Pages

04 Nisan 2026

Kapitalizm Küçülmeyi Neden Sever?


Bir zamanlar neo-Malthusçu elitlerin ve bir grup münzevi çevrecinin hayali olan “büyümenin durdurulması”nı öngören anlayış, son dönemde kimi Marksistler de dâhil olmak üzere, soldaki birçok kişi tarafından benimsendi. Bu durum, kimseyi şaşırtmamalı: Marksizm genelde, geniş çapta paylaşılan, bolluk yaratmak için üretim güçlerini tam anlamıyla geliştirmeyi amaç edinmiş “Prometeci” siyaset felsefesi olarak anlaşılmıştır.

Peki bu beklenmedik yakınlaşma nasıl gerçekleşti?

Saitō Kōhei’nin yeni kitabı, Marx in the Anthropocene: Towards the Idea of Degrowth Communism [Antroposen’de Marx: Küçülmeci Komünizm Fikrine Doğru”] bu konuda kimi kıymetli ipuçları sunuyor. Kitabın 2020’deki ilk baskısı, Japonya’da büyük satış rakamlarına ulaştı, İngilizce baskısı da şimdiden epey yankı uyandırdı.

Saitō’nun temel önermesi, oldukça basit: Kapitalistlerin “büyüme”ye yönelik dürtüsü gezegeni yok ediyor, bu nedenle, insanlığın iklim krizinden sağ çıkabilmesi için hızla “büyüme karşıtı komünizm” olarak adlandırılan fikri benimsememiz gerekiyor. Yazarın “büyüme karşıtı yaklaşım, kapitalizmle bağdaşmaz, özünde anti-kapitalist bir projedir” cümlesiyle ifade ettiği çıkarımının, sosyalist fikirlere olumlu bakan ve yaklaşan, iklim felâketine dair uyarılarla boğuşan genç nesilde yankı bulması gayet doğal.

Ancak Saitō’nun mevcuttaki siyasi açmazlarımızın ötesine uzanan bir yol sunduğuna dair iddiası, en az iki açıdan yanıltıcıdır.

1. Kapitalizmin amacı, “büyüme” değil, değer yaratma ve sermaye birikimidir, sermayenin bu süreci gerçekleştirmesi için hem genişlemeye hem de daralmaya ihtiyacı vardır. Önceki otuz yıllık ekonomik durgunluk, kemer sıkma politikaları ve krizlerin de gösterdiği gibi, küçülme, zaten ekonomik paradigmamızın ayrılmaz bir parçasıdır, onu aşmanın bir yolu değildir.

2. Saitō’nun “komünizm” anlayışı, Marx’ın sınıf mücadelesi anlayışını tamamen bir kenara bırakıyor, daha da şaşırtıcı olanı, işçi sınıfına neredeyse hiçbir rol tanımıyor. Çünkü ona göre, asıl mücadele, işçilerle kapitalistler değil, kapitalizmle gezegen arasında. Ancak devrimci bir işçi sınıfının değişimin faili olduğuna dair fikri terk etmek suretiyle Saitō, zımnen bugün zaten sahip olduğumuz şeye çok benzeyen bir şeye, kapitalist sınıfla çatışmak yerine, onun tarafından benimsenen, elitlerin önderliğindeki bir yeşil harekete onay vermekle yetiniyor.

Saitō gibi küçülmeciler, kapitalizmin amacının büyüme olduğunu varsayıyorlar. Oysa ana akım iktisatçılar arasında, sürekli büyümenin sadece mümkün değil, aynı zamanda arzu edilir olduğu fikrinin geçmişi, ancak ellilere dek uzanıyor. Kendisi de önde gelen bir küçülmeci olan Matthias Schmelzer, 2016 yılında yazdığı The Hegemony of Growth [“Büyümenin Hegemonyası”] adlı kitabında bunu açıkça ortaya koyuyor. Schmelzer’in de kabul ettiği üzere, iktisatçılar, uzun zamandır kapitalizmin döngüsel evrelerden, patlama ve çöküşlerden, genişleme ve daralmadan, büyüme ve küçülme aşamalarından geçtiğini idrak etmişlerdi. Belki de daha önemlisi, büyüme ideolojisine sözde bağlılık göstermelerine rağmen, günümüzdeki egemen sınıfın çoğu, küçülme ve kemer sıkma politikalarının son 30-40 yılın ekonomik gerçekliğini tanımladığını zımnen kabul ediyor.

Marksizm, aslında bu görünürdeki çelişkiyi anlamlandırmanın bir yolunu sunuyor. Marksistler, genelde kapitalizmin amacının büyüme değil, değer yaratmak ve sermaye biriktirmek olduğunu söylüyorlar. Bunlar kolaylıkla karıştırılabilen kavramlar olsa da aynı şey değiller.

“Büyüme”, toplam veya bütünsel toplumsal ürünün ve piyasa değerinin kronolojik olarak artmasıdır. Buna karşılık, “değer yaratma”, üretim sürecinden elde edilebilecek artı değerdeki artıştır. Bu, artı değer oranı olarak hesaplanır; yani işçiler tarafından yaratılan toplam değerin, ücret olarak aldıkları miktardan çıkarılmasıyla elde edilen kısımdır. Çalışma gününün uzunluğu, verimlilik oranı, işçi sınıfının militanlığı gibi faktörlerle orantılı olarak değişir.

Bütün bunlar, zımnen, artı değer oranı yüksekken “büyümenin” düşük kalabileceğini söyler. Tesadüf şu ki, son 30-40 yıllık dönemde gelişmiş ekonomilerin durumu tam da şekildedir: kâr düzeyleri yüksektir, sermaye sahipleri daha da zenginleşmiştir, bunun yanında “uzun vadeli durgunluğa” tanıklık edilmiştir.

Bu noktada Marksizmin ilgilendiği diğer bir kavram da sıklıkla büyüme ile karıştırılan sermaye birikimidir. Sermaye birikimi, sürekli olarak artı değer eklenmesinden kaynaklanır. Ancak paradoksal olarak, zaman zaman artı değerin çıkartılmasını da ihtiyaç duyar. Peki bu süreç nasıl işler?

Marx ve Rosa Luxemburg gibi isimlerin de gösterdiği üzere, kapitalizmin değer arayışı, tüketilebilecek olandan daha fazla artı değer yaratmasına sebep olur. Bu nedenle, sermaye birikimi talep oranını aştığında, sermaye, kendi değerini yitirme tehdidiyle yüzleşir. Belli düzeyde ekonomi açısından apaçık ortada olan bir süreç işler. Bir şeyin çok fazla üretilmesi durumunda, değeri düşecektir.

Sermaye, birikmiş fazlalığı kendi kendini yok etme yoluyla ele alır. Paradoksal olarak, birikimin devam edebilmesi ve değerinin korunabilmesi için boyutunu küçültmesi gerekir. Bu, lüks tüketim, savaş, militarizm, kemer sıkma politikaları ve tahmin edeceğiniz üzere, küçülme gibi çeşitli yollarla gerçekleşir. Başka bir ifadeyle küçülme, kapitalizmin aşırı birikimle başa çıkma yöntemidir. Kapitalist üretim biçiminin üstesinden gelinmesini değil, onun daraltılmasını ifade eder.

Japon iktisatçı Kavakami Hacime, otuzlarda bu sorunu açıklamak için basit bir analojiye başvurmuştu. “Kapitalizm bir balon gibidir. Balona giderek daha fazla hava üflenir. Bu, sermaye birikimi gibidir. Ancak sonunda balon doğal sınırlarına ulaşır. Balon dolar ve daha fazla hava alamaz. Bu noktada iki şeyden biri olmalıdır: Ya balon kendisini patlatarak kapitalist toplumsal ilişkilerin sonunu getirmeli ya da balondan kasten hava boşaltılmalıdır. Sermaye birikiminin devam edebilmesi için sermaye yok edilmelidir. Marx’ı okuyanlar, bu gerçeğe Grundrisse’den beri zaten vakıflardı. Bu kitabında Marx, “sermayenin büyük bir kısmının yok edilmesinin, onu intihar etmeden üretim güçlerini tam olarak kullanmaya devam edebileceği noktaya şiddetle geri götürdüğünü” dile getirmiştir.

Saitō’nun, Antroposen’de Marx kitabının temel iddialarından biri olan küçülmenin kapitalizme karşıt olduğu iddiası, Marx’ın “üretim güçleri” kavramını “büyüme” ile karıştırmasının sonucudur. Saitō, “üretim güçleri”ni, dar anlamıyla ele alıp, teknoloji, makine ve artan üretim çıktısıyla eşitlediği için, bu şeylerin daha da geliştirilmesinin insanlığın özgürleşmesine değil, aksine tekno-kapitalistlerin elinde giderek daha fazla esir edilmemize yol açacağını varsaymaktadır.

Saitō ayrıca, Marx’ın 1860’lara kadar olan yazılarını kapsayan “ilk dönem” Marx ile “geç dönem” Marx arasında yeni bir ayrım ortaya koyuyor. Ona göre ilki, gerçekten de teknolojik gelişmelerin kapitalizmin sonunu getireceğine safça inanan bir “Prometeci” ve “üretimci” idi. Ancak Saitō, Marx’ın bu inancından geç de olsa vazgeçtiğini söylüyor. Saitō, Marx’ın son yıllarında “ekososyalizm” ve “küçülmeci komünizm”in savunucusu haline geldiği iddiasını desteklemek için daha önce yayınlanmamış mektuplara ve defterlere bel bağlıyor.

Dahası, Saitō, geç dönem Marx’ın Batı’daki kapitalist gelişme modelinden uzaklaşarak, “çevreyle sürdürülebilir bir insani ilişki” kuran “Batı dışı ve kapitalist olmayan toplumlar”a yüzünü çevirdiğini iddia ediyor. Saitō, bu süreçte Marx’ın toplumların sosyalizme ulaşmak için kapitalist üretim biçiminden geçmesi gerektiği fikrini bir kenara bıraktığını söylüyor. Hatta “Marx, kapitalizm öncesi dönemden, kapitalist modernleşmenin yıkıcı sürecinden geçmeden, doğrudan sosyalizm aşamasına geçme ihtimalini gördü” diyor (s. 195). Saitō buradan, bu dönüşümün Marx’ı “büyüme karşıtı komünist” yaptığını sonucuna varıyor.

Saitō’nun iddiaları dikkat çekicidir, çünkü Marx’ın terk ettiğini iddia ettiği fikirler, çoğu görüşe göre, on dokuzuncu yüzyılda komünist felsefecinin öncülük ettiği tarihsel materyalizm teorisinin temelini oluşturuyorlar.

Arkadaşı ve yoldaşı Friedrich Engels’e göre, üretim güçlerinin geliştirilmesinin gerekliliği, artı değer teorisiyle birlikte Marx’ın en büyük keşfiydi. Bu önerme, tarihsel materyalizmin terk edilmesi gerektiğini kolayca kabul eden Saitō için bir engel değil. Ancak okurlarını tüm bunlara ikna etme girişimi, “üretim güçleri” kavramının hatalı bir açıklamasına dayanıyor.

Marx’ın tarihsel materyalizm teorisi, “üretim güçleri”nin kaçınılmaz olarak mevcut “toplumsal ilişkiler”le nasıl çatışmaya girdiğini, sınıf çatışmasına ve mücadelesine yol açtığını, en nihayetinde eski toplumsal düzenin yıkılıp yerine yenisinin kurulmasına neden olduğunu açıklıyor. Ancak Marx, “üretim güçleri” derken, sadece teknolojik gelişmeyi ve ekonomik büyümeyi değil, işçilerin emek gücünü ve işçi sınıfının kendi gelişimini kastediyor.

İşte bu yüzden, tarihsel materyalizm bir sınıf mücadelesi teorisidir. Kapitalist üretim biçimi ve toplumsal ilişkiler, yani ücretli emek dünyaya yayıldıkça, işçi sınıfını yaratır, büyütür, sömürüsüne ve sefaletine yol açar. İşçi sınıfını kaçınılmaz olarak iş gücünün alıcıları ve sermayenin tekelcileri (kapitalist sınıf) ile çatışmaya sokan da kapitalizmin bu temel çelişkisidir. İşçiler ve kapitalistler arasındaki sürekli ve yoğunlaşan mücadele sayesinde ancak post-kapitalist bir topluma geçiş sağlanabilir. İşte bu yüzden “üretim güçleri”nin gelişimi, nihayetinde kapitalizmin sonunu getirir. Bir kez daha yinelemek gerekirse, bu güçler, sadece daha gelişmiş teknolojiye değil, aynı zamanda işçilerin artan gücü ve sınıf bilincine denk düşer. İşte bu yüzden Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da kapitalizmin “kendi mezar kazıcılarını” ürettiğini söylemiştir.

Marx, kapitalizmi aşacak harekette işçi sınıfına öncülük rolü veriyor. Ama Saito’nun küçülmeci komünizm teorisinde bu sınıfın esamisi okunmuyor. Saitō, bunun yerine, “gerçek” mücadeleyi kapitalizm ile gezegen arasındaki mücadele olarak tanımlıyor.

Peki bu küçülmeci harekete kim önderlik edecek?

Kitabının Japonca baskısının son sözünde Saitō, dünya nüfusunun sadece yüzde 3,5’inin koordineli bir şekilde hareket etmesinin, küçülmeci komünizm hedefini uygulamaya başlamak için yeterli olacağını öne sürüyor. Ayrıca bu hareketin işçi sınıfıyla sınırlı olmadığını da açıkça belirtiyor. (Şunu da ekleyebiliriz ki, bu anlayış, şu anda yürürlükte olan azınlıkçı, elit odaklı yönetim biçimine oldukça benziyor, ondan bir kopuşu ifade etmiyor.)

Saitō, tarihsel materyalizmi terk etmesi neticesinde, tarihsel değişime ilişkin sınıfsal anlayıştan da Marx’ın bu süreçte işçi sınıfına atfettiği devrimci rolden de tümüyle vazgeçiyor. Bu durumda ortaya şu türden bir soru çıkıyor: “işçi sınıfı, parçası olmayacağı bir hareketten nasıl fayda sağlayabilir?”

Ancak cevaplanması gereken daha acil bir soru daha var. Eğer Saitō’nun anlayışında küçülme, üretim güçlerinin küçültülmesi, budanması anlamına geliyorsa ve bu güç, işçilerden ve onların emek gücünden oluşuyorsa, bu durum, birçok işçiyi gereksiz hale getirmez mi? Elbette, klasik Marksist yaklaşıma göre, kâr yerine ihtiyaç için üretim yapan gelecekteki bir komünist toplum, işçilere bol miktarda boş zaman sunacaktır. Ancak bu özgürleştirici senaryo için önce işçilerin sınıf mücadelesinde zafere ulaşmaları gerekir.

Saitō, “önce küçülme” fikrini savunarak sıralamayı terse çevirmeyi öneriyor. Ancak gördüğümüz gibi, küçülme, kapitalizmi ortadan kaldırmaz, aksine onun sürdürülmesine yardımcı olur.

Bu anlamda, Antroposen’de Marx kitabı, statükoyu aşmanın bir yolunu değil, statüko için yeni bir mazeret sunuyor.

Justin Aukema
7 Mart 2023
Kaynak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder