Giriş
Genellikle
alışkanlık, inkâr ve kendini kandırmanın üzerini örttüğü gündelik hayata ait
gerçeklerimiz, derin bir istikrarsızlık anında görünür hale geliyor. Ortadoğu’da
ABD önderliğinde yürütülen savaş da bu türden bir an.
Bu
savaş, Arap dünyasında sıradanlaşmış politik hayatın ahlaken kınanması gereken
niteliğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. En çarpıcı olanı ise Batı’nın,
Arapların çoğunlukta oldukları ülkeleri özerk toplumlar değil, kontrol
nesneleri ve “Arap Öteki”nin üretildiği yerler olarak ele almaya devam etmesidir.
Bu
“Arap Öteki”, sadece söylemsel bir icat değil. Yaygın ve maddi tahakküm
altyapıları aracılığıyla ırksal hiyerarşiyi dayatan, ırka dayalı özel bir
istisnailik biçimi. İşte bu bağlamda burada, hem günümüz Ortadoğu’sunu anlamak
için gerekli temel bakış açısı hem de yarınları, ekonomileri, toplumları,
kültürleri ve politikaları Batı’nın ve daha da özelde ABD’nin dayattığı
hedeflere göre şekillenen, boyun eğdirilmiş Arap tebaasını üreten bir yönetim
altyapısı olarak “Arap İnsanat Bahçesi” kavramına başvuruyoruz.
Batı
için Arap halkları, devletleri ve toplumları, ABD-Avrupa’nın politika ve kaynak
temini ile ilgili çıkarlarına tabi kılınmış, kontrollü bir operasyon alanı
içinde kalmalıdır. Arap İnsanat Bahçesi, Arapları ve Müslümanları tek bir ırkçı
sömürü, istismar ve tahakküm çerçevesine yerleştirir. Irkçılık ve tahakküm
birbirinden ayrılamaz olduğundan, Batı’nın “Arap Öteki”ye ilişkin temsilleri,
salt söylem düzeyinde kalmaz.
Irkçılık
ve tahakküm, Ortadoğu’da onlarca yıl boyunca inşa edilen çok katmanlı yapılar, zayıflamış
ve bağımlı devletler, etkisizleştirilmiş kurumlar, politikadan arındırılmış
bilgi biçimleri, bölge halklarının nasıl yönetileceklerine, kendilerini nasıl
anlayacaklarına dair görüşü şekillendiren yabancı kaynaklı kültürel oluşumlar aracılığıyla
somutlaşır.
Bu
anlayış üzerinden, Profesör Ali Kadri’nin The Cordon Sanitaire [“Güvenlik
Kordonu”] ismini taşıyan, bölgenin ekonomik yapılarını ele alan çalışması, Ortadoğu’nun
aslında tek bir yasayla yönetildiğini söyler: sanayisizleştirme, cebren geriletme,
petrol ve hammadde tedarikçisi olarak dünya ekonomisine entegrasyon. Bu
ekonomik düzenin kurucu unsuru olan, bölgede buna karşılık gelen bir politik
kuraldan da söz edebiliriz: Arap İnsanat Bahçesi’ne ve onu yeniden üreten
yapılara zorunlu bağlılık.
Arap
İnsanat Bahçesi, birçok açıdan günümüz Ortadoğu’sunun şekillenmesinde önemli
bir rol oynamaktadır. Bu bahçe, bilhassa Arapların çoğunlukta olduğu ülkelerin politik
gidişatını şekillendirmek ve ABD çıkarlarının, giderek artan bir şekilde
Siyonizmin, bölgenin günlük hayatındaki varlığını normalleştirmek için
tasarlanmış, ulusötesi bir yönetim ve güç yapılanmasına denk düşer. Batı’nın
gücüyle tasarlayıp güçlendirdiği bu yapı, Batı destekli iktidar grupları eliyle
ülke içinde mevzi kazanmaktadır. Özünde Arap İnsanat Bahçesi, Arap dünyasının politik,
ekonomik, askeri, kültürel ve toplumsal hayatını yöneten, disipline eden ve
yönlendiren hegemonik ve diktatöryel bir düzeni ifade eder.
Arap
İnsanat Bahçesi’ndeki şiddet, birbiriyle ilişkili iki şekilde işler.
1.
ABD’nin emperyalist gücünü dayatmak ve normalleştirmek, bölgede yeni devletler,
kurumlar ve müdahale biçimleri de dâhil olmak üzere, yeni bir politik gerçeklik
inşa etmek için kullanılmaktadır.
2.
Toplumdaki konumlarını cebir, baskı ve güç kullanarak koruyan Batı destekli
Arap yönetici elitleri tarafından uygulanmaktadır.
Şiddet,
Ortadoğu’da uzun zamandır politik dönüşümün temel itici gücüdür. Savaşlar, sıklıkla
belirleyici dönüm noktalarıdır. Örneğin, 1973 savaşı, petrodolar sistemi
aracılığıyla ABD egemenliğindeki yeni bir ekonomik düzenin kurulmasını
kolaylaştırdı. 1991 Körfez Savaşı, Arap çoğunluklu toplumlarda giderek daha rahatsız
edici müdahale biçimlerini meşrulaştırarak, bu rejime bir katman daha ekledi.
Irak,
2003 yılında ABD ve İngiltere öncülüğündeki savaşın ülkeyi toplumsal ve politik
yeniden yapılanma için bir laboratuvara dönüştürmesiyle bu sürecin en açık
örneği oldu. Arap toplumlarının iç işlerine doğrudan müdahale normalleştikten
sonra, ABD ve Avrupa’nın Arapların hayatını yeniden şekillendirmeyi amaçlayan
programları neredeyse hiç kesintiye uğramadan devam etti.
Sömürge
yönetiminden resmen bağımsızlığını kazandığından beri Arap devletleri,
kurumları ve iktidar sistemleri, temel açılardan esasen reformdan geçmemişlerdir.
Bağımsızlık sonrası dönem, Araplara yeni yarınlar sunmaya çalışmış olsa da, bu
gidişat, Batı destekli savaşlar, politik destekçilere ve diktatörlüklere çıkılan
arka, işgal altındaki Filistin’de yerleşimci sömürgeciliğinin silahlandırılması
ve Arap özerkliğini ciddi şekilde baltalayan çıkar savaşları yoluyla defalarca
ve şiddetle sekteye uğratılmıştır. Bugün bile, devlet kurumları ve yönetim
uygulamaları, hem tarihsel olarak oluşturulmuş sömürgeci gidişatlar, hem de
yerel politika ve toplumun günlük işlerinde saldırgan varlığını normalleştiren
sömürgeci mevcut durum tarafından şekillendirilmektedir. Bu anlamda Ortadoğu,
Batı tarafından işgal edilmeye, politik, askeri, ekonomik, hatta kültürel
gidişatını belirleyen bölge çapındaki altyapılar tarafından yönetilmeye devam
etmektedir. Bağımsızlık sonrası dönemde elde edilen tüm politik ve kültürel
kazanımlar, sistematik olarak ortadan kaldırılmış, bunların yerine, bölgeye
Batı tarafından tasarlanmış bir gelecek dayatılmıştır.
Sömürgeci
bir kurgu olarak Arap İnsanat Bahçesi, yalnızca askeri ve politik
düzenlemelerden değil, ekonomi, finans, eğitim, üniversiteler, medya ve kamu
söylemi gibi her şeyi yöneten kurumsal teşekkülerden de oluşmaktadır. Arapların
davranış kalıplarını yapılandırmak ve Arap dünyasındaki bireylerin kendilerini
nasıl örgütlediklerini, birbirleriyle nasıl ilişki kurduklarını, hem
geçmişlerini hem de geleceklerini nasıl yorumladıklarını belirlemek üzere
tasarlanmıştır. Bilgiyi o düzenler, eğitimi o şekillendirir, dili ve düşünceyi o
besler, Ortadoğu’daki Arapları yöneten kurumlar ve güç yapıları da dâhil olmak
üzere, toplum genelinde eylemleri o disipline eder.
Arap
İnsanat Bahçesi, aslında bir kafestir. Hem devletin yürüdüğü yolları hem de
bireysel eylemliliği şekillendirmeye çalışarak, politik eylemin, özlemin ve öze
dair anlayışın hangi türüne izin verileceği konusunda sınırları tayin eder.
Üretken mühendisliğe yöneliktir: Arapları kendi imajına göre şekillendirirken,
yalnızca dar ve kontrollü manevra biçimlerine izin verir. Kafeslerin içinde
bile hareket vardır, ancak bu hareket izin verilenlerin sınırları tarafından
yapılandırılır. Bu, Arap siyasi elitlerinin, modern devletin sembolleri ve
ritüelleriyle birlikte, dışa dönük performanslardan ibaret olsalar bile,
egemenlik görünümünü koruma biçiminde görülebilir. Bazı Batı onaylı
devletlerde, hükümet iyileştirmesi olarak kutlanan şey, gerçek politik özerklik
veya kalkınma dönüşümünden ziyade, teknokratik verimlilik ve hizmet sunumuyla
sınırlıdır. Bu, özellikle Arap Körfezi’nde görünen bir olgudur, ancak aynı
mantık, bölgenin geneline teşmil edilmiştir. Batı dostu devletlere, yalnızca
işlevselmiş ve kendi kaderini tayin hakkına sahipmiş gibi görünme imkânı
sunulur. Gerçekte, dış politikaları ve iç politikalarının büyük bir kısmı,
bölgeyi ortaklaşa sahiplenen ABD ve Avrupa’nın gücünü yatıştırmaktan ibarettir.
Bu anlamda,
Arap İnsanat Bahçesi, özerk olmayan devletler, dolayısıyla, özerk olmayan
Araplar üretmek üzere tasarlanmıştır. Halklarını, refahlarının ve
geleceklerinin Batı çıkarlarına hizmet etmekle tanımlı olduğuna inandırır.
Mısır ve Arap Körfezi’ndeki muktedir elitler, bu mantığın açık örneklerini
sunmaktadır. Onların temel işlevi, halklarının Arap İnsanat Bahçesi’nin
emirlerine uymasını kalmasını sağlamaktır: toplumun her düzeyinde politikadan
arındıran halklar, sıkı kontrol altındaki politik sistemlere tabidirler, kendi
kaderlerini tayin haklarını uygulamalarına her daim mani olunur. Böylece
Arapların özgür iradesi, sıkı bir şekilde sınırlandırılır. Araplar, kendi
durgunluklarını, aşağılanmalarını ve uzun vadeli bozulmalarını yeniden üreten
bir sistemin çarkları haline gelirler.
Resmi
siyaset alanında, gerçek rekabet, ya tümüyle yasaklanmıştır ya da Arap İnsanat Bahçesi’ne
en etkili şekilde hizmet edip onu güçlendirebilecek kişinin girdiği bir yarışa
indirgenmiştir. Dönüştürücü politika, radikal değişim ve kolektif özgürleşme
projeleri yasaklanmış ve şiddetle engellenmiştir. Arap İnsanat Bahçesi,
vatandaş yetiştirmek için tasarlanmamıştır, insan onuruna yönelik de değildir. Hayata
dair hedefleri, giderek bölgenin ve birbirlerinin kolektif çıkarlarından kopma,
özel tatmin, anlık tüketim ve bireysel kaçışa yönelme etrafında şekillenen, politikadan
arındırılmış varlıklar üretir. Bu durum, genellikle yalnızca neoliberalizme
atfedilmiştir, ancak aynı zamanda Arap İnsanat Bahçesi ile ilişkili belirli güç
yapılanmalarının doğrudan bir sonucudur.
“Terörle mücadele” denilen süreç, yabancı güçlerin öncülüğündeki işgaller ve Batı yanlısı diktatörlüklere verilen sürekli destek, Arap dünyasını ciddi şekilde geriye götürmüş, onu Batı’nın gücünün boyun eğmiş bir tezahürüne dönüştürmüştür.
2003 sonrası Irak, bunun en çarpıcı örneklerinden birini
sunmaktadır. Savaş, modern tarihte bir devletin tanık olduğu en kapsamlı yeniden
yapılanma programlarından biriyle birlikte gerçekleşti. İlgili program, güçlü
ve egemen bir devlet kurmak değil, kasıtlı olarak zayıf bir bağımlı düzen
oluşturmak için tasarlanmıştı. Ardından gelen askeri işgal, ulusal politikayı parçaladı,
bağımsız devlet olmanın temelini yok etti,ve Irak halkı hilafına olacak şekilde,
içte rekabet eden güç merkezlerini kurumsallaştırdı. Politik ve ekonomik
egemenlik sistematik olarak baltalandı. Petrol kaynakları, ABD-Avrupa ve diğer
yabancı şirketlere devredilirken, Irak’ın petrol gelirleri dış kontrole tabi
kaldı. O zamandan beri Irak, giderek Körfez tarzı bir rantçı düzene indirgendi.
Bu düzen, onur kazandıran bir ekonominin inşasını terk ederek, sadece petrol
zenginliğinin transferini yönetmeye odaklandı.
Batı’nın
gücüne hizmet etmek ve onu pekiştirmek, yalnızca Arap İnsanat Bahçesi’nin bir
sonucu değil. Bu, Arap devletlerinin kendileri tarafından aktif olarak üretilen
ve kurumsal olarak ödüllendirilen bir durumdur. Bu süreçler, yaşamın her
alanında sessizliği, oto-sansürü ve politik teslimiyeti normalleştirir. İnsan
hakları, ifade özgürlüğü, protesto, politik örgütlenme ve toplumsal seferberlik
kısıtlanır, bunlar suç haline getirilir veya tümüyle engellenir.
Arap
İnsanat Bahçesi, bakıcılarına ve destekçilerine de cömert davranıyor. Irak’ta,
Arap Körfezi’nde ve bölgenin diğer yerlerinde Batı’nın çıkarlarını en etkili
şekilde somutlaştırabilen, ilerletebilen ve yeniden üretebilenleri
ödüllendiriyor. Batı’nın gücüne ne kadar sadakatle hizmet edilirse, ödül de o
kadar büyük oluyor. Tersine, ABD ve Avrupa’nın kendilerine meydan okuyan halklara
ve devletlere karşı uyguladığı yaptırımlar, aşağılama, küçük düşürme ve zorla
teslim olma araçları olarak işlev görüyor. Bunların amacı, İnsanat Bahçesi’nin
mantığına boyun eğmeyi zorunlu kılmak.
Bu
anlamda, İran’ın ABD emperyalizmine, onu benzer bir aşağılama ve boyun eğdirme
rejimine zorlama girişimlerine karşı sergilediği direniş, Arap dünyasının büyük
bir bölümünde normalleşmiş olan durumun kabulüne yönelik bir reddiye olarak
görülmeli.
Bu
bağlamda, Arap dünyasının giderek toplumun her alanına yerleşmiş, nihayetinde
Arap İnsanat Bahçesi’ne hizmet etmeye odaklanmış, ister yerel iktidar grupları
adına ister doğrudan Batı çıkarları için çalışan aracıların,
kolaylaştırıcıların, komisyoncuların ve arabulucuların diyarı haline gelmesi,
hiç de şaşırtıcı değil. Bu tür figürlere gösterilen cömertlik, Arapların kendi
kaderini tayin hakkı pahasına gerçekleşiyor, Arap toplumlarının sömürülmesine
ve alternatif geleceklerin engellenmesine dayanıyor. Kaynakları tüketiyor,
kolektif kapasiteleri zayıflatıyor, gerçekten özerk yolların ortaya çıkmasını
engelliyor. İktidarda kalmak için Batı’nın çıkarlarına hizmet eden iktidar
gruplarının devlet düzeyinde tüm halkları sömürmesi, sistemin bir çarpıtılması
değil, amaçlanan sonuçlarından biridir. Bu nedenle, büyük halklar, baskı, zulüm
ve şiddete maruz kalıyor, Arap İnsanat Bahçesi’nin hayatın her alanına
tecavüzüne karşı en ufak bir direniş belirtisi açığa çıktığında, bunlar hızla
bastırılıyor.
Sonuçta
ABD-Avrupa ve Siyonistlerin dayattığı Arap İnsanat Bahçesi, politikadan
arındırılmış, sadece paranın gösterisinin tüketicisi ve hayranı haline
getirilmiş Araplar üretmeyi amaçlıyor. Bu sistemde kendini tatmin etmenin tuhaf
biçimlerine rastlamak olağanlaştı. Bu tuhaflık, muktedir elitler ve kontrol
ettikleri kurumların aktif olarak destekledikleri aydın karşıtlığı ve politikadan
arındırma yoluyla yetiştirilen toplumsal ürünlerin bir yansıması. “Dubai modeli”,
Arap İnsanat Bahçesi’nin Arap Körfezi’nde, 2003 sonrası Irak’ta, daha geniş
anlamda politik özden, tarihsel bilinçten ve kolektif haysiyetten arındırılmış
bir hayat ideali olarak teşvik ettiği bu tüketimci varoluşun özellikle keskin
bir ifadesidir.
Kesintisiz
Krizler ve İstikrarsız Bir Hegemonya
Arap
İnsanat Bahçesi’nde politik sistemler, iç yönetim ve iktidar, ABD çıkarları ve
Batı destekli yerel yönetici gruplar eliyle birlikte üretiliyor. Bunlar ortak
mülkiyete ait. Sorumluluklar, dış güç ve yerel yöneticiler arasında
paylaşılıyor. Körfez ülkeleri, bu konuda örnek teşkil ediyorlar, ancak Irak’ta
2003 sonrası ortaya çıkan siyasi elitler, Irak Kürdistan Bölgesi’ndekiler,
Mısır’daki askeri cunta ve bölgedeki diğer birçok yönetici oluşum da aynı
şekilde örnek teşkil ediyor. Bu gruplar, rollerini gayet iyi biliyorlar:
toplumlarının çıkarları doğrultusunda hareket eden özerk liderler olarak
yönetmek değil, dışarıdan desteklenen bir düzenin yöneticileri olarak yüz
milyonlarca insanın işlerini yönetmek.
Bu
yönetim biçimini sürdürmek için Arap İnsanat Bahçesi, yüksek düzeyde baskı ve
şiddete bağımlıdır. Görevi, 450 milyondan fazla Arap’ı itaatkâr, aşağılanmış ve
politik, kültürel ve toplumsal olarak yetersiz hale getirmektir. Ancak bu proje,
kendi içinde krizlerle maluldür.
Ortadoğu’nun
şiddet yoluyla boyun eğdirilmesi, toplumlarının yeniden yapılandırılması ve
Arapların kolektif gelişiminin engellenmesi, kaçınılmaz olarak kalıcı ve
çözülemeyen çelişkiler doğurmaktadır. Bunlar, tesadüfi sonuçlar değildir.
Yabancıların çıkarlarına hizmet etmek üzere tasarlanmış toplumsal ve politik
düzenlemelerin dayatılmasından ve bu düzenlemelerin, Arap toplumları içinde
şiddet içermeyen, organik bir şekilde veya daha doğrudan ve güçlü bir çatışma
yoluyla ifade edilen direnişinden kaynaklanmaktadır. İşte tam da bu direniş,
ABD-Avrupa hegemonyasının ne kadar kırılgan olduğunu, onu destekleyen yönetici
grupların ve yapıların ne kadar hassas hale geldiklerini ortaya koymaktadır.
Arap
İnsanat Bahçesi’nin temel özelliklerinden biri de yerel halkın hayatına ait
ihtiyaçlar ve gerçeklerle temelde alakasız olan yönetim, değer ve toplumsal
varoluş biçimlerini dayatmasıdır. Bu yabancı biçimler, bölge genelinde yabancı
tasarımlı yapılar ve çıkarların uygulanmasından ayrı düşünülemez. Ancak bugün
bu tahakkümün altyapısı, bölge halklarının artan özlemlerini giderek daha fazla
karşılayamaz hale geliyor. Altyapı, aternatif gelecekler, iyileştirilmiş kamu
hizmetleri, politik temsil ve daha anlamlı egemenlik biçimleri taleplerinin
baskısı altında çatlamaya başlıyor.
Arap
dünyasında giderek artan sayıda insan, onlarca yıldır süren acılara ve son
yıllarda Filistin’de soykırıma yol açan ABD-Avrupa destekli diktatörlüklere ve
baskı sistemlerine alternatifler oluşturulması çağrısında bulunuyor.
Bu
nedenle, Arap İnsanat Bahçesi’nin cebir ve şiddetin ötesinde, uzun vadeli bir
hegemonyaya sahip olabileceği kalıcı bir temeli yoktur. 2011’de “Arap Baharı”
olarak nitelenen süreç, bu düzenin mevcut yapısını çatlatmak ve onu ortadan
kaldırmak için yapılan önemli bir girişimdi. Ancak bu girişim, ABD-Avrupa’nın
doğrudan veya dolaylı desteğiyle, sistemin yerel yöneticileri tarafından şiddet
yoluyla bastırıldı. Irak’ta, Ekim 2019 protestoları da benzer şekilde, ABD
işgali ve yerel yararlanıcıları aracılığıyla kurulan yapıları sorguladı.
Giderek daha açık hale gelen şey, Arap İnsanat Bahçesi’ne karşı muhalefetin
tarihsel bir izolasyon içinde ortaya çıkmadığıdır. Bu muhalefet, Batı
liderliğindeki sömürü, tahakküm ve kontrol sistemlerine alternatifler sunan,
hızla değişen ve daha özerk bir küresel bağlam içinde şekillenmektedir.
Arap
dünyası, ABD-Avrupa egemenliğinin yapılarına derinden bağlı kaldığı için,
muhtemelen sömürgecilikten tümüyle kurtulacak son büyük bölge olacaktır. Ancak
bu yapılar, artık zerre çatlamaz değil. Filistin, Irak ve Lübnan direnişi, İran’ın
da benzer kontrol mimarilerine zorla dâhil edilmesine karşı direnişiyle
birlikte, bölgedeki Arap İnsanat Bahçesi’nin parçalanmasına katkıda bulunuyor.
Burada söz konusu olan, sadece mevcut devlet sınırları içindeki politik çekişme
değil, uzun zamandır Arapların hayatını yöneten bir egemenlik düzeninin tümüyle
ortadan kaldırılmasıdır.
Arap
Kamuoyundaki Söylemin Kontrol Edilmesi
Arap
İnsanat Bahçesi’nin temel işlevlerinden biri de Ortadoğu genelinde kamuoyundaki
söylemin kontrolüdür. Dünyanın diğer bölgelerinin çoğundan daha fazla olarak,
Arap dünyası ve halkları, özellikle onlar için tasarlanmış, dikkatlice
yönetilen bir konuşma, anlatı ve medya kontrol rejimine tabidir. İster devlet kurumları,
ister medya kuruluşları, isterse de Arap ülkelerindeki doğrudan ABD-Avrupa
müdahalesi yoluyla olsun, söylem noktalarının oluşturulması, politikanın ve
tarihin çerçevelenmesi ve kabul edilebilir düşünce ufuklarının daha geniş bir
şekilde belirlenmesi, Arap İnsanat Bahçesi’nin sürdürülmesi için elzemdir.
Arap
dünyasının temel çıkarlarını doğrudan ilgilendiren sorular sistematik olarak
kenara itiliyor, özünden arındırılıyor veya önemsiz ve sonuçsuz hale
getiriliyor. Bu, ekonomik egemenlik, ABD’nin bölgedeki emperyalist çıkarları,
Arap tarihi ve Arapların kendi gelecekleri gibi konuları içeriyor. Bu nedenle,
Irak gibi ülkelerde, ülkenin petrol sektörünün neden ABD-Avrupa şirketlerinin
egemenliği altına girdiklerine dair ciddi bir kamuoyu tartışmasının olmaması
şaşırtıcı değil. Bu durum, 2003’teki ABD işgaliyle pekişti. Irak’ta ABD
tarafından tasarlanan devlet inşasının, ülkenin geri kalanını zayıflatmak ve
karar alma kapasitesini aşındırmak için Irak Kürdistan Bölgesi’ni nasıl
araçsallaştırdığına dair de sürekli bir tartışma yapılmadı. ABD’nin son dönemde
Irak Kürdistan Bölgesi’ni İran’a karşı silah olarak kullanma çağrıları, Batı
politikasının bölgedeki kalıcı mantığını ortaya koyuyor.
Ortadoğu’nun
kültürlü sınıfları denilen kesimler, Batı propagandasının kalıntılarını
tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyorlar. Irak gibi yerlerde, demokrasi ve
insan hakları gibi soyut idealleri öne sürerken, çevrelerinde gelişen günlük
gerçeklerle yüzleşmeyi reddediyorlar. Bölgedeki birçok akademisyen gibi, toplum
denizinin yüzeyinde oradan oraya sürükleniyorlar, politik olarak yönlerini
kaybetmişler, toplumsal açıdan da halktan kopuklar. Kendi halklarının ve komşu
toplumların çektiği acılarla yüzleşmek yerine, gerçeklerden kaçış denilen
kovuğa sığınıyorlar. Sonuç, derin bir kopukluk, kendi kendini belirleyen
ufukların aşınması ve anlamlı bir kolektif yolun kaybıyla malul, bir tür askıda
kalmışlık halidir.
Arap
İnsanat Bahçesi’nin yönettiği resmi alanlarda bağımsız ve eleştirel düşünme
kapasitesi o kadar sıkı bir şekilde kısıtlanmıştır ki, bu alandan en çok
etkilenenlerin önemli bir kısmı, en basit düşünsel-teorik sınırlarını bile
aşamaz. Bu sınırlar, örneğin Filistin direnişinin ve İran direnişinin, Arap
dünyasının resmi alanlarında üretilen her şeyden daha gelişmiş politik
özgürlük, haysiyet ve özerk hakikat üretme biçimlerini çoğu zaman
somutlaştırdığını fark etmelerini engeller. Bu nedenle, Arap dünyasında bir
üniversitede çalışan bir akademisyenden daha eleştirel zekâ sergileyen bir Arap
taksi şoförünün veya devlet tarafından yönetilen kurumlara tamamen kapalı
olmayan herhangi birinin olması şaşırtıcı olmamalıdır.
Arap
İnsanat Bahçesi, Arap çıkarlarını kendi başına tanımlama iddiasında da
bulunuyor. Örneğin, Filistin’in, halkının ve direnişinin geri kalmış, nafile
veya kendi acılarından sorumlu olduğunu ısrarla savunuyor. Bu tür görüşler,
Batı destekli Arap devletine ait söylemde yaygın olup, Filistin karşıtı
anlatılar, rutin olarak Filistinlileri Ortadoğu’daki krizlerden sorumlu
tutuyor. Arap İnsana Bahçesi’nin en derinlerine yerleşmiş olanlar da Filistin’e
karşı benzer bir düşmanlık sergiliyorlar. Bu, gerçekle yüzleşmeyi reddetmeye
dayanan, kendini inkâr eden ve nevrotik bir şekilde şartlandırılmış bir tepki.
Aslında Filistin, bir ayna işlevi görüyor. Onlara kendi boyun eğmelerini,
tarihsel yenilgilerini ve içinde bulundukları sefil politik durumu
hatırlatıyor.
Böyle
bir bakış açısının oluşması için gereken beyin yıkamanın derinliğini ve bölge
genelinde zayıf, hadım edilmiş ve politikadan arındırılmış Araplar yetiştirmek
için gereken politik-ekonomik mekanizmanın ölçeğini ancak tahayyül edebiliriz.
Bu düşünceler, soykırıma maruz kalan Arapların kendi yıkımlarından sorumlu
tutulduğu Arap İnsanat Bahçesi’nde yaygın olarak dolaşıyorlar. Filistin,
yerleşimci sömürgeciliğinin ve daha yakın zamanda İsrail yapımı ve ABD-Avrupa
destekli bir soykırımın altında kalmaya devam etmektedir. Bu, Arap İnsanat
Bahçesi’ne direnmeye cesaret eden herhangi bir Arap toplumunu bekleyen şeye
dair acımasız bir andaçtır. Bu egemenlik aynı zamanda bölgesel ve askeri olup,
Kuzey Afrika, Levant, Irak ve Arap Körfezi’ne yayılan geniş ABD-Avrupa askeri
üsleri ağında ifade bulmaktadır. Uygulamada, yabancı askeri ve politik varlık,
bölgenin ve halklarının köleleştirildiği süreci devam ettirmektedir. Ancak İran’ın
son askeri direnişi, bu gerçekleri alışılmadık bir açıklıkla ortaya koymaya
yardımcı olsa da, Arap coğrafyasındaki resmi kamusal söylem, bu gerçekler
hakkında çok az şey söylemektedir.
Arap
dünyasının kültürel ve siyasi elitlerinin bazı kesimleri de gündelik düzeyde
benzer bir kafa karışıklığıyla uğraşmaktadırlar. Bunun en açık ifadelerinden
biri de öz-aşağılamadır. Örneğin Irak’ta, toplumdan kopuk, Batı odaklı elitler,
toplumu sürekli olarak aşağılıyor, sıradan insanları kendilerine dayatılan
koşullardan sorumlu tutuyorlar. Aynı zamanda, sefaletten tek kurtuluş yolunun
Batı yaşam biçimlerini, değerlerini ve varoluş şekillerini taklit etmekte
yattığını düşünüyorlar. Bu, önemsiz bir eğilim değil. Batı’daki hayatın
kopyalanması, yerellikteki toplumu yok etme, tarihsel hafızayı silme ve
Arapların kendi dünyalarından yabancılaşmasını derinleştirme pahasına bile
olsa, Arap İnsanat Bahçesi’nin temel amaçlarından biridir.
Üniversiteler
ve Düşünce Kuruluşları
Arap
dünyasında toplumsal, kültürel ve politik mücadelenin temel alanlarından biri
de bilgi üretimidir. Ortadoğu’nun büyük bir bölümünde, Irak ve Arap Körfezi
gibi ülkelerdeki Batı taklitçisi üniversiteler, sadece eğitim vermekle kalmazlar.
Batı’nın çıkarları mevziler kazansın diye, zayıf, eğitimsiz bireyler yetiştiren
kurumlar olarak iş görürler. Mezunlar, genellikle kendi ülkelerinin tarihleri, politik
ekonomileri ve toplumsal gerçekliklerinden çok ABD-Avrupa toplumları,
kavramları ve öncelikleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olarak mezun
olurlar. Kahire, Bağdat, Şarika ve Süleymaniye’deki Amerikan tarzı
üniversitelerde veya bölgedeki devlet üniversiteleri ile özel üniversitelerde aynı
tip üretilir: bu okullar, Arap İnsanat Bahçesi’ne meydan okumaz, onu yönetmek
ve yeniden üretmekle görevli elitler yetiştirir.
Öğrenciler,
aslında kendi toplumlarından koparılıyorlar. Kendi ülkelerinin yapısal
sorunlarını anlamakla, hatta bunlarla yüzleşmekle pek ilgisi olmayan Batıcı
liberal ve politikadan arındırılmış düşünce çerçevelerini benimsemeye teşvik
ediliyorlar. Sömürgecilik, emperyalizm, sınıfsal egemenlik ve dışarıdan
dayatılan devlet teşekkülünün tarihleri bir kenara itiliyor veya analitik gücünden arındırılıyor. Çoğu
durumda, ABD emperyalizminin kendisi bile ciddi düşünsel-teorik çalışma için uygunsuz hale getiriliyor. Geriye sadece, politikayı
gerçeklikten uzaklaştıran ve tarihsel anlayışın yerini yönetim, reform, direnç
ve idarenin kısır kelime dağarcığıyla değiştiren bir eğitim kalmaktadır.
Bu
nedenle, Arap dünyasındaki üniversitelerin küresel olarak en zayıf
üniversiteler arasında yer almalarının nedenini anlamak hiç de zor değil. Bu,
tesadüfi bir başarısızlık değil. Bu, her düzeyde eğitimi ve örgün öğrenimi
dikkatle yöneten egemen elitler tarafından desteklenen Arap İnsanat Bahçesi’nin
politik bir sonucudur. Amaçları, halkın kendilerine dayatılan gerçekleri
içselleştirmesini ve bölgeye hükmetmek için kurulan ABD-Avrupa hegemonya
yapılarını veya bunlara bağımlı yerel rejimleri tehdit etmemesini sağlamaktır.
Bu nedenle, Arap dünyasındaki yüz binlerce akademisyenin bu gerçekleri yeniden
üretmeye kurumsal olarak şartlandırılması ve uyuşuk, bitkin ve düşünsel açıdan
boş akademik faaliyetin istisna olmaktan ziyade genel bir durum haline gelmesi
şaşırtıcı değildir.
Hem
devlet hem de özel Arap üniversitelerinde eleştirel düşünme yeteneğinin
aşınması, mezunların toplumlarını anlamaktan ziyade, kendi bağımlılıklarının
gelecekteki koruyucuları olarak yetiştirmeye yöneltmiştir. Çağdaş Arap
üniversitesi, artık aktif vatandaşlar veya toplumsal olarak temellenmiş,
kolektif iyileşmeye adanmış aydınlar yetiştirmeye yönelik değildir. Bu okullar,
giderek daha çok, politik olarak etkisizleştirilmiş, toplumdan kopuk ve
tarihsel sorumluluktan yoksun özneler yetiştirmeye odaklanmaktadır.
Bu
düzen içinde, Arap dünyasının başlıca sorunları rutin olarak politik olmaktan
ziyade teknik sorunlar olarak görülüyor. Bu, birçok akademisyenin enerjilerini politik
dönüşümden ziyade bilimsel uzmanlık veya idari düzenlemeler gerektiren konulara
yönlendirmeleri için uygun, ancak etkisiz bir yol sunuyor. Bu teknokratik
çerçeve, sorunları tarihsel derinliklerinden ve yapısal nedenlerinden
arındırarak, tahakküm, mülksüzleştirme, eşitsizlik ve bağımlılık sorularını
yönetim, politika tasarımı ve kurumsal verimlilik sorunları olarak yeniden ele
alıyor. Bunu yaparak, eleştirinin ufkunu daraltıyor, bu krizleri ilk etapta
ortaya çıkaran koşulların korunmasına yardımcı oluyor.
Filistin’deki
düşünsel-teorik üretimse bu gidişatla çelişiyor. Çok daha eleştirel, tarih
temelli ve politik açıdan berrak bir bilgi birikimine rastlamak için Filistinli
düşünürlere ve akademisyenlere bakmak kâfi. Filistin’de kaleme alınan yazıların,
bölgedeki diğer düşünce geleneklerine kıyasla sömürgeci egemenliği, ırkçılığı,
mülksüzleştirmeyi ve Arapların hayatına dayatılan kapsamlı sefalet koşullarını daha
fazla aydınlığa kavuşturuyor olması tesadüfi bir gelişme değil. Buna karşın
Filistin düşüncesi, Arap üniversitelerinde temel okuma materyali haline gelmek
yerine, çoğu zaman bölümlere ayrılıyor, şeytanlaştırılıyor veya susturuluyor.
Öğrenciler, sadece Filistin hakkında bilgi edinmekten değil, aynı zamanda
Filistin’i sömürgecilik ve emperyalist güç üzerine eleştirel teorizasyon alanı
olarak bilince çıkartmaktan da alıkonuluyorlar.
Arap
İnsanat Bahçesi’nin verili mantığı dâhilinde, İran’ın da Filistinliler gibi
Ortadoğu’daki sömürgeleştirilmiş kamuoyunun bir kesimince dışlanmış bir ülke
olarak görülmesi de şaşırtıcı bir durum değil. Bu, sömürgecilik tarihinde
tanıdık bir kalıp. Cezayir’de ve başka yerlerde, Batı’nın sömürgeci gücüne
maddi ve politik olarak bağlı olanlar, genellikle kurtuluş hareketlerini
engellemek, sömürücü ve ırkçı emperyalist egemenlikten kurtulmak isteyenleri
engellemek için gayret etmişlerdir. “Parya” figürünün üretimi, sistemin temel
mekanizmalarından biridir: Sömürgeleştirilenlere, imparatorlukla en doğrudan
yüzleşenlerden korkmayı, onlara güvenmemeyi ve onları reddetmeyi öğretir.
Ancak
sorun, yalnızca Arap kurumlarıyla sınırlı değil. ABD-Avrupa üniversitelerinde,
Ortadoğu hakkındaki bilgi üretimi, Batı destekli krallar, emirler, diktatörler
ve bölgesel veya küresel güvenlik meseleleri etrafında yoğunlaşırken, Arap
toplumlarının günlük maddi gerçeklikleri marjinal unsurlar derekesine
düşürülüyor. Sınıf, emperyalizm ve Batı sömürgeciliği gibi kavramlar, meşru
araştırmanın kıyısına köşesine itiliyor. Bu nedenle Batı üniversitesi, bölgenin
durumunun dışarıdan bir gözlemcisi değil, ABD-Avrupa çıkarlarıyla ve Arap İnsanat
Bahçesi’nin devamlılığıyla uyumlu bilgi biçimlerini yeniden üreten ideolojik
aygıtlarından biri.
Aynı
durum, belki de daha kaba bir şekilde, ABD-Avrupa’daki düşünce kuruluşları için
de geçerli. Bu kurumlar, Ortadoğu’nun dünyaya nasıl sunulduğunu, giderek artan
bir şekilde, Arap nüfusunun kendilerini nasıl anlamaya teşvik edildiğini
şekillendiren emperyalist yönetim mekanizmaları olarak işlev görürler.
Finansman yapıları önemlidir. İster bölgenin bağımlılığını sürdürmede doğrudan
stratejik çıkarları olan Batı hükümetlerince isterse özelleştirme, kaynak
sömürüsü ve neoliberal yeniden yapılanmadan kâr elde eden uluslararası
şirketlerce finanse edilsinler, düşünce kuruluşları, emperyalist düzenin
yeniden üretilmesi sürecinin ayrılmaz parçalarıdırlar.
Ortadoğu’daki
düşünce kuruluşları ve Batı’nın politika kültürünün yereldeki taklitleri, bu
paradigmadan nadiren uzaklaşırlar. Egemenliği, bağımlılığı, politik ekonomiyi
veya tahakkümün maddi temelini sorgulamak yerine, mevcut düzeni
normalleştirirler. Emperyalizm, ya görmezden gelinir ya da analiz düzeyinde
önemsiz kabul edilir. “Güvenlik”, “aşırıcılık”, “yönetişim” ve “istikrar”,
tercih edilen kelime dağarcığı haline gelir, Batılı karar vericilere, Arap
İnsanat Bahçesi’ni pekiştirmeye ve ona tehdit olarak algılanan her türlü gücü
etkisiz hale getirmeye yardımcı olacak şekilde politika çerçeveleri sunar.
Batılı
düşünce kuruluşlarının ve bölgedeki taklitlerinin, Ortadoğu hakkında gerçek
bilgi üretiminin yerini alması, kasıtlı atılmış bir adımın sonucudur. Özellikle
Irak ve Arap Körfezi’nde eleştirel düşüncenin yerine kontrollü cehaleti ikame
etmişler, Araplara kendi boyunlarındaki boyundurukların
dilini konuşmayı öğretmişlerdir. Sosyal medyada politik influencer’ların
yükselişi, kapsamlı zemine sahip bu düzenin en son ifadesidir: analizin yerini
gösteri, düşünsel-teorik emeğin yerini performans almış, tahakküm yorum
ambalajına sarılmıştır.
Arap
İnsanat Bahçesi’ne Karşı Direniş
Bölge
genelinde Batı destekli savaşlar ve müdahaleler, Arap devletlerinin politik
ekonomilerini, ABD-Avrupa’nın çıkarlarını yerellikteki toplumlarda pekiştirecek
ve güçlendirecek şekilde yeniden yapılandırmaya yönelik olmuştur. Bu proje,
sadece askeri şiddet ve yıkımı değil, aynı zamanda kurumların, sınıfların ve
elitlerin kasıtlı olarak yeniden şekillendirilmesini de içermiştir. Devlet
yapıları zayıflatılmış, politik olarak bağımlı hale getirilmiş, özerk
kapasitelerinden arındırılmış, yeni yönetimsel, mesleki ve toplumsal tabakalar
ise harici egemenliğe hizmet etmek ve kaynak çıkarımını kolaylaştırmak için
yetiştirilmiştir.
Ortadoğu’nun
büyük bir bölümünde, bu düzene direnenler, rutin olarak “terörist”, “gerici”
veya “kalkınmanın önündeki engeller” olarak yaftalanmaktadır. Resmi devlet
anlatılarında ve elitlerin dilinde, İslam ve İslami uygulamalar, genellikle
modası geçmiş, siyaseten şüpheli veya gerici olarak tasvir edilir. Bu eğilim,
bazı Arap Körfez devletlerinin ve büyük bölgesel başkentlerdeki Batı destekli
elitlerin toplumsal ve politik davranışlarında görülebilir.
Arap
İnsanat Bahçesi’nin kullandığı mekanizmaya yönelik her türden itiraz, sapkın,
mantıksız veya tehlikeli olarak nitelendirilir. Ancak bu söylem, son derece seçmecidir.
Başka bağlamlarda, Körfez devletleri ve Batılı güçler, stratejik amaçlarına
hizmet ettiği ve geniş egemenlik mimarisini güçlendirdiği durumlarda, siyaseten
onaylanmış İslami silahlı grupları kolaylıkla desteklemiştir. Suriye’deki son
olaylar, bunu bir kez daha göstermiştir.
İran’ın
Batı’nın emellerine boyun eğmeyi reddetmesi, itaatkâr, özerk olmayan Arap
rejimleriyle elitlerinin zayıflığını ve politik acizliğini ortaya koymaktadır.
Emperyalizme,
sömürgeci tahakküme ve soykırıma karşı direniş boşuna değildir. Bu,
ABD-Siyonist hegemonyasının dayattığı koşulların ötesinde, onurumuzu,
egemenliğimizi ve kolektif geleceğimizi şekillendirme hakkımızı geri kazanma
mücadelesidir.
Bu
anlamda, Filistin, Lübnan, Yemen, Irak ve İran’daki direniş hareketleri,
bölgeyi ABD-Avrupa tahakkümünün yapılarından kurtarmayı amaçlayan daha geniş
bir sömürge karşıtı mücadelenin parçası olarak anlaşılmalıdır.
İran’ın
ABD ve Siyonist savaşa karşı direnişi, bölge için belirleyici bir dönüm noktası
olabilir. Direnilen şey, sadece askeri bir saldırı değil, daha büyük bir
boyunduruk altına alma projesidir. Birçok Arap rejimi, bu tür projelere anlamlı
bir şekilde karşı çıkmayı çoktan bırakmış, bunun yerine, politik bağımlılığa ve
stratejik uyuma kendilerini alıştırmıştır.
İran’a
karşı savaş başarılı olursa, İran’ın çok ötesinde sonuçlara yol açacaktır. Arap
ülkelerinin Batı’nın çıkarlarına olan bağımlılığını derinleştirecek, Arap İnsanat
Bahçesi’nin yapısını güçlendirecek, bölgeyi kaynaklarından, özerkliğinden ve
değişim için politik kapasitesinden daha da fazla mahrum bırakacaktır.
İran’a
karşı yürütülmekte olan yıpratma savaşı, hem emperyalist gücün niteliğini hem
de bölgenin büyük bir bölümünün içinde var olmaya zorlandığı zillet halini
ortaya koyan, birbiriyle bağlantılı gerçekleri gözler önüne seriyor. Ancak aynı
zamanda politik bir hesaplaşmaya da işaret ediyor. Eğer İran ve bölgedeki
kurtuluş hareketleri, bu tahakküm projelerine direnmeyi başarırlarsa, bölgeyi “Ortadoğu”
ifadesinin dayandığı sömürgeci mantıktan uzaklaştırıp, Batı Asya’ya dair yeni
politik tahayyüle taşıyabilirler. Bu, sadece coğrafya veya terminoloji meselesi
değil. Bu, bölgenin kendini nasıl anladığı ve Arap İnsanat Bahçesi’nde
hapsolmaya devam edip etmeyeceği veya onu yıkmaya başlayıp başlamayacağı
konusunda verilen bir mücadeledir.
Filistin’deki
soykırım göz ardı edilemez, unutulamaz ve affedilemez.
Dr. Mehiyar Kâzım Saidi
25 Mart 2026
Kaynak

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder