Pages

30 Ocak 2026

Filistin ve Teorinin İki Ucu


7 Ekim 2023’te İsrail’e karşı Hamas önderliğinde düzenlenen operasyonlar, doğası gereği, “Yirmi birinci yüzyılda sömürgecilik karşıtı hareketlerin önünde hangi seçenekler mevcut?” ve “Bugün siyasi mücadelede şiddetin yeri nedir?” gibi kimi genel soruları gündeme getirdi.

Saldırılar, genel manada akıl dışı ve canice bulundu, insana ait bilme becerisinin ve bilme ediminin dışında, her türden tariften azade, ebedi bir nefrete indirgenebilecek bir olgu olarak değerlendirildi.

Muhalefet içerisinde bir eğilim, silahlı direnişi soyut düzeyde idrak etti, haklılığına vurgu yaptı. “Sömürgeleştirilmiş bir halk savaşacaktır, Birleşmiş Milletler bile sömürgenin şiddet araçlarını kullanma hakkını savunur” dedi. Diğer bir eğilimse daha da ileri giderek, 7 Ekim saldırılarının ilk aşamasını “işgalci bir güce karşı yürütüln meşru gerilla savaşının bir örneği” olarak ele aldı (Shatz 2023) ancak 7 Ekim’deki saldırının ardındaki askeri mantığı incelemek yerine (Abdeljawad Omar 2023) ondaki “ilkel intikamcı yaklaşım”ı kabul eden ifadeler dile getirdi.

Bu tür bir tasvirde Filistinliler, siyasi olarak akıl dışı ve etik açıdan boş aktörler olarak takdim ediliyorlar. Bir yandan da Filistinlileri ecdadının intikamını almak için katliam yapan güruh olarak tasvir eden İsraillilerin söylemi, yeniden üretiliyor. Böylelikle askeri birer aktör ve politik özne olarak Filistinliler karalanıyor, teoriden silinip atılıyor. Askeri aktör ve politik özne olma halleri, bu tür değerlendirmelerde kendilerine yer bulmuyor.[1]

Hamas’ı yalnızca bir katliamın failleri olarak gösterenler, politikanın şiddet alanına uzanmasını ifade eden askeri stratejiye dönük ilgisizliği perçinliyorlar ve esas olarak bu ilgisizlik üzerinden konuşuyorlar. Hamas, şeytan ilan edilip taşlanıyor, böylelikle Filistin davasını siyasetten arındırmanın önündeki engeller kalkıyor. Tartışma, tümüyle çile çekmeyle ilgili, duygu yüklü dil ve söylem alanına hapsediliyor.

Genelde analizlerde Hamas harici örgütlere değinilmiyor. Hamas da onunla aradaki mesafeyi ortaya koymak için ele alınıyor. Siyonist projeye eleştirel yaklaşan aydınlar, Hamas’ı sadece açıktan şeytanlaştırmıyorlar, aynı zamanda Hamas’ın ideolojisi veya stratejisiyle ilgili anlaşmazlıklarını örtük bir dille ortaya koyuyorlar. Bazen de en geniş anlamıyla ulusal kurtuluş meselesini emperyalist dünya düzeni içerisindeki yerini görmeyen görüşler serdediyorlar (Palestinian Freedom, Antisemitism Accusations, and Civil Rights Law 2023). Nitekim, bazı forumlar, örneğin son dönemdeki Filistin Dünya Akademik Forumu, Hamas’tan neredeyse hiç bahsetmeden Arap dünyası direnişini tartışacak kadar ileri gidiyor. Bu fikir ayrılığı, en çok da 7 Ekim sonrası Gazze’nin sadece Filistinlilerin kanı, çaresizliği veya beceriksizliğinden ibaret olmadığı gerçeğinin herkesin gözüne sokulduğu zeminde belirginleşiyor.

Soykırımcı kontrgerilla faaliyetine asimetrik silahlı mücadele eşlik ediyor ve bu mücadele, “sistemin çöküşünü” güvence altına alıyor (Influential Israeli National Security Leader Makes the Case for Genocide in Gaza 2023). İsrail’in yürüttüğü kontrgerilla faaliyetine hız katan ana unsur, yüzlerce İsrail askerinin öldürüldüğü, dikkatlice planlanmış operasyondu. Ardından gelen soykırımcı saldırılar, askeri başarısızlığa yol açtı: Gazze’de mekanize piyadelerin yaygın bir şekilde imha edilmesi, milyarlarca dolarlık elektronik altyapının ortadan kaldırılması, Kuzey’deki İsrail’in elinde bulunan caydırıcı gücün buharlaşması ve silahlı operasyonların Kızıldeniz’deki faaliyetler de dâhil olmak üzere Yemen’e yayılması, başarısızlığın zeminini teşkil etti.

On iki ay içinde Filistinlilerin komuta ve kontrol kapasitelerinde önemli bir eksilme olmadı. İsrail’in gerillaları öldürmesine rağmen, Hamas, İsrail’in saldırıları sonrası yeni savaşçılar bulmaya devam etti. Buna karşın, sadece Filistin’e ait ölümler tartışılıyor. Üstelik bu tartışma, ikinci Nekbe söylemi üzerinden yürütülüyor. Halkın içinde faaliyet yürüten silahlı bir hareketin ardındaki halk desteğine, İsrail’in bu desteği kesmek için çalışma yürüttüğüne, 7 Ekim olaylarından sorumlu olan silahlı siyasi hareketi yok edemediği için sivil halkı hedef aldığına bakılmıyor. Bu nedenle, siyaset, tarihsel bir kategori olarak, pratikte dışlanıyor ve geriye sadece “soykırım” diyen, insani yardımları talep eden hal kalıyor.

Filistin’de milli ve örgütlü mücadeleyi esas alan politikayla ilişki kurma konusunda yaşanan tereddüt, esasen İslam düşmanlığı ile ilgili. İslam düşmanlığı, 7 Ekim operasyonunun faillerine karşı duyulan kapsamlı tiksintiyi bir ölçüde açıklasa da, İslamcı güçlere ve somut şiddete yönelik yaygın rahatsızlığı, depolitizasyonun veya idealizmin farklı biçimlerinin kullanılmasını açıklama konusunda yetersiz kalıyor.

Aslında, bugün Filistin siyaseti ve bölgesel dinamikler konusunda bu rahatsızlık, daha geniş bir olgunun özel bir ifadesidir: siyasi egemenliğin tesis edilmesi ve savunulması anlamında millet meselesi (Ajl 2021a; Moyo, Jha ve Yeros 2013), millet meselesinin milli kurtuluş davasına doğru evrilmesi veya milli üretim güçleri üzerindeki yabancı tekellerin kontrolün kırılmasına dönük adımlar (Cabral 1979) karşısında duyulan rahatsızlık.

Millet meselesi (Moyo ve Yeros 2011), Filistin siyasetinin merkezinde yer alır. Ana kap olarak Arap siyasetinin ondan ayrı ele alınamayacak unsurudur. Toplumsal cinsiyet (Prasad 2021), sınıf ve ekolojik çelişkiler (Ajl 2023a), tam da o kap içerisinde, halkçı kalkınma ve işçi sınıfının kurtuluşu lehine olan bir çözüme kavuşturulabilir.

Tam da bu sebeple, bölgesel bileşenleriyle birlikte millet meselesi, sökülüp atıldığında, geriye politik çağrılardan ziyade saf ahlakçı çağrılar kalır. Çünkü milli egemenlik ve milli kurtuluş mücadelesi, her daim dünya genelinde işleyen süreçlerin belirli momentlerini çevreleyen milli sınırlara tabidir.

Bu türden önyargılar üzerinden, Filistin konusunda, beynelmilel sivil toplum içinde hareket edebilmek için gerekli olan söylemlere stratejik düzeyde odaklanmanın da ötesine geçip, milli hareketi, hareketin tercih ettiği stratejileri ve stratejik ortaklarını silip atan ya da mahkûm eden teoriler geliştiriliyor. Bu yaklaşım da neticede insanlarda acıma duygusunu harekete geçiren, hareket inşa etmek için kırılgan ve zayıf bir temel sunan mağdurluk ve insan hakları üzerine kurulu söyleme ve dile yol açıyor. (Omar)

Öncelikle Batılı, ancak giderek artan bir şekilde, Batı dışı teori, “fırtınaların koptuğu alan”daki (Amin 2017) pratiklerden kopartılıyor. Zamanla emperyalizmin merkezinde süren direnişle teori kaynaşıyor. Düşünce, Batı’daki STK’lar, hendekler, kaleler ve ağlar içinde ve aracılığıyla hareket eden bir mevzi savaşı için somut bir değer haline geliyor. Bu türden bir düşünce, Arap coğrafyasında ABD’ye ait askeri gücün geri çekildiği veya belirli yerlerde yenildiği gerçeklikte, Filistin’in kurtuluşunu hedefleyen sosyo-politik aktörlerle ilişki kurmayı rahatsızlık kaynağı veya tiksinti sebebi olarak görüyor. Zımnen bu, Filistin’e dar görüşlerin değiştirilmesinin bedelidir. İlgili değişiklik, Filistin’deki ve Arap-İran coğrafyasındaki siyasi güçlere yönelik politik, hukuki ve ekonomik yaptırımları görmezden gelme pahasına yaşanmıştır.

Bu makale, şu şekilde planlandı: Öncelikle son 15 yılda, İkinci İntifada sonrası dünya genelinde Filistin’le dayanışma eylemlerinde yaşanan artışla birlikte, milli kurtuluş veya emperyalizmle ilgilenmeyen muhtelif anti-Siyonist analizlerin nasıl ortaya çıktığını ele alıyor. Bu siyasi zemin, yazıda, 1979 sonrası kısmen sistem karşıtı olan, SSCB’nin çöküşü ve Arap bölgesindeki Marksist siyaset için maddi ve ideolojik bir dayanağın ortadan kalkmasıyla ivme kazanan siyasi İslam’ın yükselişiyle ilişkilendiriliyor.

Makale, bu olguyu, Soğuk Savaş sonrası emperyalistlerin kontrgerilla faaliyetleri ve birikim stratejileriyle, AB-ABD’deki anti-Siyonizmin milli hareketten kopmasıyla, İsrail ve ABD’deki egemen sınıfın benimsediği, uzun süredir uygulamada olan stratejiyle ilişkilendiriyor. Ardından makale, siyasi baskıyı ve Arap bölgesini ele alan akademik çalışmaları denilen uzmanlık alanının oluşunu ve “Sol”u ele alıyor. Bahsi edilen akademi sahasının ve solun süreç içerisinde Filistin konusunda hâkim söyleme sıcak gelen, ona hitap eden fikirler üretme, Filistin’in haklarını Filistin’e yer vermeyen dünya sistemine ve jeokültüre uygun hale getirme konusunda baskılarla karşılaştığını söylüyor.

Makale, ırk ayrımcılığından dem vuran, yerleşimci-sömürgecilikten bahseden, Hamas’ı muhafazakâr veya gerici bir güç olarak gören teorilerin, İsrail’in ideolojisi ve pratiğine düşman bir anti-Siyonizm inşa edebilmek için nasıl kullanıldığını analiz ediyor. Bu anti-Siyonizmin, söz konusu ideoloji ve pratiğe direnen somut güçleri görmezden geldiğini, yanlış yorumladığını veya reddettiğini söylüyor. Bu türden teoriler, Filistin mücadelesinin bölgeyle bağlarını kopartıyor (ki bu işi uzun zamandır Filistin sağı üstlenmişti), ayrıca sıklıkla İran’ı şeytanlaştırıyor. İlgili teoriler, bir yandan da Arap bölgesinde ABD eliyle yürüten birikim faaliyetini de görmezden geliyor veya yanlış yorumluyor.

Makale, son olarak, kurtuluş davası ve tarihsel aktörleriyle açıktan uyumlu olan teorileri yeniden ele alan daha kapsayıcı bir teorik pratiğe çağrıda bulunuyor. Direnişi ve milli kurtuluşu merkeze almamanın teoriyi 7 Ekim’in şeytanlaştırılmasına (ki bu akıbetle, İsrail karşısında başarı elde etme ihtimali bulunan her türden askeri operasyon kaçınılmaz olarak yüzleşir) etkili bir cevap üretme becerisinden mahrum kıldığını söylüyor.

Yeni Emperyalizm

1990 sonrasında Sovyetler’in çöküşüyle birlikte ABD, finansallaşma ve tartışmasız askeri üstünlüğe dayalı yeni bir küresel birikim aşamasına girdi. Bu dönemin merkezinde, toplumu örgütlemenin alternatif bir yolu olarak Sovyetler’in ortadan kaybolması, maddi ve ideolojik düzeyde kalkınma ve siyaset alanının açılması, Çin’deki “açılım”, çok kısmi, çok tartışmalı ve belirsizlikle malul bir süreç dâhilinde yeninden teşkil edilmesi gibi olgular yer alıyordu. Peter Gowan bu değişimi “küresel kumar” olarak adlandırdı (Gowan 1999): Değişim süreci, şu tür olguları içeriyordu: Dolarizasyon işleminin silah haline getirilmesi, yüksek teknolojiye yönelik kapsamlı yatırım, araştırma ve geliştirme çalışmaları, ulus devletlere fon giriş çıkışını sağlayarak, onları neoliberal küreselleşme için yeni “Washington Mutabakatı”na uymaya zorlama becerisi, bu tür sermaye hareketlerine yönelik her türlü engelin ortadan kaldırılması ve yatırım getirilerini maksimize etme kapasitesi, eski İkinci ve Üçüncü Dünya ülkelerinde gelirlerde yaşanan düşüş (Patnaik 2007; Banerjee 2020).

Bu türden operasyonlar dâhilinde, Yugoslavya örneğinde görüldüğü üzere, ülkeler yok edildi. Gerektiğinde (Irak, Libya, İran, Kuzey Kore örneğinde görüldüğü üzere) yaptırım silahına başvuruldu. Sovyetler sonrasında yürütülen temizlik operasyonları bağlamında Arap coğrafyasında ve Üçüncü Dünya’da direniş güçleri, siyasi ve ekonomik düzeyde boğuldular, terör listelerine alındılar. Hindistan ve Mısır gibi devletler, kapsamlı yatırım alanları haline getirildiler. Bu noktada devlet planlaması ve toplumsal yeniden üretime yönelik güvenceler geçerliliğini yitirdi (Kates 2023). Haiti ile Venezuela’da görüldüğü üzere, halk demokrasisine saldırılar gerçekleştirildi.

Bu dönemde İsrail, yeni gelişen, yüksek teknoloji yatırımları denilen, kontrgerilla sektörüyle yakından bağlantılı alanın merkezi haline geldi (Nitzan ve Bichler 2002, s., 296–331), ayrıca, ABD ve İsrail’e, onlarla bağlantılı yeni sömürgeci çıkarlara karşı çıkan siyasi güçleri suçlu ilan etmek için yasal prosedürlerin bir tür test alanı olarak iş gördü (Li vd. 2024).

11 Eylül sonrası, ABD, eski Yugoslavya gibi bazı stratejik engellerin ortadan kaldırılmasına, İran ve Irak gibi ülkelerin kontrol altına alınmasına dayalı, teknolojiyi ve sıfırdan yatırımı esas alan rejimi terk edip, Irak’taki devletin ortadan kalkmasıyla en belirgin şekilde ortaya çıkan, 2011’de Libya ve Suriye’ye, 2015’te Yemen’e ve İran’a uygulanan azami baskı üzerine kurulu yaklaşıma geçiş yaptı. Finans, petrol, silah, enerji ve petrol sözleşmeleriyle bağlantılı Enron, Halliburton, Bechtel gibi ilgili yan kuruluşlar, küresel finansla birlikte, birikimin merkezi kanalları haline geldi. Bu sektörler, esasen ileride oluşacak artı değer üzerinden değerlendiler. Arap bölgesinin heba edilmesi, yaptırımlar yoluyla Üçüncü Dünya’da gelirlerin düşmesi, küresel birikimi besledi. Bölgede direniş ideolojisi hızla harap edildi. Bu süreç, Sovyet sonrası dönemde dünya genelinde işçi sınıfının parçalanmasıyla birlikte işledi. Telef etme yoluyla birikim rejiminin bir parçası olarak ABD, işçi sınıfının ABD önderliğindeki emperyalizmin hegemonyasına meydan okuyabileceği her türden toplumsal zemini ortadan kaldırmayı amaçladı (Kadri 2023; Kadri 2014, s. 7).

Bu dönem boyunca, dünya çapındaki direniş, kendisini “yeni” bir tarım sorunu üzerinden ortaya koydu. Direniş, devlete düşman bir yataycılıkla yeni millet meseleleri arasında ikiye bölündü. Bu noktada, siyasi egemenliğin kazanılması veya radikalleştirilmesi, komünizmin artık sistem karşıtı gündemi belirleyemediği bir dünyada, kitle hareketliliğini sağlayan itici güçler haline geldi.

Yeni Direniş Biçimlerinin Yükselişi

Bu makalede Filistin meselesi üzerinden okunan yeni direniş biçimlerinin oluşum sürecine ortaya çıkan bu yeni koordinatlar yön verdi. Filistin, neticede sömürgecilik karşıtı milli kurtuluş mücadelelerinin en önemlisi, bu mücadelenin silahla buluştuğu nadir örneklerden birisidir.[2]

Fetih’ten FHKC’ye kadar, milli hareketin eski ve büyük örgütleri, laik veya devrimci milliyetçiliğin zirvede olduğu dönemde ortaya çıktılar, Arap milliyetçisi cumhuriyetlere ve Sovyetler’in nüfuzuna sırtını dayadılar. Günümüzde Filistin’de silahlı mücadele yürüten örgütlerse, Sovyetler’in ve komünist etkinin son döneminde, yeni bir bölgesel yapılanmanın, “yeni bir dönemin” şafağında, 1979 İslam Devrimi, ardından İran İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşuna tanıklık eden tarihsel kesitte kuruldular (Orinoco Tribune 2023).

İran İslam Cumhuriyeti, devlet kurumlarında, İslami popülizmin şekillendirdiği, Arap coğrafyasındaki halkçı devletlerde gördüğümüz cumhuriyetçi sömürgecilik karşıtlığından, anti-emperyalizmden ve bağımlılık teorisinden oluşan karışımın somutlaşmış haliydi.[3] Devrim, zafere ulaştıktan sonra Sovyetler Birliği’nin Arap bölgesindeki sömürgecilik karşıtı veya egemenlik yanlısı mücadeleyi destekleme görevini üstlenecek devlet için maddi bir temel oluşturdu. Bu mücadele, “hakikatin her yerde işitilmesini sağlama, zulme direnme ve küresel bir dini rol üstlenme” denilen ilahi gayeyle hareket ediyordu (Divsallar ve Azizi 2023).

Bir şeylerin öldüğü, bir şeylerin doğduğu gerçeklikte komünizm, yavaş yavaş örgütleyici bir güç olma vasfını yitirdi. Neticede Arap bölgesinin sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı direnişi köklü bir biçimde değişti. “Toplum” veya “milli demokrasi” meselesi, “Arap Baharı” eylemlerinde huzursuzluğa yol açan bir unsur haline geldi, yeni bölgesel güçlerin bazılarında radikalleşmenin bir unsuru olarak iş gördü. Ama bir yandan bu mesele, millet meselesinden kısmen koptu. Dahası, laik Arap milliyetçiliği, (Suriye’nin Filistin milliyetçiliğine sunduğu desteği bir yana koyacak olursak) devlet iktidarına kavuştuktan sonra, sistem karşıtı bir güç olarak eridi.

ABD-İsrail emperyalizmine karşı dikilen blok, şunlardan oluşuyordu:

1. İran İslam Cumhuriyeti;

2. Hizbullah;

3. Hamas ve İslami Cihad;

4. Daha az ölçüde laik Marksist milliyetçi FHKC ve FDKC;

5. Ensarullah;

6. Suriye.

Bu güçler, lojistik, strateji ve maddiyat düzleminde iç içe geçtiler: İran, seksenlerde İslami Cihad’ı ve Hizbullah’ı desteklemeye başladı. Bu süreç, doksanlarda hızlandı ve kapsamını genişletti. Sömürgecilik sonrası siyasi egemenlik rejimi ve bununla ilişkili toplumsal yeniden üretim için asgari koruma, birer savaş alanı haline geldi. Artık bu alanlar, ABD ve vekil güçlerinin hedefleriydi. ABD ve ona bağlı güçler, bir yandan da kasten tasarladıkları neoliberal toplumsal sözleşmeyi siyasi huzursuzluk ve ardından müdahale zeminini güçlendirecek bir araç haline getirebildiler (Matar 2016; Matar ve Kadri 2018; Capasso 2023).

ABD’ye, İsrail’e ve normalleşmeye düşman olan güçler, vekâlet savaşları da dâhil olmak üzere, ABD bombalarının hedefi oldular. Bu savaşların amacı, Arap cumhuriyetçiliğinin eski kaleleri olan Irak, Libya, Suriye ve Yemen’in gerilemesini sağlamaktı, zira bu ülkelerde ABD, Mısır’da olduğu gibi, Arap milliyetçiliğinin siyasi ve devlet planlamasıyla alakalı unsurlarını ortadan kaldırmayı başaramamıştı. Genel amaç, petrol gelirlerinin geri dönüşümünün, silah alımlarının ve İsrail de dâhil olmak üzere ilgili kapitalist yatırımların güvenliğini sağlamak, ABD’yle bağlantılı birikim kanallarını ve bunlarla irtibatlı devletleri güçlendirmek, mümkün olan yerlerde (Lübnan, Filistin, Tunus) STK’laşma sürecini hızlandırarak, gerektiğinde yıkım yoluyla, yarı sömürge koşulları yaratma ihtimali de dâhil olmak üzere, devletsizleştirme yönünde adımlar atmaktı. Bu da, genel olarak büyük işgücü rezervleri oluşturma, bu rezervler içindeki emekçi sınıfların kendilerini yeniden üretmeleriyle ilgili maliyetleri yaşam sürelerini kısaltarak düşürme, bunun sonucunda, Arap bölgesinde yürütülecek imha savaşları yoluyla dünya işçi sınıfına fiziksel ve ideolojik yenilgi fikri aşılama hedefiyle bağlantılıydı (Ossome ve Naidu 2021; Kadri 2023; Yeros ve Jha 2020).

Bu çabanın merkezinde, giderek neoliberal bir çizgiye yönelen ancak halen daha yarı sanayileşmiş bir yarı çevre ülke olarak bölgede asimetrik savaş yürüten milislere teknolojik destek sunan İran’ı kuşatma girişimi duruyor (Baconi 2018, s. 105, 110–111). Buna göre, Hizbullah’ın 2006’da İsrail karşısında kazandığı zaferden, bilhassa 2011’de ABD’nin Suriye’ye yönelik savaşı başlatmasından itibaren, Direniş Ekseni, ABD için stratejik bir engel haline gelmişti (National Defense Strategy 2023; Carl 2023). Ekonomik kalkınma cephesinde İran, yaptırımları aşarak, bir tür “endüstriyel direnç” geliştirdi (Batmanghelidj 2021). Bu da modernize edilmiş Rus ve Çin savunma sanayi sistemleriyle iç içe geçmiş bir sanayi-ordu kompleksinin temelini teşkil etti.

İran, “ağır uluslararası yaptırımlar, uluslararası izolasyon ve önemli mali kısıtlamalar” karşısında hafif silah üretimi alanında, ayrıca halihazırda varolan, ithal edilmiş, yeniden kullanılan teknolojinin tekrar yapılandırılması düzleminde başarılı oldu (Czulda 2020). Kısmen kendi imkânlarıyla edindiği becerilerle AR-GE kapasitesi üzerine kurulu bu endüstriyel sistemler, İran’ın “stratejik derinliğine” destek oldu. Bu derinlik, sadece caydırıcılığı değil, aynı zamanda “mesihçi dini inançları, anti-emperyalist sloganları ve popülist kavramları” da temel alıyordu (Divsallar ve Azizi 2023, s. 8,9).

Bu yoğun çaba dâhilinde İran, Suriye’ye silah ve para aktardı. Askeri danışmanlık hizmeti sundu. Teknolojisini paylaştı. Bölgedeki silah sevkiyatlarını organize etti. İnsansız hava aracı teknolojisinin geliştirilmesine, özel kuvvetlerin konuşlandırılması ve koordinasyonuna, örneğin Lübnan Hizbullahı’ndaki Rıdvan Kuvvetleri’nin eğitimine, Hamas’ın Suriye’deki eğitim sürecine, en nihayetinde Hizbullah’ın kendi caydırıcılık stratejisinin unsurlarını destekleyen balistik füze sisteminin inşasına katkıda bulundu (Skare 2021).

Bölge genelinde kaynakların paylaşılması yoluyla teknoloji edinimi ve bilgi birikiminin geliştirilmesi süreci, en az 2000’li yılların başlarında başlamış olsa da, Filistin’de bu sürecin niceliğin niteliğe dönüşümü onlarca yıl sürdü. 2014 yılı itibarıyla, Gazze’deki silahlı unsurların performansı “gerekli yeteneklerle donanmış, uyarlanma becerisine sahip, tutarlılıkla yürütülecek düzeye ulaştı” (Porter 2014). İsrailli komutanları şaşırtan bu düzey, Filistinliler arasında silah seçeneğinin mümkün olduğuna dair geniş bir inancın oluşmasını sağladı. Dahası, gerilla örgütleri, Arap-İran coğrafyasındaki stratejik derinliğin temel taşıyıcılarıydı.

Bu dönem boyunca Kassam Tugayları, Suriye de dâhil olmak üzere, ABD ve İsrail’in bölgesel rakipleriyle sıcak ilişkiler kurdu. Genelde, bu direniş örgütleri milli egemenlik meselesini görmez, daha farklı meselelere odaklanırlardı. Bu milli egemenlik meselesi, artık bir silah haline getirilip kendilerine doğrultulmuştu (Farnia 2023).

Bugün bazı örneklerde bu örgütler, sömürgelik halini işlemez kılma girişimleri olarak görülüyorlar (Abdaljawad Omar 2024). Ensarullah gibi örneklerde devlet egemenliği denilen kabuğun içini toplumsal içerik ve planlamayla dolduruyorlar. Suriye gibi örneklerde ise ABD’nin yarı sömürgeci işgaline direnmeyi sürdürüyorlar. Farklı düzeylerde de olsa hepsi de tehlike altındaki veya henüz elde edilmemiş olan milli egemenlik gerçekliğinde, toplum ve demokrasi meselelerini ele almaktaki güçlüklerle yüzleşiyorlar (Doutaghi 2024; Doutaghi ve Mullin 2022). Bu örgütler, kısmen emperyalizmin kendisinin de tetiklediği bir süreç dâhilinde, İran’da ve başka yerlerde kurtuluş teolojisinin ışığının sönmesiyle birlikte, Sovyet sonrası dönemde millet ve toplum meselelerinin yeniden yapılandırılması için kutup yıldızı işlevi görüyorlar.

Aynı zamanda bu örgütler, ABD’nin gücü ve bölgesel uydu devletlerinin istikrarı için büyük engeller teşkil ediyorlar. Savunma ve ithal ikâme temelli sanayileşme yoluyla askeri gücün geliştirilmesi sayesinde devletin kapasitesini artırıyorlar. Devletin bölgedeki toplumsal yeniden üretimde oynadığı (kusurlu) rolü güçlendiriyorlar. Sınırlı da olsa planlama seçeneğinin öne çıkmasını sağlıyorlar. Dahası, bu örgütler, ABD merkezli birikim sürecine ve bağımlı kapitalizme bir alternatif teşkil ediyorlar. İsrail’e yönelik muhalefetlerinde, sadece yüz milyarlarca dolar tutarındaki sabit sermaye varlıklarını ve toprağı içeren politik kap olarak İsrail devletine değil, ayrıca, bu devletin dünya genelinde silah satışlarını artırma konusunda oynadığı role meydan okuyorlar. Ayrıca, Direniş Ekseni’nin ortaya koyduğu eylemler, Siyonizm karşıtı duyguları ve eylemleri boğmak için kendi halklarını ezmek, hatta kendi silahlı kuvvetleri içerisindeki dinamikleri susturmak zorunda kalan bölge devletlerini istikrarsızlaştırıyor.

Batılı Teori ve Batılı Pratik

2005’ten beri ABD ve Avrupa’daki kamuoyu, yeni bir Filistin’le dayanışma hareketi meydana getirdi. Bu hareket, Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar (BDS) çağrısı etrafında şekillendi (Mullin 2021). Bu hareket, İkinci İntifada’nın, onun peşi sıra Filistin davası üzerinden oluşan radikalleşme sürecinin ürünüydü. Filistin Geri Dönüş Hakkı Hareketi (Avdet), İsrail’in boykot edilmesi yönünde birçok çağrıda bulundu.[4] Bu tür bir dayanışma, başlangıçta İkinci İntifada sırasında Filistin milli hareketinin faaliyetleri ile Oslo Anlaşması’nın uyuşturucu etkisinden sonra diaspora/dayanışma aktivizminin yeniden uyanışı arasında yaşanan kısmi kaynaşmadan neşet etti, öyle ki İsrail hükümeti, BDS ile ilişkili, İsrail’i gayrimeşru kılmaya çalışanlarla silahlı “Direniş Ağı” arasındaki yakınlaşma karşısında epey endişeye kapıldı.

Bununla birlikte, günümüzde dünya genelinde STK’larla bağlantılı hareketin Filistin konusunda ortaya koyduğu (ırk ayrımcılığı, ırkçılık karşıtı yerleşimci sömürgecilik ve haklar mücadelesine odaklanan) söylemsel pratik ve teorik üretimle Gazze’de ve Batı Şeria’da süren silahlı direniş arasında yaşanan ayrışma, giderek derinleşiyor. bu maraz, öncelikle Arapça konuşan organik aydınlardan müteşekkil kadrolar arasında görülüyor.

Nitekim, Batı’daki sivil toplumda ve onunla bağlantılı yayınlarda ve kurumlarda karşımıza çıkan her türden makale ve kitap, Filistin’de devrimcilerin yürüttükleri operasyonların fiziksel, stratejik veya teknik yönleriyle hiç ilgilenmiyor (Bir istisna olarak bkz.: Mansur 2022). Bilgi üretenler, Filistin’deki halk hareketliliğinin jeopolitiğini, bilhassa direniş ekseninin en tartışmalı bileşeni olarak Suriye’ye yönelik Filistin ilgisini göz ardı ediyorlar, hatta bu ilgiyi ortadan kaldırıyorlar (Al-Hardan 2016).

2012-2016 yılları arasında, şu anda düşünsel-teorik çalışmalarla meşgul olan birçok kişi de dâhil olmak üzere, Filistin yanlısı hareketin büyük bir kısmı, ABD’nin Suriye’yi yok etme girişimine destek sundu, ancak şimdilerde nedense sessizlik hâkim. Bu destek zamanla teoriyle her şeyi düzlemenin ötesine geçti, bölgede direnişe destek sunan yapıların pratikte düzlenmesine katkıda bulundu.[5]

Bu bahsini ettiğimiz olgular, Filistin’e yönelik akademik ve teorik ilginin 2008 sonrası yeniden canlanması, Filistin’e yönelik dayanışma eylemlerindeki ve destekteki artış bağlamında anlaşılmalıdır. Filistin, bilgi üretiminin popüler bir beşiğidir. Metodolojik olarak, bilgi sosyolojisine işlevselci bir yaklaşım benimsemek, bazen gerekli hale gelir. Bununla birlikte, akademi içindeki araştırma konuları ve teorik çerçeveler ile suçlu görülen silahlı örgütler ve yürüttükleri operasyonlar arasındaki uyumsuzluk göz ardı edilemeyecek bir meseledir. Bu gerçek dikkate alındığında, bilgi üretiminin net ve belirgin şablona göre gerçekleştiğini, önemli eksikliklerle malul olduğunu söyleyebiliriz. Dahası, bilgi üretimi, her zaman baskıcı aygıtlar ve özgürleştirici hareketlerle bağlantılı bir süreçtir. Radikal teorik çalışmanın yoğunluğu, ister bilimsel ister başka türlü olsun, özgürleşme umutlarıyla birlikte artar ve azalır. İmparatorluk içre gerilim noktaları, özellikle bilgi üretiminin politikası etrafına patlamaya hazır bombalar yerleştirir. Çünkü sivil toplum içinde büyük sistem karşıtı çabaları normatif meşruiyetten mahrum bırakmak için bu çabaların etrafına düşünsel, ideolojik ve siyasi kordonlar çekilmelidir (Farnia 2023; Jha, Yeros ve Chambati 2020; Ajl 2021b). Bu tür karantina işlemleri, tarihsel olarak Arap-İran bölgesinde yaygın olarak görülür, çünkü bu bölge, küresel kapitalizmin merkezinde yer alır, sömürgecilik sonrası devletleriyle radikalleşmiştir, İsrail’e yakındır, bunun neticesinde, egemenlik yanlısı bölgesel hareketler kolaylıkla şeytanlaştırılmaktadır. Milli kurtuluş hareketine yönelik maddi destek cezalandırma amaçlı yaptırımlarla yüzleşir. Bu yaptırımlar neticesinde kimileri, ideolojik, kültürel ve düşünsel açıdan itaat etmeyi öğrenir.[6] Yaptırımlar, terör örgütleri listesine alınma ve İngiltere’de kısa süre önce yürürlüğe giren “Önleme” programı, Filistin milli kurtuluş hareketinin kendisini ve sembollerini fiilen suç haline getirmiştir.

İtaat, tümüyle milli kurtuluşu inkâr etmeyi gerektirmez. Bilâkis, teorik ve politik söylemi kurtuluş yükünü omuzlamış somut güçlerden kopartan teorileri temel alır. Bu ayrım, Filistin üzerine yapılan çoğu akademik çalışmada etkili bir şekilde içselleştirilmiştir. Söz konusu çalışmalar, Filistin üzerine yapılan akademik çalışmalara daha önce uygulanan yaptırımlar nedeniyle genellikle “doğası gereği” radikal olmakla suçlanmaktadır. Sonuç olarak, çoğu kusursuz olan, Filistin çalışmaları sayıca çoğalmaktadır. Ama nedense Kassam Tugayları, FHKC, İsrail’in ABD imparatorluğunda oynadığı rol, silahlı mücadelenin mantığı veya silahlı direniş ile Arap-İran devlet sistemi, sistemle bağlantılı devletimsi güçlere bağlı milisler arasındaki ilişki üzerine yapılan çalışmalara nadiren rastlanmaktadır nadirdir (makalenin yazıldığı sırada İslami Cihad üzerine iki ciddi çalışma kaleme alındı: Alhaj, Dot-Pouillard ve Rebillard 2014; FHKC ile pek ciddiye alınamayacak bir çalışma için bkz.: Leopardi 2020; bu kitabın eleştirisi için bkz.: Mari 2022; Ensarullah’la ilgili çalışma için bkz.:. Brandt 2017).

Buna karşılık, radikal bir dergi olarak Middle East Report [“Ortadoğu Raporu” MERIP], FHKC ve FDKC gibi silahlı direnişi savunan güçlerle röportajlar gerçekleştirdi. İkinci İntifada’da bile, genelde silahlı strateji, özelde silah seçeneğinin etiği ve stratejisi ile ilgili tartışmalara yer verdi (Rabbani 2001). 2020’lerde dergi, Direniş Ekseni’nden neredeyse hiç bahsetmedi. Ona sadece küçümsemek için değindi. Sömürge karşıtı Filistin direnişiyle olan ilişkisini önemsizleştirmek, ABD’nin bölgeye yönelik saldırılarına karşı sergilenen direnişin kendisi olarak doğduğu gerçeğini göz ardı etmek için çaba sarfetti (Ryan 2015).[7]

Nitekim MERIP, son zamanlarda Direniş Ekseni’nin bölgede kapsamlı özgürleştirme çabalarına alan açma konusunda oynadığı merkezi role vurgu yapan, sipariş üzerine kaleme alınmış makaleleri yayınlamayı reddetti.

Her ne kadar bu, sürgündeki insanların örgütsel çalışmaları içerisinde görülen bir durum olsa da, Filistin hareketi, Arap milliyetçiliği ve Filistin direnişine yönelik ideolojik destekten mahrum kaldı, bu da kalıcı yaralar açtı. Bir yandan Hamas’ı, FHKC’yi ve İslami Cihad’ı Milli ve İslami Güçler Konseyi üzerinden destekçileri arasında sayan Filistin Boykot Milli Komitesi (FBMK), silahlı direnişi savunan her türden örgütle ilişki kurma fikrine karşı çıkıyor. Ayrıca, silahlı direniş konusundaki tutumları nedeniyle Filistinli siyasi tutsakların destek ağı olan Samidun’u ve diğer örgütleri BDS çalışmalarından uzaklaştırmaya çalışıyor. FBMK, kısa süre önce uluslararası oluşumları silahlı direnişi savunmaktan kaçınmaya çağıran bir açıklama yayınladı.[8] Öte yandan, bu tür meseleleri, Batı’da vakıflar üzerinden Filistin hareketine ve FBMK’nin kendisi de dâhil olmak üzere ilgili medya kuruluşlarına yönelik kapsamlı sunulan mali destekten ayrı ele almamak gerekiyor. Bu kuruluşlar, emperyalizmden veya direnişten bahsetmeyen, sistem yanlısı ve Siyonizm karşıtı bir kamu alanı oluşturdular. Nitekim, ırk ayrımcılığı ve haklarla ilgili tartışmalarda yaşanan artış, Filistinli örgütlere gösterilen ilginin azalması, Filistin harici dayanışma faaliyetleriyle siyasi partiler arasındaki bağların kopma noktasına gelmesi, ABD’nin maddi destek davalarıyla tehdit etmesi, Batı’daki liberal ve sol siyasi düşüncede hâkim olan millet meselesine ve milletlere yönelik genel tiksintiyle birlikte ele alınmalı (Amin 1980).

Son olarak, bir de Batı’daki Marksist düşüncenin muhtelif biçimleri ile Filistin sağı ve orta yolcuları arasında giderek artan yakınlaşmadan da söz etmek gerekiyor. Bu alanlarda, Hamas’ın “suçlu” olduğunu söyleyen dilin hâkim olduğu görülüyor (Intercepted 2023; ayrıca bkz.: Alqaisiya 2024). Silahlı operasyonlar, esas olarak, jeopolitika veya değer üretimiyle ilişkisinden ziyade, ahlaki zeminde savunuluyor. Nitekim, bu kurumlar, sistematik ve tutarsız bir şekilde, Filistin’deki silahlı örgütlerin başlıca jeopolitik ve maddi destekçisi olan İran’ın egemenliğinin savunulmasını “kampçılık” olarak adlandırıyorlar (Hardt ve Mezzadra 2024).

Bu kesimlerin kullandığı dilin ve söylemin İran’da rejimi değiştirmeye yönelik çabalara yardımda bulunduğunu, tarihteki olaylara yönelik atıfların ciddiyetten yoksun olduklarını, alenen yaşanan bir savaşta iki savaşan kamptan birine katılmanın mantıklı olduğunu söylemek gerekiyor. Bu anlamda, Batı’dan yana saf tutan ideolojik “kamp”ın mevcut konumu, Filistin’deki tüm büyük silahlı örgütlerin konumlarıyla çelişiyor, bu konum, savaşı yürüten NATO-İsrail kampıyla fiilen müttefik olmakla neticeleniyor (Mojtahedi 2024).

Bu tür konumlar, salt ahlaki hatalar olarak görülemezler. Bunlar sistemseldir, Cabral’ın uyarısında dediği gibi, küçük burjuvazinin ABD emperyalizminden yana hizalanma biçimidir. Anderson, bu olgunun “solcu aydınların yüksek öğrenim kurumlarına kapağı atmasıyla bağlantılı olduğunu söylüyor (Anderson 2000). Ama ne var ki Anderson, esas olarak politik içerikten dert yanmıyor, daha çok akademisyenlerin pek iyi yazı yazamadıklarından, argümanları için gerekçeler uydurmalarından şikâyet ediyor. Elin gözündeki çöpü görüp kendi gözündeki merteği göremeyen bir isim olarak Anderson, bu durumun teorinin pratikten kopmasına (Temin 2024) ve Sovyet sonrası dönemde Batı emperyalizmiyle aynı çizgide olan Batılı sol aydınların oluşmasına neden olduğunu anlamıyor. Bu tür bağlılıklar ve hizalanmalar, Nizar Benet’in sözüyle, “yenilgici düşüncenin işbirlikçileri”nce desteklenen sınıfsal konumlardır.

Bu makale, daha fazla araştırılmayı hak eden kimi hipotezler dile getiriyor. Ama gene de bu noktada, ABD-AB bağlamında Filistin çalışmalarını kapsamlı şekilde ele alan bilgi sosyolojisi, bu makalenin kapsamı dışında olduğu için bu hipotez aktarımının tali bir amaç olduğunu söylemek gerek. Yazının asli amacı ise, Filistin siyasetiyle ciddi bir şekilde ilgilenmeyi engelleyen düşünce biçimlerini içeriden eleştirmektir. Bu nedenle makale, Filistin’i bir çalışma nesnesi ve siyaset öznesi olarak yaratan kimi baskın düşünce biçimlerini ele almaktadır. Bu düşünce biçimlerinin, milli kurtuluş mücadelelerinin politik tarihini, hatta bu hareketi besleyen ve yıkımından beslenen bölgesel ittifaklar ağını nasıl çarpıttığını veya göz ardı ettiğini ortaya koymaktadır.

Yerleşimci Sömürgecilik: Tanım mı, Kurtuluş mu?

Bu bölüm, özellikle Afrika’da altmışlar ve yetmişlerde verilen ulusal kurtuluş mücadelelerine ait temel bir kategori olarak yerleşimci-sömürgecilik analizinin politik kullanımları ve kötüye kullanımlarına dair bir tespitle başlıyor (Ntalaja 1979; Rodney 1972; Ben-Gurirab 1982; Good 1976). Aslında, Filistin mücadelesinden yana olanlar, İsrail’i sıklıkla “yerleşimci-sömürgeci bir devlet” olarak tanımlamışlardır. Burada ya burjuva-milliyetçi (Sayegh 2012) ya da Batılı Marksist bakış açısından (Rodinson 1973) istifade edilmiştir.

Marksizm, ulusal kurtuluşla alakalı değerlendirmelerde farklı cepheleri birbirine bağlayan iplik görevi görmüştür. Bununla birlikte, bu değerlendirmelerin önemli ideolojik ve stratejik farklılıkların üzerini örttüğünü söylemek gerekmektedir (Samed 1976; Hilal 1976).

Orta yolcu veya sağ milliyetçi bakış açılarının taraftarları, ırkçılığın temel kategori olarak iş gördüğü çerçeveden sıklıkla istifade ettiler: FHKC, “Filistin ve Arap alanındaki sağcı düşünce, sınıfsal bakış açısını ortadan kaldırmaya veya sulandırmaya çalışır” diyordu (PFLP 1969). Bu arada, Marksist çalışmalar, çoğunlukla ırkçılık, sömürgecilik, kapitalizm ve emperyalizmin iç içe geçmişliği üzerinde duruyordu. Analiz, pratikle organik olarak ilişkiliydi. Farklılığa vurgu yapan ırkçı mantığın ortadan kaldırılmasına dönük girişimlere, Fetih-FKÖ’deki burjuva milliyetçilik eşlik etti. Yarı proleterleşme, sömürge koşullarında toplumsal yeniden üretim ve emperyalizme yapılan vurgu, ulusal bir cephe içinde sınıflara ve onların baskılarına odaklanmaya, kurtuluş ajandasını daha dikkatli bir şekilde sınırlandırma ihtiyacına yol açtı (Bu konuda bkz: Mari 2020). Aynı zamanda, bu teoriler, stratejik pratiği ima etse de, mekanik bir üslupla kitlelere dikte edilmediler.

Uygulamada, Filistin Kurtuluş Örgütü, yerleşimci sömürgeciliği merkezi bir kategori olarak kullanırken, 1974’e kadar devlet kurma gündemini kabul etmişti, hatta FHKC, işgale karşı direnişe odaklanan Birleşik Ulusal Ayaklanma Liderliği’nin bir parçasıydı. Bu arada FHKC, İsrail’in önemli bir dayanak noktası olduğu bölgesel mimariyi alt üst etmek için Arap devrimine duyulan ihtiyaca vurgu yaparken, bir yandan da devlet egemenliğinin koruyucu kabuğu da dâhil olmak üzere, kaynaklarını emrine veren Arap devletleriyle pragmatik bir ilişki kurdu; Suriye Baasçılığının sınırlarının farkında olan FHKC, Suriye gibi limanlar ile Ürdün gibi çekiçler arasındaki farkın bilincindeydi (PFLP 1969; Garfield, Hillal ve Quba 1985; Kanafani 2024).

Yerleşimci sömürgeciliğe vurgu yapan yeni analiz, Üçüncü Dünya Marksizminin küresel karanlık döneminde, ekonomist Marksizmin yükselişinde ve Zimbabve ile Filipinler’de faal olan ulusal kurtuluş hareketlerinin etrafındaki düşünsel, politik ve hukuki duvarlarında tekrar karşımıza çıktı. Bu arada, Yerli halklar, yerleşimci sömürgecilerin direnciyle karşılaştılar, etkisiz hale getirildiler. Bu süreçte Latin Amerika’da birden fazla milleti kucaklayan kurtuluş söylemine bu yerleşimci-sömürgecilik eleştirisi de eklendi. Yeni yerleşimci sömürgecilik çalışmaları, postkolonyal teorinin yerleşimci sömürgeci bağlamlara yönelik ilgisizliğinin eleştirisinden doğdu.[9] Sonrasında bu çalışmalar, Patrick Wolfe’un himayesinde bulunan materyalist analiz alanına bağlandılar. Buradan evrenselci bir yaklaşımla başka alanlara sirayet ettiler. Böylelikle yerleşimci-sömürgecilik kategorisi, kapitalist ya da komünist, tüm toplumsal formasyonların içsel mantığından eski ve öncesinde varolan bir olgu haline getirildi. Zamanla Yerli denilen genel kategoriye bağlandı (bkz. Ajl 2023b).

Başlangıçta bir yandan emperyalizmle, diğer yandan Avustralya’daki toprak temelli mücadelelerle bağlantılı olan kategori, bu bağları sıklıkla yitirerek, emperyalizmden, birikimden ve emperyalizmin merkezindeki toplumsal çelişkiyle yerleşimci sınıfın oluşumunun arasındaki ilişkiye, bunun farklı sömürgeleştirilmiş toplumsal sınıflar üzerindeki etkisine dair analizden kopartıldı, oradan oraya taşınabilir, giderek daha fazla şeyleşmiş, yabancılaşmış bir rejime dönüştü.

Materyalist analiz, rejimin biçimsel yapısına tabi hale geldikçe, yerleşimci-sömürgeciliğin bir tarihsel ve toplumsal biçim olarak işleyişini teorileştirme becerisini kaybetti. Dahası, yabancılaşmış bir zihinsel yapı olarak “rejim”, Avustralya’daki mülksüzleştirmenin stilize edilmiş bir versiyonundan soyutlanmış olsa da, özgün vakaların sınırları açık denizlere ulaştıkça, emperyalizmi ve daha geniş bölgesel dinamikleri parantez içine alarak, yöntemsel açıdan giderek daha milliyetçi hale geldi. Sıklıkla, ancak her zaman değil, “ortadan kaldırma mantığı” ile işaretlenmiş bir politik yenilgi teorisine dönüştü.

Yerleşimci sömürgecilik teorisi, Filistin davası söz konusu olduğunda teleolojik eğilimi ve kavramsal bir emirle başarılı sömürgecilikten kurtulma örneklerini (Cezayir ve Zimbabve) “yerleşimci sömürgeleri” yerine “yerleşimcileri olan sömürgeler” olarak kapsamı dışında tanımlaması nedeniyle eleştirildi (Barakat 2018; Ajl 2023b). Bu kısıtlamalar, teoriyi millet haricindeki toplumsal ve politik dinamiklerden uzaklaştırdı; bu da, tarihsel Filistin ve Arap milliyetçi devrimci düşüncesinin ve Gazze’deki sömürgecilik karşıtı asimetrik silahlı dinamiklerin merkezinde yer alan Arap-İran’a ait stratejik derinliğin ortadan kaldırılması anlamına geliyordu (Hafız 2005; Kanafani 2024; PFLP 1969).

Veberci yerleşimci-sömürgecilik teorisini yüzeysel bir biçimde eleştiren Marksistler, hâkim teorilerde sınıf, sömürü veya ilkel birikim kavramının yokluğu üzerinde durdular. Bununla birlikte, bu düşünce, Wolfe’un yöntemini izleyerek, eşitsiz kalkınma yoluyla merkez-çevre arasındaki kalkınma düzleminde oluşmuş farklılıkları yaratan, yeniden üreten ve genişleten bir yapı olarak emperyalizmi göz ardı etti. Bunun yerine, bu tür karşıtlıkları daha geniş bir kapitalist birikim çerçevesine indirgedi (Englert 2020, s. 1658), esasen emperyalizmi temel çelişki olarak ortadan kaldırdı, İsrail’in yerleşimci sömürgeciliğinin tarihi ile İsrail’in ABD için dünya çapında oynadığı Sparta rolü arasındaki ayrılmazlığı göz ardı ederek, yerleşimci sömürgeciliğini kapitalizm gibi “bağlı olduğu” çeşitli “süreçlerden” biri olarak yeniden belirledi (Englert 2020; Englert 2022).

Buradaki “alternatif” çerçeve ise tarihsel yerleşimci sömürgecilik içindeki “sömürü” ve “yok etme” arasındaki salınıma odaklanırken, yerleşimci sömürgeci toplumsal formasyonun içsel itici güçlerine odaklanıyor. Ancak, daha geniş bağlamı göz ardı ediyor: Yok etme eğilimi, yalnızca bölgesel sınır içinde gerçekleşen bir şey değil, aynı zamanda (Avustralya ve ABD’de görüldüğü üzere) sömürgeleştirme için mevcut olan göreceli fazla nüfustan da kaynaklanıyor. Daha da önemlisi, İsrail özelinde, Siyonizmin Arap bölgesinde ve daha geniş anlamda Üçüncü Dünya’da yenilgici ruhu aşılama ve kaos tohumları ekme konusunda oynadığı eşsiz rolü göz ardı ediliyor (Kadri 2023; Ajl 2024a).

Sovyetler’in gücünün zirvede olduğu, Irak’ın desteklendiği 1967-1990 yılları arasında imha işlemi mümkün değildi. İmha, yok etme işlemi, ABD’nin Arap bölgesinin kalkınmasını engellemeye yönelik daha kapsamlı politikalarıyla eş zamanlı olarak bir “seçenek” haline geldi (Capasso ve Kadri 2023), nihayetinde ABD-İsrail egemenliğini ideolojik ve somut olarak tehdit eden silahlı bir hareketin yükselişiyle birlikte bu süreç başladı (Ajl 2024b).

Yerleşimci sömürgecilik teorisinin bu türden türevleri, Veberci veya Marksist alt türler de dâhil olmak üzere, sömürgecilikten arınma için yol gösterici ilkeler sağlamayı amaçlasalar da, stratejiyle ciddi bir şekilde ilgilenmekten kaçındılar: aktörler ve hedefleri arasındaki bağlantıya bakmadılar, hedeflerine ulaşmak için mevcut mekanizmaları değerlendirmediler. Filistin konusunda kaleme alınan eserler, direnişi yerleşimci sömürgeciliğin tarihsel gidişatının kurucu bir unsuru değil, yerleşimci canavarın hızla aştığı bir yol tümseği olarak görüp kenara attılar. Bu körlük, bugün üretilen yerleşimci sömürgecilik literatürünün milli kurtuluşa, yabancı tekellerin üretim güçleri üzerindeki kontrolünün ortadan kalkmasına yönelik dar görüşlü yaklaşımla bağlantılıdır. Bu nedenle, bu çerçeveyi kullanan nadir çalışmalar, Hamas’ın Gazze’de yürüttüğü operasyonların mantığını, İsrail askeri işgalini nasıl şekillendirdiğini analiz ettiler (istisnalar için bkz.: Sen 2016; Awad 2023).

Yerleşimci-sömürgecilik teorisi, her türden yerli çalışmaları ile Filistin hareketi arasında önemli bir köprü kurarak, politik aktivistlerin iki mücadele arasında denge kurmasına katkı sundu. Dahası, yerliliği vurgulamanın, Arap ve ABD bağlamları arasındaki farklılıkların kabulüne engel teşkil etmesi için hiçbir neden yoktur (örneğin Alqaisiya 2023). Bununla birlikte, yerleşimci sömürgecilik ile ilgili çalışmaların büyük bölümü, Salamanca ve arkadaşlarının (2012) “Arapların kendi kaderlerini tayin hakkı mücadelesi” olarak tanımladığı şeyi uzun zamandır görmezden geliyor. Oysa Filistin’deki silahlı direnişin mantığı, İsrail’in kontrgerilla faaliyetleri ve bölgesel egemenliğinden ayrı ele alınamaz. Nitekim, Filistin direnişinin arkasındaki silahlı bölgesel altyapıya karşı bazen açık bir düşmanlık da söz konusudur. Yerleşimci sömürgecilik örneklerini kıyaslayan bir monografi kaleme alan Englert, İran’ın Filistin ve Lübnan’daki milislere verdiği desteği, Yemen’e verdiği destekle birlikte eleştiriyor, bir yandan da Filistinlilerin gerçekleştirdiği genel grevleri ekonomiyi aksattığını söylüyor (Collective 2019; “Kurtuluş ve Geri Dönüş” başlıklı bölüm, Englert 2022). Oysa genel grev, halkı harekete geçirme araçlarından birisidir ama en önemlisi de değildir.

Bu tür çalışmalar, Filistin içindeki sınıfi-milli mücadeleyi göz ardı ederek, Benet’in tespitiyle, Filistin sağının ve Filistin Yönetimi’nin günümüzdeki güvenlik koordinasyonunun ön yeni-sömürgeci rolünü görmezden geliyor. Oysa Benet, tam da bu tespiti yüzünden katledilmiştir.

Bu şekilde, yerleşimci-sömürgecilik analizi o kadar esnek hale geldi ki, ona direnen merkezi güçlerin kınanmasına veya onlara ilgisiz kalınmasına imkân sağlandı, sıklıkla “duyguların ötesine geçip stratejiye dönüşmeyen tanımlayıcı bir kategori olarak kaldı” (Salamanca vd. 2012). Bu tür bir duyguya kapılma, genellikle yenilgici veya yenilmiş bir tutumu ortaya koyar; bu yönelim, Wolfe’un Avustralya’nın yerli toplulukların kontrolüne dönük çağrılarından ideoloji düzeyinde yürütülen, asimilasyona karşı mücadele alanına çekildi. Filistin konusunda da benzer görüşler dile getirildi. Bu görüşlerde göreceli güç dengesi önemsiz kabul edilmektedir. Şimdi de milletlerarası sistemi aynı şekilde göz ardı etme eğiliminde olan bir diğer kategoriye bakalım: ırk ayrımcılığı.

Irk Ayrımcılığı

Irk ayrımcılığı üzerine kurulu söylemin birden fazla kolu ve köken hikâyesi bulunmasına karşın, bu makalenin odak noktası bunlar değil. Bu hikâyelerin daha çok analizin düşünce ve pratiği nasıl organize ettiği üzerinde durduğu görülmeli.

Irk ayrımcılığı, hak ve ayrıcalıklara erişim konusunda mevcut olan hukuki eşitsizliklerle birlikte kurumsallaşmış hukuki ayrımcılıktır. Ayrıca, uluslararası hukuk kapsamında bir suç olarak da kabul edilmektedir. Son olarak, bu terim, somut bir tarihsel deneyime işaret eder: Güney Afrika ve hak ve ayrıcalıklarının dağılımı. Güney Afrika ve Filistin benzetmeleri, hatta “ırk ayrımcılığı” terimi, silahlı seçeneği açıktan destekleyen Filistinli Marksist solun bildirilerinde ve analizlerinde uzun zamandır yer alsa da, bu terim, esas olarak İkinci İntifada’nın tetiklediği Filistin milli direnişinin yeniden yapılandığı sürecin parçası olarak öne çıktı.

BDS beynelmilel pratik olarak gündeme geldi. Tarihi Filistin’e barışçıl doğrudan eylem ve dayanışma heyetleri “beynelmilel” olgular olarak girmeye başladı. Teori ve söylem, iki devlet ve işgal karşıtlığına odaklanan baskın yaklaşım üzerinden yeniden teşkil edildi. O zamana kadar bu konumlar kurumsallaşmış bir tuzak, iyi finanse edilmiş düşünsel, hukuki ve diplomatik bir uygulamadan başka bir şey değildi. Körfez/ABD baskısı, mali ve diplomatik kontrgerilla faaliyetleri karşısında Filistin’deki milli hareketin tarihi bir tavizi olarak devlet kurma projesi, hükmünü yitirdi.

Irk ayrımcılığı, Filistin sorununu yeniden çerçeveleyerek, onu tarihsel Filistin’e yeniden açtı ve Filistin halkını ilgilendiren üç temel unsur olarak baskı, işgal veya dışlanmaya odaklanan BDS söylemiyle bütünleşti. Halkın üçte ikisi, I. ve II. Oslo anlaşmaları üzerinden Filistin projesinden dışlanmıştı (Massad 2006). Irk ayrımcılığı temelli analizin kullanımı, emperyalist destekli Oslo sürecinin kapattığı politik sınırları yeniden açtı; özellikle Siyonizm sorusunu yeniden gündeme getirdi ve Güney Afrika gibi ulus devletlerle de dâhil olmak üzere, ırkçılık karşıtı ittifakların temelini teşkil etti.

Ancak suç veya analoji olarak ırk ayrımcılığı üç temel sınırla maluldü. Suç olarak ele alındığında, öncelikle Filistin’deki milli kurtuluş mücadelesi bağlamında milletlerarası hukuk etrafındaki daha geniş tartışmayı yeniden gözden geçirmeye mecburuz (Erakat 2014; Qato ve Rabie 2013). Örneğin, İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşı, soykırım ve İsrail’in eylemlerinin soykırım olarak nitelendirilebilecek kadar vahşi olup olmadığı konusunda küresel bir tartışmayı tetikledi. Bu tartışma, Güney Afrika’nın İsrail’i soykırımla suçlama talebi ve Uluslararası Adalet Divanı’nın Mayıs ayında İsrail hükümetine güney Filistin kenti Refah’taki faaliyetlerini durdurması yönünde verdiği (belirsiz) karar sırasında ön plana çıktı. Bu ara bölümün amacı, uluslararası hukuk savaş alanındaki manevraları küçümsemek değil. Aslında, milletlerarası hukuk, dünya ölçeğinde mevcut güç ilişkilerini kristalize ettiği için, Hamas tarafından tekrar tekrar “zayıfların silahı” olarak kullanıldı: Amaç, İsrail’i milletlerarası hukuka uymaya zorlamak değil, İsrail ve ABD’nin, küresel kapitalizmin politik koruyucuları ve valileri olarak, milletlerarası hukuka ve kanun önünde eşitlik hükümlerine uyamayacaklarını göstermektir. Bu anlamda Hamas, savaş alanındaki kendi manevra savaşını görüyor, aynı şekilde, sömürgeci şiddeti sona erdirmeye yönelik kurumsal yolların kendi başlarına çıkmaz sokaklara götürdüğünü göstermek için Batı’daki liberal toplum içinde ve onun aracılığıyla yürütülecek bir mevzi savaşına ihtiyaç duyuyor.

Ancak, soykırımda olduğu gibi, bir suç olarak görülen ırk ayrımcılığı da milletlerarası hukuk kapsamında yargılanabilirliğin sınırlarını değiştirmedi: İsrail’i suçlarından dolayı hesap vermeye ve dolayısıyla ırk ayrımcılığını ortadan kaldırmaya hangi kurum zorlayacaktı? Milletlerarası hukuk, Filistin içinde ve dışında, ayrıca milletlerarası sistem içinde geniş bir kitleye hitap etmek için güçlü bir söylem olsa da, bu tür yasaların uygulama mekanizmalarından yoksun olduğunu görmek gerek.

Tarihsel bir analoji olarak ırk ayrımcılığı, akla Güney Afrika’yı getiriyor. Ancak Güney Afrika tarihi, hatta kurtuluş mücadelesinin kirinden pasından arındırılmış hali, Filistin’le tam olarak örtüşmüyor. Güney Afrika’da, iç sınıf mücadeleleri ve iş bırakma eylemleri, siyah emeğinin kapitalizme entegrasyonu sayesinde ırk ayrımcısı düzenin yıkılmasına katkıda bulundu. İşçi mücadeleleri, yerli ve yabancı sermayenin kârlarını etkiledi. Ama Filistin, bu türden avantajlardan mahrum. Bu da “Alternatif avantajlar nelerdir?” sorusunu gündeme getiriyor. Kitlesel sivil itaatsizlik eylemleri, 2005-2014 yılları arasında (Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü de dâhil olmak üzere 2021’e kadar) Filistin’in ana stratejisiydi, ancak öncelikle yıkıcı etkisi, milletlerarası ortama ve başka ülkelerdeki dayanışma eylemlerine bağlı olduğu için, önemli bir sonuç üretmedi (Zimbabve örneğinde görülen benzer dinamikleri ele alan bir tartışma için bkz.: Moyo ve Yeros 2007). Dahası, küresel ölçekte yaşanan “artık” nüfus krizi nedeniyle Filistinli işgücüne olan ihtiyacın azalması sebebiyle İsrail, Güney Afrika hükümetinin sahip olmadığı bir seçenek olan, 2023-2024’te yürüttüğü kontrgerilla operasyonunun ölçeği ve kapsamıyla açıkça ortaya konan imha ve ortadan kaldırma seçeneğini sıcak tutuyor.

Analojiyi bugünde kullananlardaki diğer bir sorun da Güney Afrika’nın bölgesel dinamiklerine yeterince önem vermemeleridir. Kimilerinin iddiasına göre, genelde Siyahi Bilinç hareketine özelde Soweto ayaklanmasına, Angola’da “Siyahi birliklerinin, Kübalı ve Angolalıların beyaz birlikleri askeri çatışmalarda yenmesi” öncülük etmiştir (Gleijeses 2013, s. 346). Öncü devletler, sadece ideolojik bir rol oynamadılar. Namibya ve Angola’daki kurtuluş mücadeleleri, ırk ayrımcısı devletin hazinesini de tüketti (Luiz 1998). Bu dinamiklerin temelinde, Bağlantısızlar Hareketi, Afrika-Asya Halkları Dayanışma Teşkilâtı (AAPSO) ve diğer örgütler aracılığıyla Üçüncü Dünya’nın ırk ayrımcılığına karşı silahlı mücadeleyi genel manada meşrulaştıran çabaları yatıyordu (Makamure ve Loewenson 1987).

Analoji kurma çabası, analojinin tarihsel nesnesinin nasıl tasarlandığıyla bağlantılı bir iştir. Nesne, iki ayrı bölge üzerinden tasarlanmaktadır. Filistin konusunda analizin kapsamı İşgal Altındaki Topraklar’ın ötesine uzanıyor, ancak düşünce düzeyinde kurtuluş mücadelesini Araplıktan arındırıyor. Bu tür bir düşünce metafora içkin olmasa da, Arapların kurtuluşu fikriyatında uzun zamandır var olan, Oslo sonrası ortaya çıkan, ırk ayrımcılığı üzerine kurulu literatürün neredeyse tamamı ya ırksızlaştırmaya (Bakan ve Abu-Laban 2010) ya da millet düzleminde sınırlandırılmış maddi ayrıcalıkların tahsisine odaklanmaktadır (Clarno 2017); ulaşılan sentezlerse milletlerarası kıyaslamaya kilitlenmektedir (Peteet 2016). Öncü devletlerin rolü bu noktada asgari düzeydedir.

Irk ayrımcılığı analojisi, metodolojik milliyetçiliğe ve silahlı direnişin bölgede Arapların birliği (Afrika’nın birliği) gibi bileşenlerinin silinmesine bağlı olmak zorunda değildi; ancak genel olarak olan şey, tam da budur. Bunun birkaç nedeni var.

Analizin kullandığı düşünsel ve teorik kanallar, ırk ayrımcılığına en çok benzeyen durumdan muzdarip olanlar, yani İsrail-Filistin halkı idi. Mecdelavi’nin dediği gibi, “Gazzeliler, bu çerçeveler içinde fiilen hiçbir yerde bulunmaz, bu teorik görüşlerin dolaşımında hiçbir rol oynamazlar” (Ajl 2023c).

Gazze, Filistin’in silahlı direnişinin kalbidir. Gerçekten de ırk ayrımcılığı, karşılaştırmanın doğası gereği, Anka Kuşu Programı düzeyinde bombardımana, zorunlu nüfus hareketlerine ve soykırıma kadar varan askeri işgali (veya kontrgerilla faaliyetlerini) görmez; tıpkı 2023-2024’te Gazze’de, 2021-2024’te Cenin ve Nablus’ta olduğu gibi. Mecdelavi’nin izah ettiği biçimiyle bu söylem, “insan hakları yaklaşımı etrafında dönen, ırk ayrımcılığı ve yerleşimci sömürgeciliği merkez alan birçok söylemden biriydi; hatta ırk ayrımcılığı, 7 Ekim 2023’e kadar ABD ve Tel Aviv’deki ana liberal Yahudi kurumlarının yeni politik gündemidir (Ajl 2023c).

Irk ayrımcılığı analojisinde haklar meselesi, Gazze’de karşılaşılan en belirgin baskıyı, yani askeri işgali ve direniş söylemini, yani milli kurtuluş söylemini gölgede bıraktı. Irk ayrımcılığı söylemi, İsrail’deki eleştirel literatürde ve Van Leer Enstitüsü gibi kurumlarında da gelişti. Bununla birlikte, İsrail’deki anti-Siyonizm ve solcu Siyonizm, ilkesel düzeyde ve pratikte, somut silahlı kurtuluş hareketlerine ve Arap milliyetçiliğine neredeyse tamamen düşmandır; marjinal bir kesim, ilkesel olarak silahlı direnişin meşruiyetini kabul etse bile bu düşmanlık hali karşısında istisnaidir. Bu şekilde söylem, onun dolaşımını kontrol eden kurumlarla devreye sokan örgütler, bunun yanında, fon sağlayan yapılar sayesinde, Filistin’deki milli mücadelelerin merkezinde duran unsurların ve önlerindeki engellerin görülmesine mani olan bir analojiye evrilmiştir.

Şimdi de Filistin meselesini bölgeden kopartan, öncü devletler konusunda emperyalistlerin görüşlerini benimseyen, Filistin’deki örgütleri gayrimeşru kılmak için uğraşan, Hamas’ı ve onunla ilişkili direniş teorisini uzlaşmacı zemine çeken yaklaşıma bakalım.

Hamas ve İran Kontrol Altında Olan, Kınanması Gereken Güçler mi?

Filistin ve genel olarak Arap-İran bölgesine yönelik üçüncü önemli yaklaşım, Hamas’ı gayri meşru kılma çabası içindedir, ona mesafe koymaya çalışır, İran’a açıktan düşmanlık eder. Özünde bu yaklaşımlar, Hamas’ın direnişe yönelik sosyal ve ideolojik bağlılığı yerine devlet yönetimi mantığına hapsolduğunu, bu mantığın aslında Netanyahu tarafından bir entegrasyon mekanizması olarak işlediğini, Hamas’ın bölgesel ittifak sistemine karşı kapsamlı bir muhalefet pozisyonu alındığını savunmaktadır. Bu yaklaşım, Perry Anderson’ın çalışmalarında görüldüğü üzere, esasen Filistin milliyetçiliğine yönelik daha genel bir hoşnutsuzluğun alt türü olarak, Hamas’tan duyulan rahatsızlığın ürünüdür.

Hamas’ın “ehlileştirilmesi”ni dert edinen çalışmalara da rastlanmaktadır. Bunlardan biri de Tarık Baconi’nin Hamas Contained [“Hamas Kontrol Altında”] adlı eseridir. Kitap, Netanyahu’nun Hamas ile nasıl işbirliği yaptığını söyleyen, 7 Ekim sonrası pıtrak gibi çoğalan teorilerin ve Anderson’ın polemikleriyle aynı hatta duran anarşist fikirlerin geçit töreni gibidir.

Teorik olarak, bu açıklamalar, devlet iktidarını ele geçirme meselesiyle, milliyetçilikle, dolayısıyla millet meselesiyle ilgili duyulan huzursuzlukla alakalıdır. Zira devlet, toprak temelli ulus devletler etrafında yapılandırılmış bir dünya sisteminde bu sorunu ele almak için gerekli ancak yetersiz bir mekanizmadır. Bu türden açıklamaların genel amacı, Hamas’ın milliyetçi meşruiyetten yoksun olduğunu iddia etmektir, çünkü İsrail adına bir ön-devlet yapısını yönetmek, doğası gereği uzlaşmacıdır. Aslında, bu eleştiriler, radikal bir hareket ne vakit devlet iktidarını ele geçirse Batı düşüncesinde hemen gündeme gelirler. Ama bu eleştirilerin sahipleri, zaferde yalnızca küllere odaklanırken, devleti ele geçiren herhangi bir devrimci örgütün veya toplumsal hareketin sistemi ancak uluslararası bir çabayla dönüştürebileceğini unutmaktadır. Dolayısıyla, Hamas, iktidarı ele geçirmedeki açmazlara dair bir örnektir.

Öncelikle, Perry Anderson’ın Hamas’ın en iyi şekilde “Gazze’deki bağnazlar topluluğu” olarak nitelendirilebileceğine, örgütün Filistinlilerin “yıkıcı liderliğinin” birçok örneğinden biri olduğuna dair iddiasını ele alalım (Anderson 2015, s. 36–37). Anderson, ilk iddiasına dair hiçbir kanıt sunmaz, ikinci iddiasına dair kanıtlar da epey sınırlıdır: aslında, 2014 yılına gelindiğinde Hamas, İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) tugaylarıyla doğrudan çatışabilecek, hızla profesyonel bir ordu haline gelen bir güç meydana getirmişti.

Bu, aslında Anderson’ın Filistin milliyetçiliğine duyduğu yoğun nefret sebebiyle fark edemediği bir gerçek. Ayrıca, silahlanmanın Filistin’in Hizbullah ve İran ile olan ittifakının bir ürünü olduğunu da göremiyor. Bunun yerine Anderson, bölgesel panoramayı mezhepsel bir “Şii ve Sünni güçler arasında süregelen bir çatışma” olarak yorumluyor. Bu çatışma, Amerika’nın Soğuk Savaş sırasında Çin-Sovyet ayrılığında olduğu gibi birini diğerine karşı kullanmasına, inananları bölmesine ve dikkatlerini dağıtmasına imkân sağlıyor (Anderson 2015, s, 21). Bir yandan bu, jeopolitik ve İran devletinin Filistin’e olan ideolojik bağlılığına dayanan, ayrıca ABD-İsrail tehdidine karşı caydırıcılık amacını da taşıyan bir çatışmayı mezhepçi bir hale getiriyor.

Öte yandan, Anderson, Direniş Ekseni’nin Sünni bileşenini (Suriye Arap Ordusu esasen Sünni iken, Filistinli Müslümanlar ezici çoğunlukla Sünnidir) inkâr ediyor. Aslında, Anderson’ın konumu, bölgesel çatışmayı köklü mezhepçi husumete bağlama ve Direniş Ekseni’nin sistem karşıtı, diğerinin ise sistem yanlısı olduğunu göz ardı etme konusunda ABD merkezli savunma entelijansiyası ve ana akım Ortadoğu araştırmalarından ayırt edilemez.

Makalemiz, bu noktada Baconi’nin tezine çeviriyor yüzünü. Baconi’nin üç iddiası var:

1. Hamas’ın direniş faaliyetine getirdiği düzen, “polislik” ve “pasifleştirme” arasında bir yerde, 2017 civarında bu düzen, kalıcılaşmanın eşiğine geldi (247).

2. Silahlı direniş, stratejik bir başarısızlık.

3. Stratejik başarısızlığın ötesine geçerek Filistin toplumunun yıkımına yol açtı.

Silahlı direnişin Filistin’in toplumsal dokusuna zarar verdiği iddiasının politik önemi ancak silahlı direnişin etkili olup olmaması üzerinden anlaşılabilir. Silahlı direnişin stratejik bir başarısızlık olduğu iddiası ise, Filistin bağlamında ve İsrail’le yüzleşme bağlamında silahlı ve silahsız direnişin doğasında var olan orta ve uzun vadeli stratejik olasılıklarla ciddi bir şekilde ilgilenmeyi gerektirir. Baconi, bu işten uzak durduğu gibi, stratejik bir değerlendirmenin arkasına normatif bir tercihi gizliyor. Askeri işgale veya yerleşimci sömürgeciliğine karşı şiddet içeren direniş stratejisi, başarılı olmaya başlayana kadar başarısız olarak değerlendirilebilir; ancak bu değerlendirme, özellikle Gazze gibi ileri düzeyde bir gettolaşma deneyi bağlamında, ciddi bir analiz sunmaz. Buna karşılık, Vietnam, Cezayir, Gine-Bissau gibi dost devletlerin toprak koruması sunduğu ve militarize edilmiş yüksek teknolojili bir toplama kampından başlamayan milli kurtuluş savaşları bağlamında bu durum, daha da geçerlidir. Bölgeleri kıyaslayan bir analiz, askeri gücün İsrail’in Güney Lübnan'dan çekilmesini sağladığını, 2006’da İsrail’in Lübnan işgalini püskürttüğünü ve İsrail’in Sina’dan çekilmesini sağladığını ortaya koymaktadır.

Kalıcı barışın sağlanacağına dair iddia, 7 Ekim 2023 saldırılarıyla yalanlandı. Bu saldırılar, esir takası ve İsrail-Suudi Arabistan arasında imza edilen normalleşme protokollerinin felç edilmesi gibi stratejik hedeflere ulaşarak, Batı Şeria’da Hamas’ın ve silahlı direnişin meşruiyetini büyük ölçüde artırdı (Wartime Poll: Results of an Opinion Poll Among Palestinians in the West Bank and Gaza Strip. 2023).

Baconi’nin metni, ayrıca ağır sessizliklerle bezenmiştir. Askeri seçeneğin stratejik beklentilerini değerlendirmek için tek ilgili çerçeve olan ve aslında direnişin ortaya çıktığı bölgesel beşik olarak iş gören geniş bölgesel askeri, lojistik ve malzeme altyapısına neredeyse hiç değinmemektedir. Bölgeye kısaca atıfta bulunsa da, bunu yalnızca onu reddetmek için yapar ve Hamas’ın “diğer şeylerin yanı sıra Filistin direnişine verdiği destek nedeniyle sözde radikal Eksen’in bir parçası olarak görülen Esad rejimiyle” olan tarihsel ittifakını tartışır (173). Dikkat çekici bir şekilde, Katar ve ABD ise “rejim” olarak tanımlanmamıştır.

Baconi, daha sonra Hamas’ın Katar’dan “Başkan Esad rejiminin Suriyeli protestoculara karşı acımasızca saldırması” üzerine koptuğunu söyler. Tarihçi Patrick Higgins’in gösterdiği gibi bu iddia (186), ABD’nin yürüttüğü rejim değişikliği operasyonları bağlamında muhayyel “barışçıl” protestoların silahlanma sürecini örtbas eden bir basitleşme çabasıdır (Donovan Higgins 2023) Aslında İran, Hamas’ın durumunu ve mali izolasyonunu daha da kötüleştiren para kaynaklarının kesildiği noktada bir faktör olarak devreye giriyor. Jeopolitik ittifak ve sınıf ittifakları gibi ima edilen bu sorular, Hamas’ın yakın politik tarihini ve stratejilerini sentezleyip eleştiren bir çalışma olarak kendini sunan bir çalışmada kendi bütünlüğüyüle ele alınmıyor. Bunun yerine, teorik çerçeve, Hamas’ın politik ve ideolojik bağlarını buduyor, jeopolitika bağlamında etkisiz elemanmış gibi sunuyor.

Bu arada, muhtemelen ilgili materyale erişim zorlukları nedeniyle, Baconi, Hamas veya İslami Cihad’ın askeri kapasitesi hakkında neredeyse hiçbir bilgi sunmuyor. Bu anlamda, yazarın askeri seçeneği nasıl eleştirdiğini ve operasyonel mantığını değerlendirmeden onu stratejik bir başarısızlık olarak nasıl tanımladığını merak eden okur, gayet haklı. Çalışma neticede, okura son otuz-kırk yıllık dönemde Hamas’ın bir kronolojisini sunuyor, ama okuru İsrail, emperyalizm, milli kurtuluş veya bölgesel direniş gibi Hamas’ın tarihsel planda, bilhassa 7 Ekim’de ve sonrasında ortaya koyduğu eylemleri yorumlamak için gerekli kategorilere dair bulanık bir anlayışla baş başa bırakıyor.

Daha yaygın ve paralel bir anlatı ise, 7 Ekim sonrası dönemde Netanyahu’nun Katar’dan gelen mali akışlara izin vererek, Filistin devletinin kurulmasını engellemek amacıyla Hamas’la iş birliği yaptığı yönündeki anlatıdır (Scahill 2024). Netanyahu’nun Katar’ın Hamas’a para göndermesine izin verdiği argümanı doğru. Ancak Filistin Yönetimi’nin Filistin devletini kurmanın aracı olduğu varsayımı, doğru değil. Alttan alta, kurtuluşun Filistin siyasetinden ayrılabileceği veya Filistin’deki milliyetçi güçlerin, Arap Baharı söylemini kullanacak olursak, “etkinlik”ten yoksun olduğu varsayılmaktadır.

“Anarşist” bir bakış açısı üzerinden dile getirilen, Hamas’ı gayrimeşrulaştırma konusunda tekelci sermayenin kullandığı mantıkla örtüşen üçüncü bir argüman ise (Çubukçu 2024b) “Hamas, Filistin kurtuluş hareketinin tek lideridir” söyleminin yanlış olduğunu, bunun yerine, “Filistin adına konuşan çok farklı öznelerin bulunduğunu” söylüyor. Özünde burada “öncü parti”ye dair ihtiyaca vurgu yapan eski fikir eleştiriliyor. Gerçeği görmezden gelen, ondan kaçan bu türden yaklaşımlar, Hamas’a bağlı silahlı tugayların Filistinliler arasında muazzam bir halk desteğine sahip olduğu, silahlı mücadelenin en büyük payını omuzladığı (Public Opinion Poll No (91) | PCPSR 2024) temel gerçeğiyle yüzleşemiyorlar. “Filistin adına konuşan çok farklı özneler var” bahanesinin arkasına saklanan Çubukçu, Kassam’ın (Hamas’ın politik ve askeri kanatları arasında ayrım yapanların az olması nedeniyle Hamas’ı ifade etmek için adı anılan örgütün) silahlı direnişin lideri olduğu ve büyük bir milliyetçi meşruiyete sahip olduğu temel gerçeğini göz ardı ediyor. Dolayısıyla bunlar, Filistin ulusal hareketinin mevcut liderliğinin veya genel olarak liderliğin politik dokusuna duyulan rahatsızlığı ifade etmenin örtülü bir yoludur. Bu tür bir argüman, elde hiçbir teori, argüman veya veri olmaksızın, “İran’ın ‘emperyal bir güç’ olduğuyla” ilgili iddiayla ilişkilendiriliyor (Çubukçu 2024a).

Ayça Çubukçu’nun iddiası, İran’ın bölgenin İsrail’e karşı sergilediği asimetrik direnişe sunduğu desteği görmediği, Benet’in ağzından döküldüğü biçimiyle, “Gazze’yi koruyan o füzeleri nereden aldınız?”[10] sorusunu sormadığı gibi, silah seçeneğinin aydınlık ve karanlık yönleriyle de ciddi anlamda ilgilenmiyor.

Son olarak şunu söylemek gerekiyor: bu türden argümanların sahipleri, kendi gözlerindeki merteğe bakmıyorlar, kendilerini sigaya çekmiyorlar, kullandıkları kürsüleri, fikirlerini dolaştıran kanalları, bunların burjuva niteliğini, dile getirdikleri argümanların Hamas ve İran konusunda emperyalizmin dile getirdiği yorumları nasıl beslediği gerçeğini zerre zorgulamıyorlar.

Sonuç

7 Ekim 2023 operasyonu, âdeta bir yıldırım gibi, politik arazinin hatlarını ve yapısını gözler önüne serdi. İsrail’in yürüttüğü kontrgerilla faaliyeti, sömürgecilik karşıtı direniş karşısında derinleşip genişledikçe, Arap-İran bölgesi, Filistin, Avrupa, ABD, küresel dayanışma ve sürgün politikalarının politik topografyası daha fazla açıklığa kavuştu. AB-ABD’nin İsrail’e yönelik politik desteği hiçbir zaman sır değildi. Gizli kapaklı verilmedi. Ancak, dünya genelinde anti-Siyonist duygular içinde mevcut olan çatlaklar ve fay hatları karanlıktan aydınlığa çıktı.

Küresel kontrgerilla faaliyetleri, yaptırımlar ve politik baskının keskin bıçağı ve Ortadoğu araştırmalarının eleştiri sahasında bir uzmanlığa evrilmesi karşısında, Filistin’e sunulan destek ve Siyonizm karşıtlığı giderek iki kanada ayrışmış gibi görünüyor. İlk kanatta, esas olarak Arap-İran bölgesinde yer alan, Filistin’den İran’a ve Yemen’e kadar faal olan asimetrik direniş hareketleri, daimi ordular ve bunların halk desteğini kapsayan, İsrail’e karşı direnişi besleyen geniş halk kitlelerinin desteği bulunuyor. Bu beşik, aynı zamanda ABD-AB’deki halk, gençlik ve sürgündeki Filistinlileri temel alan hareketleri de içeriyor (Dasha vd. 2024; Nabulsi 2024). İkinci kanatta, öncelikle STK’larla bağlantılı olan, ancak gazeteciler ve akademinin büyük bir bölümünü de kapsayan, Hamas’ı kınayan veya onun politik bir aktör olarak meşruiyetini reddeden bir dizi düşünsel ve örgütsel gücün prizmasından geçirilen yerel kontrgerilla faaliyetine bağlı, hareketi yok eden bir güç duruyor.

Bu makale, Filistin’deki milli harekete ait sömürgecilik karşıtı unsurlara karşı oluşan düşünsel, ahlaki, duygusal ve politik mesafeyi veya aşırı yakınlıktan duyulan endişeyi besleyen fikirleri ele almıştır. Ayrıca, bu görüşlerin birçoğunun, Hamas’ı politik bir güç olarak ele alırken bile, Gazze’nin silahlı direniş kapasitesinin olgunlaştığı bölgesel beşik söz konusu olduğunda, nasıl ahlaki bir yaklaşıma dönüştüğünü, hatta onları temelsiz bir şekilde gayrimeşrulaştırdığını, bazen de Hamas’ın kendisini bu şekilde itibarsızlaştırdığını ortaya koymuştur. Makale, özünde üç gerçeğe vurgu yapmaktadır:

1. Filistin üzerine çalışma yürüten akademisyenlerin baskı altına alındığı, Filistin ile ilgili çalışmaların ve Arap bölgesiyle alakalı solcu-aktivist araştırmalarının uzmanlığa dönüştüğü gerçeklikte, anti-emperyalizmden yoksun bir anti-Siyonizmin nasıl oluştuğuna dair bir zemin sunmuştur. Bugün ırk ayrımcılığı veya yerleşimci sömürgecilikle ilgili yürütülen çalışmalara odaklanan ilgili uzmanlık sahası[11], İsrail’in uyguladığı baskıları ve bu baskıların yeni-sömürgeci suç ortaklarını doğru bir şekilde teşhis etse de, Arap-İran bölgesinde siyasetin merkezinde duran sömürge karşıtı dirence ve kitle siyaseti biçimlerine analiz dâhilinde bir alan açmamıştır.

2. Makale, soykırım ve ırk ayrımcılığı sorunlarını ele almıştır.

3. Son on yılda veya daha uzun süredir Gazze’de Hamas’ın yürüttüğü politikalar konusunda geliştirilmiş popüler ve akademik görüşlerin, hareketin aleni sömürgecilik karşıtı ajandasını analiz düzleminde sildiğini, sömürgecilik karşıtı direnişin operasyonel mantığını ayrıntılarını gizleyen renklerle nasıl boyadığını ortaya koymuştur.

Bunun yerine makale, düşünsel-teorik çalışmaların İsrail’i karşısına alan, onunla mücadele eden politik ve toplumsal güçlerle ilgilenmeleri gerektiği iddiasındadır. Bu güçler, sahip oldukları ajandaları incelenmeyi hak eden rasyonel politik aktörler olarak ele almalı ve incelemeli, ABD-İsrail’in şeytanlaştırma ve suçlama kampanyaları aracılığıyla örülen ahlaki ve politik duvarları ilk elden yıkabilmelidir. Bu çağrı, daha kapsamlı bir idrak ve daha fazla aydınlanma içindir.

Max Ajl
16 Aralık 2023
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Haaretz gazetesinin hesabına göre, 7 Ekim’den bu yana İsrail’de ölen sivil ve silahlı kişilerin sayısı, 1400’den 1200’ün altına düşmüştür. Bunların üçte birinin savaşçı olduğu kamuoyuna açıklanmıştır. İsrail Savunma Kuvvetleri’nin İsraillileri öldürdüğüne dair birçok vaka kamuoyuna açıklanmıştır (bkz. Kubovich 2024).

[2] Cabral’ın “milli kurtuluş” kavramını, üretim güçlerinin gelişimini tekelci sermayeden kurtarmak olarak kavramsallaştıran teorisini, siyasi egemenlik için verilen milliyetçi mücadelelerden ayrı bir olgu olarak ele alıyorum. Bu, normatif olmaktan ziyade analitik bir değerlendirmedir (bkz. Cabral 1979).

[3] Makalede popülizmden kastedilen, halk ile kitleler arasında zaman zaman aracısız kurulan ilişkiler, daha da önemlisi, net bir sınıf analizinden istifade etmeyen, ancak gene de sınıfsal içeriğe sahip olabilen elit karşıtı hareket tarzıdır. Burada kullanıldığı şekliyle terim, olumsuz çağrışımlara sahip değildir (Sohrabi 2018; Ghamari-Tabrizi 2019).

[4] Bu 2005 öncesi yapılan çağrılar FBMK literatüründe mevcut değil: (Barghouti 2021).

[5] “Suriye’nin Onur ve Özgürlük Mücadelesiyle Dayanışma” ve “Gurur Duymadığımız Müttefikler Üzerine” başlıklı bu iki dilekçenin altında, Ortadoğu çalışmaları alanında önde gelen isimleri ve çağdaş Filistin-Amerika aydınının önemli bir bölümünün imzası bulunmaktadır: Change ve Hummus.

[6] Akademideki bu uygulamayla ilgili yorumunu aktardığı için Paris Yeros’a teşekkürler.

[7] Kuzey Kore Demokratik Cumhuriyeti-Filistin arasındaki bağların tarih yazımında yer almaması da benzer türden bir kör noktadır. Bu eksiklik, ancak emperyalist bilgi üretim kurallarıyla açıklanabilir. Bu görüş için Patrick Higgins’e teşekkürler.

[8] Filistinlilerden gelen yoğun tepkiler ve FHKC’nin doğrudan eleştirisi sonrası FBMK, silahlı direnişle ilgili bölümleri sildi; ancak internet sitesindeki belgelerde bu işleme dair bir ize rastlanmıyor.

[9] Burada, Fanon’un odaklandığı ülke olarak Cezayir’in, ayrıca Tunus’un önsel olarak yerleşimci sömürgelerinden ziyade yerleşimcili sömürgeler olarak adlandırılması üzerinde durulmaktadır. Bu tür kavram uydurmacılığının düşünceyle pek ilgisi olmadığı açıktır (Wolfe 1999).

[10] East is a Podcast, “Nizar Banat on Iranian support of Palestinian resistance”, 21 Mart 2023, Youtube.

[11] Örnek olarak, Middle East Critique dergisinin 2024 yılında bu konuları ele alan özel sayısına (33.2) bakınız.

Kaynakça:
Ajl, Max. 2021a. “The Arab Nation, The Chinese Model, and Theories of Self-Reliant Development.” Beyond Nationalism and the Nation-State: Radical Approaches to Nation içind, yayına hz.: Ilker Corut ve Joost Jongerden. Londra: Routledge.

Ajl, Max. 2021b. “Does the Arab Region Have an Agrarian Question?” The Journal of Peasant Studies 48 (5): s. 955–83. TF.

Ajl, Max. 2023. “Interview with Charlottes Kates.” Agrarian South Research Bulletin 19: s. 13–27.

Ajl, Max. 2023a. “Theories of Political Ecology: Monopoly Capital Against People and the Planet.” Agrarian South: Journal of Political Economy: A Triannual Journal of Agrarian South Network and CARES 12 (1): s. 12–50. Sage.

Ajl, Max. 2023b. “Logics of Elimination and Settler Colonialism: Decolonization or National Liberation?” Middle East Critique 32 (2): s. 259–83. Routledge TF.

Ajl, Max. 2023c. “Interview with Mohammed Majdalawi.” Agrarian South Bulletin 19 (Aralık): s. 1–9.

Ajl, Max. 2024a. “Palestine’s Great Flood: Part I.” Agrarian South: Journal of Political Economy: A Triannual Journal of Agrarian South Network and CARES 13 (1): s. 62–88. Sage.

Ajl, Max. 2024b. “Palestine’s Great Flood: Part II.” Agrarian South: Journal of Political Economy: A Triannual Journal of Agrarian South Network and CARES 13 (2): s. 187–217. Sage. Türkçesi: İştiraki.

Alhaj, Wissam, Nicolas Dot-Pouillard ve Eugénie Rebillard. 2014. De la Théologie à la Libération?: Histoire du Jihad Islamique Palestinien. Paris: La Découverte.

Al-Hardan, Anaheed. 2016. Palestinians in Syria: Nakba Memories of Shattered Communities. New York: Columbia University Press.

Alqaisiya, Walaa. 2023. “The Decolonial Wor(l)Ds of Indigenous Women.” Social & Cultural Geography 25 (7): s. 1025–43. TF.

Alqaisiya, Walaa. 2024. “The Urgency of Anti-Imperialist Feminism: Lessons from Palestine.” Radical Philosophy 16 (2): s. 28–39.

Amin, Samir. 1980. Class and Nation, Historically and in the Current Crisis. New York: Monthly Review Press.

Amin, Samir. 2017. “Revolution from North to South.” Monthly Review 69 (3): s. 113–26. ProquestMR.

Anderson, Perry. 2000. “Renewals.” New Left Review Sayı. 1 (Şubat): s. 5–24.

Anderson, Perry. 2015. “The House of Zion.” New Left Review, Sayı. 96 (Aralık): s. 5–37.

Awad, Hani. 2023. “Israeli Colonial Governance vs. Palestinian Resistance: An Institutional Genealogy.” Middle East Critique 32 (3): s. 401–28. Routledge TF.

Baconi, Tareq. 2018. Hamas Contained: The Rise and Pacification of Palestinian Resistance. Palo Alto: Stanford University Press.

Bakan, Abigail B. ve Yasmeen Abu-Laban. 2010. “Israel/Palestine, South Africa and the ‘One-State Solution’: The Case for an Apartheid Analysis.” Politikon 37 (2-3): s. 331–51. Routledge TF.

Banerjee, Arindam. 2020. “The Longer ‘Food Crisis’ and Consequences for Economic Theory and Policy in the South.” Rethinking the Social Sciences with Sam Moyo içinde, yayına hz.: Praveen Jha, Paris Yeros ve Walter Chambati, s. 152–79. Yeni Delhi: Tulika Books.

Barakat, Rana. 2018. “Writing/Righting Palestine Studies: Settler Colonialism, Indigenous Sovereignty and Resisting the Ghost (s) of History.” Settler Colonial Studies 8 (3): s. 349–63. & Francis, TF.

Barghouti, Omar. 2021. “BDS: Nonviolent, Globalized Palestinian Resistance to Israel’s Settler Colonialism and Apartheid.” Journal of Palestine Studies 50 (2): s. 108–25. TF.

Batmanghelidj, Esfandyar. 2021. “The Ins and Outs of Iranian Industrial Resilience under Sanctions.” The Muslim World 111 (1): s. 96–112. Wiley.

Ben-Gurirab, Theo. 1982. “SWAMPO & ANC: Comrades-In-Arms.” Ufahamu: A Journal of African Studies 11 (3): s. 9–15. PDF.

Brandt, Marieke. 2017. Tribes and Politics in Yemen: A History of the Houthi Conflict. Oxford: Oxford University Press.

Cabral, Amilcar. 1979. Unity and Struggle: Speeches and Writings of Amilcar Cabral. New York: Monthly Review Press.

Capasso, Matteo. 2023. Everyday Politics in the Libyan Arab Jamahiriya. Siraküza, NY: Syracuse University Press.

Capasso, Matteo ve Ali Kadri. 2023. “The Imperialist Question: A Sociological Approach.” Middle East Critique 32 (2): s. 149–66. TF.

Carl, Nicholas. 2023. “Pivot to Offense.” PDF.

Clarno, Andy. 2017. Neoliberal Apartheid: Palestine/Israel and South Africa after 1994. Şikago: University of Chicago Press.

Collective. 2019. “Leftists Worldwide, Stand by the Protesters in Iran!” Roar.

Çubukçu, Ayça. 2024a. “On Left Internationalism.” South Atlantic Quarterly 123 (3): s. 569–86. Duke University Press, Duke.

Çubukçu, Ayça. 2024b. “Many Speak for Palestine.” Boston Review, 1 Mayıs. BR.

Czulda, Robert. 2020. “Defence Industry in Iran – between Needs and Real Capabilities.” Defense & Security Analysis 36 (2): s. 201–17. TF.

Dasha, M., Luma Qashou, Parviz Behrangi, Caroline Reynolds ve Amal Haddad. 2024. “Palestine Is the Vanguard for Our Liberation: Insights from the Students’ Intifada at Columbia University.” Middle East Critique 0 (0): s. 1–30. TF.

Divsallar, Abdolrasool ve Hamidreza Azizi. 2023. “Towards a Non-Western Model of Security Assistance: How Iran Assists Militaries.” Mediterranean Politics 29 (4): s. 550–72. Routledge TF.

Donovan Higgins, Patrick. 2023. “Gunning for Damascus: The US War on the Syrian Arab Republic.” Middle East Critique 32 (2): s. 217–41. TF.

Doutaghi, Helyeh. 2024. Wealth Drain and Value Transfer: A Study of the Mechanisms, Harms, and Beneficiaries of the Sanctions Regime on Iran. Ontario: Carleton University (Kanada).

Doutaghi, Helyeh ve Corinna Mullin. 2022. “How Sanctions Are a Weapon of Imperialism, Used to Subordinate the Global South The International People’s Tribunal on US Imperialism Explains How US, EU, and UN Sanctions Are a Means of Controlling Global South Sovereignty and Blocking the Emergence of a Multipolar World, to Maintain the Neocolonial Capitalist Order.” Znet.

Englert, S. P. 2022. Settler Colonialism: An Introduction. Londra: Pluto Press.

Englert, Sai. 2020. “Settlers, Workers, and the Logic of Accumulation by Dispossession.” Antipode 52 (6): s. 1647–66. Wiley.

Erakat, Noura. 2014. “What Role for Law in the Palestinian Struggle for Liberation?.” Al-Shabaka Policy Brief. PDF.

Farnia, Nina. 2023. “The Iranian-American Intelligentsia in U.S. Foreign Affairs: Ahistoricism, Anti-Structuralism, and the Production of Idealism.” Middle East Critique 32 (2): s. 243–58. TF.

Garfield, Mark, Jamil Hillal ve Taysir Quba. 1985. “Palestinians in Damascus: The Democratic Front and the PFLP.” MERIP Reports 134 (134): s. 15–6. Jstor.

Ghamari-Tabrizi, Behrooz. 2019. “Reconsidering the Iranian Revolution, Forty Years Later.” Current History 118 (812): s. 343–8. Jstor.

Gleijeses, Piero. 2013. Visions of Freedom: Havana, Washington, Pretoria, and the Struggle for Southern Africa, 1976-1991. Chapel Hill, NC: UNC Press Books.

Good, Kenneth. 1976. “Settler Colonialism: Economic Development and Class Formation.” The Journal of Modern African Studies 14 (4): s. 597–620. Cambridge.

Gowan, Peter. 1999. The Global Gamble: Washington’s Faustian Bid for World Dominance. New York: Verso.

Hafiz, Yasin. 2005. al-ÀMal al-Kamilah li-Yasin al-Hafiz. Beyrut: Markaz Dirasat al-Wahdah al-′Arabiyah.

Hardt, Michael ve Sandro Mezzadra. 2024. “A Global War Regime.” NLR/Sidecar, May. NLR.

Hilal, Jamil. 1976. “Iimperialism and Settler-Coloinialism in West Asia: Israel and the Arab Palestinian Struggle.” Utafiti Journal 1 (1): s. 51–70.

Influential Israeli National Security Leader Makes the Case for Genocide in Gaza. 2023. Mondoweiss.

Intercepted. 2023. “Historian Rashid Khalidi on Israel’s Long Reign of Violence.” Intercept.

Jha, Praveen, Paris Yeros ve Walter Chambati. 2020. “The Quest for Epistemic Sovereignty in the South.” Rethinking the Social Sciences with Sam Moyo içinde, yayına hz.: Praveen Jha, Paris Yeros ve Walter Chambati, s. 1–26. Yeni Delhi: Tulika Books.

Kadri, Ali. 2014. Arab Development Denied: Dynamics of Accumulation by Wars of Encroachment. New York: Anthem Press.

Kadri, Ali. 2023. “The Accumulation of Waste.” The Accumulation of Waste içinde, s. 1–72. Leiden: Brill.

Kanafani, Ghassan. 2024. “The Resistance and Its Problems: The View of the Popular Front for the Liberation of Palestine.” Ghassan Kanafani, Selected Political Writings, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi. Londra: Pluto Press.

Kubovich, Yaniv. 2024. “IDF Ordered Hannibal Directive on October 7 to Prevent Hamas Taking Soldiers Captive.” 7 Temmuz. Haaretz.

Leopardi, Francesco Saverio. 2020. The Palestinian Left and Its Decline: Loyal Opposition. New York: Springer Nature.

Li, Darryl, Baher Azmy, Dima Khalidi, Maria LaHood, Dylan Saba ve Diala Shamas. 2024. Anti-Palestinian at the Core. NY: Center for Constitutional Rights/Palestine Legal. Static.

Luiz, John M. 1998. “The Evolution and Fall of the South African Apartheid State: A Political Economy Perspective.” Ufahamu: A Journal of African Studies 26 (2-3): s. 49–72. PDF.

Makamure, Kempton ve Rene Loewenson. 1987. “Frontline States and Southern African Regional Response to South African Armed Aggression.” Departments of Economics, Law, Political and Administrative Studies. Opendocs.

Mansour, Camille. 2022. “Toward the Consolidation of a Gazan Military Front?” Journal of Palestine Studies 51 (1): s. 68–72. TF.

Mari, Faiq. 2020. “The Arrow Points Left: Visions of Social Transformation in the PFLP’s First Decade.” ETH Zürih, 20 Ekim.

Mari, Faiq. 2022. “The Palestinian Left and Its Decline: Loyal Opposition: By Francesco Saverio Leopardi. Singapore: Palgrave Macmillan, 2020. 283 Pages. $109.99 Cloth, $84.99 e-Book.” Journal of Palestine Studies 51 (2): s. 77–9. TF.

Massad, Joseph. 2006. “Return or Permanent Exile? Palestinian Refugees and the Ends of Oslo.” The Persistence of the Palestinian Question içinde. New York: Routledge.

Matar, Linda. 2016. The Political Economy of Investment in Syria. Londra: Palgrave Macmillan İngiltere.

Matar, Linda ve Ali Kadri. 2018. Syria: From National Independence to Proxy War. New York: Springer.

Mojtahedi, Negar. 2024. “Who’s Who of Iran-Backed Proxies Met on Sidelines of Raisi Funeral.” Iran International. Iranint.

Moyo, Sam., Praveen Jha ve Paris Yeros. 2013. “The Classical Agrarian Question: Myth, Reality and Relevance Today.” Agrarian South: Journal of Political Economy: A Triannual Journal of Agrarian South Network and CARES 2 (1): s. 93–119. Sage.

Moyo, Sam ve Paris Yeros. 2007. “Intervention The Zimbabwe Question and the Two Lefts.” Historical Materialism 15 (3): 171–204. Brill.

Moyo, Sam ve Paris Yeros. 2011. “The Fall and Rise of the National Question.” Reclaiming the Nation içinde, yayına hz.: Sam Moyo ve Paris Yeros, s. 3–28. The Return of the National Question in Africa, Asia and Latin America. Londra: Pluto Press. Jstor.

Mullin, Corinna. 2021. “Settler Colonialism, Imperialism and Sanctions from Below: Palestine and the BDS Movement.” Sanctions as War içinde, s. 360–78. Leiden: Brill. Brill.

Nabulsi, Mohammed. 2024. “What Comes Next for the Palestinian Youth Movement.” Hammer & Hope, Sayı. 4 (Yaz). HH.

National Defense Strategy. 2023. “U.S. Department of Defense.” Defense.

Nitzan, Jonathan ve Shimshon Bichler. 2002. The Global Political Economy of Israel. Londra; Sterling, VA: Pluto Press.

Ntalaja, Nzongola. 1979. “Imperialism and the Liberation Struggle in Southern Africa.” Issue 9 (1-2): s. 14–6. Cambridge.

Omar, Abdaljawad. 2024. “Bleeding Forms: Beyond the Intifada.” Critical Times. Duke University Press, 11216928. Duke.

Omar, Abdeljawad. 2023. “Hopeful Pathologies in the War for Palestine: A Reply to Adam Shatz.” Mondoweiss.

Omar, Abdeljawad. 2024. People's Conference for Palestine, 24-26 Mayıs. Detroit.

Orinoco Tribune. 2023. “Special Interview With Khaled Barakat: Gaza Demands End of Genocide, Not ‘Ceasefire.’” News and Opinion Pieces about Venezuela and Beyond. Orinoco.

Ossome, Lyn ve Sirisha Naidu. 2021. “The Agrarian Question of Gendered Labour.” Labour Questions in the Global South içinde, yayına hz.: Praveen Jha, Walter Chambati ve Lyn Ossome, s. 63–86. New York: Springer Berlin Heidelberg.

Palestinian Freedom, Antisemitism Accusations, and Civil Rights Law. 2023. LPE.

Patnaik, Utsa. 2007. The Republic of Hunger and Other Essays. Londra: Merlin Press.

Peteet, Julie. 2016. “The Work of Comparison: Israel/Palestine and Apartheid.” Anthropological Quarterly 89 (1): s. 247–81. Jstor.

PFLP. 1969. “Strategy for the Liberation of Palestine.” Popular Front for the Liberation of Palestine. PFLP.

Porter, Geoff. 2014. “The Combat Performance of Hamas in the Gaza War of 2014.” Combating Terrorism Center at West Point. CTC.

Prasad, Archana. 2021. “Women’s Liberation and the Agrarian Question: Insights from Peasant Movements in India.” Agrarian South: Journal of Political Economy: A Triannual Journal of Agrarian South Network and CARES 10 (1): s. 15–40. Sage.

Public Opinion Poll No (91) | PCPSR. 2024. PCPSR.

Qato, Mezna ve Kareem Rabie. 2013. “Against the Law.” Jacobin Magazine 21.

Rabbani, Mouin. 2001. “Towards a War of Attrition in Palestine.” Middle East Report, Sayı. 218. Middle East Research and Information Project (MERIP), s. 6–44. Jstor.

Rodinson, Maxime. 1973. Israel: A Colonial-Settler State? Londra: Monad Press; distributed by Pathfinder Press.

Rodney, Walter. 1972. “Problems of Third World Development.”Ufahamu: A Journal of African Studies 3 (2): s. 27–47. PDF.

Ryan, Curtis. 2015. “Regional Responses to the Rise of ISIS.” Middle East Report, Sayı. 276. Middle East Research and Information Project, Inc. (MERIP), s. 18–23. Jstor.

Salamanca, Omar Jabary, Mezna Qato, Kareem Rabie ve Sobhi Samour. 2012. “Past Is Present: Settler Colonialism in Palestine.” Settler Colonial Studies 2 (1): s. 1–8. TF.

Samed, Amal. 1976. “The Proletarianization of Palestinian Women in Israel.” MERIP Reports, Sayı. 50. s. 10–26. Jstor.

Sayegh, F. 2012. “Zionist Colonialism in Palestine (1965).” Settler Colonial Studies 2 (1): s. 206–25. TF.

Scahill, Jeremy. 2024. “Israel’s Ruthless Propaganda Campaign to Dehumanize Palestinians.” Intercept.

Sen, Somdeep. 2016. “To Fight Is to Exist’: Hamas, Armed Resistance and the Making of Palestine.” Interventions 19 (2): s. 201–17. TF.

Shatz, Adam. 2023. “Vengeful Pathologies.” London Review of Books, 20 Ekim. LRB.

Skare, Erik. 2021. A History of Palestinian Islamic Jihad: Faith, Awareness, and Revolution in the Middle East. Cambridge: Cambridge University Press.

Sohrabi, Naghmeh. 2018. “The ‘Problem Space’ of the Historiography of the 1979 Iranian Revolution.” History Compass 16 (11): e12500. Wiley.

Temin, David. 2024. “Misreading Indigenous Politics: A Eulogy for the Eurocentric Left.” Developing Economics. DE.

Wartime Poll: Results of an Opinion Poll Among Palestinians in the West Bank and Gaza Strip. 2023. Awrad.

Wolfe, Patrick. 1999. Settler Colonialism and the Transformation of Anthropology: The Politics and Poetics of an Ethnographic Event. Writing Past Colonialism Series. Londra; New York: Cassell.

Yeros, Paris ve Praveen Jha. 2020. “Late Neo-Colonialism: Monopoly Capitalism in Permanent Crisis.” Agrarian South: Journal of Political Economy 9 (1): s. 78–93. Sage.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder