Yirminci
yüzyılın büyük bir bölümünde ABD dış politikası, dünyanın dört bir yanındaki
devrimci hükümetlerin ve radikal hareketlerin bastırılmasına teksif edilmiştir.
Yüzyılın
başlarında McKinley yönetimi, Filipinler halkına karşı yıpratma savaşı yürüttü.
1898’den 1902’ye kadar süren savaşta direniş, belirli bölgelerde yıllarca devam
etti. Bu savaşta ABD kuvvetleri, yaklaşık 200.000 Filipinli kadın, erkek ve
çocuğu katletti.[1] Aşağı yukarı aynı dönemde, çeşitli Avrupalı sömürgeci
güçlerle birlikte ABD, Çin’deki Boxer İsyanı’nın bastırılmasına katkı sunmak
adına, Çin’i işgal etti ve Çinli isyancılara önemli kayıplar verdirdi. ABD
kuvvetleri, Hawai, Küba, Porto Riko ve Guam’ı ele geçirdi, sonraki on yıllarda
Meksika, Sovyet Rusya, Nikaragua, Honduras, Dominik Cumhuriyeti ve diğer
ülkeleri işgal etti; bu eylemler, genellikle bu ülkelerin nüfuslarına ciddi
kayıplar verdirdi.
Karşı
Devrimin Maliyetleri
İlkokuldan
yüksek lisansa kadar, çoğumuza bu olaylar, ABD kuvvetlerinin ABD çıkarlarını
korumak, saldırganlığı engellemek ve ulusal güvenliğimizi savunmak için şu veya
bu ülkeye müdahale etmesi gerektiği tespiti üzerinden anlatılır. Bunun dışında
da bir şey öğretilmez.
ABD
liderleri, yurtdışındaki müdahaleleri için başka uygun gerekçeler uydurdular.
Kamuoyuna, çeşitli ülkelerin halklarının medenileştirici rehberliğimize ihtiyaç
duyduğu, demokrasi, barış ve refahın nimetlerini arzuladığı söylendi. Bunu
başarmak için, elbette, aralarındaki daha inatçı olanların önemli bir kısmını
öldürmek gerekiyordu. Bu, siyasetçilerimizin “az gelişmiş halkları kalkındırmak”
için uygulamaya hazır oldukları ana önlemdi.
Sovyetler
Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi büyük komünist güçlerin ortaya çıkışı, ABD’nin
küresel karşı devrimci politikasına başka bir boyut kazandırdı. Komünistler,
iktidara gelmek için güç peşinde koşan, “şeytani komplocular” olarak tasvir
edildiler. Bize, yayılan bu “kanser”e” karşı koymak için ABD’nin her yerde
olması gerektiği söylendi.
Demokrasi
adına, ABD liderleri, yirmi yıla yakın bir süre boyunca Çinhindi’ndeki
devrimcilere karşı acımasız bir savaş yürüttüler. Vietnam’a, İkinci Dünya
Savaşı boyunca tüm savaşan tarafların toplamından kat kat fazla bomba attılar.
Kongre komitesi huzurunda ifade veren eski CIA direktörü William Colby, kendi
yönetiminde ABD kuvvetlerinin ve Güney Vietnamlı işbirlikçilerinin, Anka Kuşu
Programı olarak bilinen operasyonda 24.000 Vietnamlı muhalifin hedef
gözetilerek öldürüldüğünü itiraf etti. Onun ortağı, Güney Vietnamlı enformasyon
bakanı, 40.000’in daha doğru bir tahmin olduğunu savundu.[2] ABD’li siyasetçiler
ve medya sözcüleri, Vietnamlıların B-52 bombardıman uçaklarının baskınları ve
ölüm mangaları tarafından doğru şekilde yönlendirilme konusunda yetersiz
olduklarını kanıtladıkları için savaşı bir “hata” olarak değerlendirdiler. Bu
saldırı karşısında zafere ulaşmak suretiyle Vietnamlıların “demokratik
kurumlarımıza hazırlıklı olmadıkları”nı ortaya koydukları söylendi.
Özgürlük
adına ortaya konulan karşı devrimci çabalar dâhilinde, ABD kuvvetleri veya ABD
destekli vekil güçler, üç yıllık bir savaşta 2.000.000 Kuzey Koreliyi;
3.000.000 Vietnamlıyı; Laos ve Kamboçya’nın kontrolü için yapılan hava
savaşlarında 500.000’den fazla kişiyi; Angola’da 1.500.000’dan fazla kişiyi;
Mozambik’te 1.000.000’dan fazla kişiyi; Afganistan’da 500.000’den fazla kişiyi;
Endonezya’da 500.000 ila 1.000.000 kişiyi; Doğu Timor’da 200.000 kişiyi; (Somoza
ve Reagan dönemlerinde) Nikaragua’da 100.000 kişiyi katletti. Guatemala’da
100.000’den fazla (artı 40.000 kayıp); Irak’ta 700.000’den fazla[3]; El
Salvador’da 60.000’den fazla; Arjantin’de (hükümet sadece 9.000’ini kabul etse
de) “kirli savaş”ta 30.000; Kuomintang ordusunun Çin’den gelmesiyle Tayvan’da
35.000; Şili’de 20.000; Haiti, Panama, Grenada, Brezilya, Güney Afrika, Batı
Sahra, Zaire, Türkiye gibi onlarca ülkede binlerce insan, dünya üzerinde serbest
piyasa için gerçekleştirilen soykırımda hayatını kaybetti.
Resmi
kaynaklar, ya bu ABD destekli kitlesel cinayetleri inkâr ediyor ya da onları “amansız
bir komünist düşmana karşı alınması gereken gerekli önlemler” kılıfı ardına
saklıyor. Komünizm karşıtı propaganda, yayın organlarımızı, okullarımızı ve
siyasi söylemimizi ele geçirdi. Kızıl Tehlike’deki istibdata dair, tekrarlanıp
durulan, çoğu zaman uydurma olan atıflara rağmen, antikomünist kanaat
önderleri, komünistlerin sosyo-ekonomik politika alanında gerçekte ne
yaptıklarını hiçbir zaman açıkça ortaya koymadılar. Bu durum, on yıllarca süren
Kızıl karşıtı propagandaya rağmen, siyaseti bilen kişiler de dâhil olmak üzere,
çoğu Amerikalının, komünist toplumların sosyal politikaları hakkında bilgiye
dayalı bir açıklama yapamamasının nedenini açıklıyor.
Kızıl
karşıtı propagandacılar, Rusya, Çin, Küba, Vietnam, Nikaragua gibi ülkelerdeki
devrimcilerin zengin ve sömürücü toprak sahiplerinin elindeki toprakları nasıl
millileştirdikleri, eğitim, sağlık, konut ve iş için kitlesel programlar
başlattıkları hakkında tek bir kelime bile etmediler. Uzun süredir feodal baskı
ve Batı sömürgeciliğinin boyunduruğu altında acı çeken ülkelerdeki yüz
milyonlarca insanın yaşam standartlarını ve yaşam şanslarını nasıl
yükselttikleri, tarihte daha önce hiç görülmemiş bir kitlesel refah artışı
sağladıkları hakkında tek bir kelime bile etmediler.
Çeşitli
Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerindeki devrimcilerin halk desteğine sahip
olmaları ve kendilerini Moskova veya Pekin’in hegemonyasına bırakmak yerine
Doğu-Batı ilişkilerinde tarafsız bir yol izlemeye istekli olmalarının bir önemi
yoktu. Karşı-devrimci saldırının gene de hedefi oldular. Komünistlere devrimci
olabilecekleri için karşı çıkmakla, devrimcilere komünist olabilecekleri için
karşı çıkmak arasında bir adımlık mesafe vardı.
Komünist
olsun ya da olmasınlar, devrimcilerin asıl günahı, zengin azınlığa karşı emekçi
sınıfları savunmalarıydı. Sınıfsal gücün dağılımında, servetin üretilme ve
kullanılma biçiminde değişiklikler yapılması gerektiğini söylediler. Belirli
bireylerin çoğunluğun hilafına gelişme kaydetmesi yerine emekçi halkın
koşullarının iyileştirilmesini istediler.
İktidar
Olasılıkları
Dünya
genelinde muktedir sınıflar, komünizmden siyasi demokrasi eksikliği nedeniyle
değil, eşitlikçi, kolektivist bir sosyal sistem kurarak ekonomik demokrasi
kurmaya çalıştığı için nefret eder ve korkarlar. Bu nefretlerini ve korkularını
nadiren açıktan dile getirirler. Bu karşı devrimci müdahaleci politika, şu
şekilde ifade edilebilecek ve çürütülebilecek birkaç şüpheli varsayıma dayanır:
1.
“ABD liderlerinin diğer uluslardaki sosyoekonomik gelişmenin sınırlarını
belirleme hakkı vardır.” Yanlış bir önerme bu. Uluslararası hukukun hiçbir
kuralı veya başka herhangi bir yasal düzenleme uyarınca, bu ülkenin
liderlerinin başka bir ülkenin ne tür bir ekonomik sistem veya toplumsal
kalkınma biçimi benimseyeceğine karar verme hakkı yoktur, tıpkı diğer ülkelerin
liderlerinin de ABD’ye bu tür şeyleri dikte etme hakkına sahip olmaması gibi.
Uygulamada, dikte etme seçeneği, güçlülerin zayıflar üzerinde uyguladığı, hak
değil güç politikasıdır.
2.
“ABD, ulusal çıkarlarımızı korumak için karşı devrimcilik düzleminde
hasımlarını çevrelemek gibi bir işlev görebilmelidir.” Bu, ancak “ulusal
çıkarlarımızı” yüksek finansın yatırım çıkarlarıyla eşitlersek doğrudur. ABD
müdahaleciliği, neo-emperyalizmi inşa etmede, Üçüncü Dünya ülkelerinin
topraklarını, emeğini, doğal kaynaklarını ve pazarlarını çok uluslu şirketlere
ucuza sunmada çok etkili olmuştur. Ancak bu şirket çıkarları, ABD halkının
çıkarlarını temsil etmemektedir. Halk, devasa askeri bütçeleri karşılıyor ve
işlerinin yabancı işgücü piyasalarına taşınmasına, zaten kıt olan iş ve konut
için rekabet eden binlerce yoksul göçmenin akınına ve imparatorluğun yol açtığı
diğer maliyetlere katlanıyor.[4]
Dahası,
Küba, Libya, Vietnam ve Kuzey Kore gibi devrimci hükümetler, bu ülkeyle ticaret
yapmaya ve barışçıl ilişkiler sürdürmeye istekliydiler ve hâlâ da öyleler. Bu
ülkeler, ABD’nin veya halkının ulusal güvenliğini tehdit etmiyorlar, ancak
küresel kapitalizmin denizaşırı çıkarlarını tehdit ediyorlar. Sayılarının
artmasına izin verilirse, toprak, emek, sermaye ve doğal kaynakları kolektivist
yollarla kullanan, insanları kârın önüne koyan alternatif bir sosyalist sisteme
sahip ülkeler, sonunda küresel kapitalizmi baltalayacaktır.
3.
“ABD’nin, demokratik kalkınma yoluna girmiş, devrimcilerin ve teröristlerin
tehdit ettiği ülkelerin istikrarını güvence altına alma konusunda ahlaki bir
yükümlülüğü vardır.” Aslında, ABD müdahalelerinin çoğu, yozlaşmış ve kendi
çıkarlarını gözeten oligarklar ve anti-demokratik militaristler (ABD destekli
göstermelik seçimlerin avantajıyla veya avantajı olmadan iktidara gelenler)
adına yapılmaktadır. Üçüncü Dünya oligarkları, sıklıkla ABD’nin seçkin
üniversitelerinde eğitim görüyorlar veya polis şefleri ve askeri subayları gibi
CIA’den para alıyorlar. Bunların büyük bölümü, ABD’nin kontrgerilla faaliyetleriyle
alakalı kurumlarında işkence ve suikast eğitimi alıyor.[5]
4.
“Temel toplumsal değişim, devrimci kargaşa yerine ulusların yerleşik düzeni
içinde barışçıl bir şekilde sürdürülmelidir.” ABD’li siyasetçiler, yoksul
ülkelerde kitlesel yoksulluğu ortadan kaldırmayı desteklediklerini, toplumsal
devrimin övgüye değer hedeflerine değil, şiddet içeren yöntemlerine karşı
olduklarını savunuyorlar. Dönüşümlerin kademeli ve barışçıl bir şekilde,
tercihen özel yatırım ve serbest piyasanın iyi niyetli işleyişi yoluyla
gerçekleştirilmesi gerektiğini söylüyorlar. Aslında, şirket yatırımları,
piyasaları önceden ele geçirerek ve yerel ekonomiyi yabancı sermayenin kâr elde
etmeyle alakalı ihtiyaçlarına uyacak şekilde yeniden yapılandırır, böylelikle,
reformu teşvik etmek yerine ona mani olur. Uluslararası finans kapitalin Üçüncü
Dünya halklarının yaşam şanslarını iyileştirmekle hiçbir ilgisi yoktur. Genel
olarak Batı’nın yatırımları, Üçüncü Dünya’da arttıkça, sıradan köylülerin ve
işçilerin yaşam koşulları giderek daha da ümitsiz bir hal almıştır.
Kimin
Şiddeti?
Dünyanın
dört bir yanındaki insanlar, daha fazla şirket yatırımına ihtiyaç duymuyor. Bilâkis,
kendi toplumsal ihtiyaçlarını karşılamak için topraklarını, emeklerini, doğal
kaynaklarını ve pazarlarını geri alma fırsatına ihtiyaç duyuyorlar. Böylesine
devrimci bir gelişme, toplumsal değişime karşı şiddetli direnişleri barışçıl
dönüşümü düşünmeyi imkânsız kılan serbest piyasa savunucularından şiddetli bir
muhalefeti davet ediyor.
ABD
gibi, sınırlı kapsamlı reformların devrim olmadan gerçekleştirildiği ülkelerde
bile, uygulanan “barışçıl” yöntemlere, neredeyse tamamı polisin ve güvenlik
güçlerinin tatbik ettiği yoğun şiddeti ve döktüğü kanı da içeren halk mücadelelerini
ve karışıklıkları gerekli kılmıştır.
Bu
son nokta, devrimci şiddetin etiği hakkındaki tartışmalarda pek dile getirilen
bir husus değil. “Devrimci şiddet” kavramının kendisi, biraz yanlış bir şekilde
tanımlanmıştır, çünkü şiddetin çoğu, reform için mücadele edenlerden değil,
reformu engellemeye çalışanlardan gelir. Ezilenlerin şiddet içeren isyanlarına
odaklanarak, iktidardaki oligarkların statükoyu korumak için kullandığı, barışçıl
gösterilere yönelik silahlı saldırılar, toplu tutuklamalar, işkence, muhalif
örgütlerin yok edilmesi, muhalif yayınların bastırılması, ölüm mangalarının gerçekleştirdikleri
suikastlar, köylerin tamamen yok edilmesi gibi çok daha büyük baskıcı güç ve
şiddeti gözden kaçırıyoruz.
Çoğu
toplumsal devrim, barışçıl bir şekilde başlar. Neden başka türlü olsun ki?
Hareketlilik ve ateş gücü bakımından her türlü avantaja sahip zalim güçlere
karşı ölümcül bir mücadeleye girmektense, kim toplanıp gösteri yapmayı tercih
etmez? Rusya, Çin, Vietnam ve El Salvador’daki devrimlerin hepsi başta
barışçıldı. Köylüler ve işçiler şiddet içermeyen eylemler gerçekleştirdiler,
ancak yetkililerden şiddetli bir baskıyla karşılaştılar. İktidardaki oligarklar,
barışçıl protesto ve reform imkânını halka vermezler. Geri adım atmayan,
oligarkların baskıcı öfkesinden kendilerini savunmaya çalışan muhalifler ise “şiddet
yanlısı devrimciler” ve “teröristler” olarak adlandırılırlar.
Dünyanın
servetinin büyük bir kısmını kontrol eden yerel ve uluslararası elitler için
toplumsal devrim, nefret edilecek bir şeydir. Devrimin barışçıl veya şiddetli
olması, onlar için pek önem taşımaz. Kârlı birikimlerine göz koyan, sınıfsal
ayrıcalıklarını tehdit eden barışçıl reformlar, devrimin dayattığı toplumsal
ayaklanma kadar kabul edilemeyecek olgulardır.
Halkın
yaşam koşullarını iyileştiren reformlar, bize inandırıldığı kadar maddi açıdan
imkânsız veya sermaye kaynaklarına bağımlı değildir. Bir sağlık kliniği inşa
etmek veya gıdayı karneye bağlamak, toprağın yeniden dağıtımı, okuryazarlık, iş
ve konut programları yürütmek, çok da gizemli işler değildir. Bunlar özünde,
siyasi irade ve halk sınıfının gücünün seferber edilmesiyle birlikte, her türden
devletin imkân ve becerileri kapsamında ifa edilecek görevlerdir.
Hindistan’da,
halk örgütlerinin ve kitle hareketlerinin son kırk yılda siyasi-ekonomik
baskıya karşı önemli zaferler kazandığı, Üçüncü Dünya’nın çoğunda bulunandan
önemli ölçüde daha iyi bir toplumsal kalkınma düzeyine ulaştığı, tüm bunların
dış yatırım olmadan başarıldığı Kerala eyaletini ele alalım. Kerala’da kitlesel
okuryazarlık, Hindistan’ın geri kalanından daha düşük doğum ve ölüm oranları,
daha iyi kamu sağlık hizmetleri, daha az çocuk işçi, (kamu tarafından sübvanse
edilen gıda karneleme sistemi sayesinde) daha yüksek beslenme seviyeleri,
kadınlar için daha aydınlatıcı yasal destek ve eğitim programları, çalışanlar,
yoksullar ve fiziksel engelliler için bazı sosyal güvenlik korumaları bulunuyor.
Ayrıca, Kerala halkı, karmaşık ve sömürücü bir tarım ilişkileri sistemini
kökten değiştirdi ve kast baskısının korkunç biçimlerine karşı önemli zaferler elde
etti.
Kerala’nın
özel bir zenginlik kaynağına sahip olmamasına rağmen, onlarca yıldır süregelen
komünist örgütlenme ve siyasi mücadele, çok sayıda insana ulaşarak, eyaletin
demokrasisine hayat verdi. Hintli akademisyen V. K. Ramaçandran (Monthly
Review, 5/95) şöyle diyor: “Hükümetin liderliğinde nispeten kısa süre
hareket etmiş olmasına karşın [...] Kerala halkının temel yasama gündemini
belirleyen Komünist Parti’dir.” Bu demek değil ki Kerala’da birçok insan, kabul
edilemez yoksulluk koşullarında yaşamıyor. Gene de, düşük gelir seviyesi ve
sınırlı kaynaklara rağmen, demokratik hükümetin müdahalesiyle ve kitlesel
eylemliliğin desteğiyle önemli başarılara ulaşıldı. Bu başarılar, tam sefalet
koşulları ile mütevazı desteklerle yaşama arasındaki farkı ortaya koyuyorlar.
Birçok
Üçüncü Dünya ülkesi, Kerala’daki komünistler gibi, özverili ve yetenekli halk
örgütleri kurar, ancak bunlar, genellikle baskıcı devlet güçleri tarafından yok
edilirler. Kerala’da, halkın ayaklanması ve katkısı, demokratik açılımların
sunduğu avantajlardan yararlandı, böylece demokrasi özünde daha da toplumsallaştı.
Toplumsal iyileşme için gereken şey, IMF kredileri veya şirket yatırımları
değil, siyasi örgütlenme, demokratik fırsat ve ABD destekli devlet
terörizminden kurtuluştur.
ABD’nin
dış yardım programları, emperyalist politikanın Üçüncü Dünya ülkelerinde sosyal
reform olarak nasıl maskelendiğine dair başka bir örnek sunuyor. Yardım
programlarının amacı, toplumsal iyileşmeyi sağlamak değildir. En iyi ihtimalle,
sınırlı etkiye sahip parça parça projeleri finanse ederler. Daha çok yerel
pazarları baltalamak, küçük çiftçileri topraklarından kopartmak, dış
yatırımcıların ihtiyaç duydukları ulaşım imkânlarını ve büroları inşa etmek,
bir ülkenin borcunu ve ekonomik bağımlılığını artırmak, ayrıca ülke ekonomisini
çokuluslu şirketlerin nüfuzuna daha fazla açmak için kullanılırlar.
Bir
Avuç Azınlık İçin İşleyen Serbest Piyasa
Üçüncü
Dünya devrimcileri, istikrarın düşmanları olarak damgalanıyorlar. “İstikrar”sa
ayrıcalıklı toplumsal ilişkilerin sağlam köklere sahip olduğu toplum için
kullanılan bir şifre. Halk güçleri, ayrıcalığa ve zenginliğe karşı harekete
geçtiklerinde, “istikrarsızlığa” yol açıyorlar. “İstikrarsızlık”, ABD’li
siyasetçilerin dilinde ve ABD’deki şirket medyasında çalışan, bu siyasetçilere
sadakatle bağlı isimlerin tanıtım yazılarında istenmeyen durum olarak tarif
edilen bir maraz.
Burada
aldatıcı bir durum söz konusu. ABD’nin barışçıl, şiddet içermeyen değişime olan
bağlılığı gibi görünen şey, aslında adaletsiz, demokratik olmayan küresel
kapitalizmin şiddet içeren savunmasına olan bağlılıktır. ABD’deki ulusal
güvenlik devleti, sosyal reformu desteklemek için değil, ona karşı, “istikrar”,
“terörle mücadele”, “demokrasi” ve son zamanlarda dürüstçe bir yaklaşımla dile
getirdileri “serbest piyasa” adına baskı ve şiddet kullanmaktadır.
Soğuk
Savaş’ın ilk yıllarında Dışişleri Bakanlığı bünyesinde çalışan politika
planlama personeline başkanlık ettiği dönemde ünlü yazar George Kennan, uluslar
içinde ve arasındaki toplumsal eşitsizliğe kafa yoran insanların reel-politikle
tanımlı zihniyetlerinin acımasızlığını dile döken bir isimdi. Kennan,
yoksullaşmış bir dünyayla karşı karşıya olan zengin bir ABD’nin “diğergamlık ve
dünyanın hayrını düşünmenin maliyetini” karşılayamayacağını, onun “insan
hakları, eğitim seviyesinin yükseltilmesi, demokratikleşme gibi belirsiz ve
gerçek dışı hedefler hakkında konuşmayı bırakması gerektiğini” söylüyor, “idealist
sloganlarla elimizi kolumuzu ne kadar az bağlarsak o kadar hayırlı olur”
diyordu (PPS23, U.S. State Department, Şubat 1948). Latin Amerika’daki ABD
büyükelçileri için düzenlenen bir brifingde konuşan Kennan, şu türden
tavsiyelerde bulunuyordu:
“Nihai cevap tatsız
olabilir, ancak yereldeki yönetimin uygulayacağı polis baskısı konusunda hiçbir
tereddüt yaşamamalıyız. Bunda utanılacak bir şey yok çünkü zaten komünistler
özünde haindir. [...] Komünistlerin nüfuz ettiği, hoşgörülü ve gevşek bir
liberal hükümettense, güçlü [yani baskıcı] bir rejimin iktidarda olması daha hayırlıdır.”
1949
tarihli bir Dışişleri Bakanlığı istihbarat raporunda Kennan, komünistlerin “hükümetin
halkın refahından doğrudan sorumlu olduğuna inanan insanlar” olduğunu yazmıştı.
Bu nedenle, demokratikleşme ve insan hakları gibi inceliklere aldırmadan,
onlarla sert bir şekilde ilgilenilmesi gerekiyordu.
Bize,
ABD’nin diğer halklara olan taahhütlerinden geri adım atamayacağı ve dünya
lideri olarak devam etmesi gerektiği, dünyanın geri kalanının bizden bunu beklediği
söyleniyor. Oysa dünyada sıradan insanlar, ABD’nin dünya lideri olmasını hiçbir
zaman istemediler. Tam tersine, genellikle ABD’nin evine dönmesini, onları
kendi işleriyle baş başa bırakmasını istiyorlar. Bunun nedeni, ABD’nin
taahhütlerinin diğer ülkelerin sıradan insanlarına değil, Batılı yatırımcılara
en çok uyum sağlayan ayrıcalıklı gerici gruplara yönelik olmasıdır. Kennan’ın
açıklamaları da bunu gösteriyor. ABD’de müesses nizam, dünyanın dört bir
yanındaki yoksul halkların refahını artırmakla değil, ister Kızıllar olsun
ister olmasın, sıradan insanlarla ittifak kuran herkesi mağlup etmekle ilgileniyor.
Önemli
kusurları olsa da ABD’nin desteklediği Üçüncü Dünya yöneticilerinin,
komünistlerin ve devrimci totaliterlerin getirdiği istibdat rejiminden daha iyi
olduğunu söyleyemez miyiz? Harvard Üniversitesi’nden Samuel P. Huntington gibi
ABD müdahaleciliğinin akademik savunucuları böyle düşünüyorlar: “Belirli bir şer
güç ne kadar kötü olursa olsun, daha kötüsü her zaman mümkündür ve genellikle
muhtemeldir” diyen Huntington, Pinochet yönetiminde Şili’de, ırk ayrımcısı
yönetim döneminde Güney Afrika’da yürürlükte olan cani rejimlerin ehven-i şer
olduğunu söylüyor.[6]
Bu
noktada, Jean Kirkpatrick’in, o kadar da acımasız olmadığı söylenen kademeli
değişime izin veren “iyi huylu” otoriter sağcı hükümetlerle herkesi baskı
altına alan korkunç totaliter solcu hükümetler arasında yaptığı ayrımı
hatırlamak gerekiyor. Aslnda ayrım çizgisini şuradan çekmek gerekiyor: sağcı
hükümet, dünyayı güçlendirilmiş hiyerarşiler ve dünyanın zengin sınıfları için
güvenli tutarak, serbest piyasanın mevcut ayrıcalıklı düzenini korur. Buna
karşılık, solcu “totaliterler”se, sömürücü mülkiyet ilişkilerini ortadan
kaldırmak ve daha eşitlikçi bir ekonomik sistem yaratmak isterler. Yoksulları
zenginlere tercih etmeleri, onları zenginlerin gözünde bu kadar iğrenç kılan asıl
meseledir.
ABD’li
liderler, tek parti yönetimi ve devrimci değişimin zorla uygulanması gibi toplumsal
devrimci hükümetlerin bazı özelliklerinden rahatsız olduklarını söylüyorlar. Ancak,
hükümet sağcıysa, yani Türkiye, Zaire, Guatemala, Endonezya gibi onlarca ülkede
(ki bunlara, Çin gibi serbest piyasa yolunda ilerleyen komünist ülkeleri de dâhil
edebiliriz) görüldüğü üzere, şirket yatırımlarına dostane yaklaşıyorsa, tek
partili otokrasi kabul görüyor. Panama ve Irak’ı işgal ederek bu ülkelere ölüm
ve yıkım getiren, dünyanın en büyük şiddet kaynağı olan ABD askeri
imparatorluğuna başkanlık eden Başkan George Bush’un Haziran 1990’da Washington
ziyaretinde devrimci lider Nelson Mandela’ya şiddetsizliğin erdemleri hakkında
ders verdiği, hatta Martin Luther King Jr.’dan alıntı yaptığı o unutulmaz anı
hatırlayabiliriz. Bush’un gözünde Mandela’nın gerçek suçu, Güney Afrika’daki
şiddet içeren baskıcı bir ırk ayrımcısı rejime karşı silahlı mücadeleye girişen
devrimci bir hareketin parçası olmasıydı. Bush’un seçici algılama yeteneği,
yalnızca adaletsiz bir statükoya karşı hareket edenleri kınayan, onu korumak
için şiddet kullananları ise kınamayan baskın bir ideolojinin sorgulanmamış
cüretkârlığına sahipti. Oysa ABD başkanı, kendi hükümetinin şiddetsizlik
politikasını benimsemesini sağlasa, dünyanın dört bir yanındaki insanlar epey
rahatlardı. Aslında başkanın böyle bir şeyi yapabilmesi mümkün değildi.
Devrim
Yapma Özgürlüğü
ABD’li
siyasi-ekonomik liderler devrimci reformları istemeyebilirler, ancak devrimci
toplumlarda yaşayan çoğu insan, bu reformları eski rejimlere tercih ediyor,
savunmaya değer buluyor. Küba’daki Domuzlar Körfezi’nin işgal edilmesine
yönelik girişim, “yetersiz hava desteği” sebebiyle değil, Küba halkının
hükümetlerinin arkasında kenetlenip işgalcileri geri püskürtmesi sayesinde bir
fiyaskoya dönüştü.
Başka
bir “esir halk” olarak Kuzey Vietnamlılar da yetmişlerin başlarında benzer
şekilde hareket etti. ABD’nin ülkelerine karşı yürüttüğü hava saldırılarının yol
açtığı ağır yıkım ve aksaklıkları “Hanoi’nin halkın boynuna geçirdiği boyunduruğu”
kırmak için altın bir fırsat olarak görmek yerine, büyük fedakârlıklar pahasına,
kuşatma altındaki hükümetlerini desteklemeye devam ettiler. Güney Vietnam’da
ise Ulusal Kurtuluş Cephesi, büyük ölçüde kırsal kesimdeki ve şehirlerdeki
insanların desteği sayesinde, tedarik ve pusu kurma konusunda taktiksel
fırsatlardan yararlandı.
Bazı
isimler, Vietnam savaşı süresince, insanların neden komünist devrimcilerin
yanında yer aldıklarına dair, kendilerinden beklenmeyecek açıklamalar yaptılar.
ABD Büyükelçisi Henry Cabot Lodge, “Küçük adam için bir şeyler yapan, onu
yükselten tek kişiler komünistler oldu” itirafında bulunuyordu (New York
Times, 27 Şubat 1966). Benzer bir şekilde, resmi çizginin sadık
savunucularından biri olan köşe yazarı James Reston, şaşırtıcı bir açıklıkla,
şunları yazdı: “Hatta Başbakan Ky [Güney Vietnam’ın ABD destekli diktatörü]
bugün bana, komünistlerin halkın sosyal adalet ve bağımsız bir yaşam
özlemlerine kendi hükümetinden daha yakın olduğunu söyledi” (New York Times,
1 Eylül 1965). Lodge ve Reston’ın dile getirmediği şey ise, “sıradan insan” ve “halkın
sosyal adalet özlemlerinin” ABD liderlerinin bastırmaya çalıştığı şeyler olduğu
gerçeğiydi.
Bazı
insanlar, solcu tek partili devrimler hakkında iyi bir söz söyleyen herkesin
anti-demokratik veya “Stalinist” duygular beslemesi gerektiği sonucuna varıyor.
Ancak sosyal devrimleri alkışlamak, siyasi özgürlüğe karşı çıkmak anlamına
gelmez. Devrimci hükümetler, halkları için somut alternatifler oluşturdukları
ölçüde, insan için seçenekleri ve özgürlük imkânlarını çoğaltırlar.
Soyut
olarak özgürlük diye bir şey yoktur. Açık bir dille ve putkırıcı bir yaklaşımla
dile konuşma özgürlüğü, siyasi muhalefeti örgütleme özgürlüğü, eğitim alma ve
geçimini sağlama fırsatı özgürlüğü, dilediği gibi ibadet etme veya hiç ibadet
etmeme özgürlüğü, sağlıklı koşullarda yaşama özgürlüğü, çeşitli sosyal
yardımlardan yararlanma özgürlüğü gibi başlıklardan söz edilebilir. Özgürlük
olarak adlandırılan şeylerin çoğu, sosyal bir bağlam dâhilinde tanımlıdır.
Devrimci
hükümetler, önceki rejimlerde hiç var olmayan özgürlükleri yok etmeden, halkın bir
dizi özgürlüğünün kapsamını genişletirler. Ulusun kendi kaderini tayin etme
hakkı, ekonomik iyileşme, sağlık ve insan yaşamının korunması, etnik, ataerkil
ve sınıfsal baskının en berbat biçimlerinin ortadan kalkması için gerekli
koşulları oluştururlar. Ataerkil baskıya gelince, doksanlardaki karşı devrimci
baskıdan önce devrimci Afganistan ve Güney Yemen’deki kadınların durumuna veya
1959 devriminden sonra Küba’daki durumun öncesine kıyasla ne kadar iyileştiğine
bakılabilir.
ABD'li
siyasetçiler, devrimcilerin herhangi bir yerde elde edecekleri bir zaferin
dünyadaki özgürlüğü azaltacağını söylüyorlar. Bu iddia yanlıştır. Çin Devrimi
demokrasiyi ezmedi; o baskıcı feodal rejimde ezilecek bir demokrasi yoktu. Küba
Devrimi özgürlüğü yok etmedi; halkından nefret eden, ABD destekli bir polis
devletini yok etti. Cezayir Devrimi, ulusal özgürlükleri ortadan kaldırmadı;
Fransız sömürgeciliği altında zaten çok az özgürlük vardı. Vietnamlı
devrimciler, bireysel hakları ortadan kaldırmadılar; Bao Dai, Diem ve Ky’nin
ABD destekli kukla hükümetleri altında bu tür haklar zaten mevcut değildi.
Devrimler,
mülk sahibi sınıfın ve diğer ayrıcalıklı kesimlerin çıkarlarının özgürlüklerini,
insan ve çevre açısından yol açtıkları maliyetleri dikkate almadan özel olarak
yatırım yapma özgürlüğü, işçilere açlık sınırında ücret öderken aşırı zenginlik
içinde yaşama özgürlüğü, devleti ayrıcalıklı bir zümrenin hizmetinde özel bir
kurum olarak görme özgürlüğü, çocuk işçi ve çocuk fahişe çalıştırma özgürlüğü,
kadınları mal gibi görme özgürlüğünü vs. tabii ki sınırlandırırlar.
Bugün
ABD’deki politik çevrelerde kimse, onlarca sağcı uydu devletinde yaşanan siyasi
ve ekonomik baskıdan endişe duymuyor. Devrime tanıklık etmiş uluslara Batı’nın
siyasi demokrasisini taşımak isteyenler, serbest piyasa otokrasileriyle pek
ilgilenmiyorlar. Bu otokrasilerde zaman zaman istemeye istemeye atılan, siyasi
demokrasiye yönelik adımlar, ancak halk baskısı ve isyanı yoluyla, demokratik
yönetimin varlıklı sınıfın çıkarlarına önemli ölçüde zarar vermeyeceği
yönündeki örtük anlayışla birlikte atılıyorlar.
Acının
Ölçüsü Ne?
Devrimin
yol açacağı acı, sunacağı kazanca değer mi? Maliyet-fayda muhasebesi, toplumsal
geçişlere uygulandığında karmaşık bir hal alır. Peki ama devrimin şiddetini,
ondan önceki şiddetle karşılaştırmayı neden hiç düşünmüyoruz?
Robert
Heilbroner, “Tarihsel zaferlerin bedelinin nasıl ölçüldüğünü bilmiyorum ama tarihin
kaydının yanlış tutulduğunu biliyorum” diyordu. Eski rejimlerin karakteristik
özelliği olan ekonomik sömürü ve siyasi baskının birleşimiyle yok edilen
nesillerin çetelesini tutmuyoruz: Dünün Yangtze vadisindeki sel ve kıtlığın
talihsiz kurbanlarına, eski Şanghay’ın arka sokaklarında ölü bulunan çocuk
fahişelere, Rusya’nın buz kesmiş bozkırlarında soğuk ve açlıktan perişan olan
köylülere bakmıyoruz.
Peki
ya bugün? Latin Amerika’da ABD’nin eğittiği işkencecilerin kurbanı olan
binlerce isimsiz insanın, kontrgerilla güçlerince yakılan yüzlerce köyün,
atalarından kalma topraklarından sürülen, kalıcı olarak bodur bırakılan,
yetersiz beslenen bir hayata mahkûm edilen milyonların, gecekondu
mahallelerinin ve toplama kamplarının umutsuz sefaleti ve kalabalığı içinde
ölen milyonlarca insanın çetelesini kimse tutmuyor. Onların acıları
kaydedilmiyor. Devrim, adalet dağıtırken, eski oligarklara ve zalimlere hesap
sorarken ya da kendi adına kimi baskılara ve aşırılıklara imza atarken nedense
o acılar terazinin bir kefesine konulmuyor.
Dünyanın
dört bir yanında çoğu altı ve yedi yaşında olan on milyonlarca çocuğun, Sanayi
Devrimi’nin en korkunç günlerini anımsatan koşullarda, yeterli ışığın
bulunmadığı, havalandırılmayan atölyelerde haftada yetmiş saat çalışmaya
zorlanmasının acısını nasıl ölçebiliriz? Küresel kapitalizme kayıtsız şartsız
yetki bahşeden, çok uluslu serbest ticaret anlaşması olarak Genel Gümrük
Tarifeleri ve Ticaret Anlaşması (GATT), sömürülen, istismar edilen, aşırı
çalıştırılan ve düşük ücret alan çocuklar için hiçbir koruma sunmuyor. GATT
müzakereleri sırasında, Üçüncü Dünya ülkelerinin liderleri, çocuk işçiliğine
herhangi bir kısıtlama getirilmesi önerisine el birliğiyle karşı çıktılar. Çocukların
her zaman kendi kültürlerinde çalıştığını, bu geleneksel uygulamalara saygı
duyulması gerektiğini savundular. “Çocuk işçiliğini yasaklamak, serbest
piyasayı sınırlayacak ve bir çocuğun genellikle tek gelir kaynağı olduğu yoksul
aileler üzerinde ciddi zorluklara yol açacak” dediler.
Çocukların
çiftliklerdeki işlere yardım etmesi, (aşırı çalıştırılmadıkları ve okula
gitmelerine izin verildiği) uzun süredir devam eden bir uygulama olarak kabul
edilse bile, “onları günde 14 saat boyunca bir fabrikanın içine hapsetme”
uygulamasının başka bir şey olduğunu görmek gerekiyor. Dahası çocuklar, “yetişkin
işçiler, çıkartılıp yerine sonsuza dek sömürülebilen ve zengin fabrika sahiplerine
büyük kârlar elde etme fırsatı sunan çocukların alınması sebebiyle bu çocuklar
evde ücretle çalışan tek aile ferdi” (Anna Quindlen, New York Times, 23
Kasım 1994).
1959’da
ABD destekli sağcı Batista diktatörlüğünün devrilmesinden hemen sonra Küba’yı
gezen Mike Faulkner, “her yanda dinmek, eksilmek bilmeyen bir yoksulluk”la
karşılaştığını söylüyordu. Köylüler, asgari düzeyde hijyen koşullarından yoksun
derme çatma barakalarda yaşıyorlardı. Yetersiz beslenen çocuklar toprakta yalınayak
dolaşıyor, “Üçüncü Dünya’da yaygın olan parazit salgınının çilesini
çekiyorlardı.” Neredeyse hiç doktor ve okul yoktu. Yılın büyük bir bölümünde,
yalnızca mevsimlik şeker hasadı üzerinden geçinme imkânı bulan aileler açlık
koşullarında yaşıyorlardı (Monthly Review, 3/96). Devrim öncesi Küba’da
insanları mağdur eden bu koşulları, devrimden sonra gelen ve çok daha geniş
çapta duyurulan baskıyla teraziye nasıl vurabiliriz? Castro’ya bağlı
komünistler, önceki rejimin yüzlerce polis suikastçısını ve işkencecisini idam
etmiş, üst sınıfa mensup zenginleri sürgüne göndermiş, radikal reformlara karşı
çıkanları susturmuştu.
Bugün
Küba bambaşka bir yer. Tüm hatalarına ve baskılara rağmen, Küba Devrimi, Üçüncü
Dünya’nın çoğunda ve Birinci Dünya’nın birçok yerinde bulunmayan hijyen seviyesini,
çok sayıda okulu ve sağlık kliniğini, iş imkânlarını, konutu ve sosyal
hizmetleri halkına sunmayı bildi. 1960’tan 1991 yılına gelindiğinde Küba’da bebeklerde
ölüm oranı 1000’de 60’tan 1000’de 9,7’ye geriledi, yaşam beklentisi aynı
dönemde 50’den 75’e yükseldi. İyileştirilmiş yaşam standartları ve halk sağlığı
programları sayesinde çiçek hastalığı, sıtma, tüberküloz, tifo, çocuk felci gibi
birçok hastalığın kökü kurutuldu.[7] Küba, ABD’den daha yüksek bir okuryazarlık
seviyesine ve gelişmiş sanayi ülkeleriyle kıyaslanabilecek bir yaşam
beklentisine sahip ülke haline geldi (NACLA Report on the Americas,
Eylül/Ekim 1995). Kübalıların yanı sıra diğer halklar da bu imkânlardan ve
gelişmelerden istifade ettiler. Fidel Castro’nun aktardığı biçimiyle:
“Küba devrimi, onlarca
Üçüncü Dünya ülkesine tek kuruş almadan öğretmenler, doktorlar ve işçiler
gönderdi. Sömürgeciliğe, ırk ayrımcılığına ve faşizme karşı kendi kanını döktü.
[...] Bir ara ülkede Üçüncü Dünya’dan gelip burslu eğitim gören öğrenci sayısı
25.000’ti. Hâlâ Afrika ve diğer ülkelerden birçok burslu öğrencimiz var.
Ayrıca, ülkemiz Çernobil faciasının kurbanı olan 13.000 çocuğu tedavi etti. Bu
sayı, diğer tüm ülkelerin tedavi ettiği çocuk sayısından katbekat fazla.
Bu tür gerçeklerden hiç
bahsetmiyorlar, bu yüzden bizi abluka altına alıyorlar. Gelişmiş ülkeler de dâhil
olmak üzere, dünyadaki tüm ülkeler arasında kişi başına en çok öğretmen düşen
ülke olduğumuzu kimse söylemiyor. Kişi başına en çok doktora sahip ülkeyiz [her
214 kişiye bir doktor düşüyor]. Kişi başına en çok sanat eğitmenine sahip ülkeyiz.
Kişi başına en çok spor eğitmenine sahip ülkeyiz. Bu da ne kadar çaba
harcandığı konusunda bir fikir veriyor. Küba’da ortalama yaşam süresi 75 yıldan
fazla.
Küba, bu abluka belasıyla
neden uğraşıyor? Çünkü başka hiçbir ülke, kendi halkı için onun kadar bir şey yapmış
değil. Bunun sebebi, Küba’nın temsil ettiği fikirlere duyulan nefrettir.” (Monthly
Review, 6/95).
Küresel
kapitalistlerin gözünde Küba’nın günahı “demokrasi eksikliği” değildir. Üçüncü
Dünya’daki kapitalist rejimlerin çoğu, çok daha baskıcıdır. Küba’nın gerçek
günahı, küresel kapitalist sisteme alternatif bir düzen, şirketlerin mülklerini
kamu mülkiyetine devreden, kapitalist yatırımcıları bir sınıfsal varlık olarak
ortadan kaldıran, insanları kârın, ulusal bağımsızlığı da IMF köleliğinin önüne
koyan eşitlikçi bir sosyo-ekonomik düzen geliştirmeye çalışmasıdır.
Bu
nedenle, Miras Vakfı gibi muhafazakâr bir düşünce kuruluşu, Küba’yı Laos, Irak
ve Kuzey Kore ile birlikte, en düşük “ekonomik özgürlük” seviyesine sahip
ülkeler arasında değerlendirdi. Yüksek ekonomik özgürlük seviyesine sahip
ülkeler, işletmelerden çok az vergi alan, hatta hiç almayan, düzenlemeleri
devre dışı bırakan, ücretleri korumayan, fiyatları kontrol etmeyen, çevreyi
koruyacak önlemleri almayan, yoksullara yardım etmeyen ülkeler. Muhafazakârların
ve zenginlerin asıl derdi, ekonomik özgürlüktür. İnsan ve çevre ile ilgili
maliyetleri göz ardı ederek, çok büyük miktarlarda parayı kullanarak daha da
büyük miktarlarda para biriktirme özgürlüğünü istiyorlar.
Kitlesel
üretim, servetleri elitleri kayıracak şekilde dağıtan düzende azınlığın daha
fazla zenginliğe, çoğunluğun ise daha büyük yoksulluğa sahip olmasına yol açar.
Dolayısıyla, iki yüzyıl boyunca inanılmaz bir boyuta ulaşan teknolojik gelişme
ve benzeri görülmemiş ekonomik büyümelerin ardından, kapitalist dünyada
yoksulluk içinde yaşayan insan sayısı, diğer tüm demografik gruplardan daha
hızlı artmıştır. Dünyada gecekondu nüfusu, toplam küresel nüfustan çok daha
yüksek bir oranda büyümüştür. Sanayi verimliliğindeki inanılmaz büyümeye,
giderek artan umutsuzluk, sefalet ve baskı eşlik etmiştir. Kısacası, büyük
servet yoğunlaşmaları ile yaygın yoksulluk arasında nedensel bir bağlantı
vardır. Biri çıkıp, bir dahaki sefere ekonomik özgürlük ve verimliliğin serbest
piyasayı müjdelediğini vaaz ettiğinde, “kimin yararına ve kimin hilafına” sorusunu
sormamız gerekiyor.
Devrim
girdabında heder olan elitler için endişe duyanlar, ekonomik gericilik
tarafından yok edilen yüz milyonlarca insanı da akıllarında tutmalılar. Eğer
tüm isyanlar, bugün ve sonsuza dek başarıyla bastırılırsa, serbest piyasa
otokrasisinin insanlığa karşı şiddeti, her zamankinden daha dizginsiz bir
şekilde artacaktır. Bugün yaşadığımız tam da budur. Bu anlamda, demokrasi,
sosyal adalet ve gezegenimizin hayatta kalması konusunda gerçekten endişe duyan
insanlar olarak biz, halk devrimlerine karşı çıkmak yerine onları desteklemek
zorundayız.
Michael Parenti
[Kaynak:
Blackshirts & Reds: Rational Fascism & the Overthrow of Communism,
City Lights Books, 1997, s. 23-40.]
Dipnotlar:
[1] Leon Wolf, Little Brown Brother (New York: Oxford University Press,
1960).
[2]
Mark Lane, Plausible Denial (New York: Thunder’s Mouth Press, 1991), s. 79.
[3]
ABD öncülüğünde hareket eden Birleşmiş Milletler’in ekonomik yaptırımları
sonrası, 1991 yılında Bush yönetiminin Irak’a karşı yürüttüğü savaşta 200.000
insan öldü. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün Çocuklar Ölüyor
(1996) başlıklı çalışmasına göre, savaşın sona erdiği günden itibaren Irak’ta 576.000
çocuk açlık ve hastalıktan öldü, on binlercesi beş yıl boyunca uygulanan
yaptırımlar sebebiyle oluşan hastalıklar ve eksikliklerin çilesini çekti.
[4]
Bu ve bununla bağlantılı konularla ilgili tartışma için şu kitabıma
bakılabilir: Against Empire (San Fransisko: City Lights Books, 1995), 4.
Bölüm.
[5]
ABD’nin eğittiği işkenceciler ve suikastçılarla ilgili olarak bkz.: Washington
Post, 21 Eylül 1996.
[6]
American Political Science Review, Sayı 82, Mart 1988, s. 5. Aynı
açıklamasında Huntington, CIA’in Güney Afrika’da desteklediği, Inkatha Özgürlük
Partisi başkanı Mangosutho Buthelezi’yi “Bugün dikkate alınması gereken
demokrat bir reformcu” olarak tarif ediyor. Oysa aynı Buthelezi, Afrika Ulusal
Kongresi’ni destekleyen binlerce insanın öldürülmesinde ırk ayrımcısı devletin
askeri ve polisiyle işbirliği yapmış bir isimdi. Kendisin hükümetin en verimli
suikastçısı olarak tarif eden, ırk ayrımcısı devlet adına birçok suç işleyen Albay
Eugene de Kock, verdiği ifadede, ırk ayrımcılığı karşıtı demokrat güçlere
yönelik “topyekûn kıyım” yapılmasını öngören strateji için Buthelezi’nin
örgütüne silah, araç ve eğitim verdiğini söyledi (AP report, San Francisco
Chronicle, 18 Eylül 1996). Buthelezi’nin Huntington’ın seveceği türden biri
olduğuna hiç şüphe yok.
[7]
Theodore MacDonald, Hippocrates in Havana: Cuba’s Health Care System (1995).