Pages

03 Nisan 2026

Arap İnsanat Bahçesi


Giriş

Genellikle alışkanlık, inkâr ve kendini kandırmanın üzerini örttüğü gündelik hayata ait gerçeklerimiz, derin bir istikrarsızlık anında görünür hale geliyor. Ortadoğu’da ABD önderliğinde yürütülen savaş da bu türden bir an.

Bu savaş, Arap dünyasında sıradanlaşmış politik hayatın ahlaken kınanması gereken niteliğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. En çarpıcı olanı ise Batı’nın, Arapların çoğunlukta oldukları ülkeleri özerk toplumlar değil, kontrol nesneleri ve “Arap Öteki”nin üretildiği yerler olarak ele almaya devam etmesidir.

Bu “Arap Öteki”, sadece söylemsel bir icat değil. Yaygın ve maddi tahakküm altyapıları aracılığıyla ırksal hiyerarşiyi dayatan, ırka dayalı özel bir istisnailik biçimi. İşte bu bağlamda burada, hem günümüz Ortadoğu’sunu anlamak için gerekli temel bakış açısı hem de yarınları, ekonomileri, toplumları, kültürleri ve politikaları Batı’nın ve daha da özelde ABD’nin dayattığı hedeflere göre şekillenen, boyun eğdirilmiş Arap tebaasını üreten bir yönetim altyapısı olarak “Arap İnsanat Bahçesi” kavramına başvuruyoruz.

Batı için Arap halkları, devletleri ve toplumları, ABD-Avrupa’nın politika ve kaynak temini ile ilgili çıkarlarına tabi kılınmış, kontrollü bir operasyon alanı içinde kalmalıdır. Arap İnsanat Bahçesi, Arapları ve Müslümanları tek bir ırkçı sömürü, istismar ve tahakküm çerçevesine yerleştirir. Irkçılık ve tahakküm birbirinden ayrılamaz olduğundan, Batı’nın “Arap Öteki”ye ilişkin temsilleri, salt söylem düzeyinde kalmaz.

Irkçılık ve tahakküm, Ortadoğu’da onlarca yıl boyunca inşa edilen çok katmanlı yapılar, zayıflamış ve bağımlı devletler, etkisizleştirilmiş kurumlar, politikadan arındırılmış bilgi biçimleri, bölge halklarının nasıl yönetileceklerine, kendilerini nasıl anlayacaklarına dair görüşü şekillendiren yabancı kaynaklı kültürel oluşumlar aracılığıyla somutlaşır.

Bu anlayış üzerinden, Profesör Ali Kadri’nin The Cordon Sanitaire [“Güvenlik Kordonu”] ismini taşıyan, bölgenin ekonomik yapılarını ele alan çalışması, Ortadoğu’nun aslında tek bir yasayla yönetildiğini söyler: sanayisizleştirme, cebren geriletme, petrol ve hammadde tedarikçisi olarak dünya ekonomisine entegrasyon. Bu ekonomik düzenin kurucu unsuru olan, bölgede buna karşılık gelen bir politik kuraldan da söz edebiliriz: Arap İnsanat Bahçesi’ne ve onu yeniden üreten yapılara zorunlu bağlılık.

Arap İnsanat Bahçesi, birçok açıdan günümüz Ortadoğu’sunun şekillenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu bahçe, bilhassa Arapların çoğunlukta olduğu ülkelerin politik gidişatını şekillendirmek ve ABD çıkarlarının, giderek artan bir şekilde Siyonizmin, bölgenin günlük hayatındaki varlığını normalleştirmek için tasarlanmış, ulusötesi bir yönetim ve güç yapılanmasına denk düşer. Batı’nın gücüyle tasarlayıp güçlendirdiği bu yapı, Batı destekli iktidar grupları eliyle ülke içinde mevzi kazanmaktadır. Özünde Arap İnsanat Bahçesi, Arap dünyasının politik, ekonomik, askeri, kültürel ve toplumsal hayatını yöneten, disipline eden ve yönlendiren hegemonik ve diktatöryel bir düzeni ifade eder.

Arap İnsanat Bahçesi’ndeki şiddet, birbiriyle ilişkili iki şekilde işler.

1. ABD’nin emperyalist gücünü dayatmak ve normalleştirmek, bölgede yeni devletler, kurumlar ve müdahale biçimleri de dâhil olmak üzere, yeni bir politik gerçeklik inşa etmek için kullanılmaktadır.

2. Toplumdaki konumlarını cebir, baskı ve güç kullanarak koruyan Batı destekli Arap yönetici elitleri tarafından uygulanmaktadır.

Şiddet, Ortadoğu’da uzun zamandır politik dönüşümün temel itici gücüdür. Savaşlar, sıklıkla belirleyici dönüm noktalarıdır. Örneğin, 1973 savaşı, petrodolar sistemi aracılığıyla ABD egemenliğindeki yeni bir ekonomik düzenin kurulmasını kolaylaştırdı. 1991 Körfez Savaşı, Arap çoğunluklu toplumlarda giderek daha rahatsız edici müdahale biçimlerini meşrulaştırarak, bu rejime bir katman daha ekledi.

Irak, 2003 yılında ABD ve İngiltere öncülüğündeki savaşın ülkeyi toplumsal ve politik yeniden yapılanma için bir laboratuvara dönüştürmesiyle bu sürecin en açık örneği oldu. Arap toplumlarının iç işlerine doğrudan müdahale normalleştikten sonra, ABD ve Avrupa’nın Arapların hayatını yeniden şekillendirmeyi amaçlayan programları neredeyse hiç kesintiye uğramadan devam etti.

Sömürge yönetiminden resmen bağımsızlığını kazandığından beri Arap devletleri, kurumları ve iktidar sistemleri, temel açılardan esasen reformdan geçmemişlerdir. Bağımsızlık sonrası dönem, Araplara yeni yarınlar sunmaya çalışmış olsa da, bu gidişat, Batı destekli savaşlar, politik destekçilere ve diktatörlüklere çıkılan arka, işgal altındaki Filistin’de yerleşimci sömürgeciliğinin silahlandırılması ve Arap özerkliğini ciddi şekilde baltalayan çıkar savaşları yoluyla defalarca ve şiddetle sekteye uğratılmıştır. Bugün bile, devlet kurumları ve yönetim uygulamaları, hem tarihsel olarak oluşturulmuş sömürgeci gidişatlar, hem de yerel politika ve toplumun günlük işlerinde saldırgan varlığını normalleştiren sömürgeci mevcut durum tarafından şekillendirilmektedir. Bu anlamda Ortadoğu, Batı tarafından işgal edilmeye, politik, askeri, ekonomik, hatta kültürel gidişatını belirleyen bölge çapındaki altyapılar tarafından yönetilmeye devam etmektedir. Bağımsızlık sonrası dönemde elde edilen tüm politik ve kültürel kazanımlar, sistematik olarak ortadan kaldırılmış, bunların yerine, bölgeye Batı tarafından tasarlanmış bir gelecek dayatılmıştır.

Sömürgeci bir kurgu olarak Arap İnsanat Bahçesi, yalnızca askeri ve politik düzenlemelerden değil, ekonomi, finans, eğitim, üniversiteler, medya ve kamu söylemi gibi her şeyi yöneten kurumsal teşekkülerden de oluşmaktadır. Arapların davranış kalıplarını yapılandırmak ve Arap dünyasındaki bireylerin kendilerini nasıl örgütlediklerini, birbirleriyle nasıl ilişki kurduklarını, hem geçmişlerini hem de geleceklerini nasıl yorumladıklarını belirlemek üzere tasarlanmıştır. Bilgiyi o düzenler, eğitimi o şekillendirir, dili ve düşünceyi o besler, Ortadoğu’daki Arapları yöneten kurumlar ve güç yapıları da dâhil olmak üzere, toplum genelinde eylemleri o disipline eder.

Arap İnsanat Bahçesi, aslında bir kafestir. Hem devletin yürüdüğü yolları hem de bireysel eylemliliği şekillendirmeye çalışarak, politik eylemin, özlemin ve öze dair anlayışın hangi türüne izin verileceği konusunda sınırları tayin eder. Üretken mühendisliğe yöneliktir: Arapları kendi imajına göre şekillendirirken, yalnızca dar ve kontrollü manevra biçimlerine izin verir. Kafeslerin içinde bile hareket vardır, ancak bu hareket izin verilenlerin sınırları tarafından yapılandırılır. Bu, Arap siyasi elitlerinin, modern devletin sembolleri ve ritüelleriyle birlikte, dışa dönük performanslardan ibaret olsalar bile, egemenlik görünümünü koruma biçiminde görülebilir. Bazı Batı onaylı devletlerde, hükümet iyileştirmesi olarak kutlanan şey, gerçek politik özerklik veya kalkınma dönüşümünden ziyade, teknokratik verimlilik ve hizmet sunumuyla sınırlıdır. Bu, özellikle Arap Körfezi’nde görünen bir olgudur, ancak aynı mantık, bölgenin geneline teşmil edilmiştir. Batı dostu devletlere, yalnızca işlevselmiş ve kendi kaderini tayin hakkına sahipmiş gibi görünme imkânı sunulur. Gerçekte, dış politikaları ve iç politikalarının büyük bir kısmı, bölgeyi ortaklaşa sahiplenen ABD ve Avrupa’nın gücünü yatıştırmaktan ibarettir.

Bu anlamda, Arap İnsanat Bahçesi, özerk olmayan devletler, dolayısıyla, özerk olmayan Araplar üretmek üzere tasarlanmıştır. Halklarını, refahlarının ve geleceklerinin Batı çıkarlarına hizmet etmekle tanımlı olduğuna inandırır. Mısır ve Arap Körfezi’ndeki muktedir elitler, bu mantığın açık örneklerini sunmaktadır. Onların temel işlevi, halklarının Arap İnsanat Bahçesi’nin emirlerine uymasını kalmasını sağlamaktır: toplumun her düzeyinde politikadan arındıran halklar, sıkı kontrol altındaki politik sistemlere tabidirler, kendi kaderlerini tayin haklarını uygulamalarına her daim mani olunur. Böylece Arapların özgür iradesi, sıkı bir şekilde sınırlandırılır. Araplar, kendi durgunluklarını, aşağılanmalarını ve uzun vadeli bozulmalarını yeniden üreten bir sistemin çarkları haline gelirler.

Resmi siyaset alanında, gerçek rekabet, ya tümüyle yasaklanmıştır ya da Arap İnsanat Bahçesi’ne en etkili şekilde hizmet edip onu güçlendirebilecek kişinin girdiği bir yarışa indirgenmiştir. Dönüştürücü politika, radikal değişim ve kolektif özgürleşme projeleri yasaklanmış ve şiddetle engellenmiştir. Arap İnsanat Bahçesi, vatandaş yetiştirmek için tasarlanmamıştır, insan onuruna yönelik de değildir. Hayata dair hedefleri, giderek bölgenin ve birbirlerinin kolektif çıkarlarından kopma, özel tatmin, anlık tüketim ve bireysel kaçışa yönelme etrafında şekillenen, politikadan arındırılmış varlıklar üretir. Bu durum, genellikle yalnızca neoliberalizme atfedilmiştir, ancak aynı zamanda Arap İnsanat Bahçesi ile ilişkili belirli güç yapılanmalarının doğrudan bir sonucudur.

“Terörle mücadele” denilen süreç, yabancı güçlerin öncülüğündeki işgaller ve Batı yanlısı diktatörlüklere verilen sürekli destek, Arap dünyasını ciddi şekilde geriye götürmüş, onu Batı’nın gücünün boyun eğmiş bir tezahürüne dönüştürmüştür. 

2003 sonrası Irak, bunun en çarpıcı örneklerinden birini sunmaktadır. Savaş, modern tarihte bir devletin tanık olduğu en kapsamlı yeniden yapılanma programlarından biriyle birlikte gerçekleşti. İlgili program, güçlü ve egemen bir devlet kurmak değil, kasıtlı olarak zayıf bir bağımlı düzen oluşturmak için tasarlanmıştı. Ardından gelen askeri işgal, ulusal politikayı parçaladı, bağımsız devlet olmanın temelini yok etti,ve Irak halkı hilafına olacak şekilde, içte rekabet eden güç merkezlerini kurumsallaştırdı. Politik ve ekonomik egemenlik sistematik olarak baltalandı. Petrol kaynakları, ABD-Avrupa ve diğer yabancı şirketlere devredilirken, Irak’ın petrol gelirleri dış kontrole tabi kaldı. O zamandan beri Irak, giderek Körfez tarzı bir rantçı düzene indirgendi. Bu düzen, onur kazandıran bir ekonominin inşasını terk ederek, sadece petrol zenginliğinin transferini yönetmeye odaklandı.

Batı’nın gücüne hizmet etmek ve onu pekiştirmek, yalnızca Arap İnsanat Bahçesi’nin bir sonucu değil. Bu, Arap devletlerinin kendileri tarafından aktif olarak üretilen ve kurumsal olarak ödüllendirilen bir durumdur. Bu süreçler, yaşamın her alanında sessizliği, oto-sansürü ve politik teslimiyeti normalleştirir. İnsan hakları, ifade özgürlüğü, protesto, politik örgütlenme ve toplumsal seferberlik kısıtlanır, bunlar suç haline getirilir veya tümüyle engellenir.

Arap İnsanat Bahçesi, bakıcılarına ve destekçilerine de cömert davranıyor. Irak’ta, Arap Körfezi’nde ve bölgenin diğer yerlerinde Batı’nın çıkarlarını en etkili şekilde somutlaştırabilen, ilerletebilen ve yeniden üretebilenleri ödüllendiriyor. Batı’nın gücüne ne kadar sadakatle hizmet edilirse, ödül de o kadar büyük oluyor. Tersine, ABD ve Avrupa’nın kendilerine meydan okuyan halklara ve devletlere karşı uyguladığı yaptırımlar, aşağılama, küçük düşürme ve zorla teslim olma araçları olarak işlev görüyor. Bunların amacı, İnsanat Bahçesi’nin mantığına boyun eğmeyi zorunlu kılmak.

Bu anlamda, İran’ın ABD emperyalizmine, onu benzer bir aşağılama ve boyun eğdirme rejimine zorlama girişimlerine karşı sergilediği direniş, Arap dünyasının büyük bir bölümünde normalleşmiş olan durumun kabulüne yönelik bir reddiye olarak görülmeli.

Bu bağlamda, Arap dünyasının giderek toplumun her alanına yerleşmiş, nihayetinde Arap İnsanat Bahçesi’ne hizmet etmeye odaklanmış, ister yerel iktidar grupları adına ister doğrudan Batı çıkarları için çalışan aracıların, kolaylaştırıcıların, komisyoncuların ve arabulucuların diyarı haline gelmesi, hiç de şaşırtıcı değil. Bu tür figürlere gösterilen cömertlik, Arapların kendi kaderini tayin hakkı pahasına gerçekleşiyor, Arap toplumlarının sömürülmesine ve alternatif geleceklerin engellenmesine dayanıyor. Kaynakları tüketiyor, kolektif kapasiteleri zayıflatıyor, gerçekten özerk yolların ortaya çıkmasını engelliyor. İktidarda kalmak için Batı’nın çıkarlarına hizmet eden iktidar gruplarının devlet düzeyinde tüm halkları sömürmesi, sistemin bir çarpıtılması değil, amaçlanan sonuçlarından biridir. Bu nedenle, büyük halklar, baskı, zulüm ve şiddete maruz kalıyor, Arap İnsanat Bahçesi’nin hayatın her alanına tecavüzüne karşı en ufak bir direniş belirtisi açığa çıktığında, bunlar hızla bastırılıyor.

Sonuçta ABD-Avrupa ve Siyonistlerin dayattığı Arap İnsanat Bahçesi, politikadan arındırılmış, sadece paranın gösterisinin tüketicisi ve hayranı haline getirilmiş Araplar üretmeyi amaçlıyor. Bu sistemde kendini tatmin etmenin tuhaf biçimlerine rastlamak olağanlaştı. Bu tuhaflık, muktedir elitler ve kontrol ettikleri kurumların aktif olarak destekledikleri aydın karşıtlığı ve politikadan arındırma yoluyla yetiştirilen toplumsal ürünlerin bir yansıması. “Dubai modeli”, Arap İnsanat Bahçesi’nin Arap Körfezi’nde, 2003 sonrası Irak’ta, daha geniş anlamda politik özden, tarihsel bilinçten ve kolektif haysiyetten arındırılmış bir hayat ideali olarak teşvik ettiği bu tüketimci varoluşun özellikle keskin bir ifadesidir.

Kesintisiz Krizler ve İstikrarsız Bir Hegemonya

Arap İnsanat Bahçesi’nde politik sistemler, iç yönetim ve iktidar, ABD çıkarları ve Batı destekli yerel yönetici gruplar eliyle birlikte üretiliyor. Bunlar ortak mülkiyete ait. Sorumluluklar, dış güç ve yerel yöneticiler arasında paylaşılıyor. Körfez ülkeleri, bu konuda örnek teşkil ediyorlar, ancak Irak’ta 2003 sonrası ortaya çıkan siyasi elitler, Irak Kürdistan Bölgesi’ndekiler, Mısır’daki askeri cunta ve bölgedeki diğer birçok yönetici oluşum da aynı şekilde örnek teşkil ediyor. Bu gruplar, rollerini gayet iyi biliyorlar: toplumlarının çıkarları doğrultusunda hareket eden özerk liderler olarak yönetmek değil, dışarıdan desteklenen bir düzenin yöneticileri olarak yüz milyonlarca insanın işlerini yönetmek.

Bu yönetim biçimini sürdürmek için Arap İnsanat Bahçesi, yüksek düzeyde baskı ve şiddete bağımlıdır. Görevi, 450 milyondan fazla Arap’ı itaatkâr, aşağılanmış ve politik, kültürel ve toplumsal olarak yetersiz hale getirmektir. Ancak bu proje, kendi içinde krizlerle maluldür.

Ortadoğu’nun şiddet yoluyla boyun eğdirilmesi, toplumlarının yeniden yapılandırılması ve Arapların kolektif gelişiminin engellenmesi, kaçınılmaz olarak kalıcı ve çözülemeyen çelişkiler doğurmaktadır. Bunlar, tesadüfi sonuçlar değildir. Yabancıların çıkarlarına hizmet etmek üzere tasarlanmış toplumsal ve politik düzenlemelerin dayatılmasından ve bu düzenlemelerin, Arap toplumları içinde şiddet içermeyen, organik bir şekilde veya daha doğrudan ve güçlü bir çatışma yoluyla ifade edilen direnişinden kaynaklanmaktadır. İşte tam da bu direniş, ABD-Avrupa hegemonyasının ne kadar kırılgan olduğunu, onu destekleyen yönetici grupların ve yapıların ne kadar hassas hale geldiklerini ortaya koymaktadır.

Arap İnsanat Bahçesi’nin temel özelliklerinden biri de yerel halkın hayatına ait ihtiyaçlar ve gerçeklerle temelde alakasız olan yönetim, değer ve toplumsal varoluş biçimlerini dayatmasıdır. Bu yabancı biçimler, bölge genelinde yabancı tasarımlı yapılar ve çıkarların uygulanmasından ayrı düşünülemez. Ancak bugün bu tahakkümün altyapısı, bölge halklarının artan özlemlerini giderek daha fazla karşılayamaz hale geliyor. Altyapı, aternatif gelecekler, iyileştirilmiş kamu hizmetleri, politik temsil ve daha anlamlı egemenlik biçimleri taleplerinin baskısı altında çatlamaya başlıyor.

Arap dünyasında giderek artan sayıda insan, onlarca yıldır süren acılara ve son yıllarda Filistin’de soykırıma yol açan ABD-Avrupa destekli diktatörlüklere ve baskı sistemlerine alternatifler oluşturulması çağrısında bulunuyor.

Bu nedenle, Arap İnsanat Bahçesi’nin cebir ve şiddetin ötesinde, uzun vadeli bir hegemonyaya sahip olabileceği kalıcı bir temeli yoktur. 2011’de “Arap Baharı” olarak nitelenen süreç, bu düzenin mevcut yapısını çatlatmak ve onu ortadan kaldırmak için yapılan önemli bir girişimdi. Ancak bu girişim, ABD-Avrupa’nın doğrudan veya dolaylı desteğiyle, sistemin yerel yöneticileri tarafından şiddet yoluyla bastırıldı. Irak’ta, Ekim 2019 protestoları da benzer şekilde, ABD işgali ve yerel yararlanıcıları aracılığıyla kurulan yapıları sorguladı. Giderek daha açık hale gelen şey, Arap İnsanat Bahçesi’ne karşı muhalefetin tarihsel bir izolasyon içinde ortaya çıkmadığıdır. Bu muhalefet, Batı liderliğindeki sömürü, tahakküm ve kontrol sistemlerine alternatifler sunan, hızla değişen ve daha özerk bir küresel bağlam içinde şekillenmektedir.

Arap dünyası, ABD-Avrupa egemenliğinin yapılarına derinden bağlı kaldığı için, muhtemelen sömürgecilikten tümüyle kurtulacak son büyük bölge olacaktır. Ancak bu yapılar, artık zerre çatlamaz değil. Filistin, Irak ve Lübnan direnişi, İran’ın da benzer kontrol mimarilerine zorla dâhil edilmesine karşı direnişiyle birlikte, bölgedeki Arap İnsanat Bahçesi’nin parçalanmasına katkıda bulunuyor. Burada söz konusu olan, sadece mevcut devlet sınırları içindeki politik çekişme değil, uzun zamandır Arapların hayatını yöneten bir egemenlik düzeninin tümüyle ortadan kaldırılmasıdır.

Arap Kamuoyundaki Söylemin Kontrol Edilmesi

Arap İnsanat Bahçesi’nin temel işlevlerinden biri de Ortadoğu genelinde kamuoyundaki söylemin kontrolüdür. Dünyanın diğer bölgelerinin çoğundan daha fazla olarak, Arap dünyası ve halkları, özellikle onlar için tasarlanmış, dikkatlice yönetilen bir konuşma, anlatı ve medya kontrol rejimine tabidir. İster devlet kurumları, ister medya kuruluşları, isterse de Arap ülkelerindeki doğrudan ABD-Avrupa müdahalesi yoluyla olsun, söylem noktalarının oluşturulması, politikanın ve tarihin çerçevelenmesi ve kabul edilebilir düşünce ufuklarının daha geniş bir şekilde belirlenmesi, Arap İnsanat Bahçesi’nin sürdürülmesi için elzemdir.

Arap dünyasının temel çıkarlarını doğrudan ilgilendiren sorular sistematik olarak kenara itiliyor, özünden arındırılıyor veya önemsiz ve sonuçsuz hale getiriliyor. Bu, ekonomik egemenlik, ABD’nin bölgedeki emperyalist çıkarları, Arap tarihi ve Arapların kendi gelecekleri gibi konuları içeriyor. Bu nedenle, Irak gibi ülkelerde, ülkenin petrol sektörünün neden ABD-Avrupa şirketlerinin egemenliği altına girdiklerine dair ciddi bir kamuoyu tartışmasının olmaması şaşırtıcı değil. Bu durum, 2003’teki ABD işgaliyle pekişti. Irak’ta ABD tarafından tasarlanan devlet inşasının, ülkenin geri kalanını zayıflatmak ve karar alma kapasitesini aşındırmak için Irak Kürdistan Bölgesi’ni nasıl araçsallaştırdığına dair de sürekli bir tartışma yapılmadı. ABD’nin son dönemde Irak Kürdistan Bölgesi’ni İran’a karşı silah olarak kullanma çağrıları, Batı politikasının bölgedeki kalıcı mantığını ortaya koyuyor.

Ortadoğu’nun kültürlü sınıfları denilen kesimler, Batı propagandasının kalıntılarını tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyorlar. Irak gibi yerlerde, demokrasi ve insan hakları gibi soyut idealleri öne sürerken, çevrelerinde gelişen günlük gerçeklerle yüzleşmeyi reddediyorlar. Bölgedeki birçok akademisyen gibi, toplum denizinin yüzeyinde oradan oraya sürükleniyorlar, politik olarak yönlerini kaybetmişler, toplumsal açıdan da halktan kopuklar. Kendi halklarının ve komşu toplumların çektiği acılarla yüzleşmek yerine, gerçeklerden kaçış denilen kovuğa sığınıyorlar. Sonuç, derin bir kopukluk, kendi kendini belirleyen ufukların aşınması ve anlamlı bir kolektif yolun kaybıyla malul, bir tür askıda kalmışlık halidir.

Arap İnsanat Bahçesi’nin yönettiği resmi alanlarda bağımsız ve eleştirel düşünme kapasitesi o kadar sıkı bir şekilde kısıtlanmıştır ki, bu alandan en çok etkilenenlerin önemli bir kısmı, en basit düşünsel-teorik sınırlarını bile aşamaz. Bu sınırlar, örneğin Filistin direnişinin ve İran direnişinin, Arap dünyasının resmi alanlarında üretilen her şeyden daha gelişmiş politik özgürlük, haysiyet ve özerk hakikat üretme biçimlerini çoğu zaman somutlaştırdığını fark etmelerini engeller. Bu nedenle, Arap dünyasında bir üniversitede çalışan bir akademisyenden daha eleştirel zekâ sergileyen bir Arap taksi şoförünün veya devlet tarafından yönetilen kurumlara tamamen kapalı olmayan herhangi birinin olması şaşırtıcı olmamalıdır.

Arap İnsanat Bahçesi, Arap çıkarlarını kendi başına tanımlama iddiasında da bulunuyor. Örneğin, Filistin’in, halkının ve direnişinin geri kalmış, nafile veya kendi acılarından sorumlu olduğunu ısrarla savunuyor. Bu tür görüşler, Batı destekli Arap devletine ait söylemde yaygın olup, Filistin karşıtı anlatılar, rutin olarak Filistinlileri Ortadoğu’daki krizlerden sorumlu tutuyor. Arap İnsana Bahçesi’nin en derinlerine yerleşmiş olanlar da Filistin’e karşı benzer bir düşmanlık sergiliyorlar. Bu, gerçekle yüzleşmeyi reddetmeye dayanan, kendini inkâr eden ve nevrotik bir şekilde şartlandırılmış bir tepki. Aslında Filistin, bir ayna işlevi görüyor. Onlara kendi boyun eğmelerini, tarihsel yenilgilerini ve içinde bulundukları sefil politik durumu hatırlatıyor.

Böyle bir bakış açısının oluşması için gereken beyin yıkamanın derinliğini ve bölge genelinde zayıf, hadım edilmiş ve politikadan arındırılmış Araplar yetiştirmek için gereken politik-ekonomik mekanizmanın ölçeğini ancak tahayyül edebiliriz. Bu düşünceler, soykırıma maruz kalan Arapların kendi yıkımlarından sorumlu tutulduğu Arap İnsanat Bahçesi’nde yaygın olarak dolaşıyorlar. Filistin, yerleşimci sömürgeciliğinin ve daha yakın zamanda İsrail yapımı ve ABD-Avrupa destekli bir soykırımın altında kalmaya devam etmektedir. Bu, Arap İnsanat Bahçesi’ne direnmeye cesaret eden herhangi bir Arap toplumunu bekleyen şeye dair acımasız bir andaçtır. Bu egemenlik aynı zamanda bölgesel ve askeri olup, Kuzey Afrika, Levant, Irak ve Arap Körfezi’ne yayılan geniş ABD-Avrupa askeri üsleri ağında ifade bulmaktadır. Uygulamada, yabancı askeri ve politik varlık, bölgenin ve halklarının köleleştirildiği süreci devam ettirmektedir. Ancak İran’ın son askeri direnişi, bu gerçekleri alışılmadık bir açıklıkla ortaya koymaya yardımcı olsa da, Arap coğrafyasındaki resmi kamusal söylem, bu gerçekler hakkında çok az şey söylemektedir.

Arap dünyasının kültürel ve siyasi elitlerinin bazı kesimleri de gündelik düzeyde benzer bir kafa karışıklığıyla uğraşmaktadırlar. Bunun en açık ifadelerinden biri de öz-aşağılamadır. Örneğin Irak’ta, toplumdan kopuk, Batı odaklı elitler, toplumu sürekli olarak aşağılıyor, sıradan insanları kendilerine dayatılan koşullardan sorumlu tutuyorlar. Aynı zamanda, sefaletten tek kurtuluş yolunun Batı yaşam biçimlerini, değerlerini ve varoluş şekillerini taklit etmekte yattığını düşünüyorlar. Bu, önemsiz bir eğilim değil. Batı’daki hayatın kopyalanması, yerellikteki toplumu yok etme, tarihsel hafızayı silme ve Arapların kendi dünyalarından yabancılaşmasını derinleştirme pahasına bile olsa, Arap İnsanat Bahçesi’nin temel amaçlarından biridir.

Üniversiteler ve Düşünce Kuruluşları

Arap dünyasında toplumsal, kültürel ve politik mücadelenin temel alanlarından biri de bilgi üretimidir. Ortadoğu’nun büyük bir bölümünde, Irak ve Arap Körfezi gibi ülkelerdeki Batı taklitçisi üniversiteler, sadece eğitim vermekle kalmazlar. Batı’nın çıkarları mevziler kazansın diye, zayıf, eğitimsiz bireyler yetiştiren kurumlar olarak iş görürler. Mezunlar, genellikle kendi ülkelerinin tarihleri, politik ekonomileri ve toplumsal gerçekliklerinden çok ABD-Avrupa toplumları, kavramları ve öncelikleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olarak mezun olurlar. Kahire, Bağdat, Şarika ve Süleymaniye’deki Amerikan tarzı üniversitelerde veya bölgedeki devlet üniversiteleri ile özel üniversitelerde aynı tip üretilir: bu okullar, Arap İnsanat Bahçesi’ne meydan okumaz, onu yönetmek ve yeniden üretmekle görevli elitler yetiştirir.

Öğrenciler, aslında kendi toplumlarından koparılıyorlar. Kendi ülkelerinin yapısal sorunlarını anlamakla, hatta bunlarla yüzleşmekle pek ilgisi olmayan Batıcı liberal ve politikadan arındırılmış düşünce çerçevelerini benimsemeye teşvik ediliyorlar. Sömürgecilik, emperyalizm, sınıfsal egemenlik ve dışarıdan dayatılan devlet teşekkülünün tarihleri bir kenara itiliyor veya analitik gücünden arındırılıyor. Çoğu durumda, ABD emperyalizminin kendisi bile ciddi düşünsel-teorik çalışma için uygunsuz hale getiriliyor. Geriye sadece, politikayı gerçeklikten uzaklaştıran ve tarihsel anlayışın yerini yönetim, reform, direnç ve idarenin kısır kelime dağarcığıyla değiştiren bir eğitim kalmaktadır.

Bu nedenle, Arap dünyasındaki üniversitelerin küresel olarak en zayıf üniversiteler arasında yer almalarının nedenini anlamak hiç de zor değil. Bu, tesadüfi bir başarısızlık değil. Bu, her düzeyde eğitimi ve örgün öğrenimi dikkatle yöneten egemen elitler tarafından desteklenen Arap İnsanat Bahçesi’nin politik bir sonucudur. Amaçları, halkın kendilerine dayatılan gerçekleri içselleştirmesini ve bölgeye hükmetmek için kurulan ABD-Avrupa hegemonya yapılarını veya bunlara bağımlı yerel rejimleri tehdit etmemesini sağlamaktır. Bu nedenle, Arap dünyasındaki yüz binlerce akademisyenin bu gerçekleri yeniden üretmeye kurumsal olarak şartlandırılması ve uyuşuk, bitkin ve düşünsel açıdan boş akademik faaliyetin istisna olmaktan ziyade genel bir durum haline gelmesi şaşırtıcı değildir.

Hem devlet hem de özel Arap üniversitelerinde eleştirel düşünme yeteneğinin aşınması, mezunların toplumlarını anlamaktan ziyade, kendi bağımlılıklarının gelecekteki koruyucuları olarak yetiştirmeye yöneltmiştir. Çağdaş Arap üniversitesi, artık aktif vatandaşlar veya toplumsal olarak temellenmiş, kolektif iyileşmeye adanmış aydınlar yetiştirmeye yönelik değildir. Bu okullar, giderek daha çok, politik olarak etkisizleştirilmiş, toplumdan kopuk ve tarihsel sorumluluktan yoksun özneler yetiştirmeye odaklanmaktadır.

Bu düzen içinde, Arap dünyasının başlıca sorunları rutin olarak politik olmaktan ziyade teknik sorunlar olarak görülüyor. Bu, birçok akademisyenin enerjilerini politik dönüşümden ziyade bilimsel uzmanlık veya idari düzenlemeler gerektiren konulara yönlendirmeleri için uygun, ancak etkisiz bir yol sunuyor. Bu teknokratik çerçeve, sorunları tarihsel derinliklerinden ve yapısal nedenlerinden arındırarak, tahakküm, mülksüzleştirme, eşitsizlik ve bağımlılık sorularını yönetim, politika tasarımı ve kurumsal verimlilik sorunları olarak yeniden ele alıyor. Bunu yaparak, eleştirinin ufkunu daraltıyor, bu krizleri ilk etapta ortaya çıkaran koşulların korunmasına yardımcı oluyor.

Filistin’deki düşünsel-teorik üretimse bu gidişatla çelişiyor. Çok daha eleştirel, tarih temelli ve politik açıdan berrak bir bilgi birikimine rastlamak için Filistinli düşünürlere ve akademisyenlere bakmak kâfi. Filistin’de kaleme alınan yazıların, bölgedeki diğer düşünce geleneklerine kıyasla sömürgeci egemenliği, ırkçılığı, mülksüzleştirmeyi ve Arapların hayatına dayatılan kapsamlı sefalet koşullarını daha fazla aydınlığa kavuşturuyor olması tesadüfi bir gelişme değil. Buna karşın Filistin düşüncesi, Arap üniversitelerinde temel okuma materyali haline gelmek yerine, çoğu zaman bölümlere ayrılıyor, şeytanlaştırılıyor veya susturuluyor. Öğrenciler, sadece Filistin hakkında bilgi edinmekten değil, aynı zamanda Filistin’i sömürgecilik ve emperyalist güç üzerine eleştirel teorizasyon alanı olarak bilince çıkartmaktan da alıkonuluyorlar.

Arap İnsanat Bahçesi’nin verili mantığı dâhilinde, İran’ın da Filistinliler gibi Ortadoğu’daki sömürgeleştirilmiş kamuoyunun bir kesimince dışlanmış bir ülke olarak görülmesi de şaşırtıcı bir durum değil. Bu, sömürgecilik tarihinde tanıdık bir kalıp. Cezayir’de ve başka yerlerde, Batı’nın sömürgeci gücüne maddi ve politik olarak bağlı olanlar, genellikle kurtuluş hareketlerini engellemek, sömürücü ve ırkçı emperyalist egemenlikten kurtulmak isteyenleri engellemek için gayret etmişlerdir. “Parya” figürünün üretimi, sistemin temel mekanizmalarından biridir: Sömürgeleştirilenlere, imparatorlukla en doğrudan yüzleşenlerden korkmayı, onlara güvenmemeyi ve onları reddetmeyi öğretir.

Ancak sorun, yalnızca Arap kurumlarıyla sınırlı değil. ABD-Avrupa üniversitelerinde, Ortadoğu hakkındaki bilgi üretimi, Batı destekli krallar, emirler, diktatörler ve bölgesel veya küresel güvenlik meseleleri etrafında yoğunlaşırken, Arap toplumlarının günlük maddi gerçeklikleri marjinal unsurlar derekesine düşürülüyor. Sınıf, emperyalizm ve Batı sömürgeciliği gibi kavramlar, meşru araştırmanın kıyısına köşesine itiliyor. Bu nedenle Batı üniversitesi, bölgenin durumunun dışarıdan bir gözlemcisi değil, ABD-Avrupa çıkarlarıyla ve Arap İnsanat Bahçesi’nin devamlılığıyla uyumlu bilgi biçimlerini yeniden üreten ideolojik aygıtlarından biri.

Aynı durum, belki de daha kaba bir şekilde, ABD-Avrupa’daki düşünce kuruluşları için de geçerli. Bu kurumlar, Ortadoğu’nun dünyaya nasıl sunulduğunu, giderek artan bir şekilde, Arap nüfusunun kendilerini nasıl anlamaya teşvik edildiğini şekillendiren emperyalist yönetim mekanizmaları olarak işlev görürler. Finansman yapıları önemlidir. İster bölgenin bağımlılığını sürdürmede doğrudan stratejik çıkarları olan Batı hükümetlerince isterse özelleştirme, kaynak sömürüsü ve neoliberal yeniden yapılanmadan kâr elde eden uluslararası şirketlerce finanse edilsinler, düşünce kuruluşları, emperyalist düzenin yeniden üretilmesi sürecinin ayrılmaz parçalarıdırlar.

Ortadoğu’daki düşünce kuruluşları ve Batı’nın politika kültürünün yereldeki taklitleri, bu paradigmadan nadiren uzaklaşırlar. Egemenliği, bağımlılığı, politik ekonomiyi veya tahakkümün maddi temelini sorgulamak yerine, mevcut düzeni normalleştirirler. Emperyalizm, ya görmezden gelinir ya da analiz düzeyinde önemsiz kabul edilir. “Güvenlik”, “aşırıcılık”, “yönetişim” ve “istikrar”, tercih edilen kelime dağarcığı haline gelir, Batılı karar vericilere, Arap İnsanat Bahçesi’ni pekiştirmeye ve ona tehdit olarak algılanan her türlü gücü etkisiz hale getirmeye yardımcı olacak şekilde politika çerçeveleri sunar.

Batılı düşünce kuruluşlarının ve bölgedeki taklitlerinin, Ortadoğu hakkında gerçek bilgi üretiminin yerini alması, kasıtlı atılmış bir adımın sonucudur. Özellikle Irak ve Arap Körfezi’nde eleştirel düşüncenin yerine kontrollü cehaleti ikame etmişler, Araplara kendi  boyunlarındaki boyundurukların dilini konuşmayı öğretmişlerdir. Sosyal medyada politik influencer’ların yükselişi, kapsamlı zemine sahip bu düzenin en son ifadesidir: analizin yerini gösteri, düşünsel-teorik emeğin yerini performans almış, tahakküm yorum ambalajına sarılmıştır.

Arap İnsanat Bahçesi’ne Karşı Direniş

Bölge genelinde Batı destekli savaşlar ve müdahaleler, Arap devletlerinin politik ekonomilerini, ABD-Avrupa’nın çıkarlarını yerellikteki toplumlarda pekiştirecek ve güçlendirecek şekilde yeniden yapılandırmaya yönelik olmuştur. Bu proje, sadece askeri şiddet ve yıkımı değil, aynı zamanda kurumların, sınıfların ve elitlerin kasıtlı olarak yeniden şekillendirilmesini de içermiştir. Devlet yapıları zayıflatılmış, politik olarak bağımlı hale getirilmiş, özerk kapasitelerinden arındırılmış, yeni yönetimsel, mesleki ve toplumsal tabakalar ise harici egemenliğe hizmet etmek ve kaynak çıkarımını kolaylaştırmak için yetiştirilmiştir.

Ortadoğu’nun büyük bir bölümünde, bu düzene direnenler, rutin olarak “terörist”, “gerici” veya “kalkınmanın önündeki engeller” olarak yaftalanmaktadır. Resmi devlet anlatılarında ve elitlerin dilinde, İslam ve İslami uygulamalar, genellikle modası geçmiş, siyaseten şüpheli veya gerici olarak tasvir edilir. Bu eğilim, bazı Arap Körfez devletlerinin ve büyük bölgesel başkentlerdeki Batı destekli elitlerin toplumsal ve politik davranışlarında görülebilir.

Arap İnsanat Bahçesi’nin kullandığı mekanizmaya yönelik her türden itiraz, sapkın, mantıksız veya tehlikeli olarak nitelendirilir. Ancak bu söylem, son derece seçmecidir. Başka bağlamlarda, Körfez devletleri ve Batılı güçler, stratejik amaçlarına hizmet ettiği ve geniş egemenlik mimarisini güçlendirdiği durumlarda, siyaseten onaylanmış İslami silahlı grupları kolaylıkla desteklemiştir. Suriye’deki son olaylar, bunu bir kez daha göstermiştir.

İran’ın Batı’nın emellerine boyun eğmeyi reddetmesi, itaatkâr, özerk olmayan Arap rejimleriyle elitlerinin zayıflığını ve politik acizliğini ortaya koymaktadır.

Emperyalizme, sömürgeci tahakküme ve soykırıma karşı direniş boşuna değildir. Bu, ABD-Siyonist hegemonyasının dayattığı koşulların ötesinde, onurumuzu, egemenliğimizi ve kolektif geleceğimizi şekillendirme hakkımızı geri kazanma mücadelesidir.

Bu anlamda, Filistin, Lübnan, Yemen, Irak ve İran’daki direniş hareketleri, bölgeyi ABD-Avrupa tahakkümünün yapılarından kurtarmayı amaçlayan daha geniş bir sömürge karşıtı mücadelenin parçası olarak anlaşılmalıdır.

İran’ın ABD ve Siyonist savaşa karşı direnişi, bölge için belirleyici bir dönüm noktası olabilir. Direnilen şey, sadece askeri bir saldırı değil, daha büyük bir boyunduruk altına alma projesidir. Birçok Arap rejimi, bu tür projelere anlamlı bir şekilde karşı çıkmayı çoktan bırakmış, bunun yerine, politik bağımlılığa ve stratejik uyuma kendilerini alıştırmıştır.

İran’a karşı savaş başarılı olursa, İran’ın çok ötesinde sonuçlara yol açacaktır. Arap ülkelerinin Batı’nın çıkarlarına olan bağımlılığını derinleştirecek, Arap İnsanat Bahçesi’nin yapısını güçlendirecek, bölgeyi kaynaklarından, özerkliğinden ve değişim için politik kapasitesinden daha da fazla mahrum bırakacaktır.

İran’a karşı yürütülmekte olan yıpratma savaşı, hem emperyalist gücün niteliğini hem de bölgenin büyük bir bölümünün içinde var olmaya zorlandığı zillet halini ortaya koyan, birbiriyle bağlantılı gerçekleri gözler önüne seriyor. Ancak aynı zamanda politik bir hesaplaşmaya da işaret ediyor. Eğer İran ve bölgedeki kurtuluş hareketleri, bu tahakküm projelerine direnmeyi başarırlarsa, bölgeyi “Ortadoğu” ifadesinin dayandığı sömürgeci mantıktan uzaklaştırıp, Batı Asya’ya dair yeni politik tahayyüle taşıyabilirler. Bu, sadece coğrafya veya terminoloji meselesi değil. Bu, bölgenin kendini nasıl anladığı ve Arap İnsanat Bahçesi’nde hapsolmaya devam edip etmeyeceği veya onu yıkmaya başlayıp başlamayacağı konusunda verilen bir mücadeledir.

Filistin’deki soykırım göz ardı edilemez, unutulamaz ve affedilemez.

Dr. Mehiyar Kâzım Saidi
25 Mart 2026
Kaynak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder