Pages

07 Mart 2026

Haydi Şimdi Devrimi Methedelim

Yirminci yüzyılın büyük bir bölümünde ABD dış politikası, dünyanın dört bir yanındaki devrimci hükümetlerin ve radikal hareketlerin bastırılmasına teksif edilmiştir.

Yüzyılın başlarında McKinley yönetimi, Filipinler halkına karşı yıpratma savaşı yürüttü. 1898’den 1902’ye kadar süren savaşta direniş, belirli bölgelerde yıllarca devam etti. Bu savaşta ABD kuvvetleri, yaklaşık 200.000 Filipinli kadın, erkek ve çocuğu katletti.[1] Aşağı yukarı aynı dönemde, çeşitli Avrupalı sömürgeci güçlerle birlikte ABD, Çin’deki Boxer İsyanı’nın bastırılmasına katkı sunmak adına, Çin’i işgal etti ve Çinli isyancılara önemli kayıplar verdirdi. ABD kuvvetleri, Hawai, Küba, Porto Riko ve Guam’ı ele geçirdi, sonraki on yıllarda Meksika, Sovyet Rusya, Nikaragua, Honduras, Dominik Cumhuriyeti ve diğer ülkeleri işgal etti; bu eylemler, genellikle bu ülkelerin nüfuslarına ciddi kayıplar verdirdi.

Karşı Devrimin Maliyetleri

İlkokuldan yüksek lisansa kadar, çoğumuza bu olaylar, ABD kuvvetlerinin ABD çıkarlarını korumak, saldırganlığı engellemek ve ulusal güvenliğimizi savunmak için şu veya bu ülkeye müdahale etmesi gerektiği tespiti üzerinden anlatılır. Bunun dışında da bir şey öğretilmez.

ABD liderleri, yurtdışındaki müdahaleleri için başka uygun gerekçeler uydurdular. Kamuoyuna, çeşitli ülkelerin halklarının medenileştirici rehberliğimize ihtiyaç duyduğu, demokrasi, barış ve refahın nimetlerini arzuladığı söylendi. Bunu başarmak için, elbette, aralarındaki daha inatçı olanların önemli bir kısmını öldürmek gerekiyordu. Bu, siyasetçilerimizin “az gelişmiş halkları kalkındırmak” için uygulamaya hazır oldukları ana önlemdi.

Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi büyük komünist güçlerin ortaya çıkışı, ABD’nin küresel karşı devrimci politikasına başka bir boyut kazandırdı. Komünistler, iktidara gelmek için güç peşinde koşan, “şeytani komplocular” olarak tasvir edildiler. Bize, yayılan bu “kanser”e” karşı koymak için ABD’nin her yerde olması gerektiği söylendi.

Demokrasi adına, ABD liderleri, yirmi yıla yakın bir süre boyunca Çinhindi’ndeki devrimcilere karşı acımasız bir savaş yürüttüler. Vietnam’a, İkinci Dünya Savaşı boyunca tüm savaşan tarafların toplamından kat kat fazla bomba attılar. Kongre komitesi huzurunda ifade veren eski CIA direktörü William Colby, kendi yönetiminde ABD kuvvetlerinin ve Güney Vietnamlı işbirlikçilerinin, Anka Kuşu Programı olarak bilinen operasyonda 24.000 Vietnamlı muhalifin hedef gözetilerek öldürüldüğünü itiraf etti. Onun ortağı, Güney Vietnamlı enformasyon bakanı, 40.000’in daha doğru bir tahmin olduğunu savundu.[2] ABD’li siyasetçiler ve medya sözcüleri, Vietnamlıların B-52 bombardıman uçaklarının baskınları ve ölüm mangaları tarafından doğru şekilde yönlendirilme konusunda yetersiz olduklarını kanıtladıkları için savaşı bir “hata” olarak değerlendirdiler. Bu saldırı karşısında zafere ulaşmak suretiyle Vietnamlıların “demokratik kurumlarımıza hazırlıklı olmadıkları”nı ortaya koydukları söylendi.

Özgürlük adına ortaya konulan karşı devrimci çabalar dâhilinde, ABD kuvvetleri veya ABD destekli vekil güçler, üç yıllık bir savaşta 2.000.000 Kuzey Koreliyi; 3.000.000 Vietnamlıyı; Laos ve Kamboçya’nın kontrolü için yapılan hava savaşlarında 500.000’den fazla kişiyi; Angola’da 1.500.000’dan fazla kişiyi; Mozambik’te 1.000.000’dan fazla kişiyi; Afganistan’da 500.000’den fazla kişiyi; Endonezya’da 500.000 ila 1.000.000 kişiyi; Doğu Timor’da 200.000 kişiyi; (Somoza ve Reagan dönemlerinde) Nikaragua’da 100.000 kişiyi katletti. Guatemala’da 100.000’den fazla (artı 40.000 kayıp); Irak’ta 700.000’den fazla[3]; El Salvador’da 60.000’den fazla; Arjantin’de (hükümet sadece 9.000’ini kabul etse de) “kirli savaş”ta 30.000; Kuomintang ordusunun Çin’den gelmesiyle Tayvan’da 35.000; Şili’de 20.000; Haiti, Panama, Grenada, Brezilya, Güney Afrika, Batı Sahra, Zaire, Türkiye gibi onlarca ülkede binlerce insan, dünya üzerinde serbest piyasa için gerçekleştirilen soykırımda hayatını kaybetti.

Resmi kaynaklar, ya bu ABD destekli kitlesel cinayetleri inkâr ediyor ya da onları “amansız bir komünist düşmana karşı alınması gereken gerekli önlemler” kılıfı ardına saklıyor. Komünizm karşıtı propaganda, yayın organlarımızı, okullarımızı ve siyasi söylemimizi ele geçirdi. Kızıl Tehlike’deki istibdata dair, tekrarlanıp durulan, çoğu zaman uydurma olan atıflara rağmen, antikomünist kanaat önderleri, komünistlerin sosyo-ekonomik politika alanında gerçekte ne yaptıklarını hiçbir zaman açıkça ortaya koymadılar. Bu durum, on yıllarca süren Kızıl karşıtı propagandaya rağmen, siyaseti bilen kişiler de dâhil olmak üzere, çoğu Amerikalının, komünist toplumların sosyal politikaları hakkında bilgiye dayalı bir açıklama yapamamasının nedenini açıklıyor.

Kızıl karşıtı propagandacılar, Rusya, Çin, Küba, Vietnam, Nikaragua gibi ülkelerdeki devrimcilerin zengin ve sömürücü toprak sahiplerinin elindeki toprakları nasıl millileştirdikleri, eğitim, sağlık, konut ve iş için kitlesel programlar başlattıkları hakkında tek bir kelime bile etmediler. Uzun süredir feodal baskı ve Batı sömürgeciliğinin boyunduruğu altında acı çeken ülkelerdeki yüz milyonlarca insanın yaşam standartlarını ve yaşam şanslarını nasıl yükselttikleri, tarihte daha önce hiç görülmemiş bir kitlesel refah artışı sağladıkları hakkında tek bir kelime bile etmediler.

Çeşitli Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerindeki devrimcilerin halk desteğine sahip olmaları ve kendilerini Moskova veya Pekin’in hegemonyasına bırakmak yerine Doğu-Batı ilişkilerinde tarafsız bir yol izlemeye istekli olmalarının bir önemi yoktu. Karşı-devrimci saldırının gene de hedefi oldular. Komünistlere devrimci olabilecekleri için karşı çıkmakla, devrimcilere komünist olabilecekleri için karşı çıkmak arasında bir adımlık mesafe vardı.

Komünist olsun ya da olmasınlar, devrimcilerin asıl günahı, zengin azınlığa karşı emekçi sınıfları savunmalarıydı. Sınıfsal gücün dağılımında, servetin üretilme ve kullanılma biçiminde değişiklikler yapılması gerektiğini söylediler. Belirli bireylerin çoğunluğun hilafına gelişme kaydetmesi yerine emekçi halkın koşullarının iyileştirilmesini istediler.

İktidar Olasılıkları

Dünya genelinde muktedir sınıflar, komünizmden siyasi demokrasi eksikliği nedeniyle değil, eşitlikçi, kolektivist bir sosyal sistem kurarak ekonomik demokrasi kurmaya çalıştığı için nefret eder ve korkarlar. Bu nefretlerini ve korkularını nadiren açıktan dile getirirler. Bu karşı devrimci müdahaleci politika, şu şekilde ifade edilebilecek ve çürütülebilecek birkaç şüpheli varsayıma dayanır:

1. “ABD liderlerinin diğer uluslardaki sosyoekonomik gelişmenin sınırlarını belirleme hakkı vardır.” Yanlış bir önerme bu. Uluslararası hukukun hiçbir kuralı veya başka herhangi bir yasal düzenleme uyarınca, bu ülkenin liderlerinin başka bir ülkenin ne tür bir ekonomik sistem veya toplumsal kalkınma biçimi benimseyeceğine karar verme hakkı yoktur, tıpkı diğer ülkelerin liderlerinin de ABD’ye bu tür şeyleri dikte etme hakkına sahip olmaması gibi. Uygulamada, dikte etme seçeneği, güçlülerin zayıflar üzerinde uyguladığı, hak değil güç politikasıdır.

2. “ABD, ulusal çıkarlarımızı korumak için karşı devrimcilik düzleminde hasımlarını çevrelemek gibi bir işlev görebilmelidir.” Bu, ancak “ulusal çıkarlarımızı” yüksek finansın yatırım çıkarlarıyla eşitlersek doğrudur. ABD müdahaleciliği, neo-emperyalizmi inşa etmede, Üçüncü Dünya ülkelerinin topraklarını, emeğini, doğal kaynaklarını ve pazarlarını çok uluslu şirketlere ucuza sunmada çok etkili olmuştur. Ancak bu şirket çıkarları, ABD halkının çıkarlarını temsil etmemektedir. Halk, devasa askeri bütçeleri karşılıyor ve işlerinin yabancı işgücü piyasalarına taşınmasına, zaten kıt olan iş ve konut için rekabet eden binlerce yoksul göçmenin akınına ve imparatorluğun yol açtığı diğer maliyetlere katlanıyor.[4]

Dahası, Küba, Libya, Vietnam ve Kuzey Kore gibi devrimci hükümetler, bu ülkeyle ticaret yapmaya ve barışçıl ilişkiler sürdürmeye istekliydiler ve hâlâ da öyleler. Bu ülkeler, ABD’nin veya halkının ulusal güvenliğini tehdit etmiyorlar, ancak küresel kapitalizmin denizaşırı çıkarlarını tehdit ediyorlar. Sayılarının artmasına izin verilirse, toprak, emek, sermaye ve doğal kaynakları kolektivist yollarla kullanan, insanları kârın önüne koyan alternatif bir sosyalist sisteme sahip ülkeler, sonunda küresel kapitalizmi baltalayacaktır.

3. “ABD’nin, demokratik kalkınma yoluna girmiş, devrimcilerin ve teröristlerin tehdit ettiği ülkelerin istikrarını güvence altına alma konusunda ahlaki bir yükümlülüğü vardır.” Aslında, ABD müdahalelerinin çoğu, yozlaşmış ve kendi çıkarlarını gözeten oligarklar ve anti-demokratik militaristler (ABD destekli göstermelik seçimlerin avantajıyla veya avantajı olmadan iktidara gelenler) adına yapılmaktadır. Üçüncü Dünya oligarkları, sıklıkla ABD’nin seçkin üniversitelerinde eğitim görüyorlar veya polis şefleri ve askeri subayları gibi CIA’den para alıyorlar. Bunların büyük bölümü, ABD’nin kontrgerilla faaliyetleriyle alakalı kurumlarında işkence ve suikast eğitimi alıyor.[5]

4. “Temel toplumsal değişim, devrimci kargaşa yerine ulusların yerleşik düzeni içinde barışçıl bir şekilde sürdürülmelidir.” ABD’li siyasetçiler, yoksul ülkelerde kitlesel yoksulluğu ortadan kaldırmayı desteklediklerini, toplumsal devrimin övgüye değer hedeflerine değil, şiddet içeren yöntemlerine karşı olduklarını savunuyorlar. Dönüşümlerin kademeli ve barışçıl bir şekilde, tercihen özel yatırım ve serbest piyasanın iyi niyetli işleyişi yoluyla gerçekleştirilmesi gerektiğini söylüyorlar. Aslında, şirket yatırımları, piyasaları önceden ele geçirerek ve yerel ekonomiyi yabancı sermayenin kâr elde etmeyle alakalı ihtiyaçlarına uyacak şekilde yeniden yapılandırır, böylelikle, reformu teşvik etmek yerine ona mani olur. Uluslararası finans kapitalin Üçüncü Dünya halklarının yaşam şanslarını iyileştirmekle hiçbir ilgisi yoktur. Genel olarak Batı’nın yatırımları, Üçüncü Dünya’da arttıkça, sıradan köylülerin ve işçilerin yaşam koşulları giderek daha da ümitsiz bir hal almıştır.

Kimin Şiddeti?

Dünyanın dört bir yanındaki insanlar, daha fazla şirket yatırımına ihtiyaç duymuyor. Bilâkis, kendi toplumsal ihtiyaçlarını karşılamak için topraklarını, emeklerini, doğal kaynaklarını ve pazarlarını geri alma fırsatına ihtiyaç duyuyorlar. Böylesine devrimci bir gelişme, toplumsal değişime karşı şiddetli direnişleri barışçıl dönüşümü düşünmeyi imkânsız kılan serbest piyasa savunucularından şiddetli bir muhalefeti davet ediyor.

ABD gibi, sınırlı kapsamlı reformların devrim olmadan gerçekleştirildiği ülkelerde bile, uygulanan “barışçıl” yöntemlere, neredeyse tamamı polisin ve güvenlik güçlerinin tatbik ettiği yoğun şiddeti ve döktüğü kanı da içeren halk mücadelelerini ve karışıklıkları gerekli kılmıştır.

Bu son nokta, devrimci şiddetin etiği hakkındaki tartışmalarda pek dile getirilen bir husus değil. “Devrimci şiddet” kavramının kendisi, biraz yanlış bir şekilde tanımlanmıştır, çünkü şiddetin çoğu, reform için mücadele edenlerden değil, reformu engellemeye çalışanlardan gelir. Ezilenlerin şiddet içeren isyanlarına odaklanarak, iktidardaki oligarkların statükoyu korumak için kullandığı, barışçıl gösterilere yönelik silahlı saldırılar, toplu tutuklamalar, işkence, muhalif örgütlerin yok edilmesi, muhalif yayınların bastırılması, ölüm mangalarının gerçekleştirdikleri suikastlar, köylerin tamamen yok edilmesi gibi çok daha büyük baskıcı güç ve şiddeti gözden kaçırıyoruz.

Çoğu toplumsal devrim, barışçıl bir şekilde başlar. Neden başka türlü olsun ki? Hareketlilik ve ateş gücü bakımından her türlü avantaja sahip zalim güçlere karşı ölümcül bir mücadeleye girmektense, kim toplanıp gösteri yapmayı tercih etmez? Rusya, Çin, Vietnam ve El Salvador’daki devrimlerin hepsi başta barışçıldı. Köylüler ve işçiler şiddet içermeyen eylemler gerçekleştirdiler, ancak yetkililerden şiddetli bir baskıyla karşılaştılar. İktidardaki oligarklar, barışçıl protesto ve reform imkânını halka vermezler. Geri adım atmayan, oligarkların baskıcı öfkesinden kendilerini savunmaya çalışan muhalifler ise “şiddet yanlısı devrimciler” ve “teröristler” olarak adlandırılırlar.

Dünyanın servetinin büyük bir kısmını kontrol eden yerel ve uluslararası elitler için toplumsal devrim, nefret edilecek bir şeydir. Devrimin barışçıl veya şiddetli olması, onlar için pek önem taşımaz. Kârlı birikimlerine göz koyan, sınıfsal ayrıcalıklarını tehdit eden barışçıl reformlar, devrimin dayattığı toplumsal ayaklanma kadar kabul edilemeyecek olgulardır.

Halkın yaşam koşullarını iyileştiren reformlar, bize inandırıldığı kadar maddi açıdan imkânsız veya sermaye kaynaklarına bağımlı değildir. Bir sağlık kliniği inşa etmek veya gıdayı karneye bağlamak, toprağın yeniden dağıtımı, okuryazarlık, iş ve konut programları yürütmek, çok da gizemli işler değildir. Bunlar özünde, siyasi irade ve halk sınıfının gücünün seferber edilmesiyle birlikte, her türden devletin imkân ve becerileri kapsamında ifa edilecek görevlerdir.

Hindistan’da, halk örgütlerinin ve kitle hareketlerinin son kırk yılda siyasi-ekonomik baskıya karşı önemli zaferler kazandığı, Üçüncü Dünya’nın çoğunda bulunandan önemli ölçüde daha iyi bir toplumsal kalkınma düzeyine ulaştığı, tüm bunların dış yatırım olmadan başarıldığı Kerala eyaletini ele alalım. Kerala’da kitlesel okuryazarlık, Hindistan’ın geri kalanından daha düşük doğum ve ölüm oranları, daha iyi kamu sağlık hizmetleri, daha az çocuk işçi, (kamu tarafından sübvanse edilen gıda karneleme sistemi sayesinde) daha yüksek beslenme seviyeleri, kadınlar için daha aydınlatıcı yasal destek ve eğitim programları, çalışanlar, yoksullar ve fiziksel engelliler için bazı sosyal güvenlik korumaları bulunuyor. Ayrıca, Kerala halkı, karmaşık ve sömürücü bir tarım ilişkileri sistemini kökten değiştirdi ve kast baskısının korkunç biçimlerine karşı önemli zaferler elde etti.

Kerala’nın özel bir zenginlik kaynağına sahip olmamasına rağmen, onlarca yıldır süregelen komünist örgütlenme ve siyasi mücadele, çok sayıda insana ulaşarak, eyaletin demokrasisine hayat verdi. Hintli akademisyen V. K. Ramaçandran (Monthly Review, 5/95) şöyle diyor: “Hükümetin liderliğinde nispeten kısa süre hareket etmiş olmasına karşın [...] Kerala halkının temel yasama gündemini belirleyen Komünist Parti’dir.” Bu demek değil ki Kerala’da birçok insan, kabul edilemez yoksulluk koşullarında yaşamıyor. Gene de, düşük gelir seviyesi ve sınırlı kaynaklara rağmen, demokratik hükümetin müdahalesiyle ve kitlesel eylemliliğin desteğiyle önemli başarılara ulaşıldı. Bu başarılar, tam sefalet koşulları ile mütevazı desteklerle yaşama arasındaki farkı ortaya koyuyorlar.

Birçok Üçüncü Dünya ülkesi, Kerala’daki komünistler gibi, özverili ve yetenekli halk örgütleri kurar, ancak bunlar, genellikle baskıcı devlet güçleri tarafından yok edilirler. Kerala’da, halkın ayaklanması ve katkısı, demokratik açılımların sunduğu avantajlardan yararlandı, böylece demokrasi özünde daha da toplumsallaştı. Toplumsal iyileşme için gereken şey, IMF kredileri veya şirket yatırımları değil, siyasi örgütlenme, demokratik fırsat ve ABD destekli devlet terörizminden kurtuluştur.

ABD’nin dış yardım programları, emperyalist politikanın Üçüncü Dünya ülkelerinde sosyal reform olarak nasıl maskelendiğine dair başka bir örnek sunuyor. Yardım programlarının amacı, toplumsal iyileşmeyi sağlamak değildir. En iyi ihtimalle, sınırlı etkiye sahip parça parça projeleri finanse ederler. Daha çok yerel pazarları baltalamak, küçük çiftçileri topraklarından kopartmak, dış yatırımcıların ihtiyaç duydukları ulaşım imkânlarını ve büroları inşa etmek, bir ülkenin borcunu ve ekonomik bağımlılığını artırmak, ayrıca ülke ekonomisini çokuluslu şirketlerin nüfuzuna daha fazla açmak için kullanılırlar.

Bir Avuç Azınlık İçin İşleyen Serbest Piyasa

Üçüncü Dünya devrimcileri, istikrarın düşmanları olarak damgalanıyorlar. “İstikrar”sa ayrıcalıklı toplumsal ilişkilerin sağlam köklere sahip olduğu toplum için kullanılan bir şifre. Halk güçleri, ayrıcalığa ve zenginliğe karşı harekete geçtiklerinde, “istikrarsızlığa” yol açıyorlar. “İstikrarsızlık”, ABD’li siyasetçilerin dilinde ve ABD’deki şirket medyasında çalışan, bu siyasetçilere sadakatle bağlı isimlerin tanıtım yazılarında istenmeyen durum olarak tarif edilen bir maraz.

Burada aldatıcı bir durum söz konusu. ABD’nin barışçıl, şiddet içermeyen değişime olan bağlılığı gibi görünen şey, aslında adaletsiz, demokratik olmayan küresel kapitalizmin şiddet içeren savunmasına olan bağlılıktır. ABD’deki ulusal güvenlik devleti, sosyal reformu desteklemek için değil, ona karşı, “istikrar”, “terörle mücadele”, “demokrasi” ve son zamanlarda dürüstçe bir yaklaşımla dile getirdileri “serbest piyasa” adına baskı ve şiddet kullanmaktadır.

Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında Dışişleri Bakanlığı bünyesinde çalışan politika planlama personeline başkanlık ettiği dönemde ünlü yazar George Kennan, uluslar içinde ve arasındaki toplumsal eşitsizliğe kafa yoran insanların reel-politikle tanımlı zihniyetlerinin acımasızlığını dile döken bir isimdi. Kennan, yoksullaşmış bir dünyayla karşı karşıya olan zengin bir ABD’nin “diğergamlık ve dünyanın hayrını düşünmenin maliyetini” karşılayamayacağını, onun “insan hakları, eğitim seviyesinin yükseltilmesi, demokratikleşme gibi belirsiz ve gerçek dışı hedefler hakkında konuşmayı bırakması gerektiğini” söylüyor, “idealist sloganlarla elimizi kolumuzu ne kadar az bağlarsak o kadar hayırlı olur” diyordu (PPS23, U.S. State Department, Şubat 1948). Latin Amerika’daki ABD büyükelçileri için düzenlenen bir brifingde konuşan Kennan, şu türden tavsiyelerde bulunuyordu:

“Nihai cevap tatsız olabilir, ancak yereldeki yönetimin uygulayacağı polis baskısı konusunda hiçbir tereddüt yaşamamalıyız. Bunda utanılacak bir şey yok çünkü zaten komünistler özünde haindir. [...] Komünistlerin nüfuz ettiği, hoşgörülü ve gevşek bir liberal hükümettense, güçlü [yani baskıcı] bir rejimin iktidarda olması daha hayırlıdır.”

1949 tarihli bir Dışişleri Bakanlığı istihbarat raporunda Kennan, komünistlerin “hükümetin halkın refahından doğrudan sorumlu olduğuna inanan insanlar” olduğunu yazmıştı. Bu nedenle, demokratikleşme ve insan hakları gibi inceliklere aldırmadan, onlarla sert bir şekilde ilgilenilmesi gerekiyordu.

Bize, ABD’nin diğer halklara olan taahhütlerinden geri adım atamayacağı ve dünya lideri olarak devam etmesi gerektiği, dünyanın geri kalanının bizden bunu beklediği söyleniyor. Oysa dünyada sıradan insanlar, ABD’nin dünya lideri olmasını hiçbir zaman istemediler. Tam tersine, genellikle ABD’nin evine dönmesini, onları kendi işleriyle baş başa bırakmasını istiyorlar. Bunun nedeni, ABD’nin taahhütlerinin diğer ülkelerin sıradan insanlarına değil, Batılı yatırımcılara en çok uyum sağlayan ayrıcalıklı gerici gruplara yönelik olmasıdır. Kennan’ın açıklamaları da bunu gösteriyor. ABD’de müesses nizam, dünyanın dört bir yanındaki yoksul halkların refahını artırmakla değil, ister Kızıllar olsun ister olmasın, sıradan insanlarla ittifak kuran herkesi mağlup etmekle ilgileniyor.

Önemli kusurları olsa da ABD’nin desteklediği Üçüncü Dünya yöneticilerinin, komünistlerin ve devrimci totaliterlerin getirdiği istibdat rejiminden daha iyi olduğunu söyleyemez miyiz? Harvard Üniversitesi’nden Samuel P. Huntington gibi ABD müdahaleciliğinin akademik savunucuları böyle düşünüyorlar: “Belirli bir şer güç ne kadar kötü olursa olsun, daha kötüsü her zaman mümkündür ve genellikle muhtemeldir” diyen Huntington, Pinochet yönetiminde Şili’de, ırk ayrımcısı yönetim döneminde Güney Afrika’da yürürlükte olan cani rejimlerin ehven-i şer olduğunu söylüyor.[6]

Bu noktada, Jean Kirkpatrick’in, o kadar da acımasız olmadığı söylenen kademeli değişime izin veren “iyi huylu” otoriter sağcı hükümetlerle herkesi baskı altına alan korkunç totaliter solcu hükümetler arasında yaptığı ayrımı hatırlamak gerekiyor. Aslnda ayrım çizgisini şuradan çekmek gerekiyor: sağcı hükümet, dünyayı güçlendirilmiş hiyerarşiler ve dünyanın zengin sınıfları için güvenli tutarak, serbest piyasanın mevcut ayrıcalıklı düzenini korur. Buna karşılık, solcu “totaliterler”se, sömürücü mülkiyet ilişkilerini ortadan kaldırmak ve daha eşitlikçi bir ekonomik sistem yaratmak isterler. Yoksulları zenginlere tercih etmeleri, onları zenginlerin gözünde bu kadar iğrenç kılan asıl meseledir.

ABD’li liderler, tek parti yönetimi ve devrimci değişimin zorla uygulanması gibi toplumsal devrimci hükümetlerin bazı özelliklerinden rahatsız olduklarını söylüyorlar. Ancak, hükümet sağcıysa, yani Türkiye, Zaire, Guatemala, Endonezya gibi onlarca ülkede (ki bunlara, Çin gibi serbest piyasa yolunda ilerleyen komünist ülkeleri de dâhil edebiliriz) görüldüğü üzere, şirket yatırımlarına dostane yaklaşıyorsa, tek partili otokrasi kabul görüyor. Panama ve Irak’ı işgal ederek bu ülkelere ölüm ve yıkım getiren, dünyanın en büyük şiddet kaynağı olan ABD askeri imparatorluğuna başkanlık eden Başkan George Bush’un Haziran 1990’da Washington ziyaretinde devrimci lider Nelson Mandela’ya şiddetsizliğin erdemleri hakkında ders verdiği, hatta Martin Luther King Jr.’dan alıntı yaptığı o unutulmaz anı hatırlayabiliriz. Bush’un gözünde Mandela’nın gerçek suçu, Güney Afrika’daki şiddet içeren baskıcı bir ırk ayrımcısı rejime karşı silahlı mücadeleye girişen devrimci bir hareketin parçası olmasıydı. Bush’un seçici algılama yeteneği, yalnızca adaletsiz bir statükoya karşı hareket edenleri kınayan, onu korumak için şiddet kullananları ise kınamayan baskın bir ideolojinin sorgulanmamış cüretkârlığına sahipti. Oysa ABD başkanı, kendi hükümetinin şiddetsizlik politikasını benimsemesini sağlasa, dünyanın dört bir yanındaki insanlar epey rahatlardı. Aslında başkanın böyle bir şeyi yapabilmesi mümkün değildi.

Devrim Yapma Özgürlüğü

ABD’li siyasi-ekonomik liderler devrimci reformları istemeyebilirler, ancak devrimci toplumlarda yaşayan çoğu insan, bu reformları eski rejimlere tercih ediyor, savunmaya değer buluyor. Küba’daki Domuzlar Körfezi’nin işgal edilmesine yönelik girişim, “yetersiz hava desteği” sebebiyle değil, Küba halkının hükümetlerinin arkasında kenetlenip işgalcileri geri püskürtmesi sayesinde bir fiyaskoya dönüştü.

Başka bir “esir halk” olarak Kuzey Vietnamlılar da yetmişlerin başlarında benzer şekilde hareket etti. ABD’nin ülkelerine karşı yürüttüğü hava saldırılarının yol açtığı ağır yıkım ve aksaklıkları “Hanoi’nin halkın boynuna geçirdiği boyunduruğu” kırmak için altın bir fırsat olarak görmek yerine, büyük fedakârlıklar pahasına, kuşatma altındaki hükümetlerini desteklemeye devam ettiler. Güney Vietnam’da ise Ulusal Kurtuluş Cephesi, büyük ölçüde kırsal kesimdeki ve şehirlerdeki insanların desteği sayesinde, tedarik ve pusu kurma konusunda taktiksel fırsatlardan yararlandı.

Bazı isimler, Vietnam savaşı süresince, insanların neden komünist devrimcilerin yanında yer aldıklarına dair, kendilerinden beklenmeyecek açıklamalar yaptılar. ABD Büyükelçisi Henry Cabot Lodge, “Küçük adam için bir şeyler yapan, onu yükselten tek kişiler komünistler oldu” itirafında bulunuyordu (New York Times, 27 Şubat 1966). Benzer bir şekilde, resmi çizginin sadık savunucularından biri olan köşe yazarı James Reston, şaşırtıcı bir açıklıkla, şunları yazdı: “Hatta Başbakan Ky [Güney Vietnam’ın ABD destekli diktatörü] bugün bana, komünistlerin halkın sosyal adalet ve bağımsız bir yaşam özlemlerine kendi hükümetinden daha yakın olduğunu söyledi” (New York Times, 1 Eylül 1965). Lodge ve Reston’ın dile getirmediği şey ise, “sıradan insan” ve “halkın sosyal adalet özlemlerinin” ABD liderlerinin bastırmaya çalıştığı şeyler olduğu gerçeğiydi.

Bazı insanlar, solcu tek partili devrimler hakkında iyi bir söz söyleyen herkesin anti-demokratik veya “Stalinist” duygular beslemesi gerektiği sonucuna varıyor. Ancak sosyal devrimleri alkışlamak, siyasi özgürlüğe karşı çıkmak anlamına gelmez. Devrimci hükümetler, halkları için somut alternatifler oluşturdukları ölçüde, insan için seçenekleri ve özgürlük imkânlarını çoğaltırlar.

Soyut olarak özgürlük diye bir şey yoktur. Açık bir dille ve putkırıcı bir yaklaşımla dile konuşma özgürlüğü, siyasi muhalefeti örgütleme özgürlüğü, eğitim alma ve geçimini sağlama fırsatı özgürlüğü, dilediği gibi ibadet etme veya hiç ibadet etmeme özgürlüğü, sağlıklı koşullarda yaşama özgürlüğü, çeşitli sosyal yardımlardan yararlanma özgürlüğü gibi başlıklardan söz edilebilir. Özgürlük olarak adlandırılan şeylerin çoğu, sosyal bir bağlam dâhilinde tanımlıdır.

Devrimci hükümetler, önceki rejimlerde hiç var olmayan özgürlükleri yok etmeden, halkın bir dizi özgürlüğünün kapsamını genişletirler. Ulusun kendi kaderini tayin etme hakkı, ekonomik iyileşme, sağlık ve insan yaşamının korunması, etnik, ataerkil ve sınıfsal baskının en berbat biçimlerinin ortadan kalkması için gerekli koşulları oluştururlar. Ataerkil baskıya gelince, doksanlardaki karşı devrimci baskıdan önce devrimci Afganistan ve Güney Yemen’deki kadınların durumuna veya 1959 devriminden sonra Küba’daki durumun öncesine kıyasla ne kadar iyileştiğine bakılabilir.

ABD'li siyasetçiler, devrimcilerin herhangi bir yerde elde edecekleri bir zaferin dünyadaki özgürlüğü azaltacağını söylüyorlar. Bu iddia yanlıştır. Çin Devrimi demokrasiyi ezmedi; o baskıcı feodal rejimde ezilecek bir demokrasi yoktu. Küba Devrimi özgürlüğü yok etmedi; halkından nefret eden, ABD destekli bir polis devletini yok etti. Cezayir Devrimi, ulusal özgürlükleri ortadan kaldırmadı; Fransız sömürgeciliği altında zaten çok az özgürlük vardı. Vietnamlı devrimciler, bireysel hakları ortadan kaldırmadılar; Bao Dai, Diem ve Ky’nin ABD destekli kukla hükümetleri altında bu tür haklar zaten mevcut değildi.

Devrimler, mülk sahibi sınıfın ve diğer ayrıcalıklı kesimlerin çıkarlarının özgürlüklerini, insan ve çevre açısından yol açtıkları maliyetleri dikkate almadan özel olarak yatırım yapma özgürlüğü, işçilere açlık sınırında ücret öderken aşırı zenginlik içinde yaşama özgürlüğü, devleti ayrıcalıklı bir zümrenin hizmetinde özel bir kurum olarak görme özgürlüğü, çocuk işçi ve çocuk fahişe çalıştırma özgürlüğü, kadınları mal gibi görme özgürlüğünü vs. tabii ki sınırlandırırlar.

Bugün ABD’deki politik çevrelerde kimse, onlarca sağcı uydu devletinde yaşanan siyasi ve ekonomik baskıdan endişe duymuyor. Devrime tanıklık etmiş uluslara Batı’nın siyasi demokrasisini taşımak isteyenler, serbest piyasa otokrasileriyle pek ilgilenmiyorlar. Bu otokrasilerde zaman zaman istemeye istemeye atılan, siyasi demokrasiye yönelik adımlar, ancak halk baskısı ve isyanı yoluyla, demokratik yönetimin varlıklı sınıfın çıkarlarına önemli ölçüde zarar vermeyeceği yönündeki örtük anlayışla birlikte atılıyorlar.

Acının Ölçüsü Ne?

Devrimin yol açacağı acı, sunacağı kazanca değer mi? Maliyet-fayda muhasebesi, toplumsal geçişlere uygulandığında karmaşık bir hal alır. Peki ama devrimin şiddetini, ondan önceki şiddetle karşılaştırmayı neden hiç düşünmüyoruz?

Robert Heilbroner, “Tarihsel zaferlerin bedelinin nasıl ölçüldüğünü bilmiyorum ama tarihin kaydının yanlış tutulduğunu biliyorum” diyordu. Eski rejimlerin karakteristik özelliği olan ekonomik sömürü ve siyasi baskının birleşimiyle yok edilen nesillerin çetelesini tutmuyoruz: Dünün Yangtze vadisindeki sel ve kıtlığın talihsiz kurbanlarına, eski Şanghay’ın arka sokaklarında ölü bulunan çocuk fahişelere, Rusya’nın buz kesmiş bozkırlarında soğuk ve açlıktan perişan olan köylülere bakmıyoruz.

Peki ya bugün? Latin Amerika’da ABD’nin eğittiği işkencecilerin kurbanı olan binlerce isimsiz insanın, kontrgerilla güçlerince yakılan yüzlerce köyün, atalarından kalma topraklarından sürülen, kalıcı olarak bodur bırakılan, yetersiz beslenen bir hayata mahkûm edilen milyonların, gecekondu mahallelerinin ve toplama kamplarının umutsuz sefaleti ve kalabalığı içinde ölen milyonlarca insanın çetelesini kimse tutmuyor. Onların acıları kaydedilmiyor. Devrim, adalet dağıtırken, eski oligarklara ve zalimlere hesap sorarken ya da kendi adına kimi baskılara ve aşırılıklara imza atarken nedense o acılar terazinin bir kefesine konulmuyor.

Dünyanın dört bir yanında çoğu altı ve yedi yaşında olan on milyonlarca çocuğun, Sanayi Devrimi’nin en korkunç günlerini anımsatan koşullarda, yeterli ışığın bulunmadığı, havalandırılmayan atölyelerde haftada yetmiş saat çalışmaya zorlanmasının acısını nasıl ölçebiliriz? Küresel kapitalizme kayıtsız şartsız yetki bahşeden, çok uluslu serbest ticaret anlaşması olarak Genel Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Anlaşması (GATT), sömürülen, istismar edilen, aşırı çalıştırılan ve düşük ücret alan çocuklar için hiçbir koruma sunmuyor. GATT müzakereleri sırasında, Üçüncü Dünya ülkelerinin liderleri, çocuk işçiliğine herhangi bir kısıtlama getirilmesi önerisine el birliğiyle karşı çıktılar. Çocukların her zaman kendi kültürlerinde çalıştığını, bu geleneksel uygulamalara saygı duyulması gerektiğini savundular. “Çocuk işçiliğini yasaklamak, serbest piyasayı sınırlayacak ve bir çocuğun genellikle tek gelir kaynağı olduğu yoksul aileler üzerinde ciddi zorluklara yol açacak” dediler.

Çocukların çiftliklerdeki işlere yardım etmesi, (aşırı çalıştırılmadıkları ve okula gitmelerine izin verildiği) uzun süredir devam eden bir uygulama olarak kabul edilse bile, “onları günde 14 saat boyunca bir fabrikanın içine hapsetme” uygulamasının başka bir şey olduğunu görmek gerekiyor. Dahası çocuklar, “yetişkin işçiler, çıkartılıp yerine sonsuza dek sömürülebilen ve zengin fabrika sahiplerine büyük kârlar elde etme fırsatı sunan çocukların alınması sebebiyle bu çocuklar evde ücretle çalışan tek aile ferdi” (Anna Quindlen, New York Times, 23 Kasım 1994).

1959’da ABD destekli sağcı Batista diktatörlüğünün devrilmesinden hemen sonra Küba’yı gezen Mike Faulkner, “her yanda dinmek, eksilmek bilmeyen bir yoksulluk”la karşılaştığını söylüyordu. Köylüler, asgari düzeyde hijyen koşullarından yoksun derme çatma barakalarda yaşıyorlardı. Yetersiz beslenen çocuklar toprakta yalınayak dolaşıyor, “Üçüncü Dünya’da yaygın olan parazit salgınının çilesini çekiyorlardı.” Neredeyse hiç doktor ve okul yoktu. Yılın büyük bir bölümünde, yalnızca mevsimlik şeker hasadı üzerinden geçinme imkânı bulan aileler açlık koşullarında yaşıyorlardı (Monthly Review, 3/96). Devrim öncesi Küba’da insanları mağdur eden bu koşulları, devrimden sonra gelen ve çok daha geniş çapta duyurulan baskıyla teraziye nasıl vurabiliriz? Castro’ya bağlı komünistler, önceki rejimin yüzlerce polis suikastçısını ve işkencecisini idam etmiş, üst sınıfa mensup zenginleri sürgüne göndermiş, radikal reformlara karşı çıkanları susturmuştu.

Bugün Küba bambaşka bir yer. Tüm hatalarına ve baskılara rağmen, Küba Devrimi, Üçüncü Dünya’nın çoğunda ve Birinci Dünya’nın birçok yerinde bulunmayan hijyen seviyesini, çok sayıda okulu ve sağlık kliniğini, iş imkânlarını, konutu ve sosyal hizmetleri halkına sunmayı bildi. 1960’tan 1991 yılına gelindiğinde Küba’da bebeklerde ölüm oranı 1000’de 60’tan 1000’de 9,7’ye geriledi, yaşam beklentisi aynı dönemde 50’den 75’e yükseldi. İyileştirilmiş yaşam standartları ve halk sağlığı programları sayesinde çiçek hastalığı, sıtma, tüberküloz, tifo, çocuk felci gibi birçok hastalığın kökü kurutuldu.[7] Küba, ABD’den daha yüksek bir okuryazarlık seviyesine ve gelişmiş sanayi ülkeleriyle kıyaslanabilecek bir yaşam beklentisine sahip ülke haline geldi (NACLA Report on the Americas, Eylül/Ekim 1995). Kübalıların yanı sıra diğer halklar da bu imkânlardan ve gelişmelerden istifade ettiler. Fidel Castro’nun aktardığı biçimiyle:

“Küba devrimi, onlarca Üçüncü Dünya ülkesine tek kuruş almadan öğretmenler, doktorlar ve işçiler gönderdi. Sömürgeciliğe, ırk ayrımcılığına ve faşizme karşı kendi kanını döktü. [...] Bir ara ülkede Üçüncü Dünya’dan gelip burslu eğitim gören öğrenci sayısı 25.000’ti. Hâlâ Afrika ve diğer ülkelerden birçok burslu öğrencimiz var. Ayrıca, ülkemiz Çernobil faciasının kurbanı olan 13.000 çocuğu tedavi etti. Bu sayı, diğer tüm ülkelerin tedavi ettiği çocuk sayısından katbekat fazla.

Bu tür gerçeklerden hiç bahsetmiyorlar, bu yüzden bizi abluka altına alıyorlar. Gelişmiş ülkeler de dâhil olmak üzere, dünyadaki tüm ülkeler arasında kişi başına en çok öğretmen düşen ülke olduğumuzu kimse söylemiyor. Kişi başına en çok doktora sahip ülkeyiz [her 214 kişiye bir doktor düşüyor]. Kişi başına en çok sanat eğitmenine sahip ülkeyiz. Kişi başına en çok spor eğitmenine sahip ülkeyiz. Bu da ne kadar çaba harcandığı konusunda bir fikir veriyor. Küba’da ortalama yaşam süresi 75 yıldan fazla.

Küba, bu abluka belasıyla neden uğraşıyor? Çünkü başka hiçbir ülke, kendi halkı için onun kadar bir şey yapmış değil. Bunun sebebi, Küba’nın temsil ettiği fikirlere duyulan nefrettir.” (Monthly Review, 6/95).

Küresel kapitalistlerin gözünde Küba’nın günahı “demokrasi eksikliği” değildir. Üçüncü Dünya’daki kapitalist rejimlerin çoğu, çok daha baskıcıdır. Küba’nın gerçek günahı, küresel kapitalist sisteme alternatif bir düzen, şirketlerin mülklerini kamu mülkiyetine devreden, kapitalist yatırımcıları bir sınıfsal varlık olarak ortadan kaldıran, insanları kârın, ulusal bağımsızlığı da IMF köleliğinin önüne koyan eşitlikçi bir sosyo-ekonomik düzen geliştirmeye çalışmasıdır.

Bu nedenle, Miras Vakfı gibi muhafazakâr bir düşünce kuruluşu, Küba’yı Laos, Irak ve Kuzey Kore ile birlikte, en düşük “ekonomik özgürlük” seviyesine sahip ülkeler arasında değerlendirdi. Yüksek ekonomik özgürlük seviyesine sahip ülkeler, işletmelerden çok az vergi alan, hatta hiç almayan, düzenlemeleri devre dışı bırakan, ücretleri korumayan, fiyatları kontrol etmeyen, çevreyi koruyacak önlemleri almayan, yoksullara yardım etmeyen ülkeler. Muhafazakârların ve zenginlerin asıl derdi, ekonomik özgürlüktür. İnsan ve çevre ile ilgili maliyetleri göz ardı ederek, çok büyük miktarlarda parayı kullanarak daha da büyük miktarlarda para biriktirme özgürlüğünü istiyorlar.

Kitlesel üretim, servetleri elitleri kayıracak şekilde dağıtan düzende azınlığın daha fazla zenginliğe, çoğunluğun ise daha büyük yoksulluğa sahip olmasına yol açar. Dolayısıyla, iki yüzyıl boyunca inanılmaz bir boyuta ulaşan teknolojik gelişme ve benzeri görülmemiş ekonomik büyümelerin ardından, kapitalist dünyada yoksulluk içinde yaşayan insan sayısı, diğer tüm demografik gruplardan daha hızlı artmıştır. Dünyada gecekondu nüfusu, toplam küresel nüfustan çok daha yüksek bir oranda büyümüştür. Sanayi verimliliğindeki inanılmaz büyümeye, giderek artan umutsuzluk, sefalet ve baskı eşlik etmiştir. Kısacası, büyük servet yoğunlaşmaları ile yaygın yoksulluk arasında nedensel bir bağlantı vardır. Biri çıkıp, bir dahaki sefere ekonomik özgürlük ve verimliliğin serbest piyasayı müjdelediğini vaaz ettiğinde, “kimin yararına ve kimin hilafına” sorusunu sormamız gerekiyor.

Devrim girdabında heder olan elitler için endişe duyanlar, ekonomik gericilik tarafından yok edilen yüz milyonlarca insanı da akıllarında tutmalılar. Eğer tüm isyanlar, bugün ve sonsuza dek başarıyla bastırılırsa, serbest piyasa otokrasisinin insanlığa karşı şiddeti, her zamankinden daha dizginsiz bir şekilde artacaktır. Bugün yaşadığımız tam da budur. Bu anlamda, demokrasi, sosyal adalet ve gezegenimizin hayatta kalması konusunda gerçekten endişe duyan insanlar olarak biz, halk devrimlerine karşı çıkmak yerine onları desteklemek zorundayız.

Michael Parenti

[Kaynak: Blackshirts & Reds: Rational Fascism & the Overthrow of Communism, City Lights Books, 1997, s. 23-40.]

Dipnotlar:
[1] Leon Wolf, Little Brown Brother (New York: Oxford University Press, 1960).

[2] Mark Lane, Plausible Denial (New York: Thunder’s Mouth Press, 1991), s. 79.

[3] ABD öncülüğünde hareket eden Birleşmiş Milletler’in ekonomik yaptırımları sonrası, 1991 yılında Bush yönetiminin Irak’a karşı yürüttüğü savaşta 200.000 insan öldü. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün Çocuklar Ölüyor (1996) başlıklı çalışmasına göre, savaşın sona erdiği günden itibaren Irak’ta 576.000 çocuk açlık ve hastalıktan öldü, on binlercesi beş yıl boyunca uygulanan yaptırımlar sebebiyle oluşan hastalıklar ve eksikliklerin çilesini çekti.

[4] Bu ve bununla bağlantılı konularla ilgili tartışma için şu kitabıma bakılabilir: Against Empire (San Fransisko: City Lights Books, 1995), 4. Bölüm.

[5] ABD’nin eğittiği işkenceciler ve suikastçılarla ilgili olarak bkz.: Washington Post, 21 Eylül 1996.

[6] American Political Science Review, Sayı 82, Mart 1988, s. 5. Aynı açıklamasında Huntington, CIA’in Güney Afrika’da desteklediği, Inkatha Özgürlük Partisi başkanı Mangosutho Buthelezi’yi “Bugün dikkate alınması gereken demokrat bir reformcu” olarak tarif ediyor. Oysa aynı Buthelezi, Afrika Ulusal Kongresi’ni destekleyen binlerce insanın öldürülmesinde ırk ayrımcısı devletin askeri ve polisiyle işbirliği yapmış bir isimdi. Kendisin hükümetin en verimli suikastçısı olarak tarif eden, ırk ayrımcısı devlet adına birçok suç işleyen Albay Eugene de Kock, verdiği ifadede, ırk ayrımcılığı karşıtı demokrat güçlere yönelik “topyekûn kıyım” yapılmasını öngören strateji için Buthelezi’nin örgütüne silah, araç ve eğitim verdiğini söyledi (AP report, San Francisco Chronicle, 18 Eylül 1996). Buthelezi’nin Huntington’ın seveceği türden biri olduğuna hiç şüphe yok.

[7] Theodore MacDonald, Hippocrates in Havana: Cuba’s Health Care System (1995).

06 Mart 2026

Hırsızlar, Yalancılar ve Soykırımcılar İran’a Savaş İlan Etti

Söyleyecek çok şey var ama aynı zamanda neredeyse hiçbir şey yok.

ABD ve İsrail, İran’a savaş ilan etti.

Daha önce dile getirdiğim üzere, savaştan gayrı bir sonucun oluşmayacağı belliydi.

Henüz savaşın başı, bu nedenle nerelerin vurulduğunu bilmiyoruz. 

Bildiğimiz kadarıyla ABD ve İsrail, Ali Hamaney’in Tahran’daki konutunu ve ülke genelindeki birçok başka yeri bombaladı. 

Cezire’nin haberinde iletildiğine göre, bombalanan yerlerden biri, kız çocuklarının gittiği bir okul. Tanıklıkların aktardığı kadarıyla onlarca İranlı çocuk katledildi. Çok sayıda sosyal medya hesabı, bu haberi videolarla teyit ediyor.

İran, İsrail’in yanı sıra Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Ürdün’deki ABD askeri üslerine füze fırlatarak karşılık verdi.

Trump, savaş ilanını İran’ın nükleer silahlara sahip olmasına mani olma gerekçesi üzerinden meşrulaştırmaya, bu gerekçeyi yalanlarla süslemeye çalıştı. Oysa rejim değişikliğinin gerçek amacı açıktı. Bu savaş ilanı da 23 yıl önce Bush Jr.’ın kullandığı aynı kelimelere başvurdu: “Büyük çaplı muharebe operasyonları başladı.”

Zaman dedikleri, lanet olası bir döngü.

İmparatorluk, imparatorluk olmanın gereğini yapmaya devam edecek.

Bugün 70 yıllık bir hırsız kolonisinin ve 250 yıllık bir hoyrat deneyin bombaları, 2500 yıllık bir medeniyetin üzerine yağıyor. O tarihi kasaba ve şehirlerin üzerine. Dünyanın en güzel modern ve antik mimari eserlerinden bazılarının üzerine.

Epstein imparatorluğunun hedefi açık olsa da, bu hedefe hemen ulaşamaz. Özellikle de Irak tarzı bir hükümet darbesi ve iktidara kendi adamlarını yerleştirme amacıyla yürütülecek kara operasyonunu başlatmadan, kara birliklerini sahaya göndermeden bu mümkün değil. Trump ve İsrail’in stratejik bir köşeyi tutmuş olmaları sebebiyle, böylesi bir şeyin gelişmesi muhtemel.

Kanaatimce, ABD ve İsrail’in asıl hedefi, İran’ı etnik açıdan balkanlaştırma, bölüp parçalamaktır. “Ülke ne kadar çok parçaya bölünürse halk o kadar zayıflar, bu da İsrail’in bölge üzerinde tam hegemonya kurmasını sağlar” diye düşünüyorlar. Siyonistler ve Büyük İsrail savunucuları, hayallerindeki geleceği planlamak için bu haritayı sosyal medyada paylaşıyorlar.

Bildiğimiz tek şey, nükleer programla ilgili müzakerelerin bir aldatmaca olduğudur. Reuters bu sabah, ABD ve İsrail’in saldırıyı aylardır planladığını, 28 Şubat’ın başlama tarihi olarak haftalar önce belirlendiğini söyledi.

Batı imparatorluğunun doğası, ikiyüzlülüğü ve ahlaksızlığı, liderlerimizin insanlık dışı nitelikleri konusunda zihinlerde hâlâ şüpheler varsa, artık bunlar ortadan kalkmalıdır. Aldatıcı ve hilekâr olan bu kişiler, istediklerini elde etmek için ne kadar yasa dışı veya cinayet içeriyor olursa olsun, her türlü yalanı söylemeye ve her türlü eylemi gerçekleştirmeye hazırdırlar.

Ancak Batı medyası, liderlerimizin davranışlarını asla bu şekilde analiz etmeyecek veya açıklamayacak.

Tam tersine, önümüzdeki günlerde ve haftalarda batı medyası, biri aranan bir savaş suçlusu, diğeri ise bir dolandırıcı, sahtekâr ve tecavüzcü tarafından yönetilen iki ülkenin İran’ı özgürleştirmeye gelen kurtarıcılar olduğuna bizi ikna etmeye çalışacak. Gerçek bir soykırım gerçekleştiren adamların insancıl oldukları söylenecek. Sivil ölümler arttıkça, son elli yılda kelimenin tam anlamıyla on milyonlarca insanı öldüren imparatorluk, özünde iyi niyetli olarak takdim edilecek.

Liberallerin Tepkisi

ABD imparatorluğu gözlerini Grönland’a diktiğinde, liberallerin Trump’a yönelttiği tüm öfke, sabah esintisinde sis gibi anında dağılıyor. İki ay öncesine kadar liberallerin “ABD emperyalizmine meydan okuyarak yeni bir dünya düzenine liderlik edecek kişi” olarak methettiği Mark Carney, bu sabah Trump’ın yasadışı savaşını destekledi.

Liberaller, esmer tenli insanların parçalanmasına ve topraklarının yasadışı bir şekilde saldırıya uğrayıp işgal edilmesine aldırış etmiyorlar denilemez. Bilâkis, liberaller bu saldırılara, katliamlara ve işgallere destek veriyorlar.

Carney gibi liberaller tümüyle sahtekârdır; yalnızca çok özel koşullar altında ve dar çıkarları tehdit edildiğinde konuşacak şevki bulurlar.

Demokratlar, tam da bu ideolojik zeminde, büyük ölçüde sessiz kaldı veya desteklerini dile getirdi. Starmer, Macron ve Merz de dâhil olmak üzere, Avrupa’daki liberal liderlerin çoğu, gerçeği tersine çevirerek, İran’ı “saldırgan taraf” olarak gösterdi.

Her gün, bize yeni bir şeyler öğrenme fırsatı sunuyor.

Her geçen gün, liberal zihniyetin hastalığına dair daha da çarpıcı bilgiler ediniyoruz.

İmparatorluk yönetimi altında geçen her gün, liberal düşüncenin merkezindeki değersiz, içi boş özü daha net görüyoruz.

Bugünkü manşetlerin hiçbiri ve gelecekteki haberlerin hiçbiri, bu savaşın uluslararası hukuka aykırı, yasadışı bir saldırı olduğu gerçeğine odaklanmayacak.

Savaşı bu şekilde değerlendiren makaleler bulmakta zorlanacağız. Batılı gazetecilerin bu kelimeleri tam da bu sırayla yazıp dile getirdiklerini geçmişte de gördük. Dört yıl önce Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle ilgili her makale, “Rusya’nın Ukrayna’yı yasadışı işgali” diye başlıyordu. İnanılmaz bir şekilde, bazı medya kuruluşları, 2003’teki propagandayı dillendirebiliyor, sebepsiz yere gerçekleştirilen emperyalist saldırıyı “önleyici saldırı” olarak satmaya çalışıyor.

Zaman dedikleri, lanet olası bir döngü.

İmparatorluk, imparatorluk olmanın gereğini yapmaya devam edecek.

Çünkü ne de olsa tarihe damgasını vuran bir gerçek var: Tarihin en acımasız imparatorluğu, bir grup çocuk tecavüzcüsü ve savaş suçlusu, uluslararası hukuktan kaçan firariler, dolandırıcılar ve soykırımcılar, hırsızlar ve sömürgeciler, aslında iyi niyetle müzakere etmiyorlarmış ve sadece savaş istiyorlarmış!

Dolayısıyla, bugünkü olaylar kimseyi şaşırtmamalı. Yaşananlar süpriz değil.

Ne var ki bu tür eylemler, saldırılar, her daim bizde öfkeye yol açmalıdır.

Paramızla işlenen ve seçtiğimiz kişilerce gerçekleştirilen vahşetlere asla alışmamalıyız.

Sahte bahanelerle başlatılan yasadışı savaşlara ve bu savaşlara gerekçeler uydurma çabasına asla alışmamalıyız. Bu çabalar, gerçekten de zekâmıza hakaret ediyorlar.

Bundan sonra ne olacağı, ABD-İsrail bombardımanının şiddetine, İran liderlerinin öldürülüp öldürülmemesine, İran’ın kaç füzesi olduğuna, fırlatma rampalarının ne kadar iyi korunduğuna ve İran donanmasının Hürmüz Boğazı’nı abluka altına alıp almamasına bağlı.

Bundan sonra olacaklar, imparatorluğun merkezinde yaşayan insanlar olarak bizim sesimizi yükseltmemize, öfkemizi açıkça dile getirmemize ve bizim adımıza gerçekleştirilen toplu katliama karşı göstereceğimiz tepkiye ve eylemlere bağlı.

Nate Bear
28 Şubat 2026
Kaynak

Kirpi Gibi Yaşa, Pire Gibi Savaş

Bu ay, “Devlerin Omuzlarında” serisi kapsamında ve Filistinli devrimci Besil Arac’ın ölümünün yedinci yıldönümünde, onun kaleminin ürünü olan, Arapça olarak Quds sitesinde yayınlanan “Kirpi Gibi Yaşa, Pire Gibi Savaş” başlıklı makaleyi yeniden yayınlıyoruz.

“Aydın Şehit” olarak bilinen Arac, eğitimli bir eczacı, gençlik lideri, BDS aktivisti, yazar, eğitimci ve devrimci direniş savaşçısıydı.

2016 yılında Filistin Yönetimi tarafından tutuklanıp hapsedilen ve işkence gören Arac ve arkadaşları, serbest bırakılmaları için açlık grevine başladılar. 

Mücadelelerinde başarılı oldular ve 5 aylık hapis cezasının ardından serbest bırakıldılar. Bu olayın ardından İsrail güçleri, Arac’ı yakalama umuduyla düzenli olarak ailesinin evini hedef aldı.

6 Mart 2017’de, İsrail’in ırk ayrımcısı rejimine bağlı güçler, Arac’ı nihayet yakaladı. İsrail güçleri, Arac’ı, Kaddura mülteci kampı yakınlarındaki Bire’de bulunduğu bir daireye şafak vakti düzenlenen baskında gafil avladı. Arac, iki saatten fazla bir süre boyunca bu ölüm mangasına cesurca direndi, ancak sonunda etkisiz hale getirildi ve yakın mesafeden açılan ateşle infaz edildi.

Besil’in ölümüne tepki gösteren ailesi, onu katleden İsrail güçleri yanında onlarla işbirliği yapan Filistin Yönetimi’ni de suçladı.

Suikastından haftalar sonra, arkadaşları tarafından öldürüldüğü dairede, Arac’ın henüz yayınlanmamış olan yazıları bulundu. Kasım 2018’de, Kudüs’te bulunan Dar Rebel isimli Filistinli yayınevi, Arac’ın yazılarını yayımladı. Kitaba Cevaplarımı Buldum ( وجدت أجوبتي) adı verildi. Bu isim, Arac’ın ölümünden önce yazdığı son mektuptan alınmıştı.

* * *

 

1895 yılında psikolog Baldwin, insanı çevreleyen ortamla yürütülen pazarlığın bir biçimi olarak oluşan toplumsal dengeyi (biyolojik veya fiziksel uyumu) tanımlamak için “toplumsal uyumsama” terimini ortaya attı. Toplumsal uyumsama, çatışmayı en aza indirmeyi veya önlemeyi amaçlayan bir toplumsal süreç olarak tarif ediliyor. Barış temelli ilişkinin pekiştirilmesi yoluyla, gruplar arasındaki çatışmaya son veren toplumsal uyum sürecine denk düşüyor.

Toplumsal uyumsamanın psikolojik yönleri, olumsuzluk veya düşmanlık unsurlarından kaçınarak, çatışmayı uzlaştırmayı amaçlayan bireysel veya kolektif davranışı ifade ediyor. Bu, bir azınlık grubunun belirli bir kısmının kayıplarının maddi (ekonomik), toplumsal veya psikolojik açıdan tazmin edilmesi yoluyla gerçekleşiyor. Sosyologlar, uyumsama ve uyum arasında ayrım yapıyorlar. Uyum, doğal veya organik olarak var olan koşullara uyum göstermek olarak tanımlanıyor.

Uyumsama ise farklı biçimler alabiliyor: bu süreç, gönüllü veya zorunlu işleyebiliyor. Ayrıca tahkim, çatışma çözümü veya sabır yoluyla da uyumsama gerçekleşebiliyor. Sonrasında Ernst Haeckel, insanlar ile organik veya inorganik çevre arasındaki ilişkiyi belirtmek için “ekoloji” kavramına başvurdu. Ekoloji, “organizmaların ve çevrelerinin karşılıklı ilişkisini inceleyen bilim” haline geldi.

Sadece Filistin mandası değil, en geniş manada tüm Levant bölgesinde yaşayanlar anlamında Filistinlilerle kirpi arasındaki ilişkinin neden ve ne vakit başladığını söyleyebilmek güç. Kirpiye yönelik husumetin kaynağı, lezzetli eti için avlanma isteği ve erkek doğurganlığı da dâhil olmak üzere, iyileştirici özellikleriyle ilgili efsaneler mi, bilemiyorum. Yoksa çiftçilere ve tarım ürünlerine zarar verdiği için bu hayvan düşman olundu?

Oklu kirpi, kemirgen bir memelidir. Kirpilere çok benzer, ancak ondan daha büyüktür, farklı adlara sahiptir. Arapçada “Şeyham” olarak adlandırılır, bilimsel adı Histriks indikadır. Vücudu, kendini savunmak için kullanılan 10-35 cm uzunluğunda dikenlerle kaplıdır. 4 ila 16 kilogram ağırlığındadır. Etini denemenizi tavsiye ederim.

Oklu kirpiler, yer altında nispeten büyük deliklerde yaşayan ve bu deliklerin birbirine bağlı tünel ağlarında dinlenme yerleri oluşturan gece hayvanlarıdır. Kirpi, deliğine girip çıkmak için çeşitli teknikler kullanır; bu da hayvanı paranoyakmış ya da Filistin’de kullandığımız tabirle “yüksek güvenlik duygusu”na sahip biriymiş gibi gösterir.

Prater, oklu kirpileri inceleyen en ünlü bilim insanlarından biridir. Bölgemizde yaşayan oklu kirpiler tümüyle vejetaryendir, çoğunlukla acılığıyla bilinen acı karpuz bitkisini yerler. Bu nedenle oklu kirpileri silahla avlamak önerilmez, çünkü kurşunlar, karaciğere veya dalağa isabet ederse eti çok acı olur.

Oklu kirpi, Filistin halkının hafızasında ve halk hikâyelerinde önemli bir yere sahiptir. Filistinliler, oklu kirpi hakkında sayısız hikâye anlatmış, onu garip bir yaratık olarak tanımlamışlardır. İnsanlar gibi ağlar, inler, umutları ve istekleri vardır. İnsanlara benzediği, sinirlendiğinde dikenlerini avcılarına doğrultup fırlattığı söylenir. Sadece geceleri dolaşır. Yalnız ve bir başına, düşüncelere dalmış halde dolaşır. Kokulara, meyvelere ve köklere ilgi duyar. Kirpi, sessiz ve yalnızdır. İnleyebilse de yalnızdır; acısı derindir, ama avcısı dâhil tüm düşmanlarına karşı duyduğu kin daha derindir.

Avlanırken akılda tutulması gereken ilk ders şudur: avın davranışlarını yakından gözlemleyin. Filistinliler, oklu kirpiyi yakından incelediler, ona dair her şeyi öğrendiler (ben de iki av gezisine katıldım, çok şanslıydık ama avımızı kimseyle paylaşmadık). Avcının, avını avlayabilmek için onun yaşamına ve davranışlarına (uyumsamayı değil) uyum sağlamayı öğrenmesi gerekir. Ancak olan şu ki, Filistinliler, oklu kirpinin davranışlarını tamamen benimsediler, tehlike anında bile onun gibi davranıyorlar, âdeta kendileri de birer oklu kirpi oldular.

Bir Kurban Bayramı’nda ailem beş koyun kesti. Bu kesim işine ben de iştirak ettim. Derilerini yüzme ve etlerini kesme işlerinde yardımcı oldum. Ne yazık ki, koyunlarda pire vardı ve bana da bulaştı. Onları yakalamak ve öldürmek için çok uğraştım ama çok yorucu oldu, beni paranoyak yaptı. Pirelerden ancak sıcak su ve sabunla vücudumu tarayarak kurtulabildim.

Pire, Sifonaptera denilen türe mensup, uçamayan, küçük bir böcektir, çoğunlukla diğer hayvanlarda, özellikle memelilerde parazit olarak yaşar. Yaklaşık 1 ila 4 mm (0,04 ila 0,16 inç) uzunluğundadır. Normalde uzun arka bacaklarıyla hareket eder, konakçısını ısırarak, onda kaşıntılı kırmızı lekeler oluşturur.

Pirelerin büyüleyici savaş stratejileri ve teknikleri vardır: ısırır, zıplar ve tekrar ısırır, üzerine basmaya çalışan ellerden veya ayaklardan kaçınır. Konakçısını öldürmez (yani örneğin bir köpeğin tüm işlevlerini ortadan kaldırmaz), konakçısını yorar ve kanını tüketerek sürekli rahatsızlığa neden olur, en sonunda da konakçının dinlenmesini engeller. Konakçıyı sinirli ve moralsiz kılar. Bunun gerçekleşmesi için pirelerin üremesi gerekir, bu nedenle, belirli bölgeye bulaşan maraz, pire ürediğinde daha kapsamlı bir sorun haline gelir ve daha yakın bölgeleri ısırır.

Mao Zedong şöyle der: “Düşman ilerlerse, biz geri çekiliriz; düşman kamp kurarsa, biz taciz ederiz; düşman yorulursa, biz saldırırız; düşman geri çekilirse, biz takip ederiz.” Mao’nun gerilla savaşı teorisi, pire savaşı olarak tanımlanabilir.

“Sanayileşmemiş bir ulus, sanayileşmiş bir ulusu nasıl yener?” bilmecesini Mao çözdü. Engels, sermaye üretebilen ulusların düşmanlarını yenme ihtimalinin daha yüksek olduğunu gördü. Yani, savaşlarda son sözü ekonomik güç söyler çünkü silah üretmek için gerekli sermayeyi bu güç sağlar.

Mao’nun çözümünde ise fiziksel olmayan (veya maddi olmayan) unsurlara vurgu yapılıyordu. Güçlü ordulara sahip güçlü devletler, genellikle maddi güce odaklanırlar; silahlar, idari konular, ordu; ancak Katzenbach’a göre Mao, zamana, mekâna (toprak) ve iradeye vurgu yaptı. Yani, iradeyi sağlamlaştırmak adına zamandan istifade edilmeli, (zamanla zemin/mekân değiş tokuş edilmeli), zamanı gözetip zemini terk etmeli, büyük muharebelerden kaçınılmalı. Asimetrik savaşın ve gerilla savaşının özü budur.

Şimdi kıyaslama dâhilinde hayvanlara geri dönersek, gerillanın savaşlarını pireler gibi yürüttüğünü, düşmana, ev sahibinin pire saldırısına uğradığında yaşadığına benzer bir zarar verdiğini görürüz. Savunulması gereken geniş bir alanda her yere yayılmış küçük düşmanın (hızlı hareket eden pirelerin) yakalanması zordur. Eğer savaş konakçıyı yoracak kadar uzun sürerse, pirelerin yerini bulamayan konakçı zayıfladıkça savaşta başarısız olur.

Robert Taber, bu durumu şu şekilde açıklıyor:

“Pratikte köpek kansızlıktan ölmez. Sadece kendini savunamayacak kadar zayıfladığından söz edilebilir. Askeri terimlerle ifade edecek olursak, gücünü çok geniş bir alana yaydığı için kendisini savunamaz duruma düşer. Politik düzlemde halk desteğinden yoksun olduğundan kendisini savunamaz. Ekonomik açıdansa kendisi savunması artık çok pahalıya mal olmaktadır. Bu noktada pire, her bir zaferde düşmanının bir damla kanını emdiği bir dizi küçük zaferin ardından, somutta âdeta bir pire salgınına dönüşür.”

Kirpi gibi yaşa, pire gibi savaş.

Besil Arac
1 Kasım 2013
Kaynak

Devrimci Zaferlere Doğru

İran’ın yürüttüğü başarılı saldırı, devrimci zaferler silsilesinin son halkası. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin tek gerçek emperyalist güç haline gelmesi ve finans kapitalin Amerika’nın SSCB ile ilişkisini sabote etmesiyle başlayan büyük yeni saldırılara cevap olarak ortaya çıkan kitlesel anti-emperyalizm, bu devrimci zaferler silsilesinin parçasıdır.

Wall Street’in anti-demokratik planları neticesinde oluşan bu siyasi ortamda, ABD, eşi benzeri görülmemiş bir savaşı yürütmeyi, yeni-sömürgeci siyasi darbeler gerçekleştirmeyi planladı. Emperyalist saldırganlığın bu yeni aşaması, esasında artık gücü zayıflayan, iç krizlerini ancak yeni savaşlarla çözebilen kapitalizmin çöküşünü telafi etme girişimiydi. 

Finans kapital, mücadelesinde epey yol aldı ama halk devrimine bağlı güçleri tam anlamıyla alt edemedi. Tam da bu sebeple, bugün Washington’ın İslam Cumhuriyeti ile savaşa girmeye kalkıştığı anda ezilişine ve aşağılanışına tanıklık ediyoruz.

ABD, Şah’ı iktidara getirdiği sırada, ABD’deki işçi hareketi de dâhil olmak üzere, dünya işçi sınıfına karşı acımasız bir saldırı başlatmıştı. ABD’de yaşayan insanlar olarak bizim bu tarihsel döneme geri dönüp bakmamız gerekiyor. Bu dönem bize, anti-emperyalist mücadelede bir vakit ne tür bir rol oynadığımızı, bu rolü yeniden oynayabilmek için hangi kurumları yeniden inşa etmemiz gerektiğini söylüyor.

Wall Street, kontrolünü arttırdıktan, dizginleri ele geçirdikten sonra, içeride Komünist Parti’yi, işçi sınıfının kültür merkezlerini ve örgütlü işçi hareketini hedef aldı. Düşman, çok hızlı bir şekilde ilerliyordu. Bir sonraki planları, Sovyetler Birliği ile üçüncü bir dünya savaşı ve (böyle bir savaşla haklı gösterilebilecek) anti-komünist toplama kampları aracılığıyla Hitler modelinin tekrarlanmasıydı. Ancak bankacılık rejimi, asla bu kadar ileri gidemedi, çünkü küresel devrimci ivmenin bir sonraki dalgası, Amerikan toplumunu saracaktı.

Çin devrimi, Kore devrimi, sömürgecilikten kurtulma hareketleri ve ardından işçilerin elde ettikleri zaferlerde somutlaşan bu ivme, kısmen o dönemde emperyalizmin iç çatlakları sayesinde bu denli etkili olabildi. Bugün İran’a yönelik savaşta büyük müttefiklerinden gerekli desteği göremeyen Washington, dün de Sovyetler Birliği ile çatışmaya girme konusunda Avrupalı güçlerle anlaşmazlık yaşadı. Düşman, dünya proletaryasına saldırmak için gerekli araçlara istediği ölçüde sahip değildi, devrimci güçler, bu zafiyetten istifade ettiler. Vietnam halkı devrim yaptığında ve Washington, onlara soykırımla karşılık verdiğinde, bu, Amerikan toplumunda ayaklanmaya yol açtı.

Bu karşı kültür hareketi, başlı başına bir hataydı. Neden hata olduğu üzerinde durmak zorundayız.

Savaş sonrası dönemde doğanların solculuğu, bencil bir idealizmle maluldü. Amerikan komünist hareketini tam da bu solculuk katletti. Ancak emperyalist devletin bu özel eğilimi yeniden kullanma, namluya sürme konusunda gösterdiği başarı, bu eğilimin ortaya çıktığı, dünya genelinde güçlenen dalgayı durduramadı. Anti-emperyalist birleşik cephe, Vietnam’ın zaferinde kritik bir rol oynadı. Bu önemli moment, İran halkının küresel finansa karşı gerçekleştirdiği kendi isyanına da katkıda bulundu.

İran devrimi, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin en karanlık aşamalarında bile anti-emperyalist hareketin yaşama imkânı bulduğu halk zaferleri zincirinin bir halkasıdır. CIA, anti-komünist tasfiyelerde yüz binlerce insanı öldürmüş olsa da, Vietnam kazandı. Siyonist sömürgeleştirme projesi büyümüş olsa da, aynı süreçte Filistin’in kurtuluşu mücadelesi de büyüdü.

Yirminci yüzyılın tüm anti-komünist tasfiyeleri, Sandinista ve Bolivarcı devrimleri durduramadı, “Terörle Mücadele”, Ensarullah’ın zaferine mani olamadı. Şimdi Haiti, Washington’ın Latin Amerika halkını ezmeye yönelik çabalarını yoğunlaştırmasına rağmen, yeni sömürgeciliğe karşı bir başka başarılı isyanı gerçekleştiriyor. Kitleler ne zaman harekete geçmeyi bilseler, bunu örgütlü bir savaş gücü olarak kendi başlarına ayakta durmalarını sağlayacak şekilde yapsalar, mücadelede sürdürülebilir ilerleme kaydediyorlar.

Kapitalizm çağında düşman, her saldırıya geçtiğinde, karşısında bir güç bulmuştur. Şu anda karşı karşıya olduğumuz tüm tehlikeler karşısında bu gerçeği kendimize hatırlatmamız gerekiyor.

On yıllar boyunca on milyonlarca insanın hayatını kaybettiği emperyalist savaşların ortasında bile halk devrimlerinin devam etmesi, sermayenin uzun zamandır temelde kırılgan bir durumda olduğunu ortaya koyuyor. Oyun, saldırganların tüm bölgeleri kolayca boyunduruk altına alabildikleri sömürgeleştirme pratiğinin ilk döneminden bu yana değişti. Sömürgecilik ve emperyalizm, o dönemde etkili bir şekilde yayılmayı bildi, çünkü o zamanlar kapitalizm yükselişteydi. Kapitalizm, dünyadaki ekonomik ve toplumsal ilişkileri alt üst etmekteydi. Ancak bu süreç, tüm dünyayı tükettikten sonra, sömürgeleştirilmiş ülkeler, kaçınılmaz olarak yeni avantajlar elde ettiler. Ekonomilerini, ordularını ve teknolojik kapasitelerini öyle bir noktaya getirdiler ki, birçoğu, artık emperyalistlerle ciddi rakipler haline geldi. Rusya, Çin, İran gibi eskiden boyunduruk altında olan toplumlar, insanlığın başlıca itici güçleri olma yolunda ilerliyor, bu da finans kapitalin varlığını tehdit ediyor.

Nihayetinde, dünyanın sömürülen tüm halkları, bankacılığın egemenliğinden kurtulacak ve Çin gibi ülkelerin geliştiği muazzam seviyeye ulaşacaklardır. Bizi bundan alıkoyan en büyük engel, Amerikan finansının elinde tuttuğu merkezi güçtür. Bu güç, “blok”tan kısmen kurtulmuş ülkelerin içindeki burjuva unsurlarının tamamını da kapsamaktadır. Bu engel, ancak ABD’deki halk, kendi görevini ifa edip Washington merkezli bankacılık diktatörlüğünü devirdiğinde ortadan kalkacaktır.

İran hakkında konuşurken, Amerika’daki sınıf mücadelesinin tarihini bu kadar vurgulamamın nedeni de budur: Benim gibi Amerikalıların İran için yapabileceği tek pratik şey, kendi hükümetimizi dizginlemek ve bu hükümeti ortadan kaldırmaktır. Bunu ancak kendi mücadelemizin geçmişini anlarsak başarabiliriz.

Yirminci yüzyılda dünya genelinde açığa çıkmış olan devrimci dalganın Amerika’da halk mücadelesini nasıl mümkün kıldığına ve bu kitlesel kazanımların nasıl kendi kendini beslemeye devam ettiğine ilişkin hikâye, bize nasıl hareket etmemiz gerektiği konusunda bir fikir veriyor. Küresel Güney’in kurtuluş mücadelelerinden örnek almalı, böylece büyüyen dünya çapında ivmelenen halk hareketlerini ABD’ye taşımalıyız. En nihayetinde bu canavarı, hükümetimizin şiddetine karşı koyanlarla, direnenlerle birlikte çalışarak alt edeceğiz.

Rainer Shea
4 Mart 2026
Kaynak

05 Mart 2026

Liberal Cereyan



Biz Marxistler için liberal demokrasi, zaten baştan bir ufuk daralmasıdır. Çünkü politikayı gerçek güç ilişkilerinden koparıp, ahlaki tercihler ve doğru fikirler meselesine indirger.

Sanki toplumdaki sorunlar, üretim ilişkilerinden, sınıf dengelerinden, devlet biçiminden değil de insanların yanlış düşünmesinden kaynaklanıyormuş gibi anlatılır. Bu yüzden liberal düşünce, teoride kendisini bilgi tartışmasına, yani “nasıl düşünmeliyiz” sorusuna hapseder; pratikte ise siyaseti ahlak dersine çevirir. Bu da bize göre yalnızlık mabedi anlatısı kuran liberalin kaçışıdır. Kim doğru dili kullanıyor, kim kaba konuşuyor, kim eleştiriyi aşırıya kaçırıyor… Tartışma çoğu zaman buraya sıkışır.

Tanıl Bora’nın metni[1] bunun tipik bir örneği. Ahlaki bir rahatsızlık, teoride psikolojizme dönüşüyor ve mesele, “öğrenme korkusu” diye açıklanıyor. Oysa ortada psikolojik bir problem değil, siyasal bir kriz var. Kendisine yöneltilen eleştirilerin bazıları gerçekten ölçüsüz “görünebilir”. Ama bugün yapılan şey, o eleştirilerin siyasal içeriğiyle, yani hakikatiyle yüzleşmek yerine, meseleyi psikolojik bir arızaya indirgemek. Politik bir tartışmayı insanların ruh haline bağlayarak etkisizleştirmek.

Marx’ın politik ekonomiciler için söylediği şeyi hatırlayalım: görüntü ile hakikati sürekli birbirine karıştırırlar. Bu, çoğu zaman salt kötü niyetten kaynaklanmaz. Belirli bir maddi zeminde oluşmuş düşünme alışkanlıkları zamanla doğallaşır, niyet haline gelir. Ama bu alışkanlık yerleştiğinde, insan, ne kadar inkâr etse de hakikati görmezden gelme hali giderek düşünsel körlüğe ve yer yer düpedüz kötülüğe bulaşır.

Türkiye’de yıllarca liberaller, demokrasi dediğimiz şeyi kurumlara, prosedürlere ve doğru dile indirgedi. Sanki doğru kavramlar konuşulursa siyaset de düzelecekmiş gibi anlatıldı. Oysa bu çerçeve, aynı zamanda büyük bir iktidar transferinin ve sınıfsal yeniden yapılanmanın ideolojik zeminiydi. Demokrasi tahayyülü kuruluyordu. Bunun tam da anlattığımız çerçevede imkânsız olduğunu söyleyenlere ise gerçek bir tartışma zemini hiçbir zaman açılmadı.

Liberal değerlere destur vermeden yazılan hiçbir metnin o mecralarda yer bulmadığını bilen bilir. Eleştiri, biraz daha zorlayıcı ve teorik olduğunda, o meşhur kibarlık da hızla ortadan kalkar.

Şimdi düşünün: Bir fikriniz var, düşünmeye başlamışsınız, kendi cümlelerinizi kurmak istiyorsunuz. Ama size önerilen tartışma zemini, baştan sınırları çizilmiş bir “demokratik tartışma” yordamı. O çerçeveyi kabul etmezseniz, zaten tartışmanın dışına düşüyorsunuz. İşte o noktada gerilim doğar. Gerçekten demokrasi eksikliği gibi “görünür”, ama demokrasiyi kendi küçük dünyalarında fetheden liberaller, onun kapitalist maddi yapısal ilişkilere “gerekçe” ürettiğini görmezler. Onu maddi neden gibi anlamak isterler, kendi küçük varlığının bir anlamı olsun ister. Neden teoride psikolojizme gittiklerinin cevabı tam olarak burada.

Demokrasi, o temelde zaten toplumun onda dokuzu için yoktur; sınıfsaldır. İnsanlar, düşündüklerini ifade edecek kanallar bulamadıkça söz sertleşir, öfke büyür. Bu, boş bir slogan değil; siyasetin gerçek gerilimidir. Biz, buna politika diyoruz. Onlarsa, işler iyi gittiğinde kapitalizmin yapısal zincirlerini daha da sağlamlaştıracak hayal satmaya “politika” diyorlar, işler kötü gittiğinde, sınıfsal çelişki su yüzüne çıkmaya çalışırken uydurulan yalanları -liberalin beğenmediği ve çeşitli kulplar taktığı- “mevcut bilinç durumuyla” parçalamaya başladığında ise insanlık halini psikolojiyle ve kendi kovuğuna çekildiği vicdanıyla açıklıyor. İlki, tam olarak bir teorik tıkanmanın sonucu, İkincisi de pratik tıkanmanın. Bunu kaba bir otoriter zorbalıkla yapmıyorlar. Tam tersine, ince bir şekilde yapıyorlar. Sizin normatif düşünce alanında donanımsız ve silahsız olmanızdan faydalanarak ustaca manipüle ediyorlar. Üstelik her zaman “suçun birazı sizde” diyebilecekleri bir zemin de var. Ama bilgi onların tapulu malı değil. Tecrübe de salt liberallerin dar psikolojist teorik-ahlakçı pratik denklemine sığdırılamaz.

Düşüncenin bütün inceliklerini bilmese de insan, bazı şeyleri fark eder, bazı şeyleri bilir, çünkü deneyimler. Elbette insanın bu ince, demokratikleştirilmiş kibar manipülasyon karşısında kendisini eğitmesi gerekir. Ama bizi öfkelendiren ve bu öfkeyi politik kılan şey, olgu heveslisi liberalin bu sınıfsal olguyu hiçbir şekilde dikkate almamasıdır. Hatta ustaca manipüle etmesidir. Bunları yaptığı açığa çıktığında, yüzleşmekten kaçmasıdır. Halen kendi özel politik katkılarıyla küçültülen insana kendi dar teorik ve pratik çerçevesinden kibarca don biçme cüretidir. Bize göre aymazlığı kimlik edinmesidir.

Burjuvazinin gericiliği 1848 devrimleriyle birlikte tescillenmişti. Liberallerin ve liberal kurumların kaderi ise I. Paylaşım Savaşı sonrasında belirginleşti. Anti-Bolşevik histeriyle liberal kurumlar, bizzat burjuvazi tarafından delik deşik edildi ve yerleri siyasal sağ ile dolduruldu. Liberaller, kısa bir bocalamadan sonra yönlerini seçtiler: Sovyetler’i hedef alarak, emperyalist düzenin anti-komünist liberal demokratları oldular. Bu yüzden, bugün kriz dönemlerinde en akıllı liberalle bile konuşsanız, dönüp dolaşıp aynı Soğuk Savaş reflekslerine sarılıyor. Çünkü mesele, artık düşünmek değil; düşüncenin sınırlarını korumaktır. Teoride psikolojizm, pratikte ahlakçılık… Liberalizmin bugünkü hali budur.

Liberalizm düşünceden korkmaz; düşüncenin kendi sınırlarını aşmasından korkar. Bu, kriz zamanlarında sadece belirginleşir.

Minima Politika
5 Mart 2026
Kaynak

Dipnot:
[1] Tanıl Bora, “Öğrenme Korkusu”, 4 Mart 2026, Birikim.