İslami
sosyalizm, Çar’a yönelik husumetin arttığı 1900’lerin başında Rusya’da sahneye
çıktı.
Rusya’da
ve Rusya’nın işgali altındaki topraklarda yaşayan birçok Müslüman, Çar’ın
emriyle sürekli saldırıya uğruyordu. Amaç, Müslümanları vergi ödemeye,
Hristiyanlığa geçmeye ve Çar’a sadakat göstermeye zorlamaktı. Birçok Müslüman,
Bolşevikleri destekledi, vergi ödemeyi veya Çar’ın emirlerine uymayı reddetti.
Bu düzlemde kendilerini “Müslüman sosyalistler” olarak tanımladı. Bu sayede
Müslümanlar ve Bolşevikler arasındaki kardeşlik bağları güçlendi. Müslümanların
devrime doğrudan katılmalarını sağladı.
Ardından
Sovyet Hükümeti, Müslüman halkların inanç ve değerlerine göre yaşayabilecekleri
Azerbaycan Halk Cumhuriyeti, Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti,
Türkmenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ve Kazak Özerk Sosyalist Sovyet
Cumhuriyeti gibi sadece Müslüman halklara ait cumhuriyetler kurdu.
Bugün
Müslüman coğrafyasının büyük bir kısmını ele geçiren birçok revizyonist tarihçi
ve gerici, Sovyetler’in Müslümanlara ateizmi dayattığını iddia etmeye çalışır.
Ancak şu tarz bir iddiada bulunmak mümkündür: Ateizm, belirli cumhuriyetlerin
değil, Sovyet Hükümeti'nin yerleşik değeriydi. Sovyetler Birliği’nin, tüm
devletler veya devlet birlikleri gibi, mükemmel olmadığı ve olamayacağı da bir
gerçektir. Sovyet Hükümeti, insanlık ve Müslümanlar açısından, şiddet yanlısı
ve alabildiğine İslam karşıtı Çarlık Rusyası’ndan daha devrimci ve ilericiydi,
ancak kusurları da yok değildi. Sovyet Hükümeti'nin Müslümanlara duyduğu
saygıyı göstermek için, Sovyet Hükümeti ve Stalin’den şu iki alıntıyı
paylaşalım:
“Dağıstan
halkları nezdinde şeriatın büyük önem taşıdığı söyleniyor. Ayrıca, Sovyet
iktidarının düşmanlarının, şeriatı yasakladığına dair söylentiler yaydığı da
bize bildirildi. Rusya Sosyalist Federatif Sovyet
Cumhuriyeti Hükümeti tarafından, bu söylentilerin asılsız olduğunu burada
belirtmem için yetkilendirildim. Rusya Hükümeti,
her halka kendi yasaları ve gelenekleri temelinde kendini yönetme hakkını tam
olarak bahşetmektedir. Sovyet Hükümeti, müşterek
hukuk olarak şeriatın, Rusya’da yaşayan diğer halkların hukuku gibi tam yetkiyi
haiz olduğunu düşünmektedir. Dağıstan halkı kendi yasalarını ve
geleneklerini korumak istiyorsa, bu yasalar ve gelenekler korunmalıdır.”
[Stalin’in 13 Kasım
1920'de Dağıstan Halkları Kongresi’nde Dağıstan’a Sovyet Özerkliği Verilmesiyle
İlgili Bildirge’nin Birinci Madde’si uyarınca yaptığı konuşma]
“Rusya Müslümanları, [...] çarlar, Rusya’nın
zalimleri tarafından camileri, ibadethaneleri yerle bir edilmiş, inançları ve
töreleri ayaklar altına alınmış olan herkes!
İnanç, örf ve âdetleriniz,
millî ve kültürel kurumlarınız şuandan itibaren serbest ve dokunulmazdır. Kendi
millî hayatınızı tam bir özgürlük içinde düzenleyin. Bu, sizin hakkınızdır.
Biliniz ki sizin haklarınız, tıpkı tüm Rusya halklarınınki gibi, devrimin ve
onun organları olan İşçi, Köylü ve Asker Sovyetleri’nin koruması altındadır.”
[Sovyet Hükümeti’nin 24
Kasım 1917’de yayınladığı “Rusya ve Doğu’nun Tüm Müslüman İşçilerine” başlıklı bildiri.]
Ancak
şunu belirtmek gerek: SSCB’nin ilk döneminde Müslüman sosyalistler, bölge
genelinde farklı görüş ve değerlere sahiplerdi. Dağıstan Müslümanları,
sosyalist değerlerine kıyasla İslami değer ve inançlara çok daha bağlıydı.
Kanaatimce, ilk dönem İslam sosyalizmi konusunda örnek teşkil edenler, bu
kardeşlerdi.
İslami
sosyalizmin tüm biçimleri, Osmanlı’nın yıkılışından, bilhassa doksanların
sonundan bu yana Müslüman topraklarının mücadele ettiği koşullardan ekonomik ve
sosyal açıdan daha devrimciydi.
İslami
Sosyalist Hareketler, İnançların Yayılması, Bir İdeolojinin Tanımlanması
Müslüman
dünyası karmaşık bir tarihe sahiptir. Bu dünya, son iki yüz yıldır Avrupa
sömürgeciliği ve Amerikan emperyalizmi nedeniyle bölünme ve şiddet bataklığına
sürüklenmiştir. Ortadoğu’da ve özellikle Suriye, Irak, Yemen, Libya, İran,
Pakistan, Afganistan vb. gibi diğer Müslüman ülkelerde hâkim olan şiddet,
milliyetçiliğin (ve yan ürünlerinin), kapitalizmin, emperyalizmin ve özellikle
yüzyıllardır süren sömürgeciliğin etkilerinin bir sonucudur. Bu, İslami sosyalizmin
birçok direniş hareketi biçiminden biri olarak yükselişinin temel nedenidir.
Bunun yanında Arapların Birliği hareketi, Şii direnişi ve anti-Vehhabi hareket
gibi başka hareketlerden de söz edilebilir.
Bazı
bölgelerde bu direniş hareketleri, sıklıkla İslami sosyalist hareketlerle
kesişir veya ortak zeminde savaşır. Bu uzun direniş tarihi nedeniyle Arap ve
Müslüman direniş örgütleri, genellikle diyalektik bir niteliği haizdir, hatta
tartışmasız Marksist muadillerinden daha diyalektiktir; çünkü zalimlere ve
Allah düşmanlarına karşı mücadelelerinin birbirine bağlı ve tarihsel
ilişkilerini tam olarak anlarlar. Ancak, ateist, anti-emperyalist ve Müslüman
sosyalist olan Marksist yoldaşlarının aksine, bunların çoğu, ekseriyetle alabildiğine
dindardır.
“Hareket”
terimine vurgu yapılır, zira İslami sosyalizmin tek sorunu, hiçbir zaman
belirli bir ideolojiye sahip olmamasıdır. Belirli ortak görüşlere sahip birden
fazla hareketi kapsayan bir şemsiye terimdir. Nasırcılık (Pan-Arap, Arap
Sosyalizmi), Baasçılık, Hizbullah olarak bilinen Lübnan Kurtuluş Örgütü, Gazze’deki
Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Filistin Kurtuluş Cephesi, Libya’da Kaddafi’nin
başını çektiği hareket türünden yapılar, gruplar ve figürler bu şemsiye altında
değerlendirilebilir.
Bu
hareketler, Kur’an ve Sünnet çalışmalarının İslam’ın toplumla sosyal ve
finansal olarak devrimci bir ilişkiye vurgu yaptığını açıkça ortaya koyması
nedeniyle ortaya çıkmıştır. Bu ilişki, kapitalizm tarafından büyük ölçüde
nefret edilen bir ilişkidir, çünkü kapitalizmin kendisi dinden nefret eder, din
metalaştırılmadığı sürece dini değerlerini ortadan kaldırır. İslam, buna özel
olarak karşıdır, çünkü İslam, kolektivizmi ve zekatı savunur, servet
istifçiliğine, her türlü krediye (faiz) ve sarhoşluklara karşı çıkar.
Kapitalizmin en kârlı olduğu alanlara itiraz eder. Bununla birlikte, bazı
hareketler, gruplar veya figürler, anti-emperyalizm, anti-kolonyalizm, anti-Siyonizm
ve kolektivizmde ortaklaşırlar.
Bu
makalenin amacı, İslami sosyalizmin tarihini kısaca ele almak ve orijinal Müslüman
sosyalistleri esas alan bir analiz sunmaktır. Niyetimiz, gelecekteki yazıların
daha derinlemesine tanımlayıp detaylandıracağı, modern dünyanın ve koşullarının
daha İslam merkezli sosyalist bir analizini, İslami değerlerimizden ve
görevlerimizden ödün vermeden veya Müslüman çoğunluklu topraklarla bağdaşmayan
gerici ve ikiyüzlü bir laikliğe boyun eğmeden, yeni koşulları buna göre
düzenleyen yeni bir İslam toplumuna giden doğru yolu tanımlayacak bir süreci
başlatmaktır.
Bu
konu hakkında konuşan çok az sayıda İslam şahsiyeti mevcuttur. Bu isimlerden
biri de Hafız Rahman Sihvervil’dir. Sihvervil, İslam ve Marksizmin ortak olduğu
beş özel başlığı incelemiştir:
1.
Servetin ayrıcalıklı sınıfların elinde birikmesinin yasaklanması;
2.
Devletin toplumsal refahı garantileyecek biçimde örgütlenmesi;
3.
Bütün insanların fırsat eşitliğine kavuşması;
4.
Şahsi ayrıcalığa karşıt olarak kolektif toplumsal çıkarın önceliği;
5.
Toplumsal devrim yoluyla sınıflı toplumun kemikleşmesinin önüne geçilmesi.
Bu
noktalar kesinlikle doğru, ancak ben, bunlara bir madde daha eklemek istiyorum.
Yukarıdaki hususlara, İslam’da, sosyalizmde ve Marksizmde zulme karşı çıkmanın
önemine yönelik vurgu eklenmeli.
İslam
tarihi, Hz. Muhammed’in (sav) kendisine karşı çıkan ve Müslümanlara saldıran
Mekke Kralları ile birlikte olduğu günlerden bugüne kadar zulümle uğraştığı
için zulme yabancı değildir. Üstelik, son iki yüz yıldır İslam tarihi,
Müslümanlara yönelik en ağır zulümlere tanıklık etmiştir. Bu zulümler, büyük
ölçüde Avrupa/Amerika emperyalizmi ve sömürgeciliği nedeniyle, ancak aynı
zamanda sağcı İslam’ın hain davranışlarından da kaynaklanmaktadır.
Vehhabilik
ve Selefilik olarak bilinen sağcı İslam, CIA ve Avrupalıların yardımıyla
yayıldı. Müslüman topraklarının sömürgeleştirilmesinde, Batı emperyalizmine
yardım etmede ve tüm Batı zulmüne karşı yükselen direniş güçlerine saldırmada
rol oynadılar.
Özellikle
Müslümanlar için neden İslami sosyalizm? Tüm direniş örgütleri, Müslümanlar
için daha hayırlı olsalar da, İslami sosyalizmin de günümüz koşullarında çözüm
olarak sunulduğunu görmeliyiz. Çünkü İslami sosyalizmin kökeni, Vicay Praşad’ın
da dediği gibi, 1917 Rus Devrimi’nin ilk Müslüman sosyalistlerine dayanıyor:
“Eşitlik ve insanlık vaadi, yalnızca manevi düzlemde tesis
edilmeyecekti.”
Praşad
haklı. İslam’da zulmün sona ermesi için dua etmenin yanı sıra zulme karşı da
harekete geçmemiz gerektiğini söyleyen çok sayıda Hadis ve Ayet mevcuttur.
“Allah Resulü şöyle
buyurdu: ‘Kardeşin zalim de olsa, mazlum da olsa ona yardım et.’ İnsanlar, ‘Ey
Allah’ın Resulü! Mazlumsa ona yardım etmek caizdir, ama zalimse ona nasıl
yardım edebiliriz?’ diye sordular. Peygamber şöyle buyurdu: ‘Onu zulümden
alıkoyarak.’ [...]” [Sahih-i Buhari 2444]
İslam
sadece barış dini değildir. Barışın ve adaletin dinidir. Bu gerçeği, günümüzün
liberalleşme ve siyasal İslam düşmanlığı çağında kaybettik. İslam, barış ve
adalet talep eder; eğer bunlar elde edilmez ve üzerimize baskı uygulanırsa, her
Müslümanın görevi ayağa kalkmaktır. İslam, baştan sona devrimci bir dindir.
“Müminler, insanların
iyiliği için, iyiliği emretmek ve kötülüğü engellemek için gönderildiler.” [Kur’an
(3:110)]
Müslümanlar,
Allah’ın izniyle kötülüğü yasaklamak, toplumumuzu korumak ve iyiliği teşvik
etmekle yükümlüdür. Toplumumuza veya masum insanlara zulüm yapılmasına müsamaha
gösteremezler. Bu, Kur’an’da ve edebiyatımızda bulunan, birçok kişinin dâhil
olduğu, İslam’ı liberalleştirme sürecini sonlandıran tek hakikattir. Bu, bizim
sorumluluğumuzdur. Dolayısıyla, ümmetiniz için mücadele etmek, bir Müslümanın
görevidir. İşçilerin kâr amacıyla ezilmesinin özü olan kapitalizme karşı
mücadele etmek, haram malları ve eylemleri, özellikle de kolektif refah
pahasına bireyselciliği teşvik etmek... tüm bunlarla mücadele etmek, Müslüman
sosyalistler olarak bizim görevimizdir.
İlk
dönem Müslüman sosyalistlerden ilham alıp inanç ve değerlerimizi şöyle
tanımlayalım: Biz Müslüman sosyalistiz, çünkü ismimizden de anlaşılacağı gibi,
örgütlenişimiz öncelikle Müslüman, sonra sosyalisttir. Temel inancımıza göre
Allah birdir, Hz. Muhammed (sav) O’nun elçisidir. İkinci ilkemiz, insanlığa en
kötü ve haram yollarla zulüm yükleyen kapitalizme karşı çıkmaktır. Kapitalizme
karşı çıkmak, Allah yolunda savaşmaktan farksızdır. Ekonomik olarak ezen ile
ezilen arasında eşit bir statü sağlanamaz; tek çözüm, şeriatı izleyen bir Müslüman
sosyalist toplumdur. Şeriata uygun hareket eden ve çoğunluğun sırtından semirip
büyüyen bir azınlığa, toplumsal devrim ve dini bir öncünün düzenlemesiyle karşı
çıkan bir Müslüman devleti şarttır. Özellikle de Müslüman âlimlerin
rehberliğine bağlı, onları izleyen, yeni koşullara dair bir anlayış getiren
genç yetişkin Müslümanların işbirlikçi katkılarını da içeren bir devlete
ihtiyaç vardır. Bu koşullar oluşturulmazsa, aşırı zengin ve katı kalpli adamlar
toplumda nüfuz sahibi olacağı, onun üzerinde egemenlik tesis edeceği, dini
değerlerin ve/veya görevlerin yürürlükten kaldırılacağı bir iktidar boşluğu
oluşacaktır.
Filistin
Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) üyelerinin daha önce de belirttiği gibi örgüt
üyeleri, Lenin okuma toplantılarına gitmeden önce namaza gitmekte bir sakınca
görmediler. Çünkü onlar, “sosyalizmi kendi ufkumuzda aramalıyız” anlayışına
sahiplerdi. Aynı duygu bizde de güçlü olmalı. Sosyalizmi kendi göğümüzün altında
aramalıyız, toplumumuzun koşullarını anlamalı, mezheplerine bakılmaksızın, ezilen
toplum kesimlerini birleştirmeliyiz. Özellikle de Müslüman topraklarının
kurtuluşu için tüm direniş hareketlerini güçlü bir koalisyonda birleştirebilmeliyiz.
Müslüman
topraklarında birçok başarılı harekete tanıklık edildi. Bu başarıların altında Müslüman
sosyalist veya Arapların Birliği ideolojisini benimsemiş kişi ve yapıların
imzası vardı. Yaşadığımız kayıplar, yüzleştiğimiz başarısızlıklarsa geçmişte
birleşememenin bir neticesiydi. Bu sorun, birden fazla kutbun belirleyici olduğu
bir hareketin inşa edilmesi, Batı ve emperyalizm karşıtı faaliyetlerin
yoğunlaşması ile birlikte çözüme kavuşturuldu.
Aynı
zamanda Müslümanların Batı’nın veya iyi niyetli kardeşlerimizin propaganda ettikleri
görüşleri benimsemiş olmaları da yenilgilere ve kayıplara kapı araladı. Kaddafi’nin
Libya’sına ve Suriye’ye yönelik vahşi saldırılar, direniş örgütlerinde görülen Marx
ve Lenin karşıtı duruş olmasaydı, büyük ölçüde savuşturulabilir, en azından
asgari düzeye çekilebilirdi. Neyse ki bu durumun belli ölçüde değiştiğini görüyorum.
Marx
ve Lenin’in kapitalizme ve emperyalizme dair analizlerine bakılmadığı için Libya
kendi nükleer programından vazgeçti, kendince diplomatik manevralara başvurdu.
Suriye ise ekonominin dizginlerini eline alamadı. Sonrasında Özgür Suriye
Ordusu ve diğer Vehhabi örgütleri inşa edecek olan Batılı STK’ları veya güçleri
ülkeden kovma yoluna gitmedi.
Suriye’yi
çok sert eleştirmek istemiyorum, çünkü onun iç savaştan yıllar önce ekonomik
olarak zor zamanlar geçirdiğini biliyorum; ancak Müslümanlar, sırf inanç
konusundaki görüşlerine katılmadığımız için bahsini ettiğimiz o büyük
beyinlerden uzak durmamalı.
Marx
ve Lenin’in kapitalizme ve emperyalizme dair analizlerinin çoğu, hepimizin
mücadele ettiği sistemle ilgili en doğru çözümlemelerdi, hâlâ da öyledir. Bu
isimlerin diyalektik analizi, Direniş Ekseni’nin emperyalist koalisyona karşı
etkili bir şekilde mücadele etmesine daha fazla katkıda bulunacaktır.
Dolayısıyla, Müslüman sosyalistler olarak, Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mao ve
ilham verdikleri birçok kişiyi, her konuda onlarla aynı fikirde olmak zorunda
kalmadan, incelemeliyiz; mevcut koşullarımız göz önüne alındığında, yalnızca
görünürdeki ve mantıksal olarak en doğru olanı bilince çıkartmalıyız.
Sosyalist/Marksist
analiz, bir dogma değildir. Aynı şekilde, sosyalizm de tüm konuları genel
olarak ele alan, her şeyi kapsayan bir sistem değildir. Ekonomik ve politik bir
sistemdir; sosyal ve dini konular, ulusal koşullara göre büyük farklılıklar arz
eder. Sosyalizmin Çin, Küba, Kuzey Kore, Vietnam gibi ülkelerde farklı
görünmesinin nedeni budur.
Günümüz
kapitalizminin, emperyalizmin ve faşizmin en ileri çözümlemelerini yapan
Marksizm-Leninizm, İslami bakış açısıyla incelendiğinde radikal derecede uç
veya tümüyle uyumsuz bir çözümleme değildir.
*
İşçi sınıfının en aydın ve disiplinli önderlerinin örgütü anlamında öncü
anlayışı;
*
Zengin azınlıkların siyasi makamlara egemen olmasını ve işçilerin devlet
otoritesi üzerindeki kontrolü aracılığıyla siyasi ve ekonomik ilişkileri
manipüle etmesini engelleyen bir yönetim sistemi olarak proletarya diktatörlüğü.
*
Bir ülkenin siyasi, ekonomik ve askeri bağımsızlığını kazanarak kendi kendine
yetebilmesiyle refaha kavuşması anlamında özgüven.
Bunlar,
uç kavramlar değil. Dürüst olmak gerekirse, İslami değerlere uygun olarak tatbik
edildiklerinde Müslüman toplumlar için büyük ilerlemeler sağlayacaktır.
*
Toplumlarının derinliklerine kök salmış, ait olduğu toplumun endişelerini alıp
onlar için mücadele eden bir Müslüman öncüye ihtiyaç vardır. Bu güç, tüm
mücadele ve politikalarında kendi meselelerini merkeze alacaktır. Onların
görüşlerinden beslenecek, âlimlerden ve genç Müslüman temsilcilerden oluşan
çeşitli bir siyasi yapıya başvurarak, her yaştan ve her topluluktan insanın
sorunlarını ele alacaktır.
*
Çin modelini benimseyerek, toplumun en yoksul kesimini korumak için sınırları dâhilindeki
tüm ilişkileri güvence altına alan, toplumun zenginliğini korurken halkın mücadelelerine
ve ihtiyaçlarına yardımcı olmak için toplumu örgütleyen bir Müslüman İşçiler
Diktatörlüğü, ekonominin her alanına egemen olmayacak, yolsuzluk ve zulümle
mücadele etmek için zor kullanma tehdidiyle siyaseti yönlendiremez.
*
Siyasi süreci kötü niyetli kişilerden ve zorbalardan korumak için tüm kitlesel
seferberlik örgütleyecek. Ekonomi, sanayileşerek ve ticarete bağımlı olmadan
kendi kendine yetecek şekilde ilerleyecek. Ülkeye saldırı olması durumunda her
sivilin hayatta kalabilmesi için gerekli temel ihtiyaçların karşılanması amacıyla
birkaç yıl zorunlu askerlik hizmeti getirilecek. Tüm saldırgan emperyalist
güçleri tehdit etmek için hazırda bekleyen büyük bir yedek ordu oluşturulacak.
Bu
üç unsur, Müslüman ülkeleri yabancı, çoğunlukla da Batılı ulusların sürekli
saldırılarından korumakla kalmayacak, aynı zamanda onları onurlu bir hayatla
tanıştıracak, iktidarı halkın, özellikle de toplumun gerçek dindar üyelerinin
eline teslim edecek, en nihayetinde ülke İslami adalete kavuşacaktır.
Küresel
Zulüm Ne Zaman Başladı?
İslami
sosyalizm, ellilerle yetmişlerin başı arası dönemde Müslüman entelektüel
çevrelerde önemli bir güçtü. Tam da bu sıralarda, 14 Mayıs 1952’de, CIA, “Demokratik
Milletleri ve İslam Dünyasını Anti-Komünist Bir Güçte Birleştirme Önerisi”
başlıklı bir broşür yayınladı. Bu yazı, CIA’in Suudi Arabistan Krallığı’na
nasıl nüfuz ettiğini, petrol fonlarıyla finanse edilen ve CIA’in geliştirdiği stratejilerle
yönlendirilen kendi sağcı İslam versiyonlarını (bugün Vehhabiliği) başka
ülkelere ihraç etmeye nasıl teşvik ettiğini ayrıntılı olarak anlatıyordu. Suudi
Arabistan’dan maaş alan, onun eliyle katledilmekten korkan âlimler, bu düzlemde
sosyalizme ve komünizme karşı çıktılar. ABD, İsrail ve NATO’nun hasımlarını bu
çalışma dâhilinde eleştirdiler. Vehhabi örgütlerinin ve onlar eliyle yürüyen
şiddetin Müslüman toplumların çoğunda hâkim olmasının nedeni, bu emperyalist
çalışmaydı.
Radikalleşmenin
başlıca merkezlerinden birine dönüştürülen Pakistan, Çeçen savaşları, Suriye’deki
iç savaş, Kaddafi’yi deviren ayaklanma, bu şiddet pratiğinin ürünüydü. Suudi
Arabistan’ın dünyaya yaydığı Vehhabi propagandası, İslami inançları çarpıttı,
tahrif etti.
CIA’in
bu amaçla Suudi Arabistan’a gelmesi tesadüf değildi; aslında dönemin en önde
gelen İslami sosyalist hareketlerinden biri olan Nasırcılık, o dönemde Mısır’da
egemendi. CIA’in Suudi Arabistan’a gelmesinden kısa bir süre sonra, Temmuz
ayında Muhammed Necip ve Cemal Abdünnasır’ı büyük bir ülkede doğrudan iktidar
pozisyonlarına taşıyan 1952 Mısır Devrimi gerçekleşti. Bir diğer önde gelen
hareket de Baasçılıktı. sosyalist devrimci bir hükümetin öncü bir partinin
liderliğinde hareket ettiği düzeni savunan Arap milliyetçisi yapı, 1947’de
kuruldu. Ayrıca Libya’da 1969’da Kaddafi iktidara geldi. Saddam (Irak Baas
Partisi) ise 1979’da Irak’ta iktidara geldi. Gazze’de ayrıca iki direniş örgütü
açığa çıktı: 1968’de kurulan Marksist-Leninist (aynı zamanda Pan-Arap ve
Maoist) Filistin Kurtuluş Cephesi ve 1967’de kurulan Marksist-Leninist Filistin
Halk Kurtuluş Cephesi.
Dolayısıyla,
ortada CIA’in endişelerini haklı çıkartan büyük bir hareket ve ideoloji vardı.
Batı emperyalizmine ve kapitalist sömürgeciliğe karşı direniş, önemli örgütler
inşa etti. Bu grupların birçoğu hâlâ mevcut. aynı zamanda sürece Suriye’de Esad
(Suriye Baas Partisi) ve Hizbullah adlı Lübnan Kurtuluş Hareketi gibi yeni aktörler
dâhil oldu. Bu isimlerden bazılarını eleştirebiliriz, ancak gene de onlar hâlâ
İslami sosyalizmin veya Arap direniş hareketlerinin şemsiyesi altında yer
alıyorlar.
Bu
baskıya ve zulme neden ihtiyaç duyuluyor? Çünkü Batı, Müslümanlar ve
sosyalistler arasında birleşik bir cephenin, Müslüman toprakları üzerindeki
küresel emperyalist ve sömürgeci egemenliklerinin sonu olacağını çok iyi
biliyor. Aynı şekilde, Suudi Arabistan gibi kukla hükümetlerin başındaki uşaklaşmış
hainler, kendi ülkelerindeki ve çevre bölgelerdeki kitleler, kendilerini temsil
eden ve çıkarlarını koruyan bir İslami hükümet talep ederek onlara karşı
ayaklanırsa, tüm siyasi kontrollerini ve servet sömürme/istifleme yeteneklerini
kaybedecekler, bunu gayet iyi biliyorlar.
Enver
Hoca gibi isimlerin dindarlara yönelik baskıları, bazı sosyalist hareketlerin
anti-teizme dönük vurguları sürece pek bir katkı sunmadı. Bu türden müdahaleler,
sosyalistlerin, özellikle de batılıların sıklıkla yaptığı bir şeydi. Neyse ki
bu uygulama, günümüz sosyalist devletlerinde büyük ölçüde terk edildi, ancak
Batı propagandası ve CIA’in gizlice yaptığı şeyi açıktan yapmak için kurulan
(Ulusal Demokrasi Vakfı türünden) STK’lar, baskıların devam ettiğini söyleyen
yayınlar yapmayı sürdürüyorlar.
Bu
nedenle İslami sosyalist hareket, tüm sosyalist gruplara fazla güvenmemelidir;
sosyalistler bile farklı eğilimlere güvenmezler. İslami sosyalistlerin yalnızca
kendi toplulukları üzerinde eşit söz hakkı ve otorite sağlayacak diğer
sosyalistlerle çalışması ve onlara güvenmesi gerekir. Her konuda hâkimiyet
Müslüman sosyalistlerde olmalı, anti-emperyalizm ve ulusal kurtuluşun temel
hedeflerine bağlı kalınmalıdır.
Çinliler,
Husiler ve Gazze direniş güçleriyle yakın zamanda kurdukları kardeşlik
bağlarından da anlaşılacağı gibi bunu iyi yapıyorlar. Bu, diğer direniş
hareketleri için de geçerlidir. Bir kurtuluş hareketi olarak ancak diğer
kurtuluş hareketlerini birleştirerek ilerleyebiliriz. Yani, anti-emperyalizm,
anti-Siyonizm, anti-faşizm, kolektivizm ve ulusal kurtuluş gibi ortak görüşleri
paylaşan tüm güçler birleşmeli, bunların mücadeledeki rollerine saygı duyulmalıdır.
Bu noktada Gazze direnişi ve yürütülen Ortak Operasyonlar önemli bir örnek
olarak önümüzde duruyor.
Bilindiği
üzere, Gazze’de komünist, Arap milliyetçisi, Filistin milliyetçisi, İslamcı vb.
birden fazla direniş gücü var ve bunlar, tek bir yapı olarak yan yana savaşıyorlar.
Eğer onlar birlik içinde savaşabiliyorsa, biz de savaşabilmeliyiz.
Gelecek
Geçmişimizle
yüzleşip aynı hataları tekrarlamamalıyız. Özgür bir Müslüman dünyası hedefimiz
doğrultusunda her daim mücadele etmeliyiz. Bugün Batı’ya ve onun kukla
hükümetlerine karşı mücadelede başarılı olan hareketler, Müslüman sosyalistlerle
benzer değerlere sahip (aradaki farklılıkların bir önemi yok). İslami sosyalist
hareketlerin, yalnızca aydınlara ve teorisyenlere değil, aynı zamanda daha
belirgin bir ekonomik değerler bütününe, yapısal bir çerçeveye, İslam dininin
köklü değerlerine ve kukla hükümetler ile Batılı emperyalist güçlere karşı
zafere giden stratejik bir yola ihtiyacı var.
Gelecek
parlak, ancak onu elde edebilmek için bu mücadele herkesin müşterek çabasına muhtaç.
Islamic Socialist (ML)
7
Nisan 2024
Kaynak

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder