Pages

22 Nisan 2026

Lenin ve Endonezya


Endonezya Komünist Partisi genel sekreteri Dipa Nusantara Aidit’in 21 Nisan 1960’te Lenin’in doğum günü için düzenlenen toplantıda yaptığı konuşma.

* * *

 

Bu akşam Lenin’in doğumunun 90. yıl dönümünü kutlamak için bir araya geldik. Bu büyük liderin doğum günü, dünyanın dört bir yanındaki ilerici insanlık tarafından derin bir saygı ve minnet duygusuyla, ondan, yazılarından, bir insan ve lider olarak sahip olduğu olağanüstü özelliklerinden daha fazla şey öğrenme kararlılığıyla kutlanıyor.

Ülkemizde hâlâ “Şu komünistlere bakın hele, gitmişler yabancı bir liderin doğum gününü kutluyorlar” diyecek cahiller var. Evet, Soğuk Savaş’ın bir parçası olarak emperyalistlerin, belirli sınırlar dâhilinde, halkımızın bazı kesimleri arasında şovenizm ve ırkçılığı yaymayı başardıklarını hesaba katarsak, bazı insanların bunu söyleyeceğinden emin olabiliriz.

Peki, bu cahillerin böyle şeyler söylemesi, böyle imalı lafları yayması, halkımızın bazı kesimlerinde şovenizm ve ırkçılığın artması, biz ilericilerin geri çekilmesi, bu ruhun faşist haydutluğa dönüşmesine seyirci kalmamız gerektiği anlamına mı geliyor? Hayır, kesinlikle hayır! Bu duruma direnmeli, şovenizm ve ırkçılığın ruhunun dirilmesinin, gericilerin daha da iflas ettiğinin bir işareti olduğunun bilincinde olmalıyız. Artık iflaslarını “kapsamlı milliyetçilik” ve “insani milliyetçilik" gibi tatlı sözlerle gizleyemiyorlar.

Güney Afrika Birliği’nde şu anda kol gezen ırkçılık, o ülkedeki gericilerin gücünün kanıtı değildir. O ülkede siyahi insanların zulme uğraması ve katledilmesi, Güney Afrika’daki devrimci demokratik hareketin yükselişi karşısında oradaki gericilerin içinde bulunduğu sallantılı durumun bir delili. Şovenizm ve ırkçılık, umutsuzluğa düşmüş, öfkeden deliye dönmüş, devrimci halk kitlelerinin elde ettiği mevziler karşısında tümüyle şaşkına dönmüş gerici bir siyasi kliğin silahlarıdır.

Vladimir İlyiç Lenin, tıpkı Hz. Muhammed, İsa Mesih, Konfüçyüs ve Buda Gautama gibi Endonezyalı değildi. Vladimir İlyiç Lenin, bir peygamber değildi; kendi çağında Marx’ın çalışmalarını kararlı ve militan bir şekilde ileriye taşıyan bir Marksistti. Marx gibi Lenin de sadece dünyayı ve toplumu anlamaya çalışmakla kalmadı, aynı zamanda onu değiştirmeye de çalıştı. Dünyanın altıda birini kaplayan, bugün Sovyetler Birliği olarak bildiğimiz ülkede Lenin, yıkıcı bir feodal ve kapitalist toplumu sosyalist bir topluma dönüştürmeyi başardı. Bunu yaparak, Lenin, aynı zamanda kapitalist bir toplumu sosyalist bir topluma dönüştürmenin mümkün olduğunu da kanıtladı. Bu, insanların hâlâ Ortaçağ koşullarında yaşadığı Doğu dünyasının, acımasız ve zalim Avrupa’dan arınmış, yeni ve mutlu bir hayata doğru ilerleyen bir Doğu’ya dönüşebileceğine olan inancı güçlendirdi.

Vladimir İlyiç, 22 Nisan 1870’te Simbirsk (şimdiki adıyla Ulyanovsk) şehrinde doğdu. Babası İlya Nikolayeviç Ulyanov, öğretmen ve daha sonra devlet okulunun müdürüydü. Lise eğitimini tamamladıktan sonra Lenin, Hukuk Fakültesi’nde öğrenimine devam etti ve 1891’de onur derecesiyle hukuk diplomasını aldı. Öğrencilik yıllarından itibaren siyasi faaliyetlerde bulunan Lenin, Marksizm konusundaki derin bilgisi sayesinde Rus Marksistlerince lider kabul edildi ve siyasi olarak ilerici işçilerin büyük sempatisini kazandı.

Lenin, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin büyük örgütleyicisi, lideri ve 1917 Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nin başarısı sonucu ortaya çıkan yeni devlet türü olarak Sovyet Sosyalist Devleti’nin kurucusuydu. Ancak bu, Lenin’in ideolojik mirasının, yazılarının yalnızca Sovyetler Birliği halkı için yararlı olduğu anlamına gelmez. Hayır, Leninizm Rusya veya Sovyetler Birliği için özel bir şey değildir. Marksizm kadar evrenseldir.

Leninizm, emperyalizm ve proletarya devrimi çağının Marksizmidir. Leninizm, genel olarak proleter devrimin, özel olarak da proletarya diktatörlüğünün teori ve taktikleridir.

Marx ve Engels, emperyalizmin gelişmesinden önce, proleter devrimin acil ve pratik bir zorunluluk haline gelmesinden önce faaliyetlerini yürüttüler. Ancak Marx ve Engels’in öğrencisi olarak Lenin, emperyalizmin çoktan geliştiği, proleter devrim döneminde, böylesi bir devrimin bir ülkede zafer kazandığı, burjuva demokrasisini yıktığı ve proletarya demokrasisi çağına girdiği bir dönemde faaliyetlerini yürüttü. Lenin, bu dönemin Marx’ıdır. Leninizm, bu dönemin Marksizmidir.

Bu, "modası geçmiş Marksizm"den bahsedenlerin sahtekarlığını ve aldatmacasını açıkça ortaya koymaktadır. Lenin, yaratıcılığı sayesinde, Marx'ın kendisi emperyalizmin zaten geliştiği ve proletarya devriminin acil bir ihtiyaç ve gerçeklik haline geldiği bir dönemde yaşamamış olmasına rağmen, Marksizmi taze tutmayı başarmıştır. Tarih, modası geçmiş olanın Marksizm olmadığını, modası geçmiş olanın Marksizmin modası geçmiş olduğu fikri olduğunu zaten kanıtlamıştır ve kanıtlamaya devam etmektedir.

Bugün biz Komünistler ve diğer ilerici insanlar, Lenin'i yazılarından tanıma konusunda en geniş fırsata sahibiz; bu yazılar artık kitapçılarda ve kütüphanelerde kolayca bulunabiliyor. Biz Komünistler, politika belirlerken sadece ilerici, ılımlı ve sağcı basını okumanın yeterli olduğunu düşünen kişiler değiliz. Halkımıza, anavatanımıza ve insanlığa faydalı doğru politikalar geliştirmek istiyorsak, devrimci teorilerle ve karşı karşıya olduğumuz durumun derinlemesine bilgisiyle donanmamız gerektiğine dair büyük bir sorumluluk duygusu taşıyoruz. Lenin'in yazıları, Endonezya devrimi için zafer kazanmak, halkımıza ve insanlığa daha iyi hizmet etmek için yaratıcı bir şekilde kullanabileceğimiz devrimci teorilerden yararlanmamızı sağlayan en önemli kaynaktır.

Lenin'in bazı yazılarıyla tanışalım.

1894’te kaleme aldığı Halkın Dostları Kimlerdir? ve Sosyal Demokratlara Nasıl Karşı Çıkıyorlar? adlı kitaplarında, halkın düşmanlarının kimler olduğunu açıkça ortaya koydu. Lenin, bu eserlerinde ayrıca, çarın, toprak sahiplerinin ve burjuvazinin iktidarını devirmek için temel silah olarak işçi sınıfı ve köylülerin devrimci ittifakı fikrini de geliştirdi.

Lenin, 1902’de yazdığı Ne Yapmalı? adlı kitabında, işçi sınıfının Marksist partisini kurmak için somut bir örgütlenme planı hazırladı. Bu kitapta Lenin, “ekonomi” teorisi yanında, oportünizmi, kuyrukçuluğu ve kendiliğindenlik ideolojisini acımasızca eleştirdi. Teorinin, bilincin ve partinin işçi sınıfının önder gücü olarak son derece önemli olduğunu vurguladı. Lenin, Marksist partinin işçi sınıfının ve sosyalizmin birleşimi olduğunu yazdı. Bu kitapta Lenin, Marksist partinin ideolojik temellerini izah etti.

1904 yılında yazılan Bir Adım İleri, İki Adım Geri adlı kitabında Lenin, Marksizm tarihinde ilk kez geliştirilen görüşler dâhilinde, partiyi proletaryanın önde gelen örgütü, proletaryanın en önemli silahı olduğunu, sınıfın onsuz zafere ulaşamayacağını söyledi. Bu kitapta Lenin, Marksist partinin örgütsel temellerini ortaya koydu.

1905 yılında yazılan Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği adlı eserinde Lenin, burjuva demokratik devrimi ile sosyalist devrim arasındaki ilişki sorusuna yeni bir bakış açısı getirdi, güçleri proletarya etrafında toplayıp harekete geçirme, burjuva devrimini sonlandırma ve doğrudan sosyalist devrime geçme konusunda yeni bir teori ortaya koydu. Bu kitap, Lenin’in sosyalizmin tek ülkede zaferinin mümkün olabileceği, diğer tüm ülkelerde ise kapitalizmin iktidarda kalabileceğini söyleyen teorisinin temel unsurlarını içerir. Bu kitap, Marksizmi devrim hakkında yeni bir teoriyle zenginleştirir ve Rus proletaryasının yardımıyla 1917’de kapitalizme karşı zafer kazanan Bolşevik Parti’nin devrimci taktiklerinin temelini atar.

1916’da yazılan Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı eserinde Lenin, emperyalizmi gerçekleri esas alan Marksist analize tabi tuttu ve emperyalizmin kapitalizmin son aşaması olduğunu, kapitalizmin yıkıma doğru ilerlediğini, ölüme yazgılı kapitalizm olduğunu, sosyalist devrimin arifesinde bulunulduğunu ortaya koydu. Bu kitapta Lenin, sosyalizmin tek ülkede zafer kazanma olasılığına dair teorisini geliştirip tamama erdirdi. Bu teori, sosyalizmin ancak tüm ülkelerde eş zamanlı devrimler gerçekleşirse zafer kazanabileceğini söyleyen teoriyi sonsuza dek toprağa gömdü.

1917’de kaleme alınan Nisan Tezleri’nde Lenin, burjuva-demokratik devrimden sosyalist devrime geçiş için gerekli mücadele programını Bolşevik Partisi’nin önüne koydu. Bu mücadele programıyla, Bolşevik Partisi ve Lenin’in önderliğindeki Rus işçi sınıfı, 1917 Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nde zafer kazanmayı bildi.

Lenin, 1917’de yazdığı Devlet ve Devrim adlı kitabında, oportünistlerin ve anarşistlerin devlet ve devrim konusundaki görüşlerinin burjuva özünü ortaya koydu. Lenin, devlet, proletarya devrimi ve proletarya diktatörlüğü ile sosyalizm ve komünizm konularında Marksist teoriyi yeniden canlandırdı ve daha da geliştirdi.

Lenin, 1918’de yazdığı “Sovyet Hükümetinin Acil Görevleri adlı kitabında, sosyalist yapılanmanın temel sorunları, ulusal ekonomide hesaplama ve kontrol, yeni sosyalist üretim ilişkileri, iş disiplininin güçlendirilmesi, sosyalist rekabetin geliştirilmesi, proletarya iktidarının pekiştirilmesi ve geliştirilmesi, işçi sınıfı ve köylülerin ittifakı ve proletarya demokrasisinin geliştirilmesi konularını ele aldı.

Lenin, 1920’de yazdığı “Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı adlı kitabında, Rus Devrimi’nin uluslararası önemini açıkça ortaya koydu, güçlü merkezileşme ve proletaryanın son derece sıkı disiplinini burjuvaziye karşı zaferin en temel koşullarından biri olarak ele aldı, evrim temelli deneyimlerden ders çıkarmanın ve küçük burjuvazinin devrimciliğine karşı çıkmanın önemini vurguladı. Bu kitapta Lenin, dünya komünist hareketindeki “sol kesim”e yönelik saldırısını yoğunlaştırdı. Halkın anlayacağı bir üslupla, Marksistlerin strateji ve taktiklerini anlattı. Bana göre, bu kitap, birçok komünist partiyi gerçek Marksist-Leninist partilere dönüştürmede en fazla katkıda bulunan kitaplardan biridir.

Bu kısa inceleme, Lenin’in 1917’deki Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nin zaferinden önce ve hemen sonra yazdığı kimi eserleri tanımamıza yardımcı oldu. Az önce bahsettiğim kitaplardan, Lenin’in işçi sınıfı ve köylülerin devrimci ittifakı hakkındaki teorisini inceleyebiliriz. Marksist partinin ideolojik ve örgütsel temellerinin neler olduğunu, burjuva-demokratik devrimden sosyalist devrime doğrudan geçiş teorisini, tek ülkede sosyalizmin zaferi olasılığını, devleti, proletarya devrimini ve proletarya diktatörlüğünü, sosyalizmin inşasını, proletaryanın konsolidasyonunu ve gelişimini, proletarya demokrasisinin gelişimini bu çalışmalardan öğrenebiliriz.

Ancak Lenin’in eserlerinin sadece sosyal bilimler, felsefe, politik ekonomi, sosyoloji ve diğer alanların hazinesini büyük ölçüde zenginleştirmekle kalmadığının da farkında olmalıyız. Lenin, ayrıca doğa bilimlerinin gelişimine de birçok katkıda bulunmuştur.

1908’de yazdığı Materyalizm ve Ampiryokritisizm adlı kitabında, gerici felsefeyi eleştiren Lenin, doğa bilimlerine felsefi bir yorum getirdi ve geleceğinin tüm yönlerini özetledi. Bu kitabı, Rusya’daki 1905-1907 Devrimi’nin başarısızlığından sonra, gericilerin işçi sınıfına şiddetli saldırılar düzenlediği, aynı zamanda Marksizmin “demode” olduğunu söyleyerek, Marksizme karşı ideolojik saldırılar yürüttüğü bir dönemde kaleme aldı. Partideki bazı aydınlar, gericilerin ideolojik propagandasından etkilenlerdi. Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm’i, hem parti içinde hem de dışında Marksizmin “demode” olduğunu söyleyenlere karşı çıkmak için kaleme aldı.

Lenin, Marksizmin “çağ dışı” olduğunu ilan eden bu kişilerin teorisinin aslında İrlandalı filozof George Berkeley’den (1684-1753) kopyalandığını gösterdi. Berkeley, maddi şeylerin aslında var olmadığını, zihnimizdeki duyumlar dışında hiçbir şeyin var olmadığını savunuyordu. Ayrıca bu görüşler, Alman filozof Immanuel Kant’tan (1724-1804) alınmıştı. Zira Kant, “kendinde şeyler”, yani bilinmeyen ve gizemli şeyler hakkında bilgi sahibi olamayacağımızı savunuyordu. Son olarak, Avusturyalı âlim ve filozof Ernst Mach tan (1838-1916) istifade edilmişti. Mach, bedenlerin “duyumların birleşimi”nden başka bir şey olmadığını savunuyordu.

Lenin, yalnızca materyalist bir filozofun bilimi hızla ileriye taşıyabileceğini savundu. Olaylar, Lenin’in bu çıkarımını doğruladı. Doğrulamaya devam edecektir.

Sovyetler Birliği’nde bilimin elde ettiği mevzilerin sırrı, her şeyden önce, Sovyet bilim insanlarının Lenin’in fikirlerinden ilham almasında yatmaktadır. Sputnikler, çok kademeli roketler, Ay’ın görünmeyen yüzünün fotoğrafları ve Sovyetler Birliği’nin bilim ve teknoloji alanında elde ettiği diğer ilerlemeler, Lenin’den ilham almıştır. Lenin, sadece eski toplumu yeni bir topluma dönüştürmekle kalmayıp, doğayı da insanlık için giderek daha faydalı hale getirmede son derece önemli bir rol oynamıştır.

Burada özetle toplumu ve doğayı dönüştüren Lenin’den bahsedilmiştir.

Lenin’in yakın arkadaşı N. Gorbunev şunları söylüyordu:

“Lenin’in çok yönlü zekâsının en çarpıcı özelliği, bürosundan ayrılmadan bile sadece Rusya’da değil, tüm dünyada olup bitenleri yakından takip edebilme yeteneğiydi. Başkalarının göremediği şeyleri kavrayabiliyor, sınıfsal güçler arasındaki dengede yaşanan en ufak değişiklikleri bile doğru ve hızlı bir şekilde kavrayabiliyordu.”

Lenin, tüm bunları “kâhin” değil, her zaman birçok örgüt ve bireyle ilişkilerini sürdürdüğü, doğru bir dünya görüşüne ve güçlü bir iradeye sahip olduğu için yapabiliyordu.

Dinleyenler arasında mutlaka şu soruyu soracak birileri çıkacaktır: “Peki, Lenin Endonezya hakkında, bizler hakkında ne biliyordu?” Evet, konuşmamın geri kalanında tam olarak bundan bahsetmek istiyorum.

Lenin, Endonezya konusunda da epey bilgiliydi. Birçok insan bunun farkında değil. Endonezya’daki sömürgecilik uygulamaları hakkında bilgi edinmek için, diğer şeylerin yanı sıra, Multatuli’nin Max Havelaar adlı romanını da okumuştu. Bu kitap, Endonezya’daki sömürge yaşamının barbarlığını çok keskin ve ayrıntılı bir şekilde ortaya koymaktadır. 1916’da yazdığı Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı kitabını hazırlarken Lenin, Multatuli’nin kitabını tekrar okudu. Ancak Lenin’in Endonezya’yı ilk olarak 1916’da tanıdığı fikrine kapılmayın. 1918’de Lenin, sadece Endonezya’yı tanımakla kalmadı, aynı zamanda Hollandalı sosyal demokratları ulusların kendi kaderini tayin etme ilkesine katılmadıkları için sert bir şekilde kınadı, Endonezya’nın Hollandalılardan kurtarılmasını talep etti.

Lenin, 1913 yılında Endonezya’yı çok iyi tanıyordu; o zamanlar bugün yaşayan birçoğumuz henüz doğmamıştık ya da doğmuş olsak bile, bugün “ulusal bağımsızlık mücadelesi” olarak adlandırdığımız şeyi henüz anlamıyorduk. Lenin ise o zaman bile bunu çok iyi anlamıştı.

Lenin’in 7 Mayıs 1913 tarihli  Pravda gazetesinde yayımlanan Asya’nın Uyanışı başlıklı kısa makalesi, bu büyük lider ile Endonezya ve Asya arasındaki yakın ilişkiyi ortaya koymuştur. Kitabın sadece iki sayfasını kapsayan bu makalede Lenin, Rusya’daki 1905 hareketinden sonra demokratik hareketin tüm Asya’ya yayıldığını söylemiştir.

“Dikkate değer bir gelişme, devrimci demokratik hareketin Hollanda hâkimiyetindeki, yaklaşık kırk milyonluk bir nüfusa sahip, Doğu Hint Adaları’na, Cava ve diğer Hollanda sömürgelerine yayılmasıdır.”

Ardından da şu tespiti yapar:

“Birincisi demokratik hareket, millî hareketin İslâm bayrağı altında ortaya çıktığı Cava’da, yığınlar arasında gelişmektedir. İkincisi kapitalizm, Hollanda’nın Doğu Hint Adaları için bağımsızlık isteğiyle ortaya çıkan, yerel koşullara uyum sağlamış Avrupalılardan oluşan yerel bir aydın tabakası yaratmıştır. Üçüncüsü, Cava ve öteki adaların oldukça geniş olan Çin nüfusu devrimci hareketi kendi ülkelerinden taşıyıp getirmiştir.”

Lenin’in yazdıkları kesinlikle doğru. Gerçekten de yirminci yüzyılın başlarında Endonezya halkı, aralarında VSTP’nin (1908'de kurulan Demiryolu ve Tramvay Çalışanları Sendikası) ve Serikat Islam'ın (1912'de kurulan İslam Birliği) da bulunduğu sendikalarda örgütlenmeye başladı; bu örgüte köylere kadar geniş devrimci kitleler katıldı. VSTP ve Sarekat Islam, daha sonraki gelişimlerinde, ISDF’ye (1914’te kurulan Hint Sosyal Demokrat Birliği) bağlı Marksistlerin en önemli faaliyet merkezleri haline geldi. VSTP ve Sarekat İslam’ın sol kanadı, daha sonra Marksistlerin, 1920’de adını Hint Komünist Birliği olarak değiştiren, ardından Endonezya Komünist Partisi adını alan ISDV’nin arkasında sağlam bir şekilde duran örgütlü bir kitleye dönüştü. Dolayısıyla, Lenin 1913’te Endonezya’da halk kitlelerinin devrimci demokratik harekete aktif olarak katılmaya başladığını yazdığında kesinlikle haklıydı.

Endonezya’da, özellikle yüzyılın sonlarına doğru emperyalist kapitalizmin gelişmesi, Endonezyalılar arasından bir grup aydının sömürge hükümetinin ve yabancı ticari plantasyon ofislerinde, Avrupa’dan ithal edilen personele ödenmesi gereken ücretlerden daha düşük ücretlerle çalışmasını zorunlu kıldı. Bu aydınların bir kısmı diğer ulusların bağımsızlık mücadelesini inceledi. Kendi halklarının durumunun diğer halklarla eşit olmadığını, sömürgeciler tarafından aşağılandığını ve ezildiğini fark etmeye başladılar. Bu bilinçli aydınlar arasında, Dr. Vahidin Sudirohusodo, Dr. Abdul Rivai, Raden Adjeng Kartini, Dr. Cipto Mangunkusumo, Dr. Sam Ratulangi, Ki Hadyar Devantoro ve Duves Dekker gibi şahsiyetler yer alıyordu. Bu farkındalık ve diğer uluslarla eşit şartlarda yaşama arzusu nedeniyle, önce Budi Utomo 1908’de kuruldu. Siyasi hedefleri net olmayan bu örgütlerin yanında, Ki Hadyar Devantoro, Cipto Mangunkusumo ve Duves Dekker liderliğinde 1913’te Hint Adaları Partisi gibi bağımsız bir Endonezya için giderek daha net hedeflere sahip örgütler inşa edildi. Endonezya aydınlarının çoğu ilerici, Hollandalı ve Endonezyalı Marksist aydınların örgütlendiği Endonezya’daki ilk Marksist örgüt olan ISDV’ye katıldı. Dolayısıyla Lenin, 1913 tarihli makalesinde, Endonezya aydınlarının da devrimci demokratik hareketin mücadelesine katıldığını yazdığında, kesinlikle haklıydı.

1911’de Dr. Sun Yat Sen önderliğinde gerçekleşen Çin demokratik devriminin, Endonezya’da yaşayan Çinlilerin bir bölümünü etkilediği ve onların siyasi sorunlara karşı pasif tutumlarını aktif bir ilgiye dönüştürdüğü, ayrıca Endonezya kurtuluş hareketinin doğruluğuna ikna ettiği yadsınamaz bir gerçektir. Azımsanmayacak sayıda Çinlinin, kimisi gizlice kimisi açıktan, milliyetçi ve ilerici hareketlere yardım etmesi tesadüf değildir. Kurtuluş hareketinin birçok liderinin, merhum Dr. Cipto Mangunkusumo da dâhil olmak üzere, Çinliler arasında birçok sadık dostunun olması da tesadüf değildir. Japon militaristlerinin Endonezya’yı işgal etmeye hazırlandıkları dönemde, Endonezyalı Çinliler Partisi’nin Japon militarizmine karşı ve demokrasiyi savunmak için Gerindo Partisi (Endonezya Halk Hareketi) ve diğer demokratik partilerle yakın iş birliği içinde çalışması da tesadüf değildir. Endonezya halkının bağımsızlık mücadelesinde Çinlilerin hiçbir zaman olumlu bir rol oynamadığını söyleme cüretini gösterenler, yalnızca şovenistler ve Endonezya halkının mücadelesinin tarihini ciddiye almayanlardır. Dolayısıyla, Lenin’in Endonezya’daki devrimci demokratik harekette Çinlilerin rolü konusunda yazdıkları kesinlikle doğrudur.

Lenin’in yazdığına göre, Endonezya'daki devrim öncesi dönemin tipik gelişmelerinden biri, siyasi partilerin ve sendikaların inanılmaz bir hızla kurulmasıydı. Gerçekten de, Endonezya’da yirminci yüzyılın başlarına asıl damga vuran husus, partilerin ve kitle örgütlerinin hızla ortaya çıkışıydı. Endonezya halkı, sömürgeciliğe karşı konuşmaların yapıldığı kitlesel mitinglere aşina hale geldi. Bu gerçek, sonraki gelişmeler üzerinde büyük bir etki yarattı.

Parti ve örgüt yaşamını devrimci çizgilerde sürdürmek, Endonezya’da uzun süredir devam eden geleneklere sahiptir ve bu gerçek, İkinci Dünya Savaşı sırasında Endonezya’yı işgal eden Japon militaristlerinin partilerin ve halk örgütlerinin faaliyetlerini bastırma çabalarının boşa düşürülmesine katkıda bulundu. Bu gerçek, aynı zamanda herhangi bir gerici gücün Endonezya’daki demokratik hareketi yok etmesini imkânsız hale getirdi.

Lenin, “Dünya kapitalizmi ve Rusya’daki 1905 hareketi nihayet Asya’yı uyandırdı. Ezilip horlanmış, karanlığa terk edilmiş yüz milyonlarca insan Ortaçağ durgunluğundan yeni bir hayata uyanıyor; temel insan hakları ve demokrasi mücadelesi için ayağa kalkıyor” diyordu. Endonezya, Lenin’in bu çıkarımının doğruluğunun kanıtlarından birini oluşturmakla kalmadı, aynı zamanda Lenin’in bu sonuca varmasına yol açan materyali de sağladı.

Lenin ayrıca, kurtuluş hareketinin büyümesini gelişmiş ülkelerin işçilerinin ilgi ve ilhamla takip edebileceğini söyledi. Avrupa burjuvazisi ise, işçi hareketinin gücünden korkarak, gerici güçlerden, militarizmden, din adamlığından ve gericilikten medet umdu. Lenin’e göre, “Avrupa ülkelerinin işçi sınıfı ile Asya’nın genç demokrasisi, kendi gücüne tam güveni ve yığınlara sarsılmaz inancıyla, bu yozlaşmış, can çekişen burjuvazinin yerini almak için ilerliyor”du.

Lenin’in makalesini şu cümleyle bitirmesi, son derece doğru ve ilham vericiydi: “Asya’nın uyanışı ve Avrupa’daki ileri proletaryanın iktidar mücadelesi, Dünya tarihinde bu yüzyılın başında ortaya çıkan yeni aşamanın bir simgesidir.”

On bir gün sonra, 18 Mayıs 1913’te Lenin’in Pravda gazetesinde Geri Avrupa, İleri Asya başlıklı bir makalesi daha yayımlandı. Bu makalede Lenin, diğer şeylerin yanı sıra, şunları söylüyordu:

“İleri Avrupa’nın başında, geri olan her şeyi destekleyen bir burjuvazi var. [...] “İleri’ Avrupa’da tek ileri sınıf proletaryadır. Yaşamaya devam eden burjuvazi ise gebermekte olan kapitalist köleliğe arka çıkmak adına, vahşetin, zorbalığın ve suçun dibine vurmaya hazırdır.”

Makalenin sonunda Lenin, Asya’daki yüz milyonlarca emekçinin tüm medeni ülkelerin proletaryasında güvenilir bir müttefik bulduğuna olan inancını dile getiriyordu: “Yeryüzünde hiçbir güç onun zaferine mani olamaz, hem Asya halklarını hem de Avrupa halklarını kurtaracak olan odur.”

Eğer Lenin, 1913’te Endonezya ve Asya hakkında bazı makaleler yazdıysa, bu tesadüfi bir şey değil, emperyalizm ve ulusal sorun üzerine yaptığı kapsamlı çalışmanın sonucudur. Lenin, 1913-1914 yılları arasında, “Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Notlar” (1913) ve “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı Üzerine” (1914) adlı yazılarında açıkladığı ulusal sorunla ilgili Marksist programı tamama erdirdi.

Lenin, sömürge ülkelerinin ve eşitsiz muamele gören tüm halkların özgürleşmesinin savunucusudur. Lenin’e göre, sömürge ülkelerinin özgürleşmesi, ulusların kendi kaderlerini tayin etme eylemidir. Lenin, kendi kaderini tayin hakkına karşı çıkan sosyal demokratların karşısında duran bir isimdir. 1916’da yazdığı bir makalesinde Lenin açıkça şunu dile getirmiştir: “Hint Adaları’nın Hollanda’dan bağımsızlığını kazanması fikrine katılıyoruz, Hollandalı sosyal demokratlar da aynı şekilde bu fikirde olmalıdırlar.”

Lenin, “kendini tayin hakkı” olarak adlandırılan şey hakkında net bir anlayışa ve tutarlı bir görüşe sahipti. Bu konuda diğer şeylerin yanı sıra, şunları söyledi:

“Eğer ulusların kendini tayin etme hakkının anlamını hukuki tanımlarla oynayarak veya soyut tanımlar “icat ederek' değil, ulusal hareketlerin tarihsel ve ekonomik koşullarını inceleyerek kavramak istiyorsak, ulusların kendini tayin etme hakkının, yabancı ulusal oluşumlardan siyasi olarak ayrılmaları, bağımsız ulusal devletler kurmaları anlamına geldiği sonucuna varmak zorundayız.”

[Lenin: “Ulusların Kendini Tayin Etme Hakkı”)

Lenin ayrıca şu düşüncedeydi:

“Tüm uluslar için tam hak eşitliği, ulusların kendini tayin etme hakkı; tüm ulusların birliği, bu Marksizmin öğrettiği ulusal deneyimdir, tüm dünyanın deneyimidir.”

[Lenin: “Ulusların Kendini Tayin Etme Hakkı”]

Yukarıdaki kısa analiz, Lenin’in Endonezya da dâhil tüm Asya’da devrimci hareketin gelişimine dair anlayışının ne kadar derin olduğunu ortaya koymaktadır. Lenin’in yirminci yüzyılın başındaki tüm kehanetleri artık gerçeğe dönüşmüştür. Avrupa ve Asya’ya yayılmış insanlığın üçte birinden fazlası, muhafazakâr, vahşi, acımasız ve mücrim Avrupa burjuvazisinden kurtulmuştur. 1913’te var olmayan Sovyetler Birliği, şimdi genç ve güçlü sosyalizm kampının ön saflarında yer almaktadır.

Lenin’in de talep ettiği, Endonezya’nın Hollanda'dan kurtuluşu, 1945’te gerçeğe dönüştü.

Asya, sadece uyanmakla kalmadı, başkalarını da uyandırdı. Asya halkının yaklaşık yarısı sosyalist ülkelerde, yani Çin Halk Cumhuriyeti, Vietnam Demokratik Cumhuriyeti, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ve Moğolistan Halk Cumhuriyeti’nde yaşıyor. Bunlara Sovyetler Birliği’nin Asya cumhuriyetlerinde yaşayan halklar da eklenmelidir. Asya’daki devrimler, Afrika ve Latin Amerika’daki ulusal bağımsızlık mücadeleleri üzerinde derin bir etkiye sahip. Bugün Asya halkları ve diğer Doğu halkları, sadece Avrupa ülkelerinin proletaryasında güvenilir bir müttefike sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda Avrupa ülkelerinin proletaryası da Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki işçi sınıfında en az onun kadar güvenilir bir müttefike sahip ve bu iki güç de en güvenilir müttefikini Sovyetler Birliği’nin öncüsü olduğu sosyalist kampta buluyor. Bu üç ilerici gücün ittifakını kimse yenemez. İşte bu yüzden, demode olan her şeyi savunan, hâlâ vahşete, gaddarlığa ve suça bağlı kalan burjuvazinin kalesi kumdan. Şu anda dünyanın dört bir yanından gelen tüm ilerici güçlerin genel saldırısı karşısında kesinlikle çökecektir.

Yirminci yüzyılın başından itibaren Lenin, Endonezya halkının devrimci mücadelesine büyük önem vermiş, bu mücadeleyi derinlemesine kavramıştır. Şimdi ise Endonezya devrimcilerinin, özellikle de komünistlerin, Lenin’in öğretilerine yeterince ilgi duyup duymadıkları ve bunları yeterince anlayıp anlamadıkları sorusu ortaya çıkmaktadır.

1945 Ağustos Devrimi’nden önce Endonezya komünistleri, Lenin’in eserlerine neredeyse hiç aşina değildi. Belki de Endonezya’nın Hollanda sömürgesi altında olduğu dönemde, Lenin’in Hollandaca veya Almanca yayınlanmış kimi yazılarına ancak belirli kişiler vakıftı. Ancak bu yazılar tercüme edilmedi ve saklandı, bu nedenle devrimci hareket için neredeyse hiçbir faydaları yoktu.

Cakarta müzesinin kütüphanesinde, Lenin’in Devlet ve Devrim (Almanca baskısı) adlı kitabının 1919’da, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (Fransızca baskısı) adlı kitabının 1925’te ve “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı (Almanca baskısı) adlı kitabının ise 1926’da kütüphaneye kazandırıldığı kayıtlarda yer almaktadır. Bu kitapların ödünç alınması, Hollanda gizli polisi tarafından elbette özel bir dikkatle takip edilmiştir.

1926-1927 isyanının başarısızlığından sonra, yani Hindistan Komünist Partisi’nin yasadışı bir parti olarak kabul edilmesinden ve özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon işgali esnasında, Lenin’in kitaplarının yurtdışından Endonezya’ya girişi daha da zorlaştı, hatta tamamen imkânsız hale geldi.

Ağustos 1945’te Endonezya Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, Avustralya’dan dönen bazı eski Hollandalı siyasi tutsaklar, Lenin’in İngilizce yazılarını Endonezya’ya getirdiler. Hollanda’da eğitim görmüş yoldaşlar da Lenin’in Hollandaca yazılarını ülkeye getirdiler. 1945-1948 Devrimi sırasında Lenin’in Devlet, Devlet ve Devrim, “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, Ne Yapmalı? gibi çalışmaları yalnızca İngilizce veya Hollandaca bilen parti liderlerince okunabiliyordu. Dolayısıyla genel olarak, yoldaşlar arasında yalnızca aydınlar bu eserleri okuyabiliyordu, oysa genel olarak işçi sınıfından gelen yoldaşlar bu iki dili anlamıyorlardı veya çok az anlıyorlardı.

O dönemdeki parti liderliği, Lenin’in yazılarının tercümesi sorununa dikkat etmedi. Yabancı dilde Lenin kitaplarına sahip olan yoldaşlar, onları derinlemesine incelemediler. Birçoğu, bunu yapmaya üşendi veya bir kere “okuyup anladıklarını” söylediler. Öte yandan, işçi sınıfından gelen ve gayretle çalışan, “Lenin”e gerçekten ihtiyaç duyan kadrolar, kitabın diline hâkim olmadıkları için içeriğini kavrayamadılar. Kısacası, kitapları mevcut olmasına rağmen, bu bir “Lenin’siz devrim”di. Bu nedenle, 1945-1948 devriminin başarısızlıkla sonuçlanması ve 1948’in sonunda Muhammed Hatta Hükümeti’nin karşı devrimiyle sona ermesi hiç de şaşırtıcı değil.

Muhammed Hatta, Endonezya Komünist Partisi’ni (EKP) ezmeyi başaramadı. EKP, Hollanda’nın sömürgeci ordusuna karşı verdiği mücadele neticesinde itibarı büyük ölçüde artarken, Hatta, Hollandalılarla yaptığı hain Yuvarlak Masa Konferansı anlaşması nedeniyle halkın gözünden düştü. EKP, beyaz terör nedeniyle birçok liderini kaybetse de, kısa bir süre içinde, yani 1950 ve 1951 başlarında, kendisini ve merkez komitesini yeniden örgütlemeyi bildi.

Yeni kurulan Endonezya Komünist Parti’nin gelişmesinden korkan gerici Sukiman Hükümeti, Ağustos 1951’de EKP ve devrimci kitle örgütlerine karşı saldırılar düzenledi. Binlerce komünist ve demokrat, “yasal hükümeti zorla devirmek için komplo kurmak” suçlamasıyla hapse atıldı. Ancak liderliğin çekirdeği yakalanmadı ve bu son derece zor durumda, tutuklanmaktan kurtulan EKP liderleri, Lenin’i inceleme kararlılıklarını şu sloganla güçlendirdiler: “Sadece Lenin'in öğretileriyle anti-komünist saldırılar püskürtülebilir, sadece Lenin’in öğretileriyle parti, gelişmeleri daha iyi yönlendirebilir.”

Lenin’in yazıları, yabancı bir dilde olmasına rağmen, dikkatlice incelendi. Çalışma ağırlıklı olarak, Marksist strateji ve taktikleri sade bir dille açıklayan Lenin’in yazılarına, yani “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı ile Lenin’in Komünist Parti ve işçi-köylü ittifakı hakkındaki yazılarına yoğunlaştı. Sonradan anlaşıldı ki, saklandığı dönemde “Lenin’i incelemek", yalnızca gerici Sukiman Hükümeti’nin istifa etmesine büyük katkıda bulunmakla kalmamış, aynı zamanda Süleyman Hükümeti’nin halefi olan Vilopo Hükümeti’ne yönelik tutumu belirleme konusunda da etkili olmuş.

EKP, Vilopo Hükümeti’ni destekledi. Bu hükümet döneminden bu yana Endonezya’daki gelişmelerin büyük ölçüde sola kaydığı söylenebilir. Komünistlerin katılımı olmadan milliyetçi bir hükümeti destekleme fikri, EKP liderliğinin aklına daha önce hiç gelmemişti. Sukiman Hükümet’ince hapsedilen yoldaşlar, Vilopo Hükümeti tarafından kademeli olarak serbest bırakıldı ve hiçbiri delil yetersizliği sebebiyle yargılanamadı. Partinin yeniden inşası ve köylüler arasındaki parti çalışmaları önemli ilerleme kaydetti. “Lenin”le birlikte işlerin daha iyi gittiğini herkes derinden hissediyordu.

1951’den itibaren, Lenin’in eserlerinin Endonezceye ciddi bir şekilde çevrilmesine başlandı. İlk olarak “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, ardından Devlet, Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği, Ne Yapmalı?, Nereden Başlamalı?, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Köy Yoksullarına, Sosyalizm ve Savaş, Nisan Tezleri, Marksizm ve Revizyonizm gibi eserler çevrildi.

Lenin, yaşamı boyunca, yani yirminci yüzyılın başından itibaren, Endonezya’daki devrimci harekete derin bir ilgi göstermiş, onu kavramak için çaba sarfetmiştir. Lenin, Endonezya ile bağ kurmuştur. Lenin, artık aramızda değil, doğal olarak, mevcut ilişkileri daha da güçlendiremez. Bunu ancak onun teorisini ve uluslararası işçi sınıfının lideri, bir bilim insanı, bir devlet adamı ve bir insan olarak yüce vasıflarını inceleyecek Endonezyalı komünistler yapabilirler.

Bunu yapmak için, Lenin’in birçok yazısının Endonezceye çevrilmesi gerekmektedir. Lenin’in bazı yazılarının incelenmesi için kampanyalar düzenlenmelidir. Endonezyalı komünistler, bu yönde çalışmalar yapmışlardır, ancak yapılacak çok daha fazla şey vardır. “Lenin’le” tüm zorlukların üstesinden gelinebilir, mevcut halimiz daha da iyi kılınabilir, "Lenin yoksa” kolay işler bile zorlaşacak, mevcut iyi halimiz kötüleşecektir.

Dipa Nusantara Aidit
21 Nisan 1960
Kaynak

21 Nisan 2026

Devrimin Ahenkli Yürüyüşü

Rittik Gato’nun (Ritwik Ghatak) Amar Lenin (Benim Lenin’im, 1970) filmi, genç, isimsiz bir kahramanın, altmışar Bengal’inde bilinçlenme yolculuğuna çıkarken Bolşevik lider Vladimir Lenin’in devrimci fikirleriyle karşılaşmasını konu alıyor. Film, kırsaldaki halk tiyatrolarından (jatra) Kalküta’daki siyasi toplantılara kadar birçok noktayı kesen yolculuğunda filmin kahramanının en nihayetinde köyünde, toprak ağalığına karşı bir ayaklanmaya katılmasıyla sonuçlanıyor.

Toprağın köylülere dağıtılması mücadelesinin Bengal’i kasıp kavurduğu dönemde, Lenin’e odaklanılması tesadüf değildi. Yirmi dakikalık kısa film, Batı Bengal hükümeti tarafından Lenin’in doğumunun yüzüncü yılını kutlamak için sipariş edilmişti ve muhtemelen iktidardaki Birleşik Sol Cephe’nin Leninist ideallere olan bağlılığını savunmayı amaçlıyordu. Ancak filmin yönetmeni Gato’nun ellerinde kamera, pasif bir gözlem aracından çok daha fazlası haline geldi. Gato, topraksız bir köylü kahramanın yolculuğu aracılığıyla izleyiciyi Bengal’in siyasi çalkantılarıyla tanıştırarak, aynı anda şehirdeki sol siyasete yönelik nazik ama çarpıcı bir eleştiri sunarken, kırsal kesimdeki toplumsal ve politik değişimi anlamak için bir teori de ortaya koydu. Belgeselin başğındaki iyelik eki, Amar Lenin (“Benim Lenin’im”), hem metropolün Lenin’i yüceltmesine bir reddiye hem de dayanışmaya doğru bir açılımı ifade ediyor.

Bu anlamda belgesel, Delhi’deki May Day Kitabevi’nde Kızıl Kitaplar Günü’nü kutlamak için uygun bir seçimdi. Kamera Komün ile işbirliği içinde düzenlenen 21 Şubat 2025 tarihli gösterim, solcu kitapları, sanatı ve halk hareketlerini öne çıkartmak için düzenlenen bir programın açılışında gerçekleştirildi.

Bu yılın başlarında, belgeselin sansürle ilk karşılaşmasından tam elli yıl sonra, Cadavpur Üniversitesi’ndeki Amar Lenin gösterimi siyasi baskı sonucu iptal edildi. Belgesel, 1971’deki gösteriminde olduğu gibi gene sansürle yüzleşmişti. Başbakanlık sekreterliğinin elindeki arşiv kayıtları, sansür kurulunun karakteristik inatçılığını ortaya koyuyor. Sinema camiasından gelen sansüre yönelik öfkeye ve İndira Gandi’nin kendi kabinesindeki isimlerin desteğine rağmen, sansür kurulu, Gato’dan belirli sahneleri çıkartmasını istedi. Özellikle filmin ikinci yarısında, köylüler, Bengal’in sonar mati’sini (altın toprağını) sürerken ve ıslah ederken, Lenin’in portrelerinin orak ve sopalarla birlikte kaldırıldığı sahnelerle ilgili sorun yaşadılar. Sansür kurulunun inatçılığı, Leninist düşünceye bağlılık iddialarının devlet kurumları tarafından giderek nasıl sınırlandırıldığının bir göstergesiydi.

Üniversitede sinema dersleri veren Ömer Ahmed, altmışların sonlarında yaşanan, genel manada Naksalcı hareketi başlatan olayların, Hindistan’ın sömürgecilik sonrası tarihinde sosyo-politik bir “kopuş”u işaret ettiğini öne sürüyor. Bu ayaklanma, bağımsız Hindistan’daki ilk köylü isyanlarından biriydi ve sömürgecilik sonrası devletin kırsal kesimdeki sosyo-ekonomik reformlara yaklaşımının sınırlarına dikkat çekti. Ahmed, paralel sinemanın da hem biçim hem de ideolojik bağlılık açısından temelden dönüşğünü öne sürüyor.

Gato’nun uzun metrajlı filmleri, kırsal yaşamın temelini oluşturan baskı, sömürü ve şiddet koşullarına yöneldi. Çağdaşları gibi Gato da, devlet baskısından kaynaklanan kayıp, şiddet ve hayal kırıklığını sinematik olarak ifade etmeye çalıştı. Ancak Amar Lenin, ayaklanmaların şiddet temelli ve yerel olduğuna ilişkin yanlış değerlendirmelere doğrudan cevap veriyor. Lenin’i yücelten farklı girişimler ve çabalar arasında bağ kuran film, altmışlarda yaşanan olaylarının aslında ortak bir gözeden çıktığını ortaya koyuyor.

İktidardaki sol koalisyon, toprak ağalığına karşı geniş çaplı silahlı mücadele çağrısını, demokratik ve anayasal reform politikasından bir sapma olarak gördü. Bu tutum, Hindistan Komünist Partisi içinde bir bölünmeye yol açtı. Bu ayrışma neticesinde Hindistan Komünist Partisi (Marksist-Leninist) kuruldu. Özünde, Amar Lenin, toprağun yeniden dağıtılması amacıyla başlatılmış olan hareketin komünist fikirlerden bir sapma değil, Leninist düşüncenin mantıksal bir zirvesi olduğunu öne sürüyor. Haberciliği öykü anlatımıyla harmanlayan film, hem kırsal hem de kentsel bölgelerde Lenin’e yapılan muhtelif atıfları kayıt altına alıyor. Kahraman Lenin ile ilkin Rus Devrimi’nden sahneleri anıştıran tiyatro gösterilerini dikkatle izleyen köylülerle birlikte katıldığı bir Marksist jatra’da karşılaşıyor. Yirminci yüzyıl Bengal’inde, halk tiyatrosu ve ritüel biçimini almış performanstan kaynaklanan jatra, çeşitli politik ve toplumsal örgütlerce fikirleri yaymak için kullanılıyordu. Duyita Mecmdur’un belirttiği gibi, Amar Lenin’de kayıt altına alınan jatra, bu formun sol politik hareketlerde nasıl kullanıldığına dair nadir bir örnektir. Burada uzak bir ülke olarak Rusya’daki mücadeleyle ve onun zamansallığıyla tuhaf bir bağ ve yakınlık kuruyor. Gato’nun filmindeki kahraman için Lenin, artık bir yabancı değil, tarihin sayfalarından zuhur etmiş, capcanlı, kendisine yakın bir çağdaşıdır. Kamera, Lenin’i Rus kırsalında dolaşırken, ellerini havada güvenle ve ölçülü bir kararlılıkla sallarken takip eder. İzleyicilerin yakında nasıl ayaklanıp Bengal kırsalını sarsacağını önceden haber veriyor gibidir.

Filmdeki Jatra’yı, şehirdeki politik akımları yansıtmak için yeniden şekillendirilmiş geleneksel bir biçim olarak okumak mümkün. Görüntüler, siyasi partilerin bayrakları görüş alanının dışında dalgalanırken, Enternasyonal’i Bengalce söyleyen Lenin’e eşlik eden seslerin kakofonisiyle sona erer. Ancak Gato, Lenin’in fikirlerinin yayılmasının kolay olmadığını, bu fikirlerin mevcut toplumsal ve politik mücadelnin diliyle ortak bir zemin meydana getirdiğini öne sürer. Gato, bu noktayı vurgulamak için kullandığı önemli bir sinemasal yöntem dâhilinde, tüm komünist dayanışma şarkılarının en güzelini, iş ve emekle ilgili şarkılarla işitsel olarak yan yana getirir. Böylelikle, Enternasyonal’in nakaratında geçen “Enternasyonal insanlığı birleştirir” ifadesinden, iki kadının “Karnı doyacak insanlar var, ama işi yapacak kimse yok” diyen bir çalışma şarkısının ritmiyle tahıl öğüttüğü bir sonraki sahneye sorunsuz bir şekilde geçilir. Gato’nun altmışların sonlarına ait ortak bir ses zeminine gösterdiği ilgi, belgeselde kullanılan “Lenin! Lenin! Lenin!” tezahüratında da açıkça görülür. Bu tezahürattaki ritim, eski Kalküta’da olduğu kadar köylerde de aynı ölçüde yankı bulur.

Jatra’dan ilham alan filmin kahramanı, işçi sendikaları, gençlik örgütleri ve siyasi partiler tarafından düzenlenen yüzüncü yıl kutlamalarına tanık olmak için eski Kalküta’ya cesur bir yolculuk yapar. Burada belgesel, dönemin Sinema Şubesi’nin hazırladığı haber filmlerine özgü geleneklerin izini sürer. Politik isimlerin sıralandığı bir dizi görüntüye, Lenin heykellerinin açılışını yapan siyasi figürlerin montajları da dâhil olmak üzere, anma törenlerinin çarpıcı görüntüleri eşlik eder. Kahraman, bu kutlamalara tanık olmak için toplanan binlerce kişiden biridir. Bir politik anma töreninden diğerine geçerken, kameranın gözü, sadece olayların kendisine değil, aynı zamanda yürüyüşlere ve politik eylemlilik içerisinde olan işçi ve köylülerin günlük hayatlarına da yönelir. Kamera, kahramanın istisna olmadığını, şehir ve kırsal kesim arasında uzanan geniş kanalın bir parçası olduğunu ortaya koyar.

Vikrant Dadavala’nın tespitiyle, hazdan ziyade hayal kırıklığının damga vurduğu, yetmişlerin ortalarından sonlarına doğru uzanan dönemde üretilen alternatif sinemanın aksine Amar Lenin, tümüyle devrimci olasılıklar ve dayanışma üzerine bir filmdir.

Belgeselin sondan bir önceki sahnesinde, kahraman, toprak için verilen mücadelede bir araya gelen erkekler, kadınlar, çocuklar, hatta sığırlarla birlikte görülür. Belgeselde, köylülerin toprağı işleme ve tarımsal fazlayı ele geçirip dağıtma yönündeki sembolik tavırlarında şiddetten eser yoktur. Kamera, yay ve mızraklarla hücuma geçen Adivasi köylülerine döner. Bu köylülerin özel olarak hedef aldığı bir kişi yoktur aslında. Ne toprak sahipleriyle ne de tarihsel olarak Bengal genelinde ayaklanmaları bastırmak için kullanılan devlet mekanizmasıyla çatışmamaktadırlar. Ayrıca, birçoğu köylü ayaklanmalarını kınayan ve partiden birçok liderin ihraç edilmesini ve zulüm görmesini destekleyen Komünist Parti üyeleri de filmde belirgin bir şekilde yer almamaktadır.

Film, Bengal’deki birbirinden farklı, ancak birbiriyle ilişkili muhtelif akımları belgeleyerek, şehirdeki heykellerde ve konuşmalarda ölümsüzleşen Lenin ile fikirleri çiftçilerin topraklarında yeşeren Lenin’i birbirine bağlar. Bir röportajında Gato, bir sanatçının içinde bulunduğu dünyaya karşı sorumluluğu üzerine şunları söyler: “Ben de dâhil hiçbir sanatçının, hızla değişen toplumsal düzen ve geniş kapsamlı hareketlerle ilişkisini sürdürmeden iyi filmler yapması imkânsızdır.” Mesaj gayet açık: Devletin, partinin ve bunlar için çalışanların başarısız olduğu yerde, sanatçı dimdik durmalıdır.”

Koyna Tomar
23 Nisan 2025
Kaynak