlayış, şu anda yürürlükte olan
azınlıkçı, elit odaklı yönetim biçimine oldukça benziyor, ondan bir kopuşu ifade
etmiyor.)
Saitō, tarihsel materyalizmi terk etmesi
neticesinde, tarihsel değişime ilişkin sınıfsal anlayıştan da Marx’ın bu
süreçte işçi sınıfına atfettiği devrimci rolden de tümüyle vazgeçiyor. Bu
durumda ortaya şu türden bir soru çıkıyor: “işçi sınıfı, parçası olmayacağı bir
hareketten nasıl fayda sağlayabilir?”
Ancak cevaplanması gereken daha acil bir soru daha
var. Eğer Saitō’nun anlayışında küçülme, üretim güçlerinin küçültülmesi,
budanması anlamına geliyorsa ve bu güç, işçilerden ve onların emek gücünden
oluşuyorsa, bu durum, birçok işçiyi gereksiz hale getirmez mi? Elbette, klasik
Marksist yaklaşıma göre, kâr yerine ihtiyaç için üretim yapan gelecekteki bir
komünist toplum, işçilere bol miktarda boş zaman sunacaktır. Ancak bu
özgürleştirici senaryo için önce işçilerin sınıf mücadelesinde zafere
ulaşmaları gerekir.
Saitō, “önce küçülme” fikrini savunarak sıralamayı
terse çevirmeyi öneriyor. Ancak gördüğümüz gibi, küçülme, kapitalizmi ortadan
kaldırmaz, aksine onun sürdürülmesine yardımcı olur.
Bu anlamda, Antroposen’de Marx kitabı, statükoyu
aşmanın bir yolunu değil, statüko için yeni bir mazeret sunuyor.
Justin Aukema
7 Mart 2023
Kaynak

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder