Pages

▼

03 Ekim 2026

YKP’nin “Piramit Teorisi”



Yunanistan Komünist Partisi (YKP), eski genel sekreteri Aleksandra Papariga önderliğinde, Mart 2013’te emperyalizmin “piramit teorisi” olarak ünlenen bir teori ortaya attı. Bu teori, Meksika Komünist Partisi’nin ideolojik dergisi Machete’te yayımlanan “Emperyalizm Üzerine: Emperyalist Piramit” başlıklı bir makalede detaylandırıldı.

“Piramit Teorisi” Bir Fildişi Kule Teorisidir

“Piramit teorisi”, revizyonist bir teoridir.

Piramit teorisine göre, Uganda ve Kenya gibi Afrika ülkeleri, hatta Kongo, Güney Sudan ve Somali gibi harap olmuş ülkeler bile, emperyalist emellere sahip olabilirler. Ekonomik verilere bakıldığında, bu ülkelerin, örneğin Hindistan veya Türkiye’nin aksine, (ister Amerikan, ister Çin, ister Hint şirketleri olsun) yabancı sermayenin egemenliği altında, tekelci şirketler büyüklüğünde kendi ulusal burjuvazilerini oluşturma şansları bulunmamaktadır.

Söz konusu makalede öne sürülen gerekçe şu şekildedir:

“Afrika, Avrasya ve Ortadoğu’daki durum, tüm kapitalist ülkelerin, kendi yayılmacı politik çizgilerini uygulama yeteneklerine sahip olup olmadıklarına bakılmaksızın, uluslararası emperyalist sisteme dâhil olduklarını ortaya koymaktadır.” [1]

Elbette, Uganda gibi Afrika’daki bir sömürge ülke, kendi ulusal burjuvazisinin elinde, kendi yerel ekonomisini kontrol edebilecek ve yurt dışına yayılabilecek tekelci şirketler kuracak kadar sermayeye sahip olsaydı, o da kendi “yayılmacı politik çizgisi” uyarınca hareket edebilirdi. Ancak YKP’nin yanlış, revizyonist teorileri için bir bahane yaratma girişimi, “piramit teorisi”ni bir bütün olarak çürütüyor: Eğer kapitalist bir ülke, böyle bir yolu izleyebiliyorsa, şurası açık ki o, emperyalist bir ülke olmak için gerekli koşullara sahiptir.

Büyük Britanya Komünist Partisi-Marksist-Leninist Başkan Yardımcısı Joti Brar, 2023’te yazdığı bir makalede, bu görüşü polemik yazısında ele almıştı:

“Bize söylendiğine göre bu teori, Burkina Faso kapitalistleri için de ABD kapitalistleri kadar geçerli. Görünüşe göre, sermayeyi büyütme arzusu, emperyalist olma arzusunu ortaya koyuyor, ki tek önemli arzu da bu.”[2]

Bu eleştiri yerinde ve doğrudur, çünkü YKP’nin ülkelerin potansiyel hırslarına odaklanan yaklaşımı bu “piramit teorisi”ni salt fildişi kuleden çıkma bir teoriye dönüştürmüştür.

Oysa Lenin, meramını açık bir dille ortaya koyuyordu: “Kapitalizmin gelişimi farklı ülkelerde son derece eşitsiz bir şekilde ilerler. Meta üretimi koşullarında başka türlüsü mümkün olamaz.”[3]

Emperyalizmi mümkün kılan da bu gerçek. Eşit derecede gelişmiş ülkeler birbirlerine neredeyse hiç hükmedemezlerdi. Papariga makalesinde, Lenin’in bu teorisini resmiyette kabul ediyormuş gibi görünüyor, ama pratik sonuçlarında bu teoriyi tümüyle göz ardı ediyor.

Eğer YKP’nin “Marksist-Leninist emperyalizm analizi” olarak anladığı şey buysa, partinin Marksizm-Leninizmi temel alıp almadığı son derece tartışmalı bir meseledir. “Piramit teorisi”, Lenin’in emperyalizm teorisini yanlış anlayan ya da yanlış yorumlayan bir yaklaşım değil, alenen revizyonist tahrifidir.

Yeni Ortaya Çıkan Emperyalist Ülkeleri Açıklamak İçin Farklı Bir Yaklaşım

Emperyalizm sahasında yeni yeni arz-ı endam edenlerin oluşum sürecini açıklamak için çok daha mantıklı duran, başka bir yaklaşıma bakmak gerek. Almanya Marksist-Leninist Partisi’nden (AMLP) Stefan Engel, çeşitli konularda yanlış varsayımları temel alan, fazlasıyla dogmatik bir çizgide duran bir isim olmasına rağmen, 2017’de YKP’ye kıyasla daha iyi bir yaklaşım sundu.

Bazı yarı-sömürge ülkeler, alttaki ekonomik temeller sayesinde emperyalist bir rejime dönüşebilmişlerdir:

“Birçok yeni-sömürgeciliğe bağımlı ülkede tekellerin gelişmesinin temel ön koşulu, kapitalist büyük mülklerin sanayi, banka ve tüccar sermayesiyle birleşmesiydi. Bu, her şeyden önce, sosyoekonomik koşulları nedeniyle uluslararası tekelci sermayenin sermaye ihracatı için özel ilgisini çeken ülkeleri kapsıyordu. Bunların çoğu, nispeten gelişmiş kapitalist üretim ilişkileriyle karakterize edilen, büyük, kaynak bakımından zengin, nüfuslu ülkelerdi; nispeten iyi gelişmiş bir altyapıya, büyük bir işgücü potansiyeline veya büyüyen bir pazar için gerekli ön koşullara sahiplerdi.”[4]

Stefan Engel, Hindistan[5] ve Türkiye’yi[6] geleceğin emperyalist ülkelerine örnek olarak tanımlamıştır. Pencaplı Yoldaş Aulah, 2024 yılında Hindistan emperyalizmi üzerine sağlam bir analiz kaleme almıştır. Bu analizin okunmasını tavsiye ediyoruz.[7]

Türkiye ve Hindistan, yeni emperyalist ülkelerin en belirgin örnekleridir. Her iki ülke de Nehru ve Atatürk’ün yanı sıra bazı halefleri döneminde millileştirilmiş bir sanayi kurmuş, bu nedenle, kapitalist ülkeler gibi emperyalist etkiden tamamen bağımsız olmayan, ancak ulusal tekellerin yaratılmasını başaran bir ulusal kalkınma sürecini. Bu tür ulusal burjuvazi rejimleri, (Nasır sonrası Mısır’da görüldüğü üzere) her zaman yarı-sömürgeye, hatta tekrar sömürge ülkeye dönüşme tehdidi altındadır.[8]

Bahsedilen koşullar, herhangi bir “Üçüncü Dünya” ülkesinin değil de çok özel ülkelerin neden emperyalist hale geldiğini açıklıyor. Stefan Engel, konuyla ilgili doğru bir tespitte bulunuyor: “Yeni sömürge ülkelerin çoğu mahvoldu. Bu yıkım süreci, bağımsız sanayi temellerinin yok edilmesine ve çok sayıda ulusal devletin parçalanmasına kadar vardı.”[9] Uganda’nın Ulusal Direniş Hareketi idaresi altında Çin ve Hindistan kolonisi haline gelişi de bu sürecin parçası.

En büyük eleştirim, Stefan Engel’in “Yeni Emperyalizm” terimini kalıplaşmış bir terim olarak kullanmasıyla ilgili. Almanca orijinalinde de “neuer Imperialismus” yerine “Neuimperialismus” kullanmıştır ki bu son ifade farklı bir şeyi çağrıştırıyor. “Yeni Emperyalizm” terimi, emperyalizmde yeni bir nitelik varmış gibi çınlıyor, oysa yok; sadece yeni bir nicelik söz konusu: Yeni ortaya çıkan emperyalist ülkeler var.

Ayrıca bu iddiaya yönelik özel bir eleştiri de şu: “Rusya, bir süreliğine emperyalist karakterini yitirdi.”[10] AMLP, genellikle Rusya’nın emperyalist niteliğine gereğinden fazla vurgu yapan bir parti, oysa doksanlı yıllarda böyle olmadığını düşünüyordu. O dönemde Rusya, ekonomik açıdan kötü durumdaydı, ancak gene de Orta Asya genelinde kurulmuş olan sovyet cumhuriyetleri üzerinde etkiliydi; bu nüfuz, 1996’da Şanghay Beşlisi’nin (Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan) kuruluşuyla somut bir ifadeye kavuştu. Bu ülkeler, daha sonra 2001’de Şanghay İşbirliği Örgütü'nü meydana getirdiler. Bu nedenle şöyle söylenebilir: Rus emperyalizmi, SSCB’de kapitalizmin yeniden kurulmasından sonra çok zayıf bir konumda yeniden kuruldu, ancak bir süreliğine tamamen ortadan kalkmadı.

Sonuç

YKP’nin piramit teorisini, Atina’daki bürolarından hiç ayrılmamış, dünyadaki gerçek koşulları yerinde incelemeye gitmemiş revizyonistlerin uydurduğu, gülünç bir anlayış olarak görmeliyiz.

“Piramit teorisi”, aslında sadece tek bir maddeye dayanmasına rağmen, uluslararası komünist harekette, destekçileri ve eleştirmenleri nezdinde, çok meşhur oldu. Bu kadar önemli bir ideolojik bileşenin bu kadar zayıf bir temele dayanması, destekçileri tarafından kutsal bir metin gibi eleştirilmeden kabul edilmesine yol açtı. Destekçilerin çoğu, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, emperyalist ülkelere mensup. Bu gelişme, burjuva ideolojisinin her yerde mevcut etkisi altında emperyalist ülkelerdeki işçi hareketinin sosyal demokratikleşme sürecinin ve komünist parti liderlerinin işçi kitlelerinden teorik düzeyde kopmasının bir sonucu. Bu aydınlar, bilhassa emperyalist güçlerin egemen olduğu ülkelerde yaşayanlar, kapitalist sömürünün en kötü etkilerini hissetmiyorlar. Aslında hiçbir şeyi umursamıyorlar.

Yunan revizyonistleri, Almanya da dâhil olmak üzere, Batı’nın her yerindeki oportünist ve revizyonist örgüt ve partiler üzerinde belirli bir etkiye sahipler. Tarihte toz yığını olarak kalacaklar ve isimleri çalışan halka ihanet edenler listesine kaydedilecek.

Kitab-ı Mukaddes şöyle der: “Onları kendi hallerine bırakın. Onlar körlerin kör önderleridir. Kör körleri yönetirse, ikisi de çukura düşer.”[11]

Bu solcu bağnazlarla mücadeleye gerek yok, zaman kaybı. Kendi kendilerine düşecekler. Bizim yapmamız gereken tek şey, gerçek yoldaşların zihinlerinin bu revizyonist görüşlerle bulanmasına mani olmak.

Vu Bu
3 Temmuz 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] A. Papariga, “On Imperialism-The Imperialist Pyramid”, 21 Mart 2013, YKP.

[2] “Statement of the Anti-Imperialist Platform: How the KKE uses Marxist terminology to cover its retreat from Marxism”, Eylül-Ekim 2023, Lalkar.

[3] V. I. Lenin, “The Military Programme of the Proletarian Revolution: I”, A Caricature of Marxism and Imperialist Economism içinde, Ağustos-Ekim 1916, MIA.

[4] Stefan Engel “On the Emergence of the New-Imperialist Countries”, Verlag Neuer Weg, Essen 2017, s. 13.

[5] A.g.e., s. 42.

[6] A.g.e., s. 46.

[7] Sahij Singh Aulakh, “India and Imperialism, a Modern Perspective”, Wordpress.

[8] Mao Tse-tung, “On New Democracy”, Ocak 1940, MIA.

[9] Stefan Engel “On the Emergence of the New-Imperialist Countries”, Verlag Neuer Weg, Essen 2017, s. 17

[10] A.g.e., s. 38.

[11] Matthew 15:14.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Komünist Partiler: Genel Bakış


1. Giriş

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasına rağmen, Rus Devrimi’nin dünyayı bir yüz yıl boyunca etkilediği gerçeğini kimse inkâr edemez. Tarihsel süreçte yirminci yüzyılı ayrıksı kılan, devrimin Marksist devrimci gücü ve Moskova’nın ara sıra da olsa dünya solunu muhafazakâr bir üslupla kontrol etmiş olması. Komünist partilerin ve diğer sol güçlerin faaliyetlerini, reel politika ve Sovyet bürokrasisinin (nomenklatura) egemenliği yanında, devrimci dayanışma ve heyecan da etkiledi. Tüm sol, ister Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin (SBKP) dogmatik ideolojik çizgisinden feyz alıyor olsun isterse olmasın, kendisini SSCB’ye göre konumlandırmak zorundaydı.

Devrimci momentin coşkusu ve yeni Sovyet iktidarının gücü, diğer şeylerin yanı sıra, Moskova’dan yayılan kitabiliğe bağlı komünist partilerin çoğalmasında da karşılık buldu. Komünist partilerin sayısındaki artış, 1919’da yeni bir enternasyonalin, Komintern’in kuruluşuna zemin hazırladı, bu enternasyonal, yeni partilerin örgütlenme sürecine ivme kazandırdı. Arap dünyası ve Ortadoğu, Komintern’in etkisini Avrupa'ya göre daha yavaş hissetti.[1] Komünist hareket, komünizmi bir tehdit veya rakip olarak gören diğer güçlü ideolojilerle, bilhassa milliyetçilik ve siyasi İslam’la çatıştı. Bununla birlikte, örgütler, aktivistleri ve ideolojileri, yirminci yüzyılda Ortadoğu toplumları üzerinde güçlü bir etkiye sahipti, dolayısıyla, eğer bölgenin modern tarihini anlamak istiyorsak, komünizmin rolünü de analiz etmek zorundayız.

Komünist partiler önemli değişim süreçlerinden geçti, gelişimleri tüm solu ve toplumsal hareketleri etkiledi. Ortadoğu’da kurulmuş olan komünist partilerin etkisi ve gelişimi, pek incelenmiş bir konu değil. Bu alana dair akademik literatür halen daha yetersiz.[2] Bu nedenle, Rusya’daki devrimin yüzüncü yılı ve Karl Marx’ın doğumunun iki yüzüncü yılı, konuya kapsamlı ve küresel bir bakış için iyi bir fırsat sunuyor. Bu kitap da ilgili boşluğu dolduruyor. Communist Parties in the Middle East: 100 Years of History [“Ortadoğu’nun Komünist Partileri: 100 Yıllık Tarih”] isimli çalışma, yirminci yüzyılın başlarında bir avuç eylemci tarafından bölgeye komünist ideolojinin taşınmasından, 1917 devriminden sonra ilk partilerin ve sendikaların kurulmasına, SSCB’nin dağılmasının ve daha yakın zamanda Arap Baharı’nın yarattığı sarsıntılara kadar uzanan dönemi kapsayan bir asırlık deneyimi inceliyor. Sonuçta ortaya, hem çeşitli teorik çerçevelere hem de ampirik çalışmalara ve tarihi arşivlere dayanan, Fas’tan İran’a uzanan geniş coğrafyadaki partilerle ilgili kapsamlı ve benzersiz bir inceleme çıkıyor. Ortak özelliklerin ve bağlamların belirlenmesi yoluyla bölgedeki komünist partilerin geçirdiği süreçleri tasvir edip, komünizmin dünyadaki yayılımının ve SSCB’nin kurulmasından sonraki komünist partilerin yaşadıkları iniş çıkışların genel görünümüne dair eksikleri gideren bu kitap, aynı zamanda deneyimlerin çeşitliliğini ve yerel koşulların etkisini değerlendirmeye tabi tutuyor.

Önce Ortadoğu ve Kuzey Afrika (MENA) bölgesindeki komünist partilerin yüzleştikleri gerilimler, gücün sosyolojisi, bunun yanında, milliyetçilik ve İslamcılık gibi ideolojilerle rekabeti temelinde analiz ediliyor, ayrıca “Bu partiler, toplumsal hareketin öncüsü mü yoksa Sovyet politikasının tali bir konuma çektiği birer yapı mı?” sorusuna cevap aranıyor. Neticede bölgedeki komünistlerin geride bıraktıkları miras, bu rekabetlerin ve gerilimlerin bir ürünüdür. Son olarak, bu bölüm, bu partilerin ve onların içinde faaliyet yürüten insanların tarihini anlamada önemli olduğu için, SSCB ile bölge arasındaki ilişkiye bakıyor.

2. Komünist Partiler: MENA Bölgesinde Politik-İdeolojik Gerilimler ve Tartışmalar

Analitik çıkış noktamız olan iktidar sosyolojisi, hiyerarşik örgütlenmeler kurulduğunda, elitler arasındaki toplumsal, ekonomik ve politik ilişkilerin rekabetçi olduğunu, her daim iktidar ilişkilerine dönüştüğünü söyler. Bu hiyerarşileri kontrol eden elitlerin birincil amacı, elit kesimin diğer üyelerinden daha fazla güç elde etmek için “farklılaştırılmış iktidar birikimi”dir[4] çünkü bu rekabeti kaybederlerse hiyerarşiyi kontrol edemezler. Aktörlerin mutlak hedefleri yoktur, ancak kendilerini diğer aktörlerle karşılaştırırlar Bu iktidar ilişkilerinin sonu yoktur; döngüseldirler ve kendilerini beslerler. Başka bir deyişle, bu aktörler, rakiplerine göre daha büyük bir iktidar farkı elde etmek için sürekli olarak güçlerini kullanmak zorundadırlar.

Rekabet tek ve biriciktir, iktidar içindir ve aktörler, yeteneklerine göre çeşitli kaynakları kullanarak, farklı birikim süreçlerinde karşı karşıya gelirler. Devletin kontrolü, ideoloji, sermaye, cebir, bilgi ve nüfusun kendisi gibi kaynaklar, iktidar birikimi rekabetinde kullanılır. Bu nedenle, rekabete dâhil olan aktörlerin hepsi, tek bir oyunda birbirlerine karşı oynadıkları ve ellerindeki güç kaynaklarının her birini kullandıkları için, bu alanların her biri için ayrı bir analiz yapılamaz. Bu güç, elbette soyut bir kavram değildir; dolayısıyla, bir güç ilişkisine dâhil olan aktörler, ulus, İslam, Hristiyanlık, piyasalar, şirketler veya devlet gibi soyut kavramlar veya kurumlar olamaz, aksine bireyler veya bireyler kümesi olarak anlaşılan toplumsal gruplar olmalıdır. Gücün farklılaşmış birikimi için mücadele eden elitlerin kurduğu dairesel ilişkiler, temelde muhafazakârdır, çünkü aktörlerin ana işlevi, güç kaynaklarını biriktirmek, dolayısıyla muhafaza etmektir.

Dairesel güç ilişkilerinin aksine, değişim süreçleri, güç rekabetiyle değil, insanların daha iyi yaşam koşulları için mücadelesiyle ortaya çıkar; bu mücadelede maddi, kültürel, kimlik, cinsiyet faktörlerinin yanı sıra, insan hakları ve özgürlükleri de dikkate alınır. İnsanlar, bir aktör olarak, refahlarını iyi bir seviyeye çıkartmaya yönelik belirli hedeflere ulaşmak için harekete geçtiklerinde, doğrusal olarak adlandırılabilecek bir güç ilişkisi kurulur. Bu ilişkiler doğrusaldır, çünkü farkındalık yaratmak ve toplumsal seferberlik için ağlar oluşturmakla başlar, amaca ulaşıldığında veya seferberlik başarısız olduğunda sona erer.

Bu nedenle, bir güç ilişkisinin doğrusal mı yoksa dairesel mi olduğunu belirlemek gereklidir. Başka bir deyişle, aktörün amacı, yaşam koşullarını iyileştirmek olan halk mı, yoksa asıl amacı güç farkını biriktirmek olan elitler mi olduğunu belirlemek gereklidir. İlk durumda, doğrusal ilişkide halk, amaçları ve çıkarları örtüşüyorsa veya birbirini tamamlıyorsa diğer aktörlerle ittifaklar kurabilir veya halkın kendisi, devrimci bir politik aktör olabilir. İkinci durumda, dairesel ilişkide halk, aktörlerin asıl amacının kendi amaçlarıyla örtüşmediğini, aktörler tarafından alınan kararların ardındaki önceliğin güç farkını biriktirmek olduğunu açıkça bilmelidir. Bu durumda, elitlerin nüfusun çoğunluğuyla kurduğu ilişki, özne-nesne, aktör-kaynak ilişkisidir, halkın konumu elitlerin çıkarlarına boyun eğmedir. Bu nedenle, örneğin, ideolojinin insanları kontrol etmek için kullanılması, elit rekabetinde kilit bir unsurdur, bir ideolojiyi dayatmak ve insanları güç biriktirme amacıyla bir kaynak olarak seferber etmek için çok sert bir rekabete yol açacaktır.

Bu dinamikte, toplumsal hareketler, haklarını talep eden ve harekete geçiren doğrusal bir ilişkide aktör olmak ile elitlerin güç biriktirme amacıyla kullandığı dairesel bir ilişkide bir kaynak olmak arasında sürekli bir gerilimle karşı karşıyadır. Aynı şekilde, sol partilerin ve sosyal hareketlerin liderleri de toplumsal seferberliğin öncüsü olmak (doğrusal bir ilişki) veya ikincil elitler haline gelip diğer elitlerden daha fazla güç biriktirmek için rekabet etmek (dairesel bir ilişki) arasında bir gerilim yaşarlar.

Muhtelif komünist partiler, hem iç dinamiklerinde hem de Moskova ile ilişkilerinde yansıyan bu gerilimlerden kaçamadılar. Bu nedenle, kararları ve sistemi harekete geçirme ve etkileme kapasiteleri buna bağlı olacağından, hangi boyutta veya diğerinde hareket ettiklerini analiz etmek gereklidir.

Sosyalist fikirler, Ortadoğu’ya ilk olarak on dokuzuncu yüzyılın sonlarında, örneğin Mısır’a taşınan ve Yunanların önderliğindeki sendikalarla temas kuran Filistinli Yahudi Joseph Rosenthal ile girdi. Yahudiler ve Ermeniler gibi azınlık gruplarının bazı üyeleri, ki bunların çoğu birden fazla dile hâkimdi, Avrupa kaynaklı fikirlerin etkisine daha açıktı. İlk komünistler, Avrupa’daki devrimci deneyimler (devrimci Rusya’daki İranlı ve Türk göçmenler, Almanya’daki Türk göçmenler ve Iraklı Hüseyin Rahal ve Spartakist ayaklanması), metropoldeki komünist partilerin (başta Fransa’daki Cezayirliler ve Faslılar olmak üzere) göçmenlerle kurdukları temaslar veya Arap ülkelerine göç ve kolonizasyon (Mısır, Tunus, Cezayir ve Fas’ta Fransızlar, Filistin’deki Yahudi yerleşimciler ve göçmenler) yoluyla MENA (Ortadoğu-Kuzey Afrika) bölgesine ulaştılar.

Bu ilk komünistler, Rus Devrimi’nin yarattığı devrimci dürtü ve heyecandan etkilendiler. Tüm hareketler gibi, toplumsal değişim için bir öneri üzerinde anlaşmaya varmaları, güncel toplumsal hareketler teorisinde de bahsedildiği üzere, kendi kavramsal “çerçeveler”ini oluşturmaları gerekiyordu.[5] Ayrıca, örgütlenmelerini ve aktivist tabanlarını genişletmeleri, bir yandan da ittifak temelli ağlar oluşturmaları gerekiyordu.[6] Bunun yanı sıra, yaşam koşullarını iyileştirmek için mücadele etmek üzere halkı bilinçlendirmek ve seferber etmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaları gerekiyordu.

Marksizm-Leninizm, onlara gerekli analitik ve kavramsal temeli ve genel olarak yeraltında inşa edilecek partiler için gerekli örgütlenme anlayışını sağladı. Bununla birlikte, Ortadoğu toplumlarının karşı karşıya kaldığı gerçeklik, Avrupa ve Rusya’daki durumlardan oldukça farklıydı, kısa süre sonra Rus deneyimine ve sanayileşmiş Avrupa’dan gelen ortodoks Marksist analizlere pek uymayan çelişkiler ve sorunlarla yüzleşmek zorunda kaldılar.

Herhangi bir toplumsal hareketin ilk amacı, insanların yaşam koşullarını iyileştirmek için gerekli toplumsal değişiklikler konusunda bilinçlerini artırmak olmalıdır. Bu bilinçlendirme çabası, Rus Devrimi’nin yarattığı heyecanın muazzam avantajına sahip olan, ancak aynı zamanda çok derinlere kök salmış ideolojik ve kültürel hegemonyalarla da başa çıkmak zorunda kalan, Marksist bir bakış açısıyla sınıf mücadelesine dayalı bir çerçevenin yayılmasıyla bağlantılıydı. Yirminci yüzyılın başında Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da, özellikle kırın hâkim olduğu toplumlarda ana dayanışma ve kimlik yapıları, sınıf kimliği ve dayanışmasından ziyade, aşiret ve himaye bağlarına ve İbn Haldun’un asabiyyesine (İbn Jaldun, 1987 [1382]) dayanıyordu. Dahası, bu kitaptaki makalelerde de dile getirildiği biçimiyle, yirminci yüzyıl boyunca bölgede komünizm, muazzam bir güce sahip iki rakip ideolojik sistemle başa çıkmak zorunda kaldı: milliyetçilik ve din. Hem ideolojik hem de kimliksel yapılar, komünistlerin bilinçlendirme ve özgürleşme çabalarıyla çelişen, nüfus üzerindeki otoriter kontrol sistemlerini güçlendirdiler.

Sanayileşmemiş ülkelerde ve sömürgelerde komünistlerin analiz ve teori düzleminde kullandıkları çerçeve, tarım ekonomilerinin kapitalizme geçişi ve teorik olarak devrimin öncüsü olan proletaryanın çok küçük olması gerçeğiyle kaçınılmaz olarak çatışıyordu. Komünist partilerin toplumsal tabanı büyük ölçüde, genellikle zayıf ve az sayıdaki sanayileşmiş bölgede fazla yerele gömülmüş kimi sendikalar ile öğrenciler, aydınlar ve profesyonellerden oluşuyordu.[7] Bu ülkelerin çoğunda işçi sınıfı, sayıca azdı. Filistin ve Mısır’da görüldüğü üzere, kimi hallerde göçle yakından bağlantılıydı. Ayrıca, komünist fikirlerin köylülüğe ve kamu hizmetine nüfuz etmesi çok zordu. Marksizme ve komünist partilere en yakın kesimler, orta sınıf aydınlar ve öğrencilerdi. Üniversitelerde bile hiçbir zaman çoğunluğu oluşturmadılar, ancak entelijansiya üzerindeki etkileri, milliyetçi olsalar bile, soldaki birçok politikacı ve parti üzerinde de etki sahibi olmalarını sağladı.

Bu nedenle, yirmilerde ve otuzlarda, daha sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında, önce sömürgeciliğin ihtiyaçları, ardından savaşın dayattığı zorunluluklar, özellikle madencilik, limanlar ve demiryolu hizmetleriyle bağlantılı olarak, proletaryanın büyümesini bir nebze de olsa teşvik etti. Bu, özellikle sendikalar aracılığıyla bu sektörlerde komünist hareketin daha büyük bir komünist etkiye sahip olmasını sağladı. Harekete ilgi duyan diğer sektörler ise farklı ülkelerdeki marjinalleştirilmiş azınlık gruplarından oluşuyordu. Toplumsal eşitliği savunan komünist partiler, ayrımcılığa uğrayan sektörlerde (en azından bu azınlıklar, Lübnan’daki Şii Mahrumlar Hareketi gibi kendi kimlik savunuculuğu biçimlerini geliştirene kadar) kimi doğal müttefikler buldular.

Sömürgecilik bağlamı ve daha sonra yeni bağımsız devletlerin kurulması, ulusal kurtuluşu halkın büyük çoğunluğu için birincil talep haline getirmiş, milliyetçilik, en çok harekete geçiren ideoloji olarak iş görmüştür. Sömürgeciliğe ilişkin olarak komünistler, konum itibarıyla, büyük ölçüde halkların kurtuluşu için sömürgeci güçlere karşı mücadeleye odaklanmışlardır. SSCB gibi yeni bir gücün sömürgeleştirilmiş halkların yanında yer alması da komünist partilere itibar kazandırmıştır. Sovyet Rusya (SSCB 1922’de kuruldu) ile Türkiye, İran ve Afganistan arasında 1921 yılında imzalanan dostluk antlaşmaları, bölgede büyük güçlerle olan etkileşimlerinde eşitlik anlayışıyla imzalanmış, bu anlaşmalar, Milletler Cemiyeti’nin manda sistemine yönelik reddiyenin somut ifadesi olarak işgörmüştür (Ismael, 2005: 9).

Komünistler, baskı altında mücadele etmeye örgütsel olarak daha iyi hazırlanmışlardı, bu nedenle, düşük üye sayılarının düşündürdüğünden daha fazla etki ve itibara sahiplerdi. Ancak, komünistlerin sömürgeler konusunda muğlak bir tutum benimsemiş olan Fransız Komünist Partisi’nden (FKP) ayrılmakta geç kaldığı Mağrip’te, bağımsızlık talebine ilişkin başlangıçtaki belirsiz tutumları onları zayıflattı. Fas, Cezayir ve Tunus’ta, FKP’den ayrılmanın zorluğu, onlara ağır bedeller ödetti. Bu kitapta paylaşılan Bernabé López García’ya ait, Fas’la ilgili makale de Pierre-Jean Le Foll-Luciani’ye ait, Cezayir’le ilgili makalede söz konusu gerilime örnekler sunmaktadır. Yirmilerin ortalarından otuzların ortalarına dek hâkim slogan, sınıf çatışmasıydı; bu da sömürge ülkelerdeki komünist partilerin sadece sömürgeci güçlerle değil, aynı zamanda onları zayıflatan milliyetçi burjuvaziyle de mücadele etmek zorunda kaldığı anlamına geliyordu.

Komünist partilerin gücünü zayıflatan bir diğer gerilim de, Sovyetler’in Filistin’in bölünmesine ve İsrail’in kurulmasına verdiği destekti; bu durum, Arap komünistleri arasında büyük çelişkilere yol açmanın yanı sıra, desteklerini kaybetmelerine, zaten bağımsızlıklarını kazanmış milliyetçi rejimlerde çatışma ve baskıyı kışkırtmasına veya yoğunlaştırmasına neden oldu.

Milliyetçilik açısından, sömürgecilik karşıtı mücadeleyle ilişkilendirilerek, ulusal mücadele yönü komünistleri milliyetçi hareketlere ve partilere yaklaştırdı. Bununla birlikte, söylemleri zaman zaman belirsizdi, milliyetçiliği sınıf enternasyonalizmiyle uzlaştırmak zordu. Dahası, komünistler, genellikle milliyetçi burjuva partileriyle ittifaklara son derece şüpheyle yaklaşıyorlardı, yukarıda belirtildiği gibi, sınıf dayanışması, hâlâ mevcut olan geleneksel toplumsal yapılarla çatışıyordu.

Güneydeki komünist partiler, sömürgecilik ve kapitalizm karşıtıydı, ancak Marksist kitaba dayanan düşünsel nedenlerden ve Moskova’dan uygulanan kontrolle alakalı politik nedenlerden dolayı, güneyin özel ihtiyaçlarına ilişkin güneyden bir söylem ve analiz benimsemekte yetersiz kaldılar. Milliyetçi güçlerin baskısı ve karşılaştıkları çelişkiler nedeniyle, komünistler, çok erken bir aşamada şu soruyu sormak zorunda kaldılar: “-Sovyetler’in Marksist kitabiliğinin ideolojik öncülleri, güneydeki insanların çıkarlarını belirlemek, anlamak ve savunmak için yeterli miydi?”

Ramón Grosfoguel, Aimé Césaire’ın sözlerini aktarıyor (Grosfoguel, 2008: 209). Oldukça uzak bir bölgeden gelmesine rağmen, Avrupa merkezli Marksist düşüncenin soyut evrenselciliğine yönelik bu saldırı, MENA bölgesindeki komünistlerin, özellikle Mağrip’teki komünistlerin karşılaştıkları sorunlara oldukça benzer sorunlar ortaya koyuyor:

“Her halükârda mücadelemizin, sömürge halklarının sömürgeciliğe karşı mücadelesinin, beyaz olmayan halkların ırkçılığa karşı mücadelesinin, Fransız işçisinin Fransız kapitalizmine karşı mücadelesinden çok daha karmaşık hatta tümüyle farklı bir nitelikte olduğu, hiçbir şekilde bu mücadelenin bir parçası, bir cüzü olarak kabul edilemeyeceği sabittir. [...]

Kendimi dar bir özgülcülüğe hapsediyor değilim. Ama aynı zamanda zayıflamış bir genelcilikte de kaybolmak istemiyorum. Kaybolmanın iki yolu var: ya bireyin etrafına duvar örer kendinizi oraya hapsedersiniz ya da genel olan ummanda seyrelirsiniz.”

[Césaire, 18 Nisan 2008 / 24 Ekim 1956]

İlerici İslamcılığın en büyük savunucusu Ali Şeriati, Batılı ve Batılılaşmış aydınlara atıfta bulunarak şunları söylüyordu:

“Yazarlar ve düşünürler olarak, yüzümüzü bizimkine benzer kaygıları olanlara, bizim tarihimize benzer tarihe, hale ve kadere sahip olanlara çevirmeliyiz. Brecht yerine Katib Yasin’i, Jean-Paul Sartre yerine Ömer Mevlid’i tanımalıyız. [...] Onları tanıyarak kendimizi tanırız, Batılı aydınlara yöneldiğimizde kendimizden uzaklaşırız. Onları anlamak, Doğu aydınını Avrupa’da ortaya atılan sorulara, Batı’da moda olan ve Doğu’da olmayan çok ilerici doktrinlere karşı fazla hassas kılar, aslında onlara açık değil de duygusal açıdan bağlı hale getirir. Doğu aydını ve halkı ile kendi gerçeklikleri, özel sorumlulukları arasına kama sokar. Nihayetinde, halkına hizmet etmeye ve ona bir şeyler öğretmeye içtenlikle inanmalarına rağmen, yozlaşmanın ve aldatmanın unsurları haline gelirler.”

[Shariati, 1982: 107-8]

Altmışların başında Paris’te bulunan Şeriati, birçok yönden eserlerine yansıyan Avrupalı aydınlarla doğrudan temas kurmuş bir isimdi. Öyle ki sonrasında kendisi İslamcılığın Marksist teorisyeni olarak anıldı. Referans noktaları alenen İslami olsa da, aslında Marksizm eleştirisini ve İslam’ı yenileme projesini, doğrudan Marksist tartışmadan ilham alan bazı toplumsal değişim önerileriyle birlikte takdim etti (Shariati, 1980).

Arap dünyası ve Ortadoğu’daki komünist partilerin tarihinde bir konu başlığı karşımıza tekrar tekrar çıkıyor. Césaire’ın eleştirdiği yanlış evrenselcilikten ve Avrupa kaynaklı etki ve dogmalardan kendilerini ayırmanın zorluğu, teori ve politika alanını, bağımsızlık hareketlerinin yarattığı burjuvazilere ve elitlere, milliyetçi söylemleriyle ve kimliğin geriye dönük bir yorumunu savunan söylemiyle siyasi İslam’a açık hale getirdi.

“Sömürgecilik karşıtı, emperyalizm karşıtı mücadelenin yoğunlaşması, Nasırizm, Baasçılık ve Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) gibi önemli komünist olmayan sosyalist milliyetçi grupların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Sosyalizm anlayışlarında bu gruplar, Arap komünistlerinin politik programlarını ve onların potansiyel halk tabanını ele geçirme tehdidinde bulunuyorlardı. Dahası, milliyetçilikleriyle bu gruplar, enternasyonalist, milliyetçilik karşıtı Arap komünistleriyle tam bir tezat teşkil ediyorlardı, bu nedenle, ateşli milliyetçi Arap kitleleri arasında çok daha fazla popülerlik kazanmışlardı.”

[Ismael, 2005: 21]

Her şeyden evvel çelişki, bağımsızlık döneminde, ilerici bir toplum modelinin uygulanması veya sömürü mekanizmalarının farklı biçimler alsa da sürdürülmesi gerektiği zaman açığa çıktı. Birçok aktivist ve aydın için Marksizm, analiz ve toplumsal dönüşüm için temel bir araç olmaya devam etti, milliyetçilik uğruna ondan vazgeçenler, başarısız oldular. Maxime Rodinson’un oldukça iyi özetlediği gibi, milliyetçilik, yalnızca burjuva milliyetçi partilerinin elinde bırakılırsa, refah ve toplumsal ilerleme için bir tehdit haline gelebilirdi:

“Sosyalizme doğru yürüyüş, ulusal bağımsızlığın gerçekleştirilmesi, korunması ve yoğunlaştırılması mücadelesiyle bağlantılı olacaktır. [...] Ben de biliyorum, birçok çağdaş mücadele, milliyetçilikten neşet ediyor. Ezilen, aşağılanan veya tehdit edilen bir ulusun meşru haklarını savunmak söz konusu olduğunda, bunun gerekli bir aşama olduğunu ben de memnuniyetle kabul ediyorum. Ancak bugün dünya, her zamankinden daha fazla şekilde birbirine bağlı. Saf haliyle milliyetçi ideolojiyi muhafaza eden ve ait olunan ulusun iyiliği için sunulan alternatif hiçbir değeri kabul etmeyen her türlü çaba, büyük tehlikelere yol açabilir.”

[Rodinson, 2015 [1972]: 114, 13]

Elbette, hem Şeriati hem de Rodinson, komünist partiler zayıf olsa da, “İslam âlemini Marksizmin arşınladığı” bir dönemde yazıyorlardı. Bu gerçek,a Ortadoğu’nun dini köktenciliğin eline geçtiğini söyleyen Oryantalist görüşle çelişiyordu (Achcar, 1972: x–xi).

Bağımsızlık elde edildikten sonra, milliyetçilik, diğer kimlikleri veya dayanışmaları kabul edemeyen tüm toplumsal grupları hedef alan bir ideolojiye dönüştü. Sınıf mücadelesini reddederek, iktidardaki milliyetçilik ile komünistler arasındaki ilişki, ancak çatışma veya işbirliği şeklinde olabilirdi. Komünistler de sınıfsal hedeflerinden vazgeçtiler. Komünist partilerin konumu, genellikle Moskova’dan gelen talimatlara bağlıydı. Bu da partide çatışmalara ve birden fazla kopuşa yol açtı, esasen bu gelişme, tutarsız dönüşler yapmalarının bir sonucuydu. Soğuk Savaş sırasında anti-emperyalist söylemi vurgulayan SSCB ile ideolojik düzlemde örtüşen Arap sosyalist hükümetleri, Moskova ile güçlü işbirlikleri tesis etti. Dahası, Kremlin’in İsrail devletine ilk başta destek vermesine neden olan çizgiden kopması, Sovyetler’in gücünü Filistin davasının büyük uluslararası savunucusu haline getirdi, böylelikle onun halktan epey büyük bir destek görmesini sağladı (Ali, 2009: 91–3).

Ayrıca, ellilerde ortaya çıkan veya iktidara gelen milliyetçi politik partiler, ister Nasırcılar, ister Baasçılar, isterse Tunus Yeni Destur Partisi gibi daha ılımlı gruplar olsun, genellikle Avrupa sosyalizmiyle kolayca bütünleşebilecek bir söyleme başvuruyorlardı. Bu söylem, anti-emperyalizmi, toplumsal ilerlemeyi, laikliği, kadın haklarının savunulmasını, özellikle önceki rejim ve sömürgeci güçle bağlantılı olan geleneksel olarak ayrıcalıklı elitlere karşı mücadeleyi vurguluyordu. Rodinson’ın da dediği gibi, emperyalizm analizi ve ulusal devrimden sonra gündeme gelen toplumsal devrim ihtiyacı bağlamında komünistler, Arap milliyetçiliği üzerinde güçlü bir etkiye sahiplerdi (Rodinson, 1972: 94).

Bağımsızlık sonrası yıllarda komünist partiler, Gramsci’nin Sezarizme benzer şekilde, “ilerici” ve “birleştirici” söylemlere sahip, kudretli adamların yol açtıkları değişimlerle sık sık karşı yüzleşmek zorunda kaldılar (Gramsci, 1971: 219–23). Ağır baskılara maruz kalan partiler düzene içerildiler, dönüşümcü yaklaşımın[8] cazibesine kapıldılar. Mısır, Irak, Yemen, Cezayir ve Sudan gibi yerlerde komünist partiler farklı sonuçlarla farklı sonuçlarla yüzleştiler. Bazen, kendi analizleri nedeniyle veya SSCB ve rejimlerin baskısı nedeniyle, partiler dağıldı, rejim partisine katıldı. Bu “ilerici” otoriter rejimlerle, 1956’da Mısır’da görüldüğü üzere, emperyalist tehditle yüzleşilmesi halinde veya Irak, Yemen ve Sudan’da olduğu gibi, iktidara yakınlık ve hükümet tarafından yürütülen politikalarla (milliyetçi ekonomik reformlar ve bazı tarım reformları gibi) anlaşma durumlarında çok daha kolay ilişki kuruldu. Ancak her durumda komünistler arasında gerilimler yaşandı, kopuşlar meydana geldi.[9]

İlerici görülen rejimlerle yapılan, aynı zamanda Sovyet dış politikasının ihtiyaçlarıyla da örtüşen ittifaklar Moskova tarafından dayatıldı. Sovyetler, bu ittifakları haklı çıkarmak için “kapitalist olmayan kalkınma yolu” teorisini formüle etti. Bu formül, ittifaklar için gerekli zemini teşkil etti. İlgili teori, güneydeki gelişmemiş ekonomilerin, sosyalizmin etkisi ve yardımıyla, sosyalist bir topluma giden yolda kapitalizm aşamasını atlayabileceğini söylüyordu. “Arap sosyalizmi”, bu yolun bir örneği olarak takdim edilmekteydi (Ismael, 2005: 30 ve Franzén’in bu kitaptaki makalesi). Alain Gresh’in bu döneme ilişkin olarak belirttiği gibi:

“Altmışlarda Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 20. Kongresi’nde varılan sonuçlar doğrultusunda, Arap komünistleri, lider kadrosunu tanıdıkları Arap milliyetçileriyle kurulan ittifaklara büyük önem verdiler. Mısır Komünist Partisi işi, Nasır’ın Arap Sosyalist Birliği ile birleşerek kendini feshetme noktasına dek vardırdı. Bu istisnai durumun dışında bile, Arap komünist partileri, Şam’da olduğu gibi faaliyetlerini kısıtlamak ve sadece mütevazı bir güç payı talep etmek suretiyle milliyetçilere boyun eğmeyi kabul ettiler. Devletçi ekonomik reformlarla (özellikle kapsamlı millileştirme önlemleriyle), sınırlı tarım reformuyla, Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist devletlerle yakın işbirliğiyle yetindiler.”

[Gresh, 1989: 393]

Gerçek bir toplumsal dönüşüm projesi olmayan “Arap sosyalizmi”, hiyerarşinin tepesinde kendilerini istikrara kavuşturmayı başarmış elitlerin iktidarını güvence altına almak gibi başka türden bir işleve sahipti. Bağımsızlık sürecinin inşası, genellikle halkın seferber olduğu bağlamlarda gerçekleşti. Yeni elitler, meşruiyet edinmek ve iktidarlarını konsolide etmek için halkın taleplerine cevap vermek zorunda kaldılar. Neticede ilerici söylem ve en eşitlikçi politikalar, gelecekteki sosyalist projelere değil, sokaktan gelen taleplere cevap veriyordu. Bu politikalar, komünistlere ve diğer sol kesimlere ulaşmayı mümkün kıldı. Ancak halk eylemsizleşmeye başladığında ve yeni rejimler iktidara yerleştiğinde, elitler, kaçınılmaz olarak halkın meşruiyetinden ve taleplerinden uzaklaştı, yeniden dağıtım politikaları zayıfladı, sendikalar, toplumsal hareketler ve sol partilerle ittifaklar, artık gerekli değildi. Verilen cevap zamanla daha da baskıcı hale geldi.[10] O noktada komünistler, işbirliği yapmak, mücadeleyi bırakmak veya yeraltına inmek arasında seçim yapmak zorunda kaldılar.

Arap dünyasında bu süreç, özel bir biçim aldı. Bağımsızlık sonrası oluşan rejimlerin kendilerini konsolide etmelerinin ardından, birbirini güçlendiren farklı dinamikler ortaya çıktı. Batı Avrupa’da olduğu gibi, elliler ve altmışlarda elde edilen bağımsızlıklardan sonra halk, seferber olup pazarlık gücüne sahip olduğunda, yeni hükümetler, iyi yaşam koşulları taleplerine cevap vermek zorunda kaldılar. Avrupa’da refah devleti olarak adlandırılan yapının temelini oluşturan bu gelişme, Arap dünyasında, nüfusun büyük çoğunluğu için daha önce var olmayan hizmetlerin inşasını gerekli kıldı. Bu durum, yeni rejimlerde sol görüşe en yakın kesimlerin iktidara gelmesini, bu kesimlerin genellikle kaynakların millileştirilmesine dayalı “Arap sosyalizmi”nin ürettiği politikaları uygulamalarını kolaylaştırdı. Bu kaynakların devletin kontrolünde oluşu, bağımsız devletlerin egemenliğini pekiştirecek, onların yeni politik elitlerin kontrolü altında kalmalarını sağlayacaktı. Bu rejimler ve politikalar rantiyeciliği temel alıyordu (Beblawi & Luciani, 1987). Ancak, yeni bağımsız olmuş olan devletlerin ekonomileri, kapitalist dünya sistemindeki rollerini sürdürmeye devam etti, teorik "sosyalizm" ile küresel kapitalizmi besleyen bir ekonominin gerçekliği, devlet kontrolüne bağlı bir elit ve bu elitlere bağımlı bir burjuvazi arasındaki çelişkiyi açığa çıkardı.

Yeni rejimlerin başındaki elitler, halkın taleplerine ve iktidarı pekiştirme ihtiyacına rantiyeci politikalar ve baskıyla cevap verdiler. Aurèlia Mañé ve Carmen de la Cámara, petrol temelli rantiye ekonomilerini, "hidrokarbon sektörünün, vatandaşlar için yer altından mümkün olan en yüksek rantı elde etmeyle ilgili politik hedef üzerinden yönetildiği bölgelerdeki ekonomiler” olarak tanımlıyor (Mañé & de la Cámara, 2005). Hükümetin kamu müdahalesi, harici ranttan elde edilen gelire dayanmaktadır. Bu da bütçe politikalarının öncelikle harcamalarla ilgili olduğu ve rejimi meşrulaştırmayı amaçladığı anlamına gelir. Bu dinamik, hizmet ve tüketim sektörlerini büyük ölçüde ithal ürünlere dayalı olarak ayakta tutan, rant temelli verimsiz bir ekonominin gelişmesine yol açar. Tüm bunların sonucunda, ekonomi ve rejimin geleceği, doğrudan petrol fiyatlarına veya dış yardım ve yabancı krediler elde etme becerisine bağlıdır.

Analizler, genellikle kaynakların çıkarılmasıyla elde edilen rantlara odaklanır, ancak rant mekanizmaları, bazı devletlerin aldığı dış borç ve yardımlar da analizin parçası kılınmalıdır.[11] Gilbert Achcar’a göre, Arap bölgesinde petrolün ana rant kaynağı olması, petrol üretmeyen Arap devletleri için çeşitli ikincil rant kaynakları yaratmıştır. Önde gelen petrol üreticisi devletlere, ikinci kademe petrol üretmeyen rant devletlerinden oluşan bir tabaka da eklenmiştir (Achcar, 2013b: 56). Borç ve yardım, petrol üretmeyen devletlerdeki Arap rejimlerinin, borç kapasiteleri olduğu veya yardım alabildikleri sürece, nüfusla rant bağlarını sürdürmelerine imkân sağlar. Petrol bakımından zengin ya da fakir olan Arap devletlerinin çoğu, bir ölçüde bu rantiyeci dinamiğe dâhil oldu. Petrolü olmayan rejimler, petrol kuyularına yakınlıklarının stratejik öneminden yararlanarak, hem müttefik olarak istedikleri ülkelerden hem de tehdit edilmekten kaçınmak için ödeme yapmaya istekli olanlardan yabancı rant elde ettiler. Aynı nedenle, petrol, hem yabancı hem de yerel tehditler ve kırılganlıklar yaratırken, aynı zamanda ordu, polis ve istihbarat teşkilatları (muhaberat) için bütçeleri artırmayı mümkün kıldığından, rejimler militarize olur, silah sanayiinin en önemli müşterileri haline gelirler (Beblawi & Luciani, 1987: 18, 52, 59–60). Her şeyden önce, baskıcı kapasiteleri artar.

Böylece, devlet ve rant, onları kontrol edebilen elitlerin elinde birer güç kaynağı olarak iş gördü. Bu elitler, diğer dönemlere ve çağdaş elitlere kıyasla orantısız bir güç biriktirdiler. Yabancı rant, bol miktarda iken, yaratılan dağıtım kapasitesi, nüfusu kontrol etmek, aynı zamanda güç birikimi için rekabet eden grupları müşteri haline getirmek için yeterliydi.

Rejimler konsolide oldukça, komünist partiler de dâhil tüm sol güçler ve toplumsal hareketler zayıflamaya başladı. Yetmişler ve seksenler, solla bağlantılı toplumsal hareketlerin ve halkın gücünün azaldığı, eylemlilik düzeyinin düştüğü bir dönemdi (Altı Gün Savaşı, Kara Eylül, Mısır’da Enver Sadat’ın iktidara yükselişi, Suriye’de Beşar Esad, Irak’ta Saddam Hüseyin, Cezayir’de Çadlı Bencedid, Tunus’ta Habib Burgiba’nın politika değişikliği, Fas’taki Kurşun Yılları vb.).

Elitler, halkın taleplerine cevap verme ve politikalarını meşrulaştırma ihtiyacından kurtulunca yeniden dağıtım ve refah programları zayıfladı. Arap dünyasında bu, İnfitah politikalarına, yolsuzluk ve kayırmacılıkta keskin bir artışa ve fırsat doğduğunda elitler tarafından kaynakların doğrudan ele geçirilmesine yol açtı. Bu süreç, petrol fiyatlarındaki krizle aynı zamana denk geldi. Bu kriz, rant mekanizmalarını zayıflattı, birçok hükümeti, artık neoliberalizme odaklanan uluslararası kuruluşlardan yeniden kredi aramaya zorladı.

Uluslararası Para Fonu (IMF) ve finans kuruluşlarından gelen baskı, kamu sektörünün bir bölümünün, yeniden dağıtım politikalarının ve refah yardımlarının tasfiyesini derinleştirdi. Yatırımın önceliği, iş yaratmak, dolayısıyla iktidarın meşrulaştırılması ve potansiyel protestoların etkisiz hale getirilmesi olmaktan çıktı, teorik olarak kâr üretme ve piyasada rekabet etme işlevini kazandı, ancak gerçek işlevi, rekabet edebilen elitler için zenginlik dolayısıyla güç biriktirmek ve zenginleşmekti. Milliyetçi partiler tarafından inşa edilen ve “Arap sosyalizmi”nin savunduğu devlet kapitalizminin bir kısmı, yandaş kapitalizmine dönüştü, birçok kamu şirketinin ve kaynağının, ihracat-ithalat lisanslarının ve yatırımların kontrolü, kamu sektörü ve elitleriyle bağlantılı bürokratik mekanizmalardan, aynı elitler veya akrabalarının eline teslim edildi. Bu dinamik, kaynakların ve zenginliğin sınırlı bir kısmıyla her zaman oluşmuştur, oluşmaya devam etmektedir, çünkü başta petrol ve doğalgaz olmak üzere, toplam rantın kontrolü, devlete, dolayısıyla rejime ait olmaya devam etmiştir. İki dinamiğin birleşimi, devlet kontrolü yoluyla güç yoğunlaşmasını ve ekonomik mekanizmalar yoluyla güç birikimini birleştirmeyi mümkün kılmıştır. Doğlaında ortaya birincil elitlerin elinde muazzam bir güç yoğunlaşmasıyla yeni patrimonyal diktatörlükler çıkmıştır (bkz. Achcar, 2013a: 50–67).

Uluslararası finans kuruluşlarının, neoliberal ideolojinin ve yolsuzluğun baskısına rağmen, rant mekanizmaları, tümüyle ortadan kaldırılamamıştır; çünkü yaşam koşulları dayanılmaz derecede ağırlaştığında, halk, hâlâ bir miktar seferberlik kapasitesini korumuştur. Halkın hoşnutsuzluğu, ekmek protestolarıyla (Mısır 1977, Fas 1981, Tunus 1983, Cezayir 1988, Ürdün 1989) patlak verdi; ancak bu toplumsal hareketler ve halkın pazarlık gücü, bağımsızlık mücadeleleri ve sonrasında yaşanan olaylara nispetle ufaktı. Bu dönemde, komünist partiler ve genel olarak sol, bu kitabın bölümlerinde incelenecek kimi nedenlere bağlı olarak, aşırı bir zayıftı, siyasi İslam ile bağlantılı diğer gruplarsa, halk hareketlerinin ana itici gücü ve öncüsü haline geldi.

Müslüman dünyası sıklıkla, İslam’ın gücü ve özündeki gelenek nedeniyle modernliğe ulaşamayan bir bölge olarak takdim edilir. Özellikle İslam’ın modernlikle bağdaşmazlığına vurgu yapılır, sanki bu hal, muhafazakârlığı haklı çıkaran ve Müslümanların çoğunluğu teşkil ettikler toplumların otoriter rejimlere sahip olması gerektiği fikrini kabul etmemizi gerekli kılacak, en baştan beri varolan bir “kusur”muş gibi gösterilir. Oysa bu bakış açısının yanlışlığı hem teorik hem de tarihsel olarak kanıtlanmıştır.[12] İslam, modernliğin değişimleriyle ilişkili ideolojik akımlar üretmiştir. Modern üretim sistemleri ve ekonomiler inşa etme konusunda sahip olduğu yetersizlik, dinden değil, dünyadaki ekonomik sistem dâhilinde güneyin sömürgecilik ve sömürgecilik sonrası koşullarından kaynaklanmaktadır. Gerçekte, Adam Hanieh’den alıntı yapacak olursak, “Ortadoğu’da devletin edindiği otoriter görünüm, kapitalizme aykırı ve düşmanca değil, Ortadoğu bağlamında kapitalizmin özel bir görünüm biçimidir” (Hanieh, 2013: 24).

Milliyetçilikten sol görüşe kadar seküler ideolojiler bile bir şekilde İslam’la bağlantılı ideolojik geleneklere yaklaşmış, on yıllarca dinin gücü, bu ideolojilerin bazılarının, özellikle de milliyetçiliğin bölgede hegemonik güç kazanmasına engel olmamıştır. Son olarak, birden fazla kez, dinle hiçbir bağı olmayan büyük dönüştürücü toplumsal seferberlikler ve hareketler ortaya çıkmıştır. En sonuncusu ise Arap Baharı olarak adlandırılan harekettir. Bazıları zafer kazanırken, diğerleri baskı karşısında başarısız olmuştur. Buna rağmen, inançlı olmaları nedeniyle değişim ihtiyacının farkında olmaktan vazgeçmeyen bir halkın önemli halk desteğine sahip olmuşlardır.

Diğer toplumlarda olduğu gibi, MENA bölgesinde komünizm ile diğer seküler ideolojiler ile din arasındaki ilişki de halk üzerindeki etki rekabeti bağlamında analize tabi tutulmalıdır. Bu düzlemde iki ana boyut öne çıkar:

1. Marksist bir bakış açısından, ideoloji, yaşam koşulları hakkındaki farkındalığı engelleyen bir inanç sistemi olarak anlaşılır;

2. Şu veya bu toplumsal hareketin veya politik örgütün, harekete geçirici bir çerçeve oluşturmak için ideolojiyi kullanarak güç kazanma kapasitesi.

İlk durumda, yukarıda görüldüğü gibi, komünist partiler İslam’dan ziyade, aynı anda politik değişiklikler (bağımsızlık ve yeni devletlerin inşası) talep ederken kimlik temelli bir ideolojiyi yayma yeteneğine sahip olan milliyetçilikle mücadele etmek zorunda kaldılar. Bu kitabın farklı bölümlerinde inceleneceği gibi, komünistler, daha zayıf olan sınıf kimliği odaklı hareket ettiler, çok daha radikal politik, ekonomik ve toplumsal değişiklikler talep ettiler. Bu da onların geniş kitlelere ulaşma yeteneklerinin oluşmasına mani oldu.

Ancak yetmişlerde kendilerini laikliğin ve solun savunucuları olarak takdim eden milliyetçilik akımları, Marksist soldan oldukça uzak olsalar ve sıklıkla onunla çatışsalar da krize girdiklerinde, bu kriz, Arap ve İslam dünyasında solun ve diğer laik ideolojilerin de krizi olarak hissedildi. Neticede petrol ülkelerince desteklenen yeniden İslamlaştırma ile muhafazakâr İslam ve politik İslam, etkilerini daha fazla gösterecekleri bir alan buldu. Birçok İslamcı grup, politik İslam’ın taleplerini ele aldı ve buna ekonomik krize ve IMF’in dayattığı politikaların sonuçlarına karşı toplumsal tepkiler talep eden ve yolsuzluğa karşı mücadele eden bir çerçeve ekledi. Böylelikle ilgili hareketler, ekmek isyanlarının ardındaki politik ve toplumsal seferberliğe öncülük ettiler. Komünist partiler, mesajlarını yayma ve ağlarını genişletme zorluğuyla karşı karşıya kalırken, aynı zamanda sert baskı ve İslamcıların doğrudan rekabetiyle de mücadele etmek zorunda kaldıkları için bir kez daha kendilerini güçsüz bir konumda buldular. Bu durum, solun hâlâ etkili olduğu, İslamcıların yer edindiği üniversiteler gibi az sayıdaki kalede derinden hissedildi. Çatışmalar genelde şiddetli seyretti.

Komünist partilerin örgütlenmesi, aktivistlerin farkındalık yaratmak, yeni üyeler kazanmak ve ağlar oluşturmak için kullanabileceği yayınlara dayalı olarak, genellikle Leninist modeli izledi (Lenin, 1961 [1902]: 114). Son derece özverili ancak sınırlı sayıda üyeye dayanan Leninist devrimci modelin, kitlesel bir toplumsal hareket veya parti için gerekli olacak büyük bir işçi sınıfına (ki bu sınıf, çoğu Arap ülkesinde mevcut değildi) ihtiyaç duymaması gibi bir avantajı vardı. Bu model, komünistlerin neredeyse sürekli olarak maruz kaldıkları baskı göz önüne alındığında, bir zorunluluktu.

Diğer partilerle karşılaştırıldığında, devrimci partinin örgütlenmesi komünistleri baskı dalgalarına karşı güçlendirdi (Ismael, 2005). Dahası, toplumsal değişim mücadelesi, işçi ve küçük bir aydın kesimi arasında da etki sahibi olmalarını sağlayarak, sendikalar ve diğer örgütlerle ittifak ve dayanışma ağları kurmalarına imkân sağladı. Le Foll-Luciani’nin yazıdığında söylediği gibi, komünist partiler, MENA bölgesindeki toplumları bölen bazı dini, kimlik, sınıf ve cinsiyet ayrılıklarını ortadan kaldıran bir buluşma noktası görevi gördüler. Farklı topluluklardan insanlar, komünist parti hücrelerinde bir araya gelebildiler. Kadınlar, bu partilerde toplumun geri kalanına göre çok daha fazla hareket alanı buldular. Bazıları, partiyi bir özgürleşme alanı olarak gördü, ancak ataerkil yükten kurtulmak hâlâ güçtü (Le Foll-Luciani, 2016; ayrıca Azza Şarara Beydun ile yapılan röportajı içeren 16. Bölüme bakınız). Bununla birlikte, örgütlenme yapıları nedeniyle, komünist partiler, küçük ve köklü değildi. Neticede etkileri, diğer örgüt ve derneklerle ittifak ağları oluşturma ve genişletme yeteneklerine bağlıydı.

Moskova’dan gelen talimatlara tabi olan bu örgütsel model, hiyerarşi kurma sürecini ve parti disiplinini gerekli kılıyordu.[13] Bu durum komünist partilerin Sovyetler’in çıkarlarıyla çatışabilecekleri durumlarda kendi çerçevelerine ve stratejilerine sahip olmalarını güçleştiriyordu. Komünist partiler, Sovyet elitlerinin elinde bir imkân olma haliyle toplumsal seferberliğin öncüsü olma ihtimali arasında çekiştirilip duruluyorları. Bir imkân ve kaynak olarak KP’ler, hem SSCB’de güç konusunda süren rekabetin iç dinamiklerine hem de Moskova’nın dış politikasına tabiydiler. Liderleri, küresel ortodoks komünizmin ortasında ikincil elitler gibi hareket ediyorları. Seferberlik ve direniş partileri olarak, halkın şikâyetlerine tercüman oluyor, tepkileri yönlendiriyorlardı. Sorun, iki boyut arasında bir çelişki olduğunda ortaya çıkıyordu. Bu durumlarda, Sovyetler’in emirlerine uymayı kabul etmeyen liderlerin ve üyelerin istifası veya ihraç edilmesi anlamına gelse bile, Moskova’ya bağımlılık genellikle ağır basıyordu. SBKP veya Komintern’den (1919-1943) gelen talimatlar, her ülkedeki mücadelenin çıkarlarına aykırı olduğunda, halk desteği, ağlar ve etki son derece zayıfladı, partiler ittifaklar kurma, dayanışma ve güven oluşturma çalışmalarına yeniden başlamak zorunda kaldılar.

Komünist partilerin Arap toplumlarındaki aktivist ve seferber edici etkisi, özellikle önce milliyetçilikle, sonra da siyasi İslam’la karşılaştırıldığında, sınırlıydı. Bunun bir göstergesi, yirmilerde İngiliz ve Fransız gizli servislerinin korkularının Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki komünist varlığını büyütmesidir. Bu korkular, bölgesel elitler eliyle yeniden üretildi, öyle ki René Gallissot’nun gözlemlediği gibi, anti-komünizm komünizmi önceledi (Gallissot, 1978: 22). Bu, komünistlerin ve sürekli baskı nedeniyle çoğu zaman kahramanca bir iradeyle yürütülen faaliyetlerinin toplumlarında bir etkisi olmadığı anlamına gelmez; sadece etki, her şeyden önce düşünseldi. Ancak, özellikle seksenlerden itibaren, MENA bölgesindeki partiler (dünyanın geri kalanında olduğu gibi) giderek zayıfladı ve bu zayıflama süreci, SSCB’nin dağılması ve solun kriziyle birleşerek, ortaya beş dinamik çıkarttı:

1. Üyelerin büyük bir kısmı politik faaliyet yürütmekten vazgeçti;

2. Bazı rejimlerin kucakladığı partiler zamanla sosyal demokrasiye doğru evrildi;

3. Liderler ve üyeler, özellikle sivil toplum örgütleri (STK’lar) olmak üzere, zaman zaman profesyonel olarak, çabalarını dernekler dünyasına ve toplumsal hareketlere yoğunlaştırdı;

4. Bazı partiler, altmışlar ve yetmişlerde açılan Yeni Sol yolunu yürümeye devam etti;

5. Bazı liderler rejimlere eklemlendi. Fas, eklemlenmenin gücüne dair önemli bir örnek. Monarşiye destekle başlayan uzun süreç, adım adım rejimin kabulüne ve hükümetlere katılımına yol açtı. Kitaba bağlı kalıp varlığını sürdürebilen KP’lerin sayısı çok az. Suriye Komünist Partisi (Bektaş) örneğinde görüldüğü üzere bu partiler de sınırlı bir alanda hareket edebildiler.

Yetmişlerden itibaren, özellikle seksenlerin sonlarında, bir dizi solcu aktivist tarafından tercih edilen bir seçenek olan siyasi mücadelenin STK’laşması, incelenmeyi hak eden önemli bir süreçtir. Bu seçkide yer alan, Azza Şarara Beydun’un Lübnan’daki kişisel yolculuğunu aktardığı makale, aktivizmin dernekçilik yoluyla bu yönde nasıl STK’laştırıldığını ortaya koymaktadır. Genel olarak, komünist gruplar ve partilerle bağlantılı insan hakları derneklerinin kurulması ve komünistlerin mevcut derneklere dâhil edilmesi, canlı bir ideolojik tartışmanın ortasında gerçekleşen bir gelişmeydi. Altmışlarda ve yetmişlerde solcu aktivistler, bölgedeki durum hakkında bildiriler yayınlayan ve gözlem misyonları gönderen Uluslararası Af Örgütü gibi öncü insan hakları örgütlerine karşı güvensizliklerini dile getiriyorlardı. Doğu’da insan haklarının mevcut halini eleştiren bu uluslararası STK’ların faaliyetleri, çeşitli açılardan şüpheyle karşılanıyordu. Bunlar, Batı’nın SSCB ve diğer Doğu ülkelerinin sosyalizmini itibarsızlaştırmak için kullandıkları araçları olarak görülüyorlardı. İddialara göre, bu dernekler siyasetten arındırılmışlardı. İdeolojik olarak oldukça farklı aktivistlere eşit muamele ediyorlardı. İnsan hakları ihlallerindeki yapısal faktörleri göz ardı ediyorlardı. Kültürel, toplumsal ve ekonomik haklar hilafına, politik haklara ve yurttaş haklarına odaklanıyorlardı. Bununla birlikte, insan hakları ağları ve çalışmaları, baskıcı ortamlardaki aktivistler için önemli bir kaynak sağlıyordu. Bu dönemde, başta Birleşmiş Milletler tarafından desteklenen çeşitli kurallar belgesi, bildirge ve paktlarda sunulan insan hakları dili, politik kaygılara yönelik bir “minimalist çözüm” olarak benimsenmişti (Eckel & Moyn, 2013: 105–6). Dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi, bu şüpheler, seksenlerde dünya genelinde ideolojinin revizyondan geçtiği ortamda silinip gitti. Farklı davaları savunan örgütlerde görüldüğü üzere, bu insan hakları derneklerinde de sosyalizm ve/veya Yeni Sol ile ilişkili kesimler farklı yollar yürüdü, bu süreçte oldukça çeşitli STK’lar ortaya çıktı, politik mücadele ve ayrışmalar dernekler düzlemine taşındı.

Bu konuda Fas gayet iyi bir örnek. 1996 yılında Marguerite Rollinde, Fas’taki insan hakları hareketiyle ilgili çalışmasında, başbakan olmadan bir yıl önce Abdürrahman Yusufi’nin sarf ettiği sözleri aktarıyor. Ulusal ve uluslararası insan hakları örgütlerinde önemli bir figür olan Yusufi, Fas İnsan Hakları Derneği’nin (FİHD) 1989’da Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu veya Arap İnsan Hakları Örgütü’ne üye olarak kabul edilmemesinin nedenini şöyle açıklıyor:

“Ne var ki, sözlerinin radikal tonu ve Marksist-Leninist, devrimci referansları, onları [FİHD üyelerini] rejime saldırmadan insan hakları alanında çalışmak isteyen yeni aktivistlerin tamamından uzaklaştırdı, STK’ların gözünde insan hakları savunucuları yerine politik aktivistler gibi görünüyorlardı.”

[Youssoufi, Rollinde, 2002: 276]

Bugünkü Arap dünyasındaki sol, ister komünist partiden kök alsın isterse almasın, demokrasi, özgürlük, insan hakları ve sosyal adalete yönelik savunuyu taleplerinin ve kimliğinin temel bir unsuru olarak benimsemiştir. Bu evrimin çeşitli nedenleri mevcuttur.

Ellilerde Stalinizmi, altmışlarda SSCB’yi (Avrupa’da olduğu gibi) sorgulamaya başlayan bazı teorisyenlere göre, sosyalizm ancak özgürlükle mümkündür. Bazı teorisyenlerse komünist partiler ile otoriter milliyetçi rejimler arasındaki ittifakların başarısızlıklarıyla ilişkili pragmatistlerdir. Bu ittifaklar sadece sosyalizme yol açmakla kalmamış, aynı zamanda küresel kapitalist sistemdeki rollerini yerine getiren ve komünistleri çok sert bir şekilde bastıran muhafazakâr diktatörlüklere evrilmiştir. “Demokratik yol” savunulmuştur.

Bu gruplardan biri olan Faslı Voie Democratique [“Demokratik Yol”] ilgili görüşü şu şekilde tanımlamıştır:

“Demokratik Yol’un amacı, kapitalizme ve insanın insan tarafından sömürülmesine son veren bir toplum olarak sosyalizmin inşasıdır. Bu yüce amacın, mevcut tarihsel aşamada, emperyalist hegemonyanın ve onun hizmetindeki egemen sınıflar bloğunun ulusal kurtuluşu ve demokratik bir toplumun inşası için verilen mücadeleden geçmesi gerekmektedir. [...] Demokratik Yol, çeşitli mücadele cephelerinde güçlü bir şekilde mevcuttur: 1) Toplumsal mücadele; 2) İnsan hakları mücadelesi; 3) Mevcut göstermelik demokrasiyi kınamak, seçim boykotuna aktif olarak katılmak, kurucu meclis tarafından hazırlanan demokratik bir anayasa temelinde özgür ve adil seçimler talep etmek suretiyle demokrasi mücadelesi verilmesi.”[14]

Yetmişler ve seksenlerde tanık olunan “ekmek isyanları”nın, bunun yanında, doksanlarda Cezayir’deki iç savaşın bastırılmasının ardından MENA bölgesindeki diktatörlük rejimleriyle mücadele etmenin tek yolunun demokratik değişimleri savunmak olduğu görülüyordu. Bu açıdan, komünistlerin evrimi, politik İslam içerisinde yer alan ve çoğunluğu teşkil eden akımların evrimine benziyordu. Nitekim, sol ve bazı İslamcı gruplar, demokratikleşmeyi, bazı hak ve özgürlükleri savunmak için ittifaklar kurmayı başardılar; bu ortak eylemler, doksanlardan başlayarak 2011 ayaklanmalarında doruğa ulaşan çeşitli girişimlerde şekillendi.

Cemil Hilal, günümüz Arap solunun temel değerlerini şu şekilde özetliyor:

“1. Sekülerizm: Birçok solcu güç, haklı bir değerlendirmeyle, sekülerizmi solcu konum ve vizyonun belirleyicilerinden biri olarak görüyor. [...] Ancak sekülerizmi devlet ve toplumu İslamlaştırma politikasına karşı bir unsur olarak öne sürmek, solun sekülerizmin dine karşı değil, devletin bireylerin dinine müdahale etmesini ve dini liderlerin dini metinlerin kendi yorumlarını topluma ve devlete dayatmasını engellemek anlamına geldiğini tam olarak açıklamasını gerekiyor. [...] Bu anlamda sekülerizm, demokrasi için bir koşuldur.

2. Özerklik: Solun zayıflamış ve bağımlı bir durumda olduğu söylenebilir. İlk olarak, hem destek hem de ideoloji açısından Sovyetler Birliği ve uydu devletlerine bağımlıydılar. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra bu hareketler, bir anlamda mevcut Arap rejimlerine bağımlı hale geldiler ki bu da çalışmalarına zarar verdi. Ayrıca, bölgemizde solun yeniden inşası için en önemli koşullardan biri, mevcut Arap rejimlerinden, hatta kendilerinden bile bağımsızlaşmasıdır.

3. Ortak Proje Anlayışı: Arap dünyasındaki sol güçler, Arapların birliği projesini tartışıyorlar. Proje, Arap dünyasının ortak dilsel, kültürel ve tarihsel unsurlarını, insan kapasitesini ve çeşitli doğal kaynaklarını temel alıyor. Buna ek olarak, Arap dünyasını bir araya getiren yeni bir bağ var: küreselleşme çağı.

4. Düşünsel Kimliğe Karşı Toplumsal Kimliğe Odaklanma: Sol içinde iki eğilim mevcut: Biri, programında toplumsal kimliğin önceliğine odaklanırken, diğeri düşünsel kimliğe odaklanıyor. İlki, solun başarısızlığının, gerçekte (tüzüklerinde veya toplumsal ve politik programlarında değilse bile) muhtelif toplumsal sorunları ihmal etmesinden kaynaklandığını söylüyor. Öte yandan, ikinci eğilim, solun krizinin, sol partilerin ve grupların düşünsel geri çekilmesi ve teorik zayıflığı ile gerçeklikten uzaklaşmasından kaynaklandığını iddia ediyor.”

[Hilal, 2013: 16–19]

Laura Galián, 15. Bölüm’de altmışlar ve yetmişler kuşağı ile 2011 ayaklanmalarına katılan gençler arasındaki bağlantıyı ele alıyor. Solun bir bölümünün nasıl daha ileri gittiğini, yapılandırılmış veya örgütlü parti siyasetine karşı hayal kırıklığını beslediğini ve kısmen anarşizmden ilham alan otorite karşıtı fikirleri benimsediğini vurguluyor.

3 SSCB ve MENA Bölgesinde Komünizm

Rus Devrimi ve SSCB’nin yeni dış politikası, geleneksel sömürgeci güçlere göre önemli bir gelişmeyi işaret etti: Fransa ve İngiltere’nin dayattığı sömürgeciliğin ve manda-himaye politikalarının reddi. Bununla birlikte, Stalin döneminde Moskova’nın komünist partilerle ilişkileri iki temel kurala dayanıyordu:

1. Dünyanın herhangi bir yerindeki devrimci eylem, SSCB’nin çıkarlarına tabi olmalıydı;

2. Batı proletaryasının devrimleri başarıyla gerçekleştirememesi göz önüne alındığında, emperyalist güçler arasındaki rekabetten yararlanılacaktı (Claudin, 1975: 387).

Bu kurallar, duruma bağlı olarak farklı şekillerde uygulamaya konuldular. Bu da taktiklerde ve çeşitli komünist partilerle ilişkilerde önemli değişiklikler yaşanacağı anlamına geliyordu, zira her bölge veya ülkedeki taktikler ve çıkarlar arasındaki çelişkiler gerilimlere ve anlaşmazlıklara yol açıyordu.

Sovyetler ile bölge ve komünistleri arasındaki ilişki, SSCB’de meydana gelen değişikliklerle eş zamanlı olarak gelişti. Rodinson gibi yazarlara göre, bu ilişkide farklı aşamalar belirlemek mümkün (Rodinson, 1972: 85–111):

1. Ekim Devrimi’nden 1920’ye kadar devrimin sirayet etmesi beklentisi hâkimdi. Burada temel amaç, ya gerçekleşmeyen ya da başarısız olan ulusal, proleter devrimleriyle Rus Devrimi’ne yardımcı olmaktı.

2. Devrimci grevlerin başarısızlığı ve Bolşevik Partisi’ni kontrol eden yönetici kadrodaki değişiklikler, Joseph Stalin ve Nikolay Buharin tarafından desteklenen yeni bir politikaya yol açtı: emperyalizme karşı birleşik ulusal cephe, demokratik anti-emperyalist devrimleri gerçekleştirmek için komünist partiler ve milliyetçi burjuvaziler arasında kurulacak ittifaklar. Stratejiyi anti-emperyalist mücadeleye ve milliyetçi ittifaka tabi kılmalarına rağmen, komünist partiler, toplumsal mücadeleyi terk etmediler; bu da üyelerinin günlük faaliyetlerine yansıdı.

3. 1920’lerin sonlarında, kapitalizmin istikrara kavuşması ve Çin’deki milliyetçilerle ittifak politikasının başarısızlığı, burjuvaziye karşı, sınıfa karşı sınıf siyaseti üzerinden, hain düşmanlar olarak sunulan sosyal demokratlar da dâhil olmak üzere yeni bir cephe saldırısını esas alan politikaya yol açtı. Avrupa’da, solun bölünmesi politikası, sağın iktidara yükselişini mümkün kılan, hatta faşizmin önünü açan bir hataydı. Ancak, solun neredeyse hiç var olmadığı Arap ülkelerinde, komünist partiler, bir yandan ulusal bağımsızlık talep ederken, diğer yandan da sınıf söylemi etrafında kendilerini inşa edebildiler. Bu düzlemde, Mısır’daki Vefd Partisi, Suriye’deki Ulusal Blok ve Filistin'deki Arap Yürütme Komitesi gibi burjuva milliyetçi hareketlerle çatışma içine girdiler. Bu durum, kısa bir süre önce savunulan konumlarla tamamen çelişiyordu.[15]

4. Reformist solla çatışma politikasının Avrupa’da, bilhassa Almanya’da felâketle sonuçlanması, 1935’teki Yedinci Kongre’de politikada yapılacak düzeltmeye ve Halk Cephesi taktiğinin onaylanmasına yol açtı. Faşizmle mücadele ana hedef haline geldi. Arap dünyasında bu, özellikle Fransız etkisi altındaki ülkelerde çelişkilere yol açtı. Bir yandan, FKP birlik söylemini ve milliyetçi bileşeni yeniden canlandırdı. Öte yandan, Stalin de güçlü Fransa politikasına arka çıktı. Mağrip, Suriye ve Lübnan’da bağımsızlık mücadelesi, bu hedeflerle çatıştı ve yoğun gerilimlere yol açtı (Rodinson, 1972: 95–100; ayrıca bkz.: Velasco Muñoz, Le Foll-Luciani ve López García’nın makaleleri). Halk Cephesi politikası, 1939 ile 1941’deki Nazi işgali arasındaki Molotov-Ribbentrop saldırmazlık paktı paranteziyle kesintiye uğradığında, bu durum, özellikle İngiltere ve Fransa’ya karşı sömürgecilik karşıtı mücadeleyle birleşmiş olan sınıfa karşı sınıf söyleminin yeniden üretilmesine yol açtı. Ancak, Haziran 1941’de Alman ordusunun SSCB’ye girmesinden sonra örgüt, savaş boyunca, hatta 1947’ye dek süren anti-faşist cephe politikasını benimsedi. Sovyetler’in ABD ve İngiltere ile ittifakı nedeniyle, komünistler, çabalarını anti-faşist cepheye yoğunlaştırdılar. Vichy rejiminin kontrolü altında olan Suriye ile Lübnan hariç her yerde sömürge karşıtı milliyetçiliği arka plana attılar. Bu bölgede komünist partiler, kurtuluş mücadelesini anti-faşist mücadeleyle birleştirdiler. İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden iki yıl sonra, Stalin’in Avrupa’nın istikrarını sağlamak ve nüfuz alanlarının paylaşımına katılmak için komünist parti faaliyetlerine fren koymasının ardından, Kuzey Amerika’nın politikaları ve yeni başlayan Soğuk Savaş’ı tanımlayan gerilim, Stalin’in önceki işbirliğini haklı çıkarmak için kullandığı söylemle çelişen yeni bir dış politika doktrinini gerekli kıldı. Avrupa politikası ve Sovyet dış politikası defalarca izlenecek yolu belirledi. Bu seferki sonuç, Andrey Jdanov’un “iki kamp” doktrini oldu (Claudin, 1975: 387–454).

5. Jdanov’un doktrinini takiben, kolonilerle ilgili olarak benimsenen toplumsal devrim anlayışı, bağımsızlık sonrası ortaya çıkan sömürgecilik karşıtı hareketlerin ve devletlerin Amerikan kampına katılmalarına mani olamadı. Neticede böylesi bir faaliyet, komünist partilerin yönettiği işçi ve köylülerin içinden çıkmış liderlere ihtiyaç duyuyordu. Bununla birlikte, milliyetçi ve sömürgecilik karşıtı söylemin merkeziliği, milliyetçi hareketlere ve partilere avantaj sağlarken komünistleri zayıflattı. Sonraki birkaç yıl içinde, bu zayıflık, sömürgecilik karşıtı hareketin büyümesine, (1955 tarihli Bandung Konferansı’nda görüldüğü üzere) yeni bağımsız devletlerin çoğunun Washington’un etkisi altına girmemesine, hatta devletlerin Moskova’ya daha da yakınlaşmasına neden oldu.

6. Stalin’in ölümünden ve 1956'daki Sovyetler Birliği Komünist Partisi Yirminci Kongresi'nden sonra, barış içinde bir arada yaşama, onu takip eden yumuşama doktrinleriyle birlikte Moskova, Arap komünist partilerine ve ideolojik dayanışmaya olan ilgisini kaybetmeye başladı, Sovyet dış politikasının ihtiyaçlarına dayalı bir pragmatizme zemin hazırladı. Sovyetler, bazı rejimlerin komünistlere uyguladığı baskıya bile göz yumdu. Bu yıllarda MENA bölgesinde meydana gelen değişiklikler (Mısır 1952, Suriye 1954-56, Irak 1958, Cezayir 1962) bu yaklaşımı kolaylaştırdı (Ismael, 2005: 21-3). İşçi sınıfının yeterince gelişmediği yerlerde, milliyetçi burjuvazi ve hareketler tarafından yönetilen bir Ulusal Cephe kurulması gerektiği sonucuna varıldı. Bu, ittifaklara, hatta boyun eğmeye, milliyetçilerin iktidara gelmesine yol açtı. Bu durum, yukarıda da belirtildiği gibi, Nasırcıların ve Baasçıların kendilerini sosyalist olarak göstermeleri ve Moskova’nın rejimlerle ittifakları sürdürmek için baskı uygulaması nedeniyle kolaylaştı. Joel Beinin’in sözleriyle:

“Birçok kişi, Arap dünyasında komünistlerin taşıdıkları umutların, İsrail devletinin kurulmasına verilen destekle ölümcül bir şekilde ortadan kalktığını iddia ediyor. Uzun vadede asıl zararı Sovyetler Birliği’nin desteklediği otoriter popülist milliyetçi rejimlerin yükselişi verdi. 1956’da kendini fesheden Cezayir Komünist Partisi, 1962’de iktidara geldikten sonra üyelerini Sovyetler Birliği’nin müttefiki olan Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne katılmaya teşvik etti. Mısırlı komünistler, hapiste çile çekerken bile Cemal Abdünnasır’ın Arap milliyetçiliği ve Arap sosyalizmini coşkuyla desteklediler. 1964’te Mısır’daki iki komünist partisi de dağıldı. Sovyetler Birliği, eski komünist müttefiklerine sırt çevirdikten sonra bile Irak Komünist Partisi lideri Abdülkerim Kasım’ı kendi safına çekmeyi bildi. IKP, 1963’te Baas’ın kısa süreli iktidarı sırasında CIA’in zemin hazırladığı katliamla yok edildi. Yetmişlerde gelindiğinde “Irak ve Suriye komünistleri, Sovyetler Birliği ile ittifak kurmuş rejimlerin uzantıları haline geldiler. Sudan Komünist Partisi’nin önderliğinde ve Sovyetler Birliği’nin desteğiyle gerçekleştirilen 1971 darbesinin başarısızlığı ile birlikte, komünistlerin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da önemli bir güç elde etme ihtimali de ortadan kalkmış oldu.”

[Beinin, 2004: 627]

7. Daha sonra, altmışlarda ve yetmişlerin başını kapsayan, devrimci coşkunun hüküm sürdüğü dönemde kitaba bağlılık ve Moskova ile olan ilişkileri sebebiyle halen daha belirli bir odağa bağlı olan komünistler önemli kırılmalara tanıklık etti. Devrimci dalgaya katılmanın zorluğu, en sadık üye tabanını oluşturan bazı öğrencileri, aydınları ve profesyonelleri partilerden kopardı. Bunlardan bazıları, kitaba bağlı komünist partilerden daha otorite karşıtı veya daha radikal Marksist bir ruha sahip Yeni Sol örgütler meydana getirdiler. Moskova ve Pekin arasında yaşanan ayrışma, Arap komünist partilerinde de bazı kırılmalara yol açtı. Ancak Maoist gruplar, her zaman daha küçük ve daha az etkiliydi (Ismael, 2005: 26). Bu Yeni Sol, Lübnan İç Savaşı, Ürdün ve Lübnan’daki Filistinli gerillaların yenilgisi ve dağıtılması, baskı, hatta partiler içindeki teoriye dayalı itirazlar sebebiyle oluşan iç ayrışmalar ve dinamikler neticesinde kısa sürede desteğini yitirdi (Bardawil, 2016; ayrıca 16. Bölüm’de yer alan, Azza Şarara Beydun ile yapılan röportaja bakınız). Milliyetçilik, farklı biçimleriyle, zayıflatıcı ve bölücü bir rol oynadı. Siyasi İslam’ın varlık kazanmasıyla gelişen gerici bir muhalefet akımı nedeniyle, destek kitlesindeki erime sonraki yıllarda daha belirgin hale geldi. Seksenlerin sonlarında ve doksanların başlarında, SSCB dağıldığında, komünist partilerin etkisi zaten çok sınırlıydı, bu anlamda partilerin sosyal demokrasiye dönüşümü çok zor olmadı.

8. Mihail Garbaçov’un perestroykası, bölgedeki komünist partiler üzerinde önemli bir etkiye sahipti.[16] Bu etkinin görüldüğü koşullarda, dünyanın geri kalanında da görüldüğü üzere komünist partiler isimlerini değiştirdiler, milliyetçiliğe yöneldiler (Filistinliler), sosyal demokratlaştılar (Cezayirliler, Tunuslular), eskinin kitabında yazılı ilkelere yeniden onay verdiler (Suriyeliler, Ürdünlüler), kısmen yeni değerlendirmelere imza attılar (Lübnanlılar ve Iraklılar). Genel olarak, tüm bu değişiklikler, kopuşlar ve karşıt konumlar bağlamında gerçekleşti. Yeni bakış açısının öncüllerinden biri de politik sistemlerin reformu için bir koşul olarak demokratikleştirilmesiydi. Bu süreç sayesinde komünistlerin “ilerici” olanlar da dâhil olmak üzere, tüm partiler, otoriter rejimlere karşı muhalefeti yeniden düşünme imkânına kavuştular. Aynı zamanda, piyasa ekonomisinin savunulması, neoliberal ve özelleştirme reformları uygulayan rejimlerle işbirliğini yeniden çerçevelemeye de yardımcı oldu. Bir kere sosyal demokratlaşma ve STK’laşma yolu açılmıştı. Bu sürecin iki sonucu oldu: sonrasında (bazı ülkelerde İslamcıların iktidarı ele geçirme ihtimali karşısında kimi tereddütler yaşansa da) demokratikleşme ve insan haklarına saygı taleplerine öncelik veren konum daha kolay benimsendi. Ayrıca partiler, rejimin eline daha kolay geçtiler. Rahatlıkla iç edildiler.

3.1 Rus Devrimi Sonrası Komünizmin Batı Dışına Yayılması

Şüphesiz ki komünizm, evrensel, milliyetçilik karşıtı bir misyona sahip, halkların en geniş anlamda özgürleştirilmesini öncelikli gören, Marksizmin teorik temellerini izleyen ve Batı’da kök salmış endüstriyel kapitalizme dayalı, insanın insan tarafından ezilmesinin en yüksek ifadesine dayalı bir toplumu kurtarma programını savunan, özgürleştirici bir ideoloji olarak oluşturulmuştur. Marx ve diğer devrimci yazarların kölelik, feodalizm ve “Asya” tipi üretim biçimleri hakkındaki bilinen yorumları, proletaryanın mücadele edeceği baskının evrimini açıklayan tarihsel bir genel bakış sunmaktadır. Bazı devletlerin henüz endüstriyel kapitalist üretim aşamasına ulaşmamış olması nedeniyle, bu mücadelenin rüşeym halindeki örgütlerin içinden hayatta kalanlarla yürütüleceği açıktı. Ancak bu devrimci mantık, istenmeyen bir sonuç olarak, birincil düşman olan oligarşik kapitalizmle mücadeleye odaklanan bir görüş ve çabayı, ondan muzdarip olan sanayileşmiş toplumlara öncelikli gördü. Böylece, özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika haricindeki sanayileşmemiş halkların öncelikleri bir kenara bırakıldı, bu da özellikle İkinci Dünya Savaşı öncesindeki ilk aşamada komünizmin yayılmasını engelleyecek bir Avrupamerkezci görüşü ortaya çıkardı.

Aslında, en azından modernleştirici vizyonuyla, “Avrupamerkezci devrim” olarak adlandırılabilecek bu görüşün mantığı ve tohumları, ilk büyük komünist devrimde mündemiçti. Karl Marx ve Friedrich Engels’in tahminlerine rağmen, ilk devrim, sanayileşme düzeyi yüksek olan Almanya veya İngiltere’de değil, feodal üretim biçimini yeni geride bırakmış, düşük sanayileşme düzeyine sahip bir ülke olan Rusya’da gerçekleşti. Bununla birlikte, devrim, yalnızca politik olarak zafer kazanmakla kalmadı, aynı zamanda Marksist modelin ihtiyaçlarına uyum sağlayan ve dönemin tarihsel koşullarına az çok adapte olmuş büyük toplumsal kesimlerle buluştu, gerektiğine bu kesimleri yarattı. 1917 Rus Devrimi, Rusya’da neredeyse hiç var olmayan büyük sanayide çalışan proleter kitlelerden istifade edemese de modernleşme projesi ülkedeki sanayileşmeyi tetikledi, Marksizmin çıkarları ve vizyonuyla tutarlı muazzam bir yaratıcılığı teşvik etti.

Ancak devrim, ilk çelişkileriyle, tam da yeni doğan Sovyet devletinin sınırları içinde karşılaştı. Bunlardan biri de sanayi proletaryasının ihtiyaçlarını karşılamak üzere tasarlanmış sosyo-ekonomik bir projenin, sanayi öncesi bir topluma nasıl uyarlanacağıydı. Bu proje, en azından sanayileşme düzeyi düşük olan Rusya’da bir miktar başarıyla uygulanmış olsa da, üretim sistemlerinin aşiret temelli, ataerkil kültürlere dayandığı, ekonominin her zaman ezilenler ve ezenler arasındaki bir ilişki olarak algılanmadığı Asya toplumlarında uygulanması çok daha zor olacaktı. Orta Asya’da, bugün devrim ile geleneksel toplumsal ortamlar arasındaki kültürel çatışma olarak adlandırılacak olan şeyin ilk sonuçları görüldü. Bunlar, sadece yeni Sovyet devleti içinde görülen, Avrupa toplumlarındaki diğer muhalif hareketlerle kıyaslanması zor olan Basmacılar gelenekçi veya dini unsurlar değildi. Aynı zamanda, genellikle toplumsal olan ve devrimin yeni düzenlemeleriyle tehdit edilen üretim sistemlerine dayalı birlik ve kültüre sahip toplumları da içeriyordu. Bu durum, bölge için önemli sonuçlar doğurdu: Öncelikle, Kazak bozkırlarındaki binlerce çoban ve Fergana Vadisi’ndeki küçük çiftçiler, geleneksel yaşam biçimlerini korumak için Çin’e kaçtılar. Ayrıca, devrimden SSCB’nin dağılmasına kadar Orta Asya cumhuriyetlerini etkileyecek bir toplumsal bölünme yaşandı. Bu bölgelerdeki komünist partiler, dolayısıyla yönetim, esasen bu toplumların Avrupalı kesimlerin kontrolüne iken, yerli halk, sistemin dışında gelişti veya sömürge toplumunun açık bir modeli olan, orijinal toplumlarından kopuk, asimile olmuş elitler yarattı.

Komünizmin bu ilk kusuru, hareketin küresel yapısına da yansıdı.[17] Komintern’in 1919’da düzenlediği birinci kongreye Batı dışı tek komünist parti olarak Japon Komünist Partisi, Çin ve Kore’den bazı bağımsız delegelerle birlikte katıldı.[18] Dikkatini Avrupa’nın sorunlarına yoğunlaştıran Komintern, sömürgeleri unutmadı. Ancak gene de bakış açısı sömürgeler temelliydi. Bu durum, SSCB’nin sonuna dek gerilimlere yol açacaktı:

“Sömürgelerin nüfusları eşi benzeri görülmemiş bir ölçüde Avrupa savaşına çekildi. Hintliler, Araplar, Madagaskarlılar Avrupa kıtasında savaştılar. [...] Sömürgelerin kurtuluşu ancak ezen ulusların işçi sınıfının kurtuluşuyla mümkün olabilir. [...] Kapitalist Avrupa, geri kalmış ülkeleri zorla kapitalist girdaba çekti, sosyalist Avrupa, özgürleşmiş sömürgelerin sosyalist ekonominin düzenli sistemine geçişlerini kolaylaştırmak için tekniği, örgütlenmesi ve manevi etkisiyle onlara yardım edecektir. Afrika ve Asya’nın sömürge köleleri! Zafer saati geldi. [...] Avrupa’da Proletarya Diktatörlüğü, aynı zamanda sizin de kurtulduğunuz saat olacak!”

[Komintern Birinci Kongresi Manifestosu, Mart 1919]

Bu bakış açısı, o dönemde hâlâ derinden Avrupamerkezci olan Marksist geleneği muhafaza ediyordu.[19] Daha sonra, Avrupalı olmayan Marksist düşünürler ve o dönemin kimi Avrupalı isimleri, daha az Avrupamerkezci görüşlere sahip bir Marksizme ve bu kitabın gösterdiği gibi, Marksizm ile milliyetçilik, kurtuluş hareketleri, İslam ve benzeri dinamikler arasındaki ilişkiye dair tartışmalara giden yolu açacaklardı.

1920’deki İkinci Kongre, Hindistan, Endonezya, Kore ve ilk kez İran Komünist Partisi’nden gelen Ortadoğulu temsilcilerin yanı sıra oy hakkı olmayan bir Çin heyetiyle birlikte hareketin dünya genelinde genişlediğini ortaya koyuyordu. İkinci Kongre’de alınan konum zaten daha gelişkindi. Sömürgeciliğin kontrolündeki halklara daha önemli bir rol veriliyordu. Mirsaid Sultangaliyev’i[20] SBKP’deki[21] ve o dönemde Meksika’da yaşayan Bengalli M. N. Roy’un Komintern’deki etkisi, SSCB’nin savunmasının ve Avrupa’da devrimin ulaşacağı zaferin aynı zamanda ulusal kurtuluş ve emperyalizm tarafından ezilen tüm halklarla dayanışmayla da alakalı olduğunu öne sürüyordu (Claudin, 1975: 248; Young, 2016: 129–30).

Bu tespit üzerinden Komintern, Eylül 1920’de Bakû’de Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nın düzenlenmesi için çağrıda bulundu. Türk ve İran heyetleri sayıca epey kalabalıktı. Bazı kaynaklara göre kurultaya üç bazı kaynaklara göre ise altı Arap heyeti katıldı.[22] Bu, sadece komünistlerin bir toplantısı değildi. Sömürgecilik karşıtı savaşçılar da kurultaya katıldılar. Sömürgecilik karşıtı milliyetçi burjuva partileriyle olan ilişkinin, komünist partilerin kurulması ve desteklenmesinin önüne geçip geçmemesi sorusu gündeme getirildi.

Komünist partilerin milliyetçi burjuvaziyle işbirliği yapıp yapmaması konusundaki tartışma, Komintern’in İkinci Kongresi’nde ve Bakû’de zaten gündeme gelmişti. Lenin işbirliğini savunurken, Roy, mücadelenin amacının her türlü sömürüden kurtuluş olması gerektiğini, sömürgecilik karşıtı mücadelenin, amaçları itibarıyla sömürgecilik karşıtı ve toplumsal devrimci olan, ulusal burjuvazinin zayıflığından yararlanarak köylülüğü özgürleştirmeyi hedefleyen devrimci partilerce yönetilmesi gerektiğini söylüyordu. Yani Roy’un iddiasına göre ilk öncelikli görev, komünist partilerin kurulmasının teşvik edilmesi olmalıydı. İki taraf arasındaki uzlaşma neticesinde, milliyetçilerle işbirliği meselesi, her ülkenin kendi inisiyatifine bırakıldı (Komintern, 1920a, 1920b; Roy, 1921; White, 1974; Young, 2016: 131–2). Ancak, iki konum arasındaki gerilim devam etti ve bölgedeki komünist partileri derinden etkiledi.[23] Gelecekte, bir Avrupa gücünün ilk kez sömürgecilik karşıtı, devrimci kampta yer alması, kurtuluş hareketlerine ittifaklar sunması ve komünist partilerin kurulmasını teşvik etmesi önemli sonuçlar doğuracaktı.

Moskova, gerçekçi politikayı ve dış politikasına uygun ittifakları öncelikli görse de, Komintern ve Bakû Kurultayı’nın kuruluşu önemli sonuçlar doğurdu, zira bu adımla birlikte, Arap ülkelerinde komünist partilerin örgütlenmesine daha fazla yardım sağlandı. Komintern tarafından 1921’de kurulan Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi de kadroların yetiştirilmesine ve Sovyetler’in nüfuzunun Avrupa’nın ötesine yayılmasına yardımcı oldu.[24] Ancak, Ağustos 1920’deki İkinci Kongre’de bir partinin komünist parti olarak tanınması için belirlenen 21 koşul, aynı zamanda derin bir sekterliğin ve Moskova’dan gelen kontrolün temellerini de attı. Fernando Claudín’in tespitiyle:

“21 Şart’ın amacı, işçi sınıfı hareketinin tarihinde sekterlik ve bürokratik yöntem temelli bir model oluşturmaktı. [...] Rus Devrimi’ne sempati duydukları için Komintern’e katılmak isteyen çok sayıda sosyalist ve sendikacı, bilhassa yapı ve çalışma yöntemleri söz konusu olduğunda, bazı noktalarda onunla aynı fikirde değildi. [...] ‘21 Şart’, tüm bu unsurlara Komintern’in kapılarını kapattı. [...] Aynı zamanda, kitlelerle hiçbir bağı olmayan çok sayıda unsur, yeni ideoloji karşısında acemice gösterdiği coşku sayesinde ‘iyi komünistler’ olarak öne çıkmayı bildi. ‘21 Şart’ın etkisiyle sekter ve dogmatik ruh, en başından itibaren komünist partilerde kendine yol açmaya başladı.”

[Claudin, 1975: 107–8]

Ayrıca, başından beri Moskova’nın diplomatik ilişkilerinde başvurduğu pragmatizm, ilişkilerin yürütüldüğü ülkelerdeki örgütlere verilen desteği de etkiledi. Tanınmaya ihtiyaç duyan SSCB, diğer ülkelerle diplomatik ilişkileri, genellikle müdahale etmeme ve devrimci örgütleri desteklememe şartıyla birlikte yürütebiliyordu (White, 1976: 178–80). Devrimci ihtiyaçlar ile Sovyet dış ilişkileri arasındaki bu gerilim, SSCB’nin sonuna kadar devam edecekti. Birçok durumda, Moskova, komünistleri baskılayan siyasi rejimlerle ilişki kurmaktan çekinmedi (kitapta analiz edilen vakalar, bunun bazı örneklerini içermektedir).

Komünizm, Sovyet devriminin sunduğu örnekliğin işçi sınıfı ve umutlarının gerçekleştiğini gören aydınlar arasında hayranlık ve özlem uyandırdığı Batı’da hızla yayıldı, ancak en azından başlangıçta Batı kültür çevrelerinin dışında çok az etkisi oldu. Yeni Sovyet devleti ise, uluslararası zeminde hareketi büyütme sürecini örgütlemek için kendisine çok az alan bırakan bir konsolidasyon ve yeniden yapılanma aşamasının ortasındaydı. Dahası, Leninist dönemin devrimci coşkusu Stalin ile birlikte yerini diplomatik pragmatizm çağına bıraktı. Devrimin alanını genişletme fikrinin başlıca savunucusu Lev Troçki, 1925’te güç kaybetmeye başladı ve 1929’da sürgüne gitti. Stalin ve Buharin’in savunduğu “tek ülkede sosyalizm” anlayışı, Rapallo Antlaşması (1922) ve Komintern’in 1925’teki Beşinci Kongre’den sonra genişlemeci stratejisinden vazgeçme kararıyla temsil edilen oportünist diplomasiye evrildi. İlgili anlayış, ilk elden dünya devrimi fikrinden vazgeçildiğinin deliliydi. Batı’da zaten kurulmuş olan komünist partiler, direniş aşamasına ve daha sonra çeşitli halk cephelerine katılım aşamasına girdi. Dünyanın diğer bölgelerinde ise partiler, ilk oluşum aşamasında takılıp kaldılar veya büyümek için uygun bir zamanı beklediler. Fakat bu bekleme sürecinde Moskova’dan gerçek bir destek alamadılar.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da komünizm, ideolojinin modern ve Avrupai karakteri ile ilk başta yayılması beklenen toplumların sömürgeleştirilmiş doğası ve düşük sanayileşme düzeyi göz önüne alındığında, ciddi çelişkilerle malul bir durumda başladı. Bölgedeki ilk komünist partiler, tarihsel bir bakış açısıyla bile anlaşılması zor olan büyük tutarsızlıklarla maluldü (Haslam, 2011: 152–6).

SSCB’nin varlığının ve MENA bölgesindeki etkisinin ilk aşaması, ancak oldukça sınırlı bir değerlendirmeye imkân sunuyor. Bir yandan, Batı’dan farklı olarak, Sovyetler’in çağrısına cevap veren az sayıdaki partinin eli kolu, hem coğrafi hem de toplumsal açıdan bağlıydı. Bu partileri Ortadoğu toplumlarında istikrarsız örgütler kurmuşlardı, fakat bir yandan da ilgili yapılar, önemli ölçüde kozmopolit, entelektüel ve gereğinden fazla sayıda etnisiteye mensup üyelere sahipti. Öte yandan, ilk coşkudan sonra, özellikle Lenin’in ölümünün ve Troçki’nin marjinalleştirilmesinin ardından SSCB, Avrupa haricinde işleyen devrimci süreci büyütmeye yönelik ilgisini yitirdi. Moskova, özellikle Komintern aracılığıyla, çeşitli Batı ülkelerindeki güçlü partilerin faaliyetleriyle ilgilenmeye devam etse de, komünist hareketi dünya çapında yayma fikri ivme kaybetti. Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki komünist hareketler ile Sovyetler Birliği Komünist Partisi arasındaki temasların neredeyse tamamı, bu partilerce SSCB’ye gönderilen heyetler aracılığıyla veya genellikle Komintern’den talimat istenmesi yoluyla gerçekleşti.

Sosyal seferberlik ile Moskova’dan gelen talimatları kabul etme zorunluluğu arasındaki çelişkiler, komünist partilerde çok sayıda gerilime yol açtı. Sudan Komünist Partisi hariç, bölgedeki partiler, Moskova ile çok yakın bağlarla ortaya çıkmıştı. Sömürgecilik karşıtı mücadele, milliyetçilik, kapitalist olmayan kalkınma, devrimci eylem repertuarı vb. gibi teorik tartışmalar, çoğu zaman Sovyet dış politikasının pragmatik ihtiyaçlarının güdümündeydi, bu da tutarlılığa mani oldu. Bu durum, komünist partileri zayıflatan, hatta bazı durumlarda, onların ortadan kaybolmalarına yol açan dolaysız kimi sonuçlar doğurdu. Örneğin, İsrail’in tanınması gibi nüfusun büyük çoğunluğu için kabul edilmesi zor olan konumlar savunulmak zorundaydı. Veya yukarıda tartışıldığı gibi, söylem ve ittifak taktiklerindeki değişiklikler, yerelin gerçekliğine değil, Moskova’nın ihtiyaçlarına göre şekillendi. Ayrıca, diğer birçok komünist partide olduğu gibi, Stalinizme ve kamuoyuna yansıyan Sovyetler’e dair kimi gerçekler neticede yaşanan hayal kırıklığı ve tasfiyeler, partilerdeki üye sayısını azaltan, bölünmelere ve kopmalara yol açan ayrılıklarla çatışmaları tetikledi.[26]

3.2 Soğuk Savaş Sırasında Sovyetler’in Ortadoğu’daki Etkisi

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, savaş öncesinde varlıkları itibarıyla marjinal olan Çin, Endonezya, Vietnam, hatta Hindistan’daki komünist hareketler, Japon yayılmacılığına, dolayısıyla, Asya’daki Avrupa sömürgeciliğine ve geleneksel baskıcı toplumsal ve ekonomik sistemlere karşı direnişte öncü roller üstlendiler. 1949’da Çin’de Mao Zedong’un elde ettiği zafer, Kuzey Kore ve Kuzey Vietnam’daki komünist rejimlerin istikrara kavuşmasını, ayrıca Güneydoğu ve Güney Asya’da güçlü devrimci hareketlerin ortaya çıkmasını sağladı, bir yandan da Sovyetler Birliği’nin de yararlandığı yeni bir senaryonun oluşmasını mümkün kıldı.

Soğuk Savaş, Sovyetler Birliği’ne, dünyanın dört bir yanında benzer politik grupların varlığı, faaliyeti, zaman zaman gücüyle birlikte, nüfuz alanını genişletmesi için yeni fırsatlar sundu. Bunlar, sınırlı ama büyüyen bir toplumsal tabana ve güçlü bir teorik varlığa sahip, Sovyetler Birliği’nin emirlerine ve Leninist devrimin ruhuna sıkı sıkıya bağlı eski modeli izleyen partilerdi (Fontana, 2011: 181–90).

Ancak Sovyetler Birliği, Stalin’in ölümünden sonra, özellikle Cemal Abdünnasır önderliğindeki 1952 devriminden sonra tutumunu değiştirdi. Artık Moskova, gücünü tamamen SBKP’ye sadık ve onun kontrolündeki örgütler aracılığıyla genişletmeye çalışmıyordu. Bunun yerine, sömürgecilik karşıtı mücadeleden doğan veya özerk bir şekilde ortaya çıkan, kendilerini mutlaka komünist güçler olarak tanımlamayan yeni yerel hareketlere kapılarını açtı (Ismael, 2005). Başlıca destekçilerinden biri Nasır olan 1955 Bandung Konferansı, o dönemde “üçüncü yol” olarak kabul edilen bir zemin oluşturdu: bu zemin, Batı emperyalizmini ve kapitalizmini kınarken, Sovyet nüfuzundan uzak durma anlayışı üzerine kuruluydu. Bandung’dan birkaç hafta önce kurulan Bağdat Paktı, Ortadoğu’da doğrudan bir tehdit olarak görüldü. İngiltere’nin temsil ettiği eski sömürgecilik, hem eski sömürgeci güçleri hem de bölgedeki Türk nüfuzunu destekleyen yeni Kuzey Amerika sömürgeciliğiyle güçlerini birleştirdi. Birçok Arap, özellikle Suriyeliler için bu durum, Suriye’ye ve yeni yeni gelişen pan-Arabizmin kalbine yönelik doğrudan bir tehdit oluşturuyordu. Bandung’un tarafsızlığı, sömürgecilik karşıtı bir niyetin ve Üçüncü Dünya’daki egemenlik taleplerinin bir tezahürüydü, ancak aynı zamanda, genel olarak ve sömürgeci güçlerin aksine, Ortadoğu’da doğrudan bir tehdit olarak görülmeyen Sovyetler Birliği ile yakınlaşmayı teşvik etmenin bir yoluydu. Rodinson’un sözleriyle:

“Arap burjuvazisi, belki de İran ve Türk burjuvazilerinin hissettiği gibi, dış politika düzeyinde herhangi bir Sovyet tehdidinden etkilenmedi. Yurtiçinde, komünist hareketlerin neredeyse yalnızca ulusal talepleri vurgulaması onları rahatlattı. [...] Geçmişteki birçok acı deneyim, İngiltere ve Fransa’nın mümkün olan en kötü şekilde görülmesine neden oluyordu. Aynı durum, ikincisinin birincisini desteklediği ölçüde, ABD için de geçerliydi. Öte yandan Sovyetler Birliği, genel olarak Arapların taleplerinin arkasında duruyordu.”

[Rodinson, 1972: 64]

Dahası, Sovyetler Birliği, Filistin’deki çatışma sürecine yönelik tutumunda belirleyici bir değişikliğe gitti. 1948’de Birleşmiş Milletler’in taksim planını destekledikten ve İsrail devletiyle zayıf bir şekilde yakınlaşmaya başladıktan sonra Moskova, Tel Aviv’in açıkça ve stratejik olarak Batı’ya yöneldiğinin farkına vardı. Arap dünyası, tepkisini birlik ve dinamizm üzerinden ortaya koyarken, özellikle Nasır’ın iktidara gelmesinden sonra, kullanılabilecek ideolojik ortak bir zemin de sundu. Kremlin, 1956’daki İkinci Arap-İsrail Savaşı’nda Nasır’ı destekledi, o andan itibaren Tel Aviv ile hiçbir zaman tamamen bağını koparmadan, İsrail yerine Arap davasını destekledi. 1957’de Nasır’ın millileştirme adımlarının ve ABD yatırımlarının çekilmesinin ardından SSCB, Asvan Barajı’nın inşasında işbirliği yaparak “Arap sosyalizmi” ile işbirliği için bir platform oluşturdu (Alexander, 2005: 43–69).

Sovyetler’in ittifak kurduğu diğer ülke Suriye’ydi. Bilhassa Şükrü Kuvli’nin başkanlığı döneminde (1955-1958) Suriye önemli bir müttefik olarak görüldü. 1957’de Türkiye ve diğer Batı yanlısı ülkelerin Suriye’ye müdahale tehdidi, Nikita Hruşçov’un protestosuna ve çatışma durumunda Sovyet müdahalesi tehdidine yol açtı. Aynı zamanda Nasır, işgali önlemek için Suriye’ye Mısır güçlerini konuşlandırdı. Bu olay, Arap, özellikle Suriye-Mısır dayanışmasını o kadar pekiştirdi ki, ertesi yıl iki ülke, Sovyet desteğiyle Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC) çatısı altında birleşti. 1958 ayrıca, Nasırcı güçleri iktidara getiren ve monarşiyi deviren 14 Temmuz Devrimi’ne de tanık oldu (Kamrava, 2005: 72-80). Sovyetler Birliği’nin bu hareketlerdeki rolü çok önemliydi. Sadece yeni “ilerici” Arap milliyetçi liderlerini diplomatik olarak desteklemekle kalmadı, aynı zamanda Mısır, Suriye ve Irak’a cömert teknik ve her şeyden önce askeri destek sundu. Paradoks şu ki, Nasırcı hükümetler, bu grupların ilgili devrimlerin zaferlerine katkıda bulunmasına rağmen, Mısır ve Suriye’deki komünist partilerle savaştı, hatta onlara karşı eyleme girişti. Öte yandan Irak’ta devrimci hükümet, ülkedeki komünist partinin yeniden yapılanmasına izin verdi, ancak yeni rejimdeki rolü marjinaldi. Her halükârda tarihsel olaylar, ideolojinin ötesinde bile, Arap dünyasının Sovyet liderliğiyle özdeşleşmesini büyük ölçüde destekledi. Federal Almanya Cumhuriyeti 1965’te İsrail ile diplomatik ilişkiler kurduğunda, yeni Arap devletleri Bonn ile ilişkilerini kesti, Alman Demokratik Cumhuriyeti, dolayısıyla Doğu bloğu ile diplomatik bir ittifak başlattı. 1967 ve 1973 savaşlarında Batı’nın İsrail’e sunduğu destek, çok sayıda Arap toplumunun Sovyetler Birliği’ne hayranlıkla korunma isteğinin karışımından oluşan bir bakış açısıyla bakmasına yol açtı. Bu durum göz önüne alındığında, Kremlin ihtiyatlı davrandı; en ateşli destekçilerinin iktidarda olmasını talep etmeden ve yerel liderliğe saygı duyarak hareket etti, ancak aynı zamanda çok takdir edilen yardım ve korumayı da sunmayı ihmal etmedi. Daha sonra Somali ve Güney Yemen hükümetleri de Sovyet modelini benimseyecekti.

1961’de Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin dağılması, ardından, 1963’te Irak ve Suriye’nin Baasçı gruplar tarafından ele geçirilmesi, SSCB’nin bölgedeki stratejik varlığında bir değişikliğe yol açmadı. Mahir Sovyet diplomasisi, Ortadoğu’daki siyasi değişimler sırasında fazla talepte bulunmadı. Komünistler, Nasırcılar ve Baasçılar arasındaki iç çatışmaları nasıl yöneteceğini biliyorlardı. Moskova’nın dış politikasına uygun olan ve Kremlin politikasıyla tamamen çelişmeyen ideolojik bir söylemi savunan her türden hükümete gerekli lojistiği ve stratejik desteği sundu.

3.3 İdeolojinin Ötesinde: SSCB için Ortadoğu’nun Stratejik Rolü

Arap sosyalizminin ideolojileri iki büyük güçle tarafsızlık ve bağlantısızlığı vurgulasa da, bu durum, SSCB’nin bu ülkelerdeki açık politik, diplomatik, ekonomik, hatta askeri varlığını gizleyemedi. Bu nüfuz alanı, Huari Bumedyen liderliğindeki 1965 darbesinden sonra Cezayir’e, 1967’de Güney Yemen Halk Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra Yemen’e, Muammer Kaddafi liderliğindeki 1969 darbesinden sonra Libya’ya, aynı yılki darbeden sonra Somali’ye kadar uzandı (Primakov, 2009). Sovyet askeri güçleri, 1963’ten beri Tunus’taki Sfaz ve Bizerta üslerini, ardından, Cezayir limanını aralıklı olarak kullanmıştı. Dahası, Sovyet donanması, 1971’de Hint Okyanusu’ndaki Yemen’in Sokotra adasında bir üs kurdu, 1972’den itibaren Somali’nin Berbera limanını, ayrıca Yemen’in Aden ve Hudeyde liman hizmetlerini kullandı. Doğu Akdeniz’de Moskova, 1971’de Suriye’nin Tartus ve Lazkiye şehirlerinde askeri üsler kurdu, 1956’dan sonra Mısır’ın Port Said ve İskenderiye limanlarını kullandı, 1977'den itibaren düzenli olarak Libya’nın Trablus kentinden faaliyet gösterdi. 1967’deki Altı Gün Savaşı’ndan sonra, Arap ülkeleri ile SSCB arasında askeri işbirliği arayışı yoğunlaştı. 1969’da, 1972’de Enver Sadat’ın ayrılmalarını emretmesinden önce, Mısır’a 15.000 ila 20.000 arasında değişen büyük askeri birlikler gelmeye başladı. Sovyet güçleri, Nasır’ın ölümünün ardından Mısır’ın yüzünü Batı’ya çevirdiği dönemde bu ülkeden tümüyle çekilme sürecini resmiyete kavuşturmadan önce, 1974 ve 1975 yılları arasında o ülkedeki Mersa Matruh’taki askeri tesisleri kullanmaya devam etti (Kober, 2005).

Sovyet komünizmine ideolojik olarak en yakın olan devletler olan Somali ve Yemen, SSCB’nin çöküşü sonrası ayakta duramadı. Güney Yemen, 1990 yılında Kuzey ile birleşme kararını almak için sosyalist ideolojisini terk ederken, Somali’de 1991’de gerçekleşen bir darbe, 22 yıldır Moskova’ya sadık olan Cumhurbaşkanı Muhammed Siad Barre’yi sürgüne gönderdi. Bazı durumlarda, SSCB’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Rusya, bölgedeki nüfuzunu belirli ölçüde koruyabildi. Rus filosu, 2011’de Kaddafi’nin yıkılışına dek düzenli olarak Libya’nın Trablus limanını kullandı. Moskova, bugün bile Suriye’de üsler bulunduruyor.[27] Ancak, bölgede Sovyet komünizminin eski ideolojik etkisinden geriye çok az şey kaldı, hatta hiçbir şey kalmadı. Sovyet oportünizmi, Soğuk Savaş sırasında Kremlin’in stratejik vizyonu için sağlam getiriler sağladı. Arap sosyalist rejimlerinin, tamamı, Bağlantısızlar Hareketi’ni destekleyen tarafsızlık ve anti-emperyalizm politikalarına rağmen, Sovyetler Birliği, neredeyse her zaman diplomatik destek alabiliyordu. Bu ülkeler, SSCB’den gelen yoğun ekonomik ve askeri yatırımlardan faydalanıyor, yukarıda görüldüğü üzere, topraklarında Sovyet birliklerinin konuşlanmasına sıklıkla izin veriyordu. Buna karşılık, Moskova, Ortadoğu toplumlarına uyum sağlayan bazı ideolojilere saygı duyuyor, ve her ülkedeki devrimci süreçlerin sonucu olan güçlü liderliğe izin veriyordu. Sadece marjinal durumlarda (bölgenin en az etkili ülkeleri arasında yer alan Yemen ve Somali’de) hükümetler, en azından kısmen, Kremlin’in az çok doğrudan kontrolü altındaki güçlerce teşkil ediliyordu, bu durumlarda bile Sovyet müdahalesi önemsiz düzeydeydi. Diğer durumlarda, Moskova’dan gelen direktifleri izleyen, yerellikte faal olan komünist partiler, SSCB ile ittifak kuran rejimleri destekliyor veya kendilerini marjinal ve çoğu zaman marjinalleştirilmiş bir varoluşla sınırlıyorlardı. SSCB’nin zayıflığı, bu tür rejimlerin zayıflığıyla paralellik arz ediyordu. Şu anda, Suriye ve zaman zaman Sudan ile sınırlı olan bölgedeki Rus desteği, ideolojik bir gerekçeden yoksundur ve çok farklı özelliklere sahiptir.

Laura Feliu
Ferran Izquierdo-Brichs
Francesc Serra

[Kaynak: Communist Parties in the Middle East: 100 Years of History, Yayına Hz.: Laura Feliu ve Ferran Izquierdo-Brichs, Routledge, 2019, s. 1-28.]

Dipnotlar:
[1] İran: Adalet Partisi (Fırkaye Adalet) (1917); İran Komünist Partisi (1920); İran Tude Partisi (1941); Filistin: Sosyalist İşçi Partisi (1919–1922); Filistin Komünist Partisi (1922–1923)/Filistinli Kommünist Partisi (1922–3), her ikisi de Filistin Komünist Partisi altında birleşti (1923); Türkiye Komünist Partisi (1920); Cezayir Komünist Partisi (1920’de Fransız Komünist Partisi’nin uzantısı olarak kurulan parti 1936’da ondan ayrıldı); Mısır Komünist Partisi (1921; 1975); Suriye–Lübnan Komünist Partisi (1925), Lübnan’ın bağımsızlığı sonrası parti bölündü, Lübnan KP’si ile Suriye KP’si kuruldu (1944); Irak Komünist Partisi (1934); Tunus Komünist Partisi (1934 öncesinde Fransız KP’sine bağlı Tunus Federasyonu idi (1920); Fas Komünist Partisi (1943); Sudan Komünist Partisi (1946); Ürdün Komünist Partisi (1948); Suudi Arabistan: Ulusal Yenilenme Cephesi (1954); Ulusal Kurtuluş Cephesi (1958); Suudi Arabistan Komünist Partisi (1975); Bahreyn: Ulusal Kurtuluş Cephesi (1955); Yemen: Halkın Demokratik Birliği (1961).

[2] Bölgedeki komünist partileri ele alan az sayıda çalışma var: Tarık Y. İsmail’in (2005), Kerim Mürüvvet’in ve Samir Amin’in (2006) çalışmaları en önemlileri. Fadi A. Berdevil’in kitabı (2010) hareket içindeki önemli kimi isimlerin kişisel ve düşünsel yolculuklarının izini sürüyor.

[3] Bu analize dair bakış açısıyla ilgili kapsamlı bir aktarım için bkz.: Izquierdo Brichs, 2008; Izquierdo-Brichs & Lampridi-Kemou, 2013; ve Izquierdo-Brichs & Etherington, 2017.

[4] Michal Kalecki bu perspektifini Kuzey Amerika ekonomisinde büyük şirket sermayesiyle rekabet sürecinde “silahlanmacı emperyalist yapının oynadığı role dair analiziyle birlikte sunuyor (Kalecki, 1972: 90–4, 109–12. Sonrasında Jonathan Nitzan ve Shimshon Bichler, şu çalışmada farklılaşmış birikim kavramını geliştiriyor: Nitzan & Bichler, 2002.

[5] Bkz.: Benford & Snow, 2000; Williams, 2004.

[6] Bkz.: Lenin, 1961 [1902]; Tarrow, 1998.

[7] Arap dünyasındaki komünist partilerin (KP) üye sayısı hiçbir zaman yüksek olmamıştır. Kaynak gösterme gereği duymayan Walter Laqueur, ellilerin ortalarında İran hariç KP’lerin üye sayısının birkaç bini asla aşmadığını söylüyor. Laqueur’a göre, KP’lerin üye sayısı yaklaşık olarak şu şekildeydi: Mısır 7.000-8.000; İsrail 4.000-5.000; Lübnan 8.000-10.000; Suriye 10.000; Ürdün 1.000-2.000; Irak 3.000-5.000; Sudan 1.000-1.500; Türkiye 3.000 (Laqueur, 1956: 276). Halpern, Kuzey Amerika kaynaklı istihbarat raporlarına dayanarak 1963 için şu rakamları vermektedir: İran’da Tude’nin üye sayısı 1953’te 40.000-80.000’den 1963’te 2.000’in altına düşmüştür; Suriye’de 1.500; Irak, Mısır, Tunus ve Fas’ta ise her birinde yaklaşık 1.000 üye bulunmaktadır (Halpern, 1963: 169). Bununla birlikte, hem Halpern hem de diğer yazarlar, KP’lerin etkilerinin üye sayılarının gösterdiğinden daha büyük olduğunu dile getirmektedirler (Ismael, 2005).

[8] Gramsci, 1971: 58. Dönüşümcü müdahale, alt sınıfa mensup toplumsal grupların potansiyel liderlerini kendi saflarına çekmek için çalıştı. Genel manada dönüşümcülük (transformismo), potansiyel olarak tehlikeli fikirleri, baskın koalisyonun politikalarına uyarlayarak özümseme ve evcilleştirme stratejisi olarak hizmet edebilir” (Cox, 1983: 166-7).

[9] Bkz.: Beinin, 1987; Gresh, 1989: 393; ve Azaola-Piazza, Franzén, Ishiyama, Velasco Muñoz ve İbrahim’in bu kitaptaki makaleleleri.

[10] Kaçınılmaz olarak ortaya çıkan bu dinamik iktidar sosyolojisi üzerinden analiz ediliyor. Bkz.: Izquierdo Brichs, 2013; Izquierdo-Brichs & Etherington, 2017; Feliu & Izquierdo Brichs, 2016; Lampridi-Kemou, 2012; Farrés Fernández, 2012.

[11] Şu çalışmalar rantiyeci devletleri iktidar sosyoloji üzerinden analiz ediyorlar: Izquierdo Brichs, 2007 ve Izquierdo-Brichs & Lampridi-Kemou, 2013.

[12] Bu tartışmayla ilgili olarak bkz.: Luz Gómez García’nın makalesi, ayrıca bkz.: Rodinson, 1972.

[13] Komünist partilerin yapısı ve disiplini, Enternasyonal’e katılmadan önce kabul etmek zorunda oldukları “21 Şart” ile güvence altına alınmıştı. Örgütsel açıdan 12 ve 13. maddeler açıktı: “12. Komünist Enternasyonal’e mensup partiler, demokratik merkeziyetçilik ilkesi temelinde kurulmalıdır. Mevcut şiddetli iç savaş çağında, komünist parti, ancak mümkün olduğunca merkeziyetçi bir şekilde örgütlenirse, içinde demir disiplin hüküm sürerse ve parti üyeliğinin güveniyle desteklenen parti merkezi, en geniş hak ve yetkilere, en kapsamlı yetkilere sahip olursa görevini yerine getirebilir. / 13. Komünistlerin yasal olarak çalışmalarını yürütebildikleri ülkelerdeki komünist partiler, parti içindeki küçük burjuva unsurlarından sistematik olarak arındırmak için zaman zaman parti örgütlerinin üyelerini tasfiye etmelidir (yeni üyeler kaydetmelidir)” (Komünist Enternasyonal, 1920c).

[14] ‘Présentation d’Annahj Addimocrati’, Archive (erişim tarihi: 23 Mart 2018).

[15] 1928’de düzenlenen Altıncı Komintern Kongresi, burjuva milliyetçi partilerine mesafe koydu: “23. [...] Dolayısıyla, günümüz koşullarına uyarlanmış doğru komünist taktikler aracılığıyla, Hindistan, Mısır, Endonezya ve benzeri kolonilerdeki emekçi kitlelerin burjuva partilerinin etkisinden kurtulmalarına yardımcı olmak gerekmektedir. [...] / 37. Mısır’da Komünist Parti, ulusal harekette önemli bir rol oynayabilecektir, ancak yalnızca örgütlü proletaryaya dayanırsa. [...] Mısır’daki sendikal hareket için şu anda en büyük tehlike, burjuva milliyetçilerinin işçi sendikalarının kontrolünü ele geçirmesidir. Onların etkisine karşı kararlı bir mücadele yürütülmeden, işçiler örgütlenemez. Geçmişte Mısırlı komünistlerin temel kusurlarından biri, yalnızca kent işçileri arasında çalışmış olmalarıdır. Tarım sorununun doğru bir şekilde ortaya konması, geniş tarım işçisi ve köylü kitlelerinin devrimci mücadeleye kademeli olarak dâhil edilmesi ve bu kitlelerin örgütlenmesi, parti için en önemli görevlerden birini oluşturmaktadır. / 38. Kuzey Afrika’daki Fransız sömürgelerinde komünistler, işçi ve köylülerin mücadele bloğunun oluşturduğu tutarlı ve net platformda gerçek devrimci unsurları birleştirmek için, halihazırda var olan tüm ulusal-devrimci kitle örgütlerinde çalışmaya devam etmelidirler. [...] Devrimci proletaryanın önder rolünü garanti altına almak gerekmektedir. [...] Tarım sorununda, köy halkının artan nefretini yönlendirebilmek gereklidir. [...] Her bir ülkedeki komünist örgüt, öncelikle kendi işçilerini saflarına çekmeli, onlara karşı her türlü ihmalkar tutuma karşı mücadele etmelidir. Comintern, Sixth Congress (17 Temmuz–1 Eylül 1928), Theses on the Revolutionary Movement in the Colonies and Semi-Colonies, RD.

[16] Bkz.: Jaber, 1998.

[17] Sömürge sorununun Komintern’de nasıl ele alındığına dair bir analiz için bkz.: Claudin, 1975: 242–71.

[18] Devrimin ilk yıllarında SSCB Arap dünyasını öncelikli görmedi, bu bölgeye dair tutarlı bir politika geliştirmed (El-Amin, 1996: 39–44).

[19] Bu tartışmayla ilgili olarak (diğer çalışmalar yanında) bkz.: Said, 1979; Turner, 2014 [1978]; Molyneux & Halliday, 1984; Ahmad, 1994; Achcar, 2013a; Young, 2016.

[20] Sultangaliyev, Almanya ve Macaristan’daki devrimci başarısızlıkların ardından şu yorumu yaptı: “Bu ne kadar üzücü olsa da, Sovyet Rusya ile Doğu arasında doğru ilişkilerin kurulması konusunda aldığımız tüm önlemlerin, yakın zamana kadar, çok tesadüfi ve geçici nitelikte olduğunu kabul etmeliyiz. [...] Mecburen de olsa, Doğu’nun katılımı olmadan uluslararası toplumsal devrimi gerçekleştirmemizin imkânsız olduğu gerçeğini kabul etmeliyiz” (Sultan-Galiev, 1982 [1919]: 5-6).

[21] Sultangaliyev ve SBKP’ye göre, SSCB içinde cumhuriyetler haline gelecek olan, Rusya’ya komşu Müslüman bölgelerle kurulacak ilişkiler çok önemliydi, ancak bu ilişki, kaçınılmaz olarak Doğu’ya yönelmeyi gerekli kılıyordu.

[22] ‘Baku Congress of the Peoples of the East: Composition of the Congress by Nationalities’, MIA.

[23] Marksizmin farklı aşamalarındaki evrimcilik tartışmasıyla bağlantılı olan bu tartışma, altmışların sonlarındaki solcu kopuşların merkezinde yer alacaktı. Guirguis, bölümünde bu konuda Sosyalist Lübnan’ı örnek gösteriyor: “Belki de evrimciliğe dayanan en önemli görüş, komünist partinin mücadele ettiği toplumun tarihi gerekli tüm aşamalardan, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm aşamalarından geçmediği için ulusal burjuvazinin desteğinin alınmasını savunan görüştür. Manifesto’nun bu düşünce tarzını hiç benimsemediği açıktır" (Socialist Lebanon (Lübnanü’l-İştiraki), 1969).

[24] Örneğin, 1936’dan 1995’e kadar Suriye Komünist Partisi sekreteri olarak faaliyet yürüten Halid Bektaş, Filistinli Muhammed Necati Sıtkı ve 1941’den 1949’da hapishanede ölene dek Irak Komünist Partisi sekreteri olarak çalışacak olan Yusuf Selman Yusuf (Fahad).

[25] Epey eski zamanlara dayanan birçok örnek mevcut. 1921 gibi erken bir tarihte, İran’da Rıza Pehlevi (1921), Türkiye’de Mustafa Kemal (1921), Afganistan’da Kral Emanullah (1921) ile ilişkiler kurulmuştur (El-Amin, 1996: 32–3).

[26] Örneğin, Stalinizm, Suriye-Lübnan Komünist Partisi’nde meydana gelen ve partinin işçiler arasındaki etkisini artıran lider Fuad Şemeli’nin ihraç edilmesiyle sonuçlanan ayrılıklarda önemli bir rol oynamıştır.

[27] Rusya, 2015’ten beri Suriye'deki üslerini Esad rejimini desteklemek için büyük ölçüde kullandı ve bu konuda büyük askeri ve stratejik başarılar elde etti.

Kaynakça:
Achcar, G. (1972) “Foreword”. Yh.: Rodinson (Yh.), M. Marxisme et monde musulman içinde. Paris, Éditions du Seuil.

Achcar, G. (2013a) Marxism, Orientalism, Cosmopolitanism, Londra, Saqi.

Achcar, G. (2013b) The people want: a radical exploration of the Arab uprising, Berkeley, University of California Press.

Ahmad, A. (1994) In theory: Classes, nations, literatures, Londra, Verso.

Alexander, A. (2005) Nasser, Londra, Haus Publishing.

Ali, T. (2009) The Idea of Communism, Londra, Seagull.

Bardawil, F. A. (2010) When All This Revolution Melts into Air: The Disenchantment of Levantine Marxist Intellectuals, New York, Columbia University Press.

Bardawil, F. A. (2016) “Theorising Revolution, Apprehending Civil War: Leftist Political Practice and Analysis in Lebanon (1969–1979)”, LSE Middle East Centre Paper Series, 16 Ekim.

Beblawi, H. & Luciani, G. (Yh.) (1987) The Rentier State, Londra, Croom Helm.

Beinin, J. (1987) “The Communist Movement and Nationalist Political Discourse in Nasirist Egypt”. Middle East Journal, 41, 4.

Beinin, J. (2004) “Communism in the Middle East: Origins of Middle Eastern Communism”, Mattar, P. (Yh.), The Encyclopedia of the Modern Middle East and North Africa, 2. Baskı, Detroit, MI, Thomson-Gale.

Benford, R. D. & Snow, D. A. (2000) “Framing Processes and Social Movements: An Overview and Assessment”. Annual Review of Sociology, 26.

Césaire, A. (18 Nisan 2008 [24 Ekim 1956]) “Lettre à Maurice Thorez. Paternalisme et fraternalisme”, Les mots sont importants, LMSI.

Claudin, F. (1975) The Communist Movement: From Comintern to Cominform, New York, Monthly Review Press, 1.

Comintern (1920a) Minutes of the Second Congress of the Communist International. Fifth Session. 28 Temmuz, MIA.

Comintern (1920b) Minutes of the Second Congress of the Communist International. Fourth Session. 25 Temmuz, MIA.

Comintern (1920c) Minutes of the Second Congress of the Communist International. Seventh Session. 30 Temmuz, MIA.

Cox, R. W. (1983) “Gramsci, Hegemony and International Relations: An Essay in Method”. Millennium, 12, 2.

Duboc, M. (2011) “Egyptian Leftist Intellectuals’ Activism from the Margins: Overcoming the Mobilization/Demobilization Dichotomy”. Beinin, J. & Vairel, F. (Yh.), Social Movements, Mobilization, and Contestation in the Middle East and North Africa, Stanford, CA, Stanford University Press.

Eckel, J. & Moyn, S. (Yh.) (2013) The Breakthrough: Human Rights in the 1970s, Philadelphia, PA, University of Pennsylvania Press.

El-Amin, M. N. (1996) “The Role of International Communism in the Muslim World and in Egypt and the Sudan”. British Journal of Middle Eastern Studies, 23, 1.

Farrés Fernández, G. (2012) “Poder y análisis de conflictos internacionales: el complejo conflictual”. Revista CIDOB d’afers internacionals, 99.

Feliu, L. & Izquierdo-Brichs, F. (2016) “Estructura de poder y desafíos populares. La respuesta del régimen marroquí al movimiento 20 de febrero”. Revista de Estudios Políticos, 174.

Fontana, J. (2011) Por el bien del imperio. Una historia del mundo desde 1945, Barselona, Ediciones de Pasado y Presente.

Gallissot, R. (Yh.) (1978) Mouvement ouvrier, communisme et nationalismes dans le monde arabe, Paris, Les Editions ouvrières.

Gramsci, A. (1971) Selections from the Prison Notebooks, Yayına Hz.: Quinton Hoare ve Geoffrey Nowell Smith, New York, International Publishers.

Gresh, A. (1989) “The Free Officers and the Comrades: The Sudanese Communist Party and Nimeiri Face-To-Face, 1969–1971”. International Journal of Middle East Studies, 21, 3.

Grosfoguel, R. (2008) “Hacia un pluri-versalismo transmoderno decolonial”. Tabula Rasa, 9.

Halpern, M. (1963) Politics of Social Change: In the Middle East and North Africa, Santa Monica, CA, Rand Corporation, Rand.

Hanieh, A. (2013) Lineages of Revolt: Issues of Contemporary Capitalism in the Middle East, Şikago, IL, Haymarket Books.

Haslam, J. (2011) Russia’s Cold War: From the October Revolution to the Fall of the Wall, New Haven, CT, Yale University Press.

Hilal, J. (2013) “Introduction: On the Self-Definition of the Left in the Arab East”, Hilal, J. & Hermann, K. (Yh.), Mapping of the Arab Left: Contemporary Leftist Politics in the Arab East, Ramallah, Rosa Luxemburg Stiftung Regional Office Palestine.

Ibn Jaldún (1987 [1382]) Introducción a la historia universal (Al-Muqaddimah), México, DF, Fondo de Cultura Económica.

Ismael, T. Y. (2005) The Communist Movement in the Arab World, Londra, Routledge.

Izquierdo-Brichs, F. (2007) “Poder y Estado rentista en el mundo árabe”. Revista de Estudios Internacionales Mediterráneos, 2.

Izquierdo-Brichs, F. (2008) Poder y felicidad. Una propuesta de sociología del poder, Madrid, La Catarata.

Izquierdo-Brichs, F. (Yh.) (2013) Political Regimes in the Arab World, Abingdon, Routledge.

Izquierdo-Brichs, F. & Etherington, J. (2017) Poder global. Una mirada desde la Sociología del Poder, Barselona, Bellaterra.

Izquierdo-Brichs, F. & Lampridi-Kemou, A. (2013) “Sociology of power in today’s Arab world”. Izquierdo-Brichs, F. (Yh.), Political Regimes in the Arab World, Londra, Routledge.

Jaber, F. A. (1998) “La perestroïka et les partis communistes arabes”. La pensée, 313.

Kalecki, M. (1972) The Last Phase in the Transformation of Capitalism, New York, Monthly Review Press.

Kamrava, M. (2005) The Modern Middle East: A Political History since the First World War, Berkeley, CA, University of California Press.

Kober, A. (2005) “Great-Power Involvement and Israeli Battlefield Success in the Arab-Israeli Wars, 1948–1982”, Journal of Cold War Studies, 8, 1.

Lampridi-Kemou, A. (2012) Egypt’s National Interest: A ‘Sociology of Power’ Analysis, Dret Públic i CC. Historicojurídiques, Barselona, Universitat Autònoma de Barcelona.

Laqueur, W. (1956) Communism and Nationalism in the Middle East, Londra, Routledge.

Le Foll-Luciani, P.-J. (2016) ‘“J’aurais aimé être une bombe pour exploser”. Les militantes communistes algériennes entre assignations sexuées et subversions des rôles de genre (1944–1962)’. Le Mouvement social, 2.

Lenin, V. I. (1961 [1902]) “What Is to Be Done?”. Collected Works, Moskova, Foreign Languages Publishing House.

Mañé, A. & de la Cámara, C. (2005) “Rusia: ¿hacia una economía petrolero-rentista?’. Revista de Economía Crítica, 3.

Molyneux, M. & Halliday, F. (1984) “Marxism, the Third World and the Middle East”. MERIP Reports, 120.

Mroué, K. ve Amin, S. (2006) Communistes dans le monde arabe, Paris, Le Temps des Cerises.

Nitzan, J. & Bichler, S. (2002) The Global Political Economy of Israel, Londra, Pluto Press.

Primakov, Y. (2009) Russia and the Arabs: Behind the Scenes in the Middle East from the Cold War to the Present, New York, Basic Books.

Rodinson, M. (1972) Marxisme et monde musulman, Paris, Éditions du Seuil.

Rodinson, M. (2015 [1972]) Marxism and the Muslim World, Londra, Zed Books.

Rollinde, M. (2002) Le mouvement marocain des droits de l’Homme: entre consensus national et engagement citoyen, Paris, Karthala Éditions.

Roy, M. N. (1921) “Theses on the Eastern Question”. 12 Temmuz 1921, MIA.

Said, E. (1979) Orientalism, New York, Vintage.

Shariati, A. (1980) Marxism and Other Western Fallacies: An Islamic Critique, Berkeley, CA, Mizan Press.

Shariati, A. (1982) Histoire et Destinée, Paris, Sindbad.

Socialist Lebanon (Lübnanü’l-İştiraki) (1969) ‘Madkhal li qira’at al-bayan al-shuyu’i (Introduction to reading the communist manifest’. Dirasat ‘arabiyya, 5, 7.

Sultan-Galiev, M. (1982 [1919]) “The Social Revolution and the East”. Review (Fernand Braudel Center), 6, 1.

Tarrow, S. (1998) Power in Movement: Social Movements, Collective Action and Politics, New York, Cambridge University Press.

Turner, B. S. (2014 [1978]) Marx and the End of Orientalism, Abingdon, Routledge. White, S. (1974) “Communism and the East: The Baku Congress, 1920”. Slavic Review, 33, 3. Türkçesi: İştiraki.

White, S. (1976) “Colonial Revolution and the Communist International, 1919–1924’. Science and Society, 40, 2. Türkçesi: İştiraki.

Williams, R. H. (2004) “The Cultural Contexts of Collective Action: Constraints, Opportunities, and the Symbolic Life of Social Movements”, Snow, D. A., Soule, S. A. & Kriesi, H. (Yh.), The Blackwell Companion to Social Movements, Londra, Blackwell.

Young, R. (2016) Postcolonialism: An Historical Introduction, Oxford, Blackwell.