Pages

22 Aralık 2025

İslami Sosyalizm: Toprağa Gömülmüş İslami Direniş Hareketi


İslami sosyalizm, Çar’a yönelik husumetin arttığı 1900’lerin başında Rusya’da sahneye çıktı.

Rusya’da ve Rusya’nın işgali altındaki topraklarda yaşayan birçok Müslüman, Çar’ın emriyle sürekli saldırıya uğruyordu. Amaç, Müslümanları vergi ödemeye, Hristiyanlığa geçmeye ve Çar’a sadakat göstermeye zorlamaktı. Birçok Müslüman, Bolşevikleri destekledi, vergi ödemeyi veya Çar’ın emirlerine uymayı reddetti. Bu düzlemde kendilerini “Müslüman sosyalistler” olarak tanımladı. Bu sayede Müslümanlar ve Bolşevikler arasındaki kardeşlik bağları güçlendi. Müslümanların devrime doğrudan katılmalarını sağladı.

Ardından Sovyet Hükümeti, Müslüman halkların inanç ve değerlerine göre yaşayabilecekleri Azerbaycan Halk Cumhuriyeti, Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Türkmenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ve Kazak Özerk Sosyalist Sovyet Cumhuriyeti gibi sadece Müslüman halklara ait cumhuriyetler kurdu.

Bugün Müslüman coğrafyasının büyük bir kısmını ele geçiren birçok revizyonist tarihçi ve gerici, Sovyetler’in Müslümanlara ateizmi dayattığını iddia etmeye çalışır. Ancak şu tarz bir iddiada bulunmak mümkündür: Ateizm, belirli cumhuriyetlerin değil, Sovyet Hükümeti'nin yerleşik değeriydi. Sovyetler Birliği’nin, tüm devletler veya devlet birlikleri gibi, mükemmel olmadığı ve olamayacağı da bir gerçektir. Sovyet Hükümeti, insanlık ve Müslümanlar açısından, şiddet yanlısı ve alabildiğine İslam karşıtı Çarlık Rusyası’ndan daha devrimci ve ilericiydi, ancak kusurları da yok değildi. Sovyet Hükümeti'nin Müslümanlara duyduğu saygıyı göstermek için, Sovyet Hükümeti ve Stalin’den şu iki alıntıyı paylaşalım:

“Dağıstan halkları nezdinde şeriatın büyük önem taşıdığı söyleniyor. Ayrıca, Sovyet iktidarının düşmanlarının, şeriatı yasakladığına dair söylentiler yaydığı da bize bildirildi. Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti Hükümeti tarafından, bu söylentilerin asılsız olduğunu burada belirtmem için yetkilendirildim. Rusya Hükümeti, her halka kendi yasaları ve gelenekleri temelinde kendini yönetme hakkını tam olarak bahşetmektedir. Sovyet Hükümeti, müşterek hukuk olarak şeriatın, Rusya’da yaşayan diğer halkların hukuku gibi tam yetkiyi haiz olduğunu düşünmektedir. Dağıstan halkı kendi yasalarını ve geleneklerini korumak istiyorsa, bu yasalar ve gelenekler korunmalıdır.”

[Stalin’in 13 Kasım 1920'de Dağıstan Halkları Kongresi’nde Dağıstan’a Sovyet Özerkliği Verilmesiyle İlgili Bildirge’nin Birinci Madde’si uyarınca yaptığı konuşma]

“Rusya Müslümanları, [...] çarlar, Rusya’nın zalimleri tarafından camileri, ibadethaneleri yerle bir edilmiş, inançları ve töreleri ayaklar altına alınmış olan herkes!

İnanç, örf ve âdetleriniz, millî ve kültürel kurumlarınız şuandan itibaren serbest ve dokunulmazdır. Kendi millî hayatınızı tam bir özgürlük içinde düzenleyin. Bu, sizin hakkınızdır. Biliniz ki sizin haklarınız, tıpkı tüm Rusya halklarınınki gibi, devrimin ve onun organları olan İşçi, Köylü ve Asker Sovyetleri’nin koruması altındadır.”

[Sovyet Hükümeti’nin 24 Kasım 1917’de yayınladığı “Rusya ve Doğu’nun Tüm Müslüman İşçilerine” başlıklı bildiri.]

Ancak şunu belirtmek gerek: SSCB’nin ilk döneminde Müslüman sosyalistler, bölge genelinde farklı görüş ve değerlere sahiplerdi. Dağıstan Müslümanları, sosyalist değerlerine kıyasla İslami değer ve inançlara çok daha bağlıydı. Kanaatimce, ilk dönem İslam sosyalizmi konusunda örnek teşkil edenler, bu kardeşlerdi.

İslami sosyalizmin tüm biçimleri, Osmanlı’nın yıkılışından, bilhassa doksanların sonundan bu yana Müslüman topraklarının mücadele ettiği koşullardan ekonomik ve sosyal açıdan daha devrimciydi.

İslami Sosyalist Hareketler, İnançların Yayılması, Bir İdeolojinin Tanımlanması

Müslüman dünyası karmaşık bir tarihe sahiptir. Bu dünya, son iki yüz yıldır Avrupa sömürgeciliği ve Amerikan emperyalizmi nedeniyle bölünme ve şiddet bataklığına sürüklenmiştir. Ortadoğu’da ve özellikle Suriye, Irak, Yemen, Libya, İran, Pakistan, Afganistan vb. gibi diğer Müslüman ülkelerde hâkim olan şiddet, milliyetçiliğin (ve yan ürünlerinin), kapitalizmin, emperyalizmin ve özellikle yüzyıllardır süren sömürgeciliğin etkilerinin bir sonucudur. Bu, İslami sosyalizmin birçok direniş hareketi biçiminden biri olarak yükselişinin temel nedenidir. Bunun yanında Arapların Birliği hareketi, Şii direnişi ve anti-Vehhabi hareket gibi başka hareketlerden de söz edilebilir.

Bazı bölgelerde bu direniş hareketleri, sıklıkla İslami sosyalist hareketlerle kesişir veya ortak zeminde savaşır. Bu uzun direniş tarihi nedeniyle Arap ve Müslüman direniş örgütleri, genellikle diyalektik bir niteliği haizdir, hatta tartışmasız Marksist muadillerinden daha diyalektiktir; çünkü zalimlere ve Allah düşmanlarına karşı mücadelelerinin birbirine bağlı ve tarihsel ilişkilerini tam olarak anlarlar. Ancak, ateist, anti-emperyalist ve Müslüman sosyalist olan Marksist yoldaşlarının aksine, bunların çoğu, ekseriyetle alabildiğine dindardır.

“Hareket” terimine vurgu yapılır, zira İslami sosyalizmin tek sorunu, hiçbir zaman belirli bir ideolojiye sahip olmamasıdır. Belirli ortak görüşlere sahip birden fazla hareketi kapsayan bir şemsiye terimdir. Nasırcılık (Pan-Arap, Arap Sosyalizmi), Baasçılık, Hizbullah olarak bilinen Lübnan Kurtuluş Örgütü, Gazze’deki Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Filistin Kurtuluş Cephesi, Libya’da Kaddafi’nin başını çektiği hareket türünden yapılar, gruplar ve figürler bu şemsiye altında değerlendirilebilir.

Bu hareketler, Kur’an ve Sünnet çalışmalarının İslam’ın toplumla sosyal ve finansal olarak devrimci bir ilişkiye vurgu yaptığını açıkça ortaya koyması nedeniyle ortaya çıkmıştır. Bu ilişki, kapitalizm tarafından büyük ölçüde nefret edilen bir ilişkidir, çünkü kapitalizmin kendisi dinden nefret eder, din metalaştırılmadığı sürece dini değerlerini ortadan kaldırır. İslam, buna özel olarak karşıdır, çünkü İslam, kolektivizmi ve zekatı savunur, servet istifçiliğine, her türlü krediye (faiz) ve sarhoşluklara karşı çıkar. Kapitalizmin en kârlı olduğu alanlara itiraz eder. Bununla birlikte, bazı hareketler, gruplar veya figürler, anti-emperyalizm, anti-kolonyalizm, anti-Siyonizm ve kolektivizmde ortaklaşırlar.

Bu makalenin amacı, İslami sosyalizmin tarihini kısaca ele almak ve orijinal Müslüman sosyalistleri esas alan bir analiz sunmaktır. Niyetimiz, gelecekteki yazıların daha derinlemesine tanımlayıp detaylandıracağı, modern dünyanın ve koşullarının daha İslam merkezli sosyalist bir analizini, İslami değerlerimizden ve görevlerimizden ödün vermeden veya Müslüman çoğunluklu topraklarla bağdaşmayan gerici ve ikiyüzlü bir laikliğe boyun eğmeden, yeni koşulları buna göre düzenleyen yeni bir İslam toplumuna giden doğru yolu tanımlayacak bir süreci başlatmaktır.

Bu konu hakkında konuşan çok az sayıda İslam şahsiyeti mevcuttur. Bu isimlerden biri de Hafız Rahman Sihvervil’dir. Sihvervil, İslam ve Marksizmin ortak olduğu beş özel başlığı incelemiştir:

1. Servetin ayrıcalıklı sınıfların elinde birikmesinin yasaklanması;

2. Devletin toplumsal refahı garantileyecek biçimde örgütlenmesi;

3. Bütün insanların fırsat eşitliğine kavuşması;

4. Şahsi ayrıcalığa karşıt olarak kolektif toplumsal çıkarın önceliği;

5. Toplumsal devrim yoluyla sınıflı toplumun kemikleşmesinin önüne geçilmesi.

Bu noktalar kesinlikle doğru, ancak ben, bunlara bir madde daha eklemek istiyorum. Yukarıdaki hususlara, İslam’da, sosyalizmde ve Marksizmde zulme karşı çıkmanın önemine yönelik vurgu eklenmeli.

İslam tarihi, Hz. Muhammed’in (sav) kendisine karşı çıkan ve Müslümanlara saldıran Mekke Kralları ile birlikte olduğu günlerden bugüne kadar zulümle uğraştığı için zulme yabancı değildir. Üstelik, son iki yüz yıldır İslam tarihi, Müslümanlara yönelik en ağır zulümlere tanıklık etmiştir. Bu zulümler, büyük ölçüde Avrupa/Amerika emperyalizmi ve sömürgeciliği nedeniyle, ancak aynı zamanda sağcı İslam’ın hain davranışlarından da kaynaklanmaktadır.

Vehhabilik ve Selefilik olarak bilinen sağcı İslam, CIA ve Avrupalıların yardımıyla yayıldı. Müslüman topraklarının sömürgeleştirilmesinde, Batı emperyalizmine yardım etmede ve tüm Batı zulmüne karşı yükselen direniş güçlerine saldırmada rol oynadılar.

Özellikle Müslümanlar için neden İslami sosyalizm? Tüm direniş örgütleri, Müslümanlar için daha hayırlı olsalar da, İslami sosyalizmin de günümüz koşullarında çözüm olarak sunulduğunu görmeliyiz. Çünkü İslami sosyalizmin kökeni, Vicay Praşad’ın da dediği gibi, 1917 Rus Devrimi’nin ilk Müslüman sosyalistlerine dayanıyor:

“Eşitlik ve insanlık vaadi, yalnızca manevi düzlemde tesis edilmeyecekti.”

Praşad haklı. İslam’da zulmün sona ermesi için dua etmenin yanı sıra zulme karşı da harekete geçmemiz gerektiğini söyleyen çok sayıda Hadis ve Ayet mevcuttur.

“Allah Resulü şöyle buyurdu: ‘Kardeşin zalim de olsa, mazlum da olsa ona yardım et.’ İnsanlar, ‘Ey Allah’ın Resulü! Mazlumsa ona yardım etmek caizdir, ama zalimse ona nasıl yardım edebiliriz?’ diye sordular. Peygamber şöyle buyurdu: ‘Onu zulümden alıkoyarak.’ [...]” [Sahih-i Buhari 2444]

İslam sadece barış dini değildir. Barışın ve adaletin dinidir. Bu gerçeği, günümüzün liberalleşme ve siyasal İslam düşmanlığı çağında kaybettik. İslam, barış ve adalet talep eder; eğer bunlar elde edilmez ve üzerimize baskı uygulanırsa, her Müslümanın görevi ayağa kalkmaktır. İslam, baştan sona devrimci bir dindir.

“Müminler, insanların iyiliği için, iyiliği emretmek ve kötülüğü engellemek için gönderildiler.” [Kur’an (3:110)]

Müslümanlar, Allah’ın izniyle kötülüğü yasaklamak, toplumumuzu korumak ve iyiliği teşvik etmekle yükümlüdür. Toplumumuza veya masum insanlara zulüm yapılmasına müsamaha gösteremezler. Bu, Kur’an’da ve edebiyatımızda bulunan, birçok kişinin dâhil olduğu, İslam’ı liberalleştirme sürecini sonlandıran tek hakikattir. Bu, bizim sorumluluğumuzdur. Dolayısıyla, ümmetiniz için mücadele etmek, bir Müslümanın görevidir. İşçilerin kâr amacıyla ezilmesinin özü olan kapitalizme karşı mücadele etmek, haram malları ve eylemleri, özellikle de kolektif refah pahasına bireyselciliği teşvik etmek... tüm bunlarla mücadele etmek, Müslüman sosyalistler olarak bizim görevimizdir.

İlk dönem Müslüman sosyalistlerden ilham alıp inanç ve değerlerimizi şöyle tanımlayalım: Biz Müslüman sosyalistiz, çünkü ismimizden de anlaşılacağı gibi, örgütlenişimiz öncelikle Müslüman, sonra sosyalisttir. Temel inancımıza göre Allah birdir, Hz. Muhammed (sav) O’nun elçisidir. İkinci ilkemiz, insanlığa en kötü ve haram yollarla zulüm yükleyen kapitalizme karşı çıkmaktır. Kapitalizme karşı çıkmak, Allah yolunda savaşmaktan farksızdır. Ekonomik olarak ezen ile ezilen arasında eşit bir statü sağlanamaz; tek çözüm, şeriatı izleyen bir Müslüman sosyalist toplumdur. Şeriata uygun hareket eden ve çoğunluğun sırtından semirip büyüyen bir azınlığa, toplumsal devrim ve dini bir öncünün düzenlemesiyle karşı çıkan bir Müslüman devleti şarttır. Özellikle de Müslüman âlimlerin rehberliğine bağlı, onları izleyen, yeni koşullara dair bir anlayış getiren genç yetişkin Müslümanların işbirlikçi katkılarını da içeren bir devlete ihtiyaç vardır. Bu koşullar oluşturulmazsa, aşırı zengin ve katı kalpli adamlar toplumda nüfuz sahibi olacağı, onun üzerinde egemenlik tesis edeceği, dini değerlerin ve/veya görevlerin yürürlükten kaldırılacağı bir iktidar boşluğu oluşacaktır.

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) üyelerinin daha önce de belirttiği gibi örgüt üyeleri, Lenin okuma toplantılarına gitmeden önce namaza gitmekte bir sakınca görmediler. Çünkü onlar, “sosyalizmi kendi ufkumuzda aramalıyız” anlayışına sahiplerdi. Aynı duygu bizde de güçlü olmalı. Sosyalizmi kendi göğümüzün altında aramalıyız, toplumumuzun koşullarını anlamalı, mezheplerine bakılmaksızın, ezilen toplum kesimlerini birleştirmeliyiz. Özellikle de Müslüman topraklarının kurtuluşu için tüm direniş hareketlerini güçlü bir koalisyonda birleştirebilmeliyiz.

Müslüman topraklarında birçok başarılı harekete tanıklık edildi. Bu başarıların altında Müslüman sosyalist veya Arapların Birliği ideolojisini benimsemiş kişi ve yapıların imzası vardı. Yaşadığımız kayıplar, yüzleştiğimiz başarısızlıklarsa geçmişte birleşememenin bir neticesiydi. Bu sorun, birden fazla kutbun belirleyici olduğu bir hareketin inşa edilmesi, Batı ve emperyalizm karşıtı faaliyetlerin yoğunlaşması ile birlikte çözüme kavuşturuldu.

Aynı zamanda Müslümanların Batı’nın veya iyi niyetli kardeşlerimizin propaganda ettikleri görüşleri benimsemiş olmaları da yenilgilere ve kayıplara kapı araladı. Kaddafi’nin Libya’sına ve Suriye’ye yönelik vahşi saldırılar, direniş örgütlerinde görülen Marx ve Lenin karşıtı duruş olmasaydı, büyük ölçüde savuşturulabilir, en azından asgari düzeye çekilebilirdi. Neyse ki bu durumun belli ölçüde değiştiğini görüyorum.

Marx ve Lenin’in kapitalizme ve emperyalizme dair analizlerine bakılmadığı için Libya kendi nükleer programından vazgeçti, kendince diplomatik manevralara başvurdu. Suriye ise ekonominin dizginlerini eline alamadı. Sonrasında Özgür Suriye Ordusu ve diğer Vehhabi örgütleri inşa edecek olan Batılı STK’ları veya güçleri ülkeden kovma yoluna gitmedi.

Suriye’yi çok sert eleştirmek istemiyorum, çünkü onun iç savaştan yıllar önce ekonomik olarak zor zamanlar geçirdiğini biliyorum; ancak Müslümanlar, sırf inanç konusundaki görüşlerine katılmadığımız için bahsini ettiğimiz o büyük beyinlerden uzak durmamalı.

Marx ve Lenin’in kapitalizme ve emperyalizme dair analizlerinin çoğu, hepimizin mücadele ettiği sistemle ilgili en doğru çözümlemelerdi, hâlâ da öyledir. Bu isimlerin diyalektik analizi, Direniş Ekseni’nin emperyalist koalisyona karşı etkili bir şekilde mücadele etmesine daha fazla katkıda bulunacaktır. Dolayısıyla, Müslüman sosyalistler olarak, Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mao ve ilham verdikleri birçok kişiyi, her konuda onlarla aynı fikirde olmak zorunda kalmadan, incelemeliyiz; mevcut koşullarımız göz önüne alındığında, yalnızca görünürdeki ve mantıksal olarak en doğru olanı bilince çıkartmalıyız.

Sosyalist/Marksist analiz, bir dogma değildir. Aynı şekilde, sosyalizm de tüm konuları genel olarak ele alan, her şeyi kapsayan bir sistem değildir. Ekonomik ve politik bir sistemdir; sosyal ve dini konular, ulusal koşullara göre büyük farklılıklar arz eder. Sosyalizmin Çin, Küba, Kuzey Kore, Vietnam gibi ülkelerde farklı görünmesinin nedeni budur.

Günümüz kapitalizminin, emperyalizmin ve faşizmin en ileri çözümlemelerini yapan Marksizm-Leninizm, İslami bakış açısıyla incelendiğinde radikal derecede uç veya tümüyle uyumsuz bir çözümleme değildir.

* İşçi sınıfının en aydın ve disiplinli önderlerinin örgütü anlamında öncü anlayışı;

* Zengin azınlıkların siyasi makamlara egemen olmasını ve işçilerin devlet otoritesi üzerindeki kontrolü aracılığıyla siyasi ve ekonomik ilişkileri manipüle etmesini engelleyen bir yönetim sistemi olarak proletarya diktatörlüğü.

* Bir ülkenin siyasi, ekonomik ve askeri bağımsızlığını kazanarak kendi kendine yetebilmesiyle refaha kavuşması anlamında özgüven.

Bunlar, uç kavramlar değil. Dürüst olmak gerekirse, İslami değerlere uygun olarak tatbik edildiklerinde Müslüman toplumlar için büyük ilerlemeler sağlayacaktır.

* Toplumlarının derinliklerine kök salmış, ait olduğu toplumun endişelerini alıp onlar için mücadele eden bir Müslüman öncüye ihtiyaç vardır. Bu güç, tüm mücadele ve politikalarında kendi meselelerini merkeze alacaktır. Onların görüşlerinden beslenecek, âlimlerden ve genç Müslüman temsilcilerden oluşan çeşitli bir siyasi yapıya başvurarak, her yaştan ve her topluluktan insanın sorunlarını ele alacaktır.

* Çin modelini benimseyerek, toplumun en yoksul kesimini korumak için sınırları dâhilindeki tüm ilişkileri güvence altına alan, toplumun zenginliğini korurken halkın mücadelelerine ve ihtiyaçlarına yardımcı olmak için toplumu örgütleyen bir Müslüman İşçiler Diktatörlüğü, ekonominin her alanına egemen olmayacak, yolsuzluk ve zulümle mücadele etmek için zor kullanma tehdidiyle siyaseti yönlendiremez.

* Siyasi süreci kötü niyetli kişilerden ve zorbalardan korumak için tüm kitlesel seferberlik örgütleyecek. Ekonomi, sanayileşerek ve ticarete bağımlı olmadan kendi kendine yetecek şekilde ilerleyecek. Ülkeye saldırı olması durumunda her sivilin hayatta kalabilmesi için gerekli temel ihtiyaçların karşılanması amacıyla birkaç yıl zorunlu askerlik hizmeti getirilecek. Tüm saldırgan emperyalist güçleri tehdit etmek için hazırda bekleyen büyük bir yedek ordu oluşturulacak.

Bu üç unsur, Müslüman ülkeleri yabancı, çoğunlukla da Batılı ulusların sürekli saldırılarından korumakla kalmayacak, aynı zamanda onları onurlu bir hayatla tanıştıracak, iktidarı halkın, özellikle de toplumun gerçek dindar üyelerinin eline teslim edecek, en nihayetinde ülke İslami adalete kavuşacaktır.

Küresel Zulüm Ne Zaman Başladı?

İslami sosyalizm, ellilerle yetmişlerin başı arası dönemde Müslüman entelektüel çevrelerde önemli bir güçtü. Tam da bu sıralarda, 14 Mayıs 1952’de, CIA, “Demokratik Milletleri ve İslam Dünyasını Anti-Komünist Bir Güçte Birleştirme Önerisi” başlıklı bir broşür yayınladı. Bu yazı, CIA’in Suudi Arabistan Krallığı’na nasıl nüfuz ettiğini, petrol fonlarıyla finanse edilen ve CIA’in geliştirdiği stratejilerle yönlendirilen kendi sağcı İslam versiyonlarını (bugün Vehhabiliği) başka ülkelere ihraç etmeye nasıl teşvik ettiğini ayrıntılı olarak anlatıyordu. Suudi Arabistan’dan maaş alan, onun eliyle katledilmekten korkan âlimler, bu düzlemde sosyalizme ve komünizme karşı çıktılar. ABD, İsrail ve NATO’nun hasımlarını bu çalışma dâhilinde eleştirdiler. Vehhabi örgütlerinin ve onlar eliyle yürüyen şiddetin Müslüman toplumların çoğunda hâkim olmasının nedeni, bu emperyalist çalışmaydı.

Radikalleşmenin başlıca merkezlerinden birine dönüştürülen Pakistan, Çeçen savaşları, Suriye’deki iç savaş, Kaddafi’yi deviren ayaklanma, bu şiddet pratiğinin ürünüydü. Suudi Arabistan’ın dünyaya yaydığı Vehhabi propagandası, İslami inançları çarpıttı, tahrif etti.

CIA’in bu amaçla Suudi Arabistan’a gelmesi tesadüf değildi; aslında dönemin en önde gelen İslami sosyalist hareketlerinden biri olan Nasırcılık, o dönemde Mısır’da egemendi. CIA’in Suudi Arabistan’a gelmesinden kısa bir süre sonra, Temmuz ayında Muhammed Necip ve Cemal Abdünnasır’ı büyük bir ülkede doğrudan iktidar pozisyonlarına taşıyan 1952 Mısır Devrimi gerçekleşti. Bir diğer önde gelen hareket de Baasçılıktı. sosyalist devrimci bir hükümetin öncü bir partinin liderliğinde hareket ettiği düzeni savunan Arap milliyetçisi yapı, 1947’de kuruldu. Ayrıca Libya’da 1969’da Kaddafi iktidara geldi. Saddam (Irak Baas Partisi) ise 1979’da Irak’ta iktidara geldi. Gazze’de ayrıca iki direniş örgütü açığa çıktı: 1968’de kurulan Marksist-Leninist (aynı zamanda Pan-Arap ve Maoist) Filistin Kurtuluş Cephesi ve 1967’de kurulan Marksist-Leninist Filistin Halk Kurtuluş Cephesi.

Dolayısıyla, ortada CIA’in endişelerini haklı çıkartan büyük bir hareket ve ideoloji vardı. Batı emperyalizmine ve kapitalist sömürgeciliğe karşı direniş, önemli örgütler inşa etti. Bu grupların birçoğu hâlâ mevcut. aynı zamanda sürece Suriye’de Esad (Suriye Baas Partisi) ve Hizbullah adlı Lübnan Kurtuluş Hareketi gibi yeni aktörler dâhil oldu. Bu isimlerden bazılarını eleştirebiliriz, ancak gene de onlar hâlâ İslami sosyalizmin veya Arap direniş hareketlerinin şemsiyesi altında yer alıyorlar.

Bu baskıya ve zulme neden ihtiyaç duyuluyor? Çünkü Batı, Müslümanlar ve sosyalistler arasında birleşik bir cephenin, Müslüman toprakları üzerindeki küresel emperyalist ve sömürgeci egemenliklerinin sonu olacağını çok iyi biliyor. Aynı şekilde, Suudi Arabistan gibi kukla hükümetlerin başındaki uşaklaşmış hainler, kendi ülkelerindeki ve çevre bölgelerdeki kitleler, kendilerini temsil eden ve çıkarlarını koruyan bir İslami hükümet talep ederek onlara karşı ayaklanırsa, tüm siyasi kontrollerini ve servet sömürme/istifleme yeteneklerini kaybedecekler, bunu gayet iyi biliyorlar.

Enver Hoca gibi isimlerin dindarlara yönelik baskıları, bazı sosyalist hareketlerin anti-teizme dönük vurguları sürece pek bir katkı sunmadı. Bu türden müdahaleler, sosyalistlerin, özellikle de batılıların sıklıkla yaptığı bir şeydi. Neyse ki bu uygulama, günümüz sosyalist devletlerinde büyük ölçüde terk edildi, ancak Batı propagandası ve CIA’in gizlice yaptığı şeyi açıktan yapmak için kurulan (Ulusal Demokrasi Vakfı türünden) STK’lar, baskıların devam ettiğini söyleyen yayınlar yapmayı sürdürüyorlar.

Bu nedenle İslami sosyalist hareket, tüm sosyalist gruplara fazla güvenmemelidir; sosyalistler bile farklı eğilimlere güvenmezler. İslami sosyalistlerin yalnızca kendi toplulukları üzerinde eşit söz hakkı ve otorite sağlayacak diğer sosyalistlerle çalışması ve onlara güvenmesi gerekir. Her konuda hâkimiyet Müslüman sosyalistlerde olmalı, anti-emperyalizm ve ulusal kurtuluşun temel hedeflerine bağlı kalınmalıdır.

Çinliler, Husiler ve Gazze direniş güçleriyle yakın zamanda kurdukları kardeşlik bağlarından da anlaşılacağı gibi bunu iyi yapıyorlar. Bu, diğer direniş hareketleri için de geçerlidir. Bir kurtuluş hareketi olarak ancak diğer kurtuluş hareketlerini birleştirerek ilerleyebiliriz. Yani, anti-emperyalizm, anti-Siyonizm, anti-faşizm, kolektivizm ve ulusal kurtuluş gibi ortak görüşleri paylaşan tüm güçler birleşmeli, bunların mücadeledeki rollerine saygı duyulmalıdır. Bu noktada Gazze direnişi ve yürütülen Ortak Operasyonlar önemli bir örnek olarak önümüzde duruyor.

Bilindiği üzere, Gazze’de komünist, Arap milliyetçisi, Filistin milliyetçisi, İslamcı vb. birden fazla direniş gücü var ve bunlar, tek bir yapı olarak yan yana savaşıyorlar. Eğer onlar birlik içinde savaşabiliyorsa, biz de savaşabilmeliyiz.

Gelecek

Geçmişimizle yüzleşip aynı hataları tekrarlamamalıyız. Özgür bir Müslüman dünyası hedefimiz doğrultusunda her daim mücadele etmeliyiz. Bugün Batı’ya ve onun kukla hükümetlerine karşı mücadelede başarılı olan hareketler, Müslüman sosyalistlerle benzer değerlere sahip (aradaki farklılıkların bir önemi yok). İslami sosyalist hareketlerin, yalnızca aydınlara ve teorisyenlere değil, aynı zamanda daha belirgin bir ekonomik değerler bütününe, yapısal bir çerçeveye, İslam dininin köklü değerlerine ve kukla hükümetler ile Batılı emperyalist güçlere karşı zafere giden stratejik bir yola ihtiyacı var.

Gelecek parlak, ancak onu elde edebilmek için bu mücadele herkesin müşterek çabasına muhtaç.

Islamic Socialist (ML)
7 Nisan 2024
Kaynak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder