Ralph
Shoenman’ın The Hidden History of Zionism [“Siyonizmin Gizli Tarihi”] isimli kitabı
İtalya’da ilk kez yayımlandı. Kitap, Filistin sorununu ve özellikle Siyonist
hareketin tarihini tarihsel ve siyasi bir bağlama oturtmak için kullanılabilecek,
önemli bir araç olarak görülebilir.
Kitap,
bilhassa ecdadın birikiminden beslendiği, saf olduğu, hatta “sosyalizme meyilli”
zannedilen, romantize edilmiş Siyonizmin bugünkü yozlaşmış halinden ayrı
olduğuna dair vehimleri halen daha zihinlerinde barındıranların faydalanacağı
bir çalışma.
Siyonizm,
kendisini arkaik terimler ardına saklamayı sevse de, modernliğin ve Eski
Kıta'da gelişen maddi çelişkilerin bir ifadesidir. Ian Pappé’nin de belirttiği
gibi, “Siyonizm, Avrupa’nın kendisine ait bir sorun olarak antisemitizm
belasına verdiği cevaptı. Bu bela, savaş sonrası dönemde Ortadoğu’yı tüm acımasızlığıyla
kuşattı, neredeyse bir yüzyıl boyunca onun kaderini biçimlendirdi.
Bu
sürecin ideolojik kökenleri, Eski Ahit’te değil, Siyonizme retorik ve
ideoloji konusunda gerekli araçları temin eden on dokuzuncu ve yirminci yüzyılın sömürgeci
ahlakında aranmalıdır.
Filistin'in,
temizlenmesi, boyun eğdirilmesi veya özgürleştirilmesi gereken ilkel etnik
grupların yaşadığı bakir bir toprak olduğu fikri (Siyonizmin çeşitli yönlerini
yansıtan seçenekler), hâlâ İsrail Devleti’nin ve yeni nesil İsraillilerin zihinlerine
aşılanan kitlesel pedagojinin temelini oluşturmaktadır.
Shoenman,
bu hastalıklı ideolojinin çelişkilerini ortaya koyuyor. Aşkenazi Avrupalılar,
antisemitizmle mücadele adına Filistinli Semitleri eziyorlar! Bu noktada her
şeyden önce, okura reddedemeyeceği bir hikâye ve anlayış sunuyor: en azından Nekbe’den
beri, ham haliyle reddedilemeyen tarihi, gerçekleri ve olayları aktarıyor.
7
Ekim’deki trajik öfke patlamasından bir ay önce hayatını kaybeden Ralph
Shoenman, diğer prestijli uluslararası görevlerinin yanı sıra Bertrand Russell
Vakfı’nın icra direktörüydü. Bu kitabı Birinci İntifada sırasında yazdı. Metninin
açılış kısmı, o büyük halk ayaklanmasının bir nevi birinci elden anlatımı
niteliğinde.
Birinci
İntifada’ya dair anlatımlara ait kimi pasajları yeniden okumak, radikal
doğaları, ayaklanmanın kitleselleşmesi ve baskının acımasız şiddeti nedeniyle
şok edici. O zamanlar Savunma Bakanı olan ve daha sonra İsrail’de iktidar
koltuğuna oturan fanatikler tarafından suikast sonucu öldürülmesinin ardından
Batı tarafından aziz ilan edilen İzak Rabin, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin tüm
gücünü işgalci ve sömürgeci karakterlerini tamamen ortaya koyarak, işgal
altındaki bölgelere karşı kullandı. 1987’de bile, çoğunlukla sivil ve silahsız
bir ayaklanma karşısında bile, kalabalığa ateş açma, toplu gözaltılar, yıkımlar
ve kitlesel hapse atma pratikleri tüm acımasızlığıyla sergilendi.
“Ayaklanma şiddetlendikçe,
İsrail kabinesi ve Savunma Bakanı İzak Rabin, Nazi işgali altındaki Fransa,
Danimarka ve Yugoslavya’nın karakteristik bir taktiği olan toplu cezalandırmayı
uygulamaya koydu. Gazze ve Batı Şeria’daki Filistinli mülteci kamplarına
yiyecek, su ve ilâç ulaşması engellendi. Birleşmiş Milletler Filistinli
Mülteciler Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) personeli, BM depolarında mama
arayan çocukların vurulduğunu ve sopalarla dövüldüğünü bildirdi.” (s. 3).
Yıl
1987 ve strateji, henüz tam anlamıyla uygulanmış bir soykırım stratejisine dönüşmemişti.
Ancak Shoenman’ın tanımladığı, İsrail’in sergilediği zulüm pratikleri bağrında
7 Ekim’den sonra dünyanın gözleri önünde işlenecek olan insanlığa karşı
suçların henüz filizlenmiş bir seti imal ediliyordu.
Bu
ayaklanmanın hikâyesi, okuru meselenin kökenine götürüyor: Siyonizm toprağa,
1948’den sonra durmaksızın devam edecek bir şiddet ve baskının tohumlarını
ekiyor. 1948, bir kez aşıldığında Nekbe’yi Filistin’in hayatının ve kimliğinin
kalıcı özelliği haline getirecek olan başlangıç noktası, bir eşiktir.
“Siyonizmin toprağa dair
emelleri, David Ben-Gurion tarafından 13 Ekim 1936’da bir Siyonist meclisine
yaptığı konuşmada açıkça ifade edildi: ‘Şimdi hedefimizi açıklamayı
önermiyoruz; bu hedef, bölünmeye karşı çıkan Revizyonistlerin hedefinden bile
daha geniş kapsamlıdır. Siyonist özlemlerimin organik, manevi ve ideolojik bir
bileşeni olan o büyük vizyonu, nihai vizyonu terk etmek niyetinde değilim.’
Aynı yıl, Ben-Gurion, oğluna yazdığı bir mektupta şunları söylüyordu: ‘Kısmi
bir Yahudi devleti son değil, sadece başlangıçtır. Ülkenin ve bölgenin diğer
kısımlarında kendimizi kurmamızı engelleyemeyeceklerinden eminim.’ 1937’de ise
şu değerlendirmeyi yapıyordu: ‘Siyonist özlemlerin sınırları Yahudi halkının
meselesidir ve hiçbir dış etken onları sınırlayamaz.’ 1938’de daha açık bir
ifade kullandı. Tel Aviv’de düzenlenen Filistin Siyonu Dünya Konseyi Kongresi’nde
şunu söyledi: ‘Siyonist özlemlerin sınırları güney Lübnan’ı, güney Suriye’yi,
bugünkü Ürdün’ü, Batı Şeria’nın tamamını ve Sina Yarımadası’nı kapsamaktadır.’
[...]” (s. 52)
Bu
programın yıllar ve on yıllar boyunca nasıl aralıksız bir şekilde uygulandığına
dair kanıtları içeren mebzul miktarda rapor ve çalışma mevcuttur. Bunlar, Ortadoğu’daki
Arapların İsrail Devleti’nin ilanını neden “felâket” olarak adlandırdıklarını
kusursuz bir biçimde izah etmektedir.
Shoenman,
yaklaşık kırk yıl önce şunları söylüyordu:
“Siyonizm karşıtlarının intikamla
ve iftiralarla bu denli yüzleşmesinin sebebi, Siyonizm ve İsrail Devleti’ne
dair resmi anlatı ile bu sömürgeci ideolojinin ve baskıcı aygıtının barbarca
uygulamaları arasındaki uçurumun çok büyük olmasıdır. İnsanlar, Filistinlilerin
maruz kaldıkları yüzlerce zulmü duyduklarında veya okuduklarında şoke oluyorlar.
Dahası, Siyonizmi savunanlar, Siyonist hareketin ve değerlerini temsil eden
devletin zehirli ve şovenist geçmişinin tutarlı ve tarafsız bir şekilde
incelenmesini engellemek için amansızca çabalıyorlar.” (s. 22)
Bu
sözler, devam eden soykırımdan çok önce yazılmış, ama günümüzde sürmekte olan
tartışmalar dâhilinde okunmaya ve istifade edilmeye değer olan bir kitaptan
dökülen bu sözler, tam da bugünü anlatıyor.
Giovanni Iozzoli
4
Kasım 2025
Kaynak

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder