Yirmi
birinci yüzyılın ikinci çeyreği, hesaplı bir terör ve pedagoji eylemiyle, tek
kutuplu egemenliğin ve sözde kurallara dayalı düzenin çağının çoktan ellerinden
kayıp gittiğini en derin maddi düzeyde hisseden, çürüyen bir imparatorluğun
özenle sahnelediği bir gösteriyle başladı.
Nicolas
Maduro ve eşinin New York’a kaçırılıp orada halka açık bir şekilde teşhir
edilmesi yasal bir eylem değildi, uyuşturucuyla mücadele operasyonu değildi, “adalet”
meselesi de değildi. Bu, imparatorluk ölçeğinde yürütülmüş bir psikolojik
operasyondu. Hukuk kitaplarına değil, egemen bir liderliğin bedenlerine ve
onuruna yazılmış, her şeyden evvel Küresel Güney’e hitaben kaleme alınmış bir
mesajdı: “Çok kutupluluk söylemlerine aldanmayın, tarihin sizin lehinize
döndüğünü sanmayın, esaret halinden kurtulduğunuza inanmayın. Siz hâlâ bizim
kölelerimizsiniz, size ibret olsun diye ceza vermeyi kararlaştıdığımız vakit
sizi kurtarmak için kimse gelmeyecek.”
Bu
gösteri, tam da Amerikan hegemonyasının içine girdiği kriz bağlamında ele alınmalıdır.
On yıllarca süren finansallaşmanın, sanayisizleşmenin, bitmek bilmeyen emperyalist
savaşların, ülkenin dayandığı maddi ve toplumsal temeli aşındırmasının ardından,
Amerikan imparatorluğu, artık rıza, kalkınma veya ideolojik cazibe gibi yollara
başvurarak yönetme imkânından yoksun. Sürekli başvurduğu liberal söylem,
güvenilirliğini ve meşruiyetini yitirdi. Kendi halkı bile kurumlarına
güvenmiyor.
Böyle
bir durumda, emperyalizm en ilkel ve kendisini en yalın haliyle ifşa eden
biçimine geri dönüyor: tiyatro oyunu gibi sahnelenen çıplak güç.
Kaçırma
ve mahkeme salonundaki geçit töreni, dünyayı Amerikan gücüne ikna etmek için
değil ki zaten çok fazla insan, bu gücün sınırlarının farkında, Küresel Güney’i
demoralize etmek, tek kutuplulukta yaşanan, herkesin gördüğü aşınmanın ardından
oluşmaya başlayan psikolojik ivmeyi kırmak içindi. Mesaj alabildiğine yalın ve
basitti: Amerika’nın güç olmadığı bir dünyadan bahsetmek için henüz çok erken. Bu
hedefe göre hareket edenler, bedel ödeyecekler.”
Dolayısıyla
yapılan operasyon, öncelikle Venezuela devletine veya liderliğine yönelik
değildi. Gerçek hedef kitlesi, Karakas’ın çok ötesindeydi. Operasyonun asıl
hedefi, Afrika’ydı, Asya’ydı, Latin Amerika’ydı.
Bu
operasyonda, Küresel Güney’de belirli bir temkinlilik ve dağınık düşünceler üzerinden,
Amerika’nın tek kutuplu dünyada sahip olduğu gücün zayıflamasının özgürce
kalkınma, stratejik manevralar ve emperyalist disiplinden kısmi kurtuluş
konusunda tarihsel planda kısmi bir alan açabileceğine inanan toplumlar
hedeflendi.
Görevdeki
bir başkanı kendi şehrine kaçıran ABD, esasen dünyadaki hiyerarşi konusunda
birilerine ders veriyordu. Bu ders de şu cümleyle ilgiliydi: Emperyalizmin
onayı olmaksızın egemenlik bir seraptan ibarettir. Hukuk sahası güce tabidir,
direnişe yalnızca yaptırımlar ve darbelerle değil, halkların kolektif moralini
ortadan kaldırmak amacıyla tasarlanmış, liderleri kamuoyunun gözü önünde
aşağılayan eylemlerle karşılık verilecektir.
Tarihe
dönüp baktığımızda bu mantığın ne yeni ne de tesadüfi olduğunu görürüz. İlgili mantık,
esas olarak gerilemekte olan, gücünü kaybeden imparatorlukların klasik repertuarına
aittir. Bu anlamda, ABD’yle Roma İmparatorluğu arasında kurulan paralellik abartılı
bir mecazi yaklaşımın değil, somut bir analizin ürünüdür.
Roma,
artık yalnızca genişleme ve ilhak yoluyla hüküm süremez hale geldiğinde,
giderek gösteriye yöneldi. Yenilmiş krallar, yabancı liderler ve isyancı
generaller, zincirlenip Roma’da zafer alaylarıyla dolaştırıldılar. Bu, sadece
onları cezalandırmak için değil, aynı zamanda imparatorluğun sahip olduğu
üstünlüğü, hem merkezin hem de çevrenin bilincine kazımak içindi. Bu ritüeller,
tek bir mesajı iletmek için tasarlanmış, öncü psikolojik operasyonlardı: “Direniş
beyhude, hiyerarşi ebedidir. Roma, dünyanın ekseni olmaya devam etmektedir.”
Modern imparatorluk, bu mantığı çağdaş biçimlerle yeniden üretir; forumlar
yerini mahkeme salonlarına, mermer kemerler medyatik gösterilere bırakır, ancak
işin özü aynı kalır. Tahakküm, bir tiyatro oyunu gibi sergilenir.
Bu
gösteriyi özellikle dikkat çekici kılan şey, gerçekleştiği tarihsel momenttir.
ABD, bu türden zor aygıtlarına başvurulan gösterilere, gücünün zirvesindeyken
değil, hegemonyasının maddi temellerinin gözle görülür şekilde aşındığı bir
anda başvuruyor. Başta Çin olmak üzere, Rusya ve daha geniş manada Güney’deki
ülkeler arasında tesis edilen ittifaklar ile birlikte alternatif üretim, finans
ve siyasi koordinasyon merkezleri ortaya çıkıyor. Ebedi zannedilen tek kutuplu
düzen yanılsaması bu şekilde dağılıp gidiyor.
Öte
yandan, emperyalizmin ağırbaşlı bir şekilde, süreci kabullenerek geri
çekilmeyeceğini de biliyoruz. Yapısal gerilemeyle karşı karşıya kalan
emperyalizm, bu gerileme sürecini, abartılı gösterilerle, gerçeklikte karşılığı
olmasa bile, algı düzeyinde tarihsel hareketi durdurmayı amaçlayan ihtişamlı
güç gösterileriyle örtbas etmeye çalışır. Bu anlamda psikolojik operasyon,
hegemonyanın yerini alır: rızanın yetersiz kaldığı yerde, korku devreye
girmelidir.
Daha
da önemlisi, bu operasyon, Küresel Güney’in kendi içindeki yanılsamaları,
özellikle de çok kutupluluğun doğalında koruma sağlayacağına dair yanılsamayı
ortadan kaldırmak için tasarlanmıştı. Egemen bir ülkenin liderinin kaçırılması,
yüksek sesle ve açıktan şunu söylemek içindi: “Çin veya Rusya’nın sizin için
nükleer çatışma riskini göze almasını beklemeyin. İttifakın veya sözden ibaret
kalan dostluğun sizi rejim değiştirme operasyonlarından koruyacağını düşünmeyin.
Küresel dengedeki değişimleri güvenlik garantisi olarak algılamayın.
Marksist-Leninistlerin de dediği gibi bu, maddi çıkarların duygusallığın önüne
geçtiğine dair bir derstir.”
Anti-emperyalist
olanlar da dâhil olmak üzere devletler, kendi stratejik hesaplamalarına göre
hareket ederler. Hiçbir büyük güç, Küresel Güney için bir kurtarıcı görevi
görmeyecektir. İmparatorluk bunu biliyor ve bu bilgiyi moral bozmak için silah
olarak kullanıyor.
Ne
var ki diyalektik, iki tarafı keskin kılıçtır. İki yönlü işler. Böyle bir
gösterinin gerekliliği, imparatorluğun zayıflığını ortaya koymaktadır. Tarihsel
rolünden emin olan bir sistem, önemini birilerine ispatlamak adına liderleri
kaçırmaya ihtiyaç duymaz. Meşruiyetinden emin bir hegemon, bu kadar açıkça
aşağılamaya ihtiyaç duymaz. Bunlar, altındaki zeminin kaydığını hisseden,
sadece yurtdışındaki rakiplerinden değil, kaçınılmazlığına olan inancın yavaş
yavaş buharlaşmasından da korkan bir gücün eylemleridir. Bu anlamda, sergilenen
gösteri, gücün ispatı değil, çürümenin emaresidir. Roma’nın zaferleri,
çelişkileri derinleştikçe çoğaldı. O zaferler, çöküşe mani olamadı, çöküşe iliştirilmiş
birer süs olarak tarihe geçtiler.
Küresel
Güney, sürece dair politik çıkarımını, vehimler ve yanılsamalardan uzak durduğu
zeminde, net bir yaklaşımla dile dökebilmelidir. Egemenliği bahşeden,
uluslararası hukuk değildir, onu diplomatik ittifaklar da güvence altına almaz.
Egemenlik, sınıfın gücünü, devletin kapasitesini ve maddi caydırıcılığa dayanan
güçler ilişkisidir.
Kitlelerin
örgütlü gücü ve kompradorların kontrolünden kurtulmuş bir devlet aygıtı olmadan,
emperyalist saldırganlığın omuzlarına gerçek bedeller yükleme becerisini
edinmeden, egemenlik, kolaylıkla geri alınabilen, ihlal edilebilen, gösteriye
dönüştürülebilen dekoratif bir kurgu olarak kalır. Çürüyen imparatorluğun
psikolojik operasyonu, umudu öldürmeyi, direnişin anlamsız ve boyun eğmenin
rasyonel olduğuna bizi ikna etmeyi amaçlar. Gözümüzün önüne çekilmiş son
ideolojik perdeler, ancak emperyalist tahakkümün çıplak mantığı ifşa edilerek
yırtılıp atılır.
Amerikan
imparatorluğunun New York’ta sahnelediği şey, dünya düzeninin geleceği değil,
yeni teknolojik koşullarda kendisini tekrar eden geçmişiydi. Burada, artık
kendi evrenselliğine inanmayan ve bu nedenle korkuya bel bağlamak zorunda olan
bir imparatorluğun dili konuşuyordu. Tarih, bize bu tür anların mücadelenin sona
erdiği değil, netliğe kavuştuğu, durulandığı anlar olduğunu öğretir.
Hükmünü
bu türden müsamerelerle, gösterilerle sürdürebilen imparatorluklar, esasında
meşruiyet savaşını çoktan kaybetmişlerdir.
Küresel
Güney’in önünde uzanan yol, uzun, engebeli ve maliyetli, ama artık şu gerçeğin net
bir biçimde idrakindeyiz: aşağılanmanın tüm halkları kalıcı olarak demoralize
edebileceği çağ, sona ermiştir. Gösteri, tarihi dondurmak için tasarlanmıştı.
Bunun yerine, acımasız bir dürüstlükle, imparatorluğun kendisinin zamanının
tükenmekte olduğunu ortaya koydu.
Bişarat Abbasi
7
Ocak 2026
Kaynak

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder