Nasırcılıktan Neoliberalizme

Nasırcılıktan Neoliberalizme: Devlet ve Özel Sermayenin Yeni Bir Amalgamı
Güneşli bir Kış günü, 2010’un bitmeye yüz tuttuğu bir zamanda Hürriyet 3 isminde bir gemi, kızağından Akdeniz’in mavi sularına indirildi. Tezahürat yapan, kalabalık bir tersane işçisi kitlesi ile kaygılı mühendislerin ve müdürlerin karşısında Mısır’ın en üst düzey ordu subayı ve savunma bakanı Mareşal Hüseyin Tantavi, on bin tonluk yük gemisinin suya indirilişini izledi. Tantavi ve meslektaşları için bu geminin suya indirilmesi, olağan bir resmî meşguliyetten daha fazlasını ifade ediyordu. Bu geminin indirilmesiyle, Savunma Bakanlığı’nın kamu mülkiyetindeki Gemicilik Şirketi’nden İskenderiye Tersanesi’ni aldığı Ağustos 2007’yi önceleyen üç yıllık dönem boyunca yapılmış bir yatırımın ilk meyvelerini görmek mümkün oluyordu.
Diğer yatırımcılar gibi Tantavi ve meslektaşları da bu kıymetli devlet varlığının yeni sahiplerine satışı öncesi yürütülen ve on yıldan fazla süren hazırlık çalışmasından istifade etmişlerdi.[1] Doksanlarda tersanenin özelleştirilememesi, tersane civarında altyapıya daha fazla devlet yatırımı yapılmasının gerekli olduğunu ortaya koyuyordu.[2] Doğal olarak buraya işgücü “akış”ı gerçekleşti ve mevcut işgücü “yeniden yapılandırıldı”. 3.600 işçi, işçilerden çok devletin lehine olan şartlar üzerinden, zorla emekliliğe sevk edildi. Tasfiye işleminin yaklaştığı günlere kadar işçiler, tam emeklilik maaşı alma konusunda aldatıldıklarını söyleyerek, gösteriler düzenlemeyi sürdürdüler.[3]
Hükümeti allayıp pullayan özel uydu kanalı Dream, Silâhlı Kuvvetler’i Hürriyet 3 isimli gemi konusunda tebrik etti. Bu habere bir de tersaneye ait kuşbakışı çekimler ve insanı coşturan savaş müzikleri eşlik ediyordu. Tuğamiral İbrahim Cebru’l Dasuki, tersanenin yeni sahiplerinin bu işletmeyi aldıklarından beri elde ettikleri başarılara vurgu yapıyordu:
“İskenderiye Tersanesi savunma bakanlığına devredildiğinden beri her sektörde eksiksiz gelişimi öngören bir program başlattık. Siparişlerin düştüğü ilgili dönemin ardından müşteri tabanımızı yeniden tesis ettik, işgücünü en son teknolojik ve teknik standartlara göre eğittik ve ISO akreditasyonu aldık.”[4]
İskenderiye Tersanesi’nin “özelleştirilmesi” neoliberal reformların Mısır ekonomisini son kırk yıl içinde nasıl yeniden yapılandırdığına dair standart anlatılara tam manasıyla uyuyor. Kamunun elindeki, zor durumda olan bir sanayinin özel sermaye eliyle kurtarılmasından ziyade, bu özelleştirme devletin devreye girdiği bir süreçtir. Doksanların başında “satış fiyatı” uluslararası yatırımcıların kulağına üflenmiş, fiyat her şeyden önce özel sermayeye oldukça cazip gelmiştir.[5] Aslında Tantavi’nin tersaneyi alması, ordunun neoliberal reformları sinsice engelleme çabasını göstermektedir, böylelikle Tantavi, sadece kendi çıkarlarını değil, sermayenin “ulusal” boyutuna ait çıkarları da korumaktadır. Yoksa Paul Mason’ın ifadesiyle, bu kesim, “küresel kapitalizmi değil, bizatihi devleti geçim kaynağı olarak” mı görmektedir?[6] Ya da Dream TV muhabirinin söylediği biçimiyle, “ulusal sanayilerin gelişimini desteklemek” amacıyla sürece müdahale eden ordu, yerel imalat temelini geliştirmek için yürürlüğe koyduğu devlet kapitalizmine dayalı programın bir parçası olarak, 1960’te mevcut tersanenin inşa edilmesi emrini vermiş olan Cemal Abdulnasır’ın mirasını müdafaa etmek mi istemiştir?[7]
İskenderiye Tersanesi’nin kaderi, ellilerin sonunda ve altmışlarda Nasır eliyle uygulanan bir tür devletçi kapitalizmden bugünkü neoliberal rejime geçişin basit manada devletin ekonomiden el etek çekmesi olarak anlaşılamayacağını söyleyen önemli bir hikâyedir. Aksine neoliberal reformlar, devlet ve özel sermaye arasında yeni bir amalgamın oluşmasını sağlamıştır. İskenderiye Tersanesi’nin sipariş defterleri de bu amalgamın ulusötesi, bölgesel, aynı zamanda yerel devlet ve özel sermayelerden müteşekkil olduğunu göstermektedir: son dönemde tersanenin en önemli müşterilerinden biri özel sermaye şirketi Citadel Capital’in sahibi bulunduğu şirketler topluluğu Nile Logistics’in bir parçası (eski adı Ulusal Nehir Ulaşımı Şirketi) olan Nile Cargo’dur.[8] Citadel, Mısır’ın en büyük özel sermaye sahibi kapitalistleriyle önde gelen Suudi işadamı gruplarının temsilcilerini, Birleşik Arap Emirlikleri’nden bir sermaye fonunu ve Katar kraliyet ailesini bir araya getirmektedir.[9]
Nasırcılığın Yükselişi
Mısır bağlamında neoliberalizmin ne anlama geldiğini anlamak için ellilerde ve altmışlarda Cemal Abdulnasır rejiminin zirvede olduğu günlere geri dönmemiz, böylece neoliberal reformcuların açıktan reddettikleri devlet kapitalizmine dayalı politikaların yapısını keşfetmemiz gerek. Nasır rejiminin politik ekonomisini üç önemli faktör arasındaki etkileşim biçimlendiriyor. Bir tür devlet kapitalizmi olarak bu rejimi gerekli kılan, sınaî sıçrama yaşamak için yeterli sermaye oluşturmayı sağlama amacını güden müdahaleci politikaların gelişimine rağmen, monarşinin ilk yılları boyunca çözülemeyen birikim krizidir.[10] Bu ülkede devlet kapitalizminin aldığı özel biçimi mümkün kılan ise jeopolitik ve yerel koşulların belirleyici olduğu özel konjonktürdür. Temmuz 1952’de iktidarın ordunun eline geçmesi, sömürge dünyası genelinde genel bir eğilimi ifade ediyor. Subayların başarılı olmasını sağlayansa eski imparatorlukların çökmesi ve kitlesel, halka yaslanan sömürge karşıtı hareketin yükselmesiydi.[11] Bu kitle hareketinin gelişiminde işçi hareketi önemli bir rol oynadı. Önceki kuşağın başını çektiği ilk bağımsız işçi örgütleri, Prens Abbas Halim gibi yönetici sınıfa mensup isimlerin vesayetini kıran Vefd Partisi’nin liberal milliyetçi hareketinin gölgesi altında ortaya çıktı.[12] Hür Subaylar, iktidarı “uzun soluklu ekonomik canlılık dönemi”nin zirvede olduğu bir dönemde aldılar. Bu canlılık dönemi, ABD ve SSCB’nin askeriyeye yaptığı aşırı harcama ve devletin sermaye birikiminin ana örgütleyicisi olarak sahip olduğu imtiyazlı role vurgu yapan politikaların bir bileşkesinin küresel ekonomideki süren genişleme dönemi olarak tanımlandı.[13] Bu durum, Nasırcı rejime bağımsız işçi hareketini toplumsal katılım anlayışı ile politik manada ezme çabasını, devletin dağıtım ve yeniden dağıtım politikalarını genelde fakirler, özelde kentli işçiler lehine sınırlı manada yürütmesi üzerinden dengeleme fırsatı verdi. Kırklarda ve ellilerin başında verilen toplumsal ve politik mücadeleler dâhilinde ortaya çıkmış olan işçi hareketi, göz ardı edilecek ya da kolayca ezilip yok edilemeyecek ölçüde bağımsız ve iyi örgütlenmiş bir yapı arz ediyordu. Diğer yandan da söz konusu hareketi hem ülkedeki İngiliz işgaline hem de monarşiye meydan okuyacak genişlikte bir halk hareketine kendi liderliğini dayatacak ölçüde bir güce sahip olamadı.
Mısır’da işçi örgütlenmesinin tarihi, genelde 1899’da sigara fabrikalarındaki işçilerin grevleriyle başlatılır. Sendikaların kurulmasını sağlayan bu grevlerdir.[14] Mısırlıların veya İngiliz işgal güçlerinin Mısır’daki üretime dönük büyük güvenlerinin ve ticarete müdahale etmelerinin bir sonucu olarak Birinci Dünya Savaşı esnasında ekonomi yeniden yapılandırılır. Bu süreçte işçi sınıfı, sayıca ve önem bakımından büyür. Daha savaştan önce sigara işçileri ve İskenderiye’deki tramvay işçileri bir dizi grev gerçekleştirirler. Bu grevler, İngiliz işgaline karşı Vefd Partisi’ne mensup liberal milliyetçilerin öncülüğünde gerçekleşen 1919 Devrimi’nde önemli bir rol oynarlar. İlk ulusal sendika federasyonu yirmi bir şubesi, 3.000 civarında işçisiyle Şubat 1921’de kurulur.[15] 1924 yılı sonunda yeni sendikalar pıtırak gibi çoğalır: sadece İskenderiye’deki sendikaların 15 ilâ 20 bin civarında üyesi vardır.[16] Vefd liderleri ile İngilizlerin uzlaşması, sendikal hareketin 1924’te iktidara gelen aynı parti mensupları eliyle ezilmesi için gerekli yolu açar. Otuzlar, işçi hareketinin yavaş yavaş yeniden dirilişine tanıklık eder. İşçilerin çoğu, sınıf dışı liderlerin himayesi altındadır. Bunlardan biri de bir dizi işçi örgütünün kurulmasına öncülük etmiş, Mısır kraliyet ailesinin başına buyruk bir üyesi olan Prens Abbas Halim’dir. Vefd iktidarda olduğu dönem boyunca kendi sendikalarını beslemiştir.[17]
Kırklı yıllar, sendikal hareketin yapısında niteliksel bir değişime tanıklık eder. Birinci Dünya Savaşı süresince İngiliz ordusunun ekonomik ihtiyaçları Mısır sanayisinin hızla büyümesini sağlar. İşçi hareketi, İskenderiye, Şubra’l Hayme ve Mahalletü’l Kübra’daki tekstil atölyelerinden Hilvan yakınlarındaki Havamidiye’de bulunan şeker ve çimento fabrikalarına, oradan giderek büyüyen modern taşımacılık altyapısına kadar uzanan bir dizi ekonomik sektörde belirli bir şekil almaya başlar. Ancak bu dönemde sadece sendikal örgütlenme genişleyip derinleşme imkânı bulmaz, ayrıca sendikacıların politik bilincinde de önemli bir değişikliğe tanık olunur. Devletin kendisini ezmeye dönük çabaları karşısında sendikal örgütlenmedeki demokratik uygulamalar harekete güç katar.[18] Sendikaların politik meseleler ve politik örgütlerle kurduğu canlı ilişki hareketin bağımsızlığına halel getirmez. Bu durum, ilgili dönemde sendika basını ve yazınına yansıyan tartışmalarda da görülmektedir. Tartışmalara göre, sendikalar meselenin gayet bilincindedirler. Yusuf Müderrik ve Taha Saad Osman gibi işçi liderleri sınaî ve siyasi mücadeleler sürecinde kurulan sendikaların başına geçerler. İşçi hareketi genelinde yürütülen politik faaliyetlerin ortaya koyduğu kapsamlı tecrübe işçilerin politik bilincinin arttığını göstermektedir. Mısır’da yeni oluşan sendikal hareket, uluslararası planda ilk kez Mısır delegasyonunun Dünya Sendikalar Federasyonu tarafından 1945’te düzenlenen konferansa katılmaları suretiyle görünme imkânı bulur.[19]
Aslolarak Şubra’l Hayme’deki tekstil işçileri sendikasının önde gelen eylemcileri ve diğer sendikalarca 1945’te kurulan İşçilerin Ulusal Kurtuluş Komitesi (WCNL) eylemci işçilerin İngilizlere karşı verilen mücadeleye işçi hareketinin nasıl katkı yaptığına dair önemli bir örnektir. WCNL’in kurulmasını müteakip birkaç ay içerisinde gerçekleştirilen grevler ve protestolar İngilizlerin ülkeyi terk etmesini talep eden ve giderek büyüyen hareket içerisindeki liderliğin ve yeni, kapsamlı, pratik koordinasyon biçimlerinin gelişimi için bir fırsat sunar. Öğrenci eylemlerine yapılan saldırılara cevap vermek amacıyla 21 Şubat ve 4 Mart 1946’da ortak kitlesel gösteriler ve grevler örgütlemek amacıyla Ulusal İşçi ve Öğrenci Komitesi öğrenci ve işçi delegelerini bir araya getirir.[20] İşçilerin sömürgecilikten “ulusal manada kurtuluş” için verilen mücadelenin parçası olduklarına dair bilinci Mısır sınırlarını da aşar. Süveyş Kanalı işçileri, 1947’de Endonezya’daki ulusal hareketi bastırmak için bu ülkeye giden Hollanda bandıralı Volendam isimli geminin kanaldan geçişine karşı koymak için örgütlenirler.[21]
İşçi hareketinin “ekonomik” hedefleri ile halkın sömürgecilik karşıtı mücadelesinin sahip olduğu “politik amaçlar” arasındaki ilişki, yoğun tartışmaların konusu olur. Yeni sendikaların önemli bir bölümünün lider kadrosu arasında epey nüfuza sahip komünist eylemciler, işçi ücretlerinin ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için verilen mücadele ile İngilizlerin ülkeyi terk etmesi ve ülkede politik değişim için verilen mücadele arasında organik bir bağ bulunduğunu iddia ederler. Ayrıca bu eylemcilere göre, işçi örgütleri İngilizlere karşı yürütülen politik hareketin yönlendirilmesinde belirli bir rol oynamalıdırlar. Vefd Partisi’nden liberal milliyetçiler ve Müslüman Kardeşler bu görüşe karşı çıkarlar. Her iki yapı da işçilerin bağımsız politik eylemini kendilerine tabi kılmak derdindedir. Sendikalar içerisinde Doğu Tütün İşçileri Sendikası’ndan Enver Selame gibi komünist olmayan işçi liderleri de vardır. Selame, sendikaların işçilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesine dönük talepleriyle ilgilenmeleri, politik eylemlilikten uzak durmaları gerektiğine ilişkin fikri savunmaktadır. İngiliz yöneticiler de önde gelen eylemci işçiler arasında küçük bir reformist, anti-komünist eğilim meydana getirirler ve bu görüşü teşvik etmesi için kendisine maaş ödenen bir ajan olan Kahire Şoförler Sendikası lideri İbrahim Zeyneddin’i saflarına katarlar.[22]
İngilizlerin Britanya Sendika Kongresi’nin pratiklerini model alan bir tür reformist sendikacılığı teşvik etmeye dönük çabalarına karşın Mısırlı komünistlerin görüşleri bu dönemde gösteriler düzenleyip grevler örgütleyen on binlerce işçi tarafından benimsenir. Reformist sendikacılığın at koşturabileceği alan esasında çok dardır. Sadece işçi grevlerinin bastırılması ve sendikaların dönem dönem ezilmesi değil, ayrıca Mısır monarşisine ait baskı aygıtı ile İngiliz işgali arasındaki sıkı ilişki de komünistlerin mesajlarını kuvvetlendirir. Dahası sendikalar, Kahire’de 500.000, İskenderiye’de 250.000 civarında kişinin katıldığı gösterilere ve Kanal Bölgesi’nde İngilizlere karşı gerilla savaşının başlamasına tanıklık eden 1951-52 Kış’ındaki büyük gösteri ve grev dalgası dâhilinde politik ve ekonomik mücadelelerin iç içe geçip güçlendiği bağlam dâhilinde gelişme imkânı bulurlar.[23]
Subayların sömürgecilik karşıtı hareketi destekleyip monarşiye düşman olduklarını beyan eden açıklamaları sebebiyle işçi hareketi Hür Subaylar darbesine ilk başta olumlu yaklaşır. Ancak subaylarla grevdeki işçiler arasındaki ilk doğrudan karşılaşmayı ağır bir baskı politikası takip eder. Ordu Ağustos 1952’de Küfr ed-Davvar’daki tekstil işçilerinin grevini bastırır ve işçileri askerî mahkemeye çıkartır. Sonuçta işçiler ağır hapis cezalarına çarptırırlar, grevin iki lideri Mustafa Hamis ile Muhammed Bakari idam edilir. Greve gösterilen tepki sendikal hareketin bölünmesine neden olur. Birçok sendika Hür Subaylar’a destek çıkıp grevci işçileri “terörist” olmakla suçlar. Genel Mısır Sendikaları Federasyonu Kurucu Komitesi bir bildiri yayımlayarak Küfr ed-Davvar grevini “emperyalizm yanlısı kişilerin tetiklediğini” söyler. Öte yandan komünistler, subaylara bağlı şirket bünyesindeki işyerlerini dolaşarak işçilere sakin olmalarını söylerler.[24] Onca desteğe rağmen Hür Subaylar, sendikalara karşı yoğun bir baskı uygulayıp federasyonun kuruluş konferansını yasaklarlar.[25]
İşçi hareketi ile askerî rejim arasındaki ilişkide diğer önemli bir dönüm noktası da Mart 1954 olaylarıdır. İktidardaki Devrimci Komuta Konseyi içinde yaşanan çatışma sokaklara ve işyerlerine yansır. Azınlık grubunun lideri olan ve solcu süvari subayı Halid Muhiddin tarafından desteklenen Cumhurbaşkanı Muhammed Necib, ordunun kışlalarına dönmesinden ve parlamenter demokrasinin bir biçimde yeniden tesis edilmesinden yanadır. Öte yandan başını Cemal Abdulnasır’ın çektiği çoğunluk grubu İngiliz birliklerinin ülkeyi terk etmesini sağlamak için askerî idarenin devam etmesi görüşünü desteklemektedir. Her iki grup sendikaların desteğini kazanmaya çalışır. Sonuçta işçi hareketi Abdulnasır ve Necib arasında ikiye bölünür. Ama Küfr ed-Davvar ile İskenderiye’deki sendikacıların muhalefetine rağmen Nasır’ın içişleri bakanlığını kontrolünde tutması ona Devrimci Komuta Konseyi’yle birlikte çalışan küçük bir sendikacı grubuna ciddi avantajlar sağlar. Nasır, bu noktada askerî idarenin sürmesini talep eden Kahire nakliye işçilerinin grevine kitlesel destek sunulduğu izlenimi yaratmak amacıyla polisi devreye sokup devletin yeni kurduğu Kurtuluş Yürüyüşü ve paramiliter Ulusal Muhafız gibi kitle örgütlerini seferber eder.[26]
Nasır, zaferini büyük ölçüde Necib üzerinden sendika liderleriyle kurulan ittifaka borçlu olsa da, rejim ulusal sendikalar federasyonunun kurulmasına 1957’ye dek izin vermez. Mısır Sendikalar Federasyonu’nun (ETUF) kuruluş kongresi 30 Ocak 1957’de yapılır. Kongreye toplam 252.485 üyesi bulunan on yedi sendika ve meslek birliğini temsilen 101 üye katılır. Başkanlığını Enver Selame üstlenir. Sonrasında Nasır, onun federasyonun başkanı olmasını onaylar.[27] Kongre, sendikalarla devlet arasındaki yeni ilişkinin kurulması ve geçmişten kopmaya dair önemli bir göstergedir. Her ne kadar kuruluş kongresinde temsil edilen sendikalar kırklarda kurulan bağımsız sendikalara dayansa da federasyon, temelde ana biçimini işçi hareketi genelinde tesis edilmiş olan büyük bir koordinasyona dönük tabandan gelen baskıya verilen bir cevap yerine, devletin ihtiyaçlarının tayin ettiği, sendikal harekete ait yeni bir merkezîleştirilmiş yapı oluşturur.
İşçi örgütlerinin devletle bütünleştirilmesi, Nasırcılığın politik ekonomisi dâhilinde öncü bir rol oynar. Devletin resmen tasdiklediği tek sendika federasyonu olarak ETUF, işçi gösterilerinin ve grevlerinin bastırılmasına yardım eder, ayrıca işçileri üretim hedeflerine ulaşmak amacıyla seferber edip, rejimin temsil ettiği muhtelif temsilî yapılara aday olma süreçlerini kontrol ederek, işçilerin politik manada kendilerini ifade etmelerine dair geriye kalan hukukî kanalları tekeline alır.[28] Federasyon, ayrıca servetin sınırlı biçimde yeniden dağıtımı sürecinin önemli bir parçasıdır. Bu süreç, esasta Nasırcı rejim eliyle tesis edilmiştir ve temelde işçilere yapılan sosyal yardımlar, eğitim ve barınmaya yönelik yatırımlar, ayrıca temel tüketim malları ile yakıta yönelik sübvansiyonlar aracılığıyla işlemektedir. Sürecin önemli bir kısmı, kamu sektöründeki işyerleri üzerinden örgütlenmektedir.
Nasırcı sistemde işçi sınıfının rolünü bir dizi farklı faktör biçimlendirmektedir. İlk faktör, SSCB’den farklı olarak, sanayileşmenin küresel kapitalizmin genişlemesi bağlamında gerçekleşmesi üzerinden, sürece kentli işçilerin hayat standartlarının sistematik biçimde düşmesi gibi bir durum eşlik etmesidir.[29] 1960 ile 1965 arası dönemde devlet eliyle gerçekleştirilen sanayileşmenin ilk aşamasında işçi ücretleri önemli oranda artar.[30] Bu sosyal yardım sistemi, ideolojik ve pratik anlamda işçilerin ekonomik ve politik sakinliğini şarta bağlar. Joel Beinin’in de ifade ettiği biçimiyle, “grev” sözcüğü, Nasırcılığın ilk yıllarında politik söylemde kelimenin tam anlamıyla silinip gider.[31] Sendikaların devletle bütünleşmesi, rejimin işçi sınıfıyla kurduğu ilişkinin merkezî unsurudur. Bu, işçiler arasında huzuru muhafaza etmek ve sendikaları üretkenliğin bekçi köpekleri kılmak amacıyla oluşturulmuş bir politikadır. Bu politikanın önemli bir sonucu olur ve devletçe tasdik edilmiş sendikalar zaman içerisinde rejime bağlı temsilî yapılarda mevkilerin büyük bir kısmını kontrol altına alırlar. Altmışların ortasından itibaren Ulusal Meclis’teki koltukların yüzde ellisi işçi ve köylülere tahsis edilir. Sendikaları devlet adına yöneten bürokratik aygıt kamu sektörü teşebbüslerini yöneten nispeten daha kapsamlı devlet bürokrasisine paralel gelişme kaydeder. Kırklarda ortaya çıkan bağımsız sendikalarda kimi sendika liderleri önemli bir rol oynasalar da bu isimler, Nasırcı sistem dâhilinde, sendika bürokrasisinden çok, devlet idarecileri ile müdürlerinden oluşan sınıfın diğer üyelerinin gördükleri işleve yakın bir işlev görmektedirler. Ücretlerden zorunlu kesilip toplanan sendika aidatları ile sendika liderlerinin konumu sendikayı bağımsız bir örgüt olarak muhafaza etme ve patron veya devletten tavizler koparma becerisine değil, işçilerin hoşnutsuzlarını kontrol altında tutma noktasında ne kadar etkili olduğuna bağlı hâle gelir. Sendika liderlerinin Nasırcı bürokrasi ile bütünleşmiş olması, bu liderler arasında bazı isimlerin, hatta ekseriyetinin, maddî kaynakların ve politik iktidarın yönetici sınıf dâhilinde yeniden dağıtılmasına dönük çabalar karşısında, ara sıra da olsa kendi çıkarlarını korumak için, nispeten uyumlu bir blok olarak hareket etmesine mani olmaz. Nasır’ın halefi olan Enver Sedat’ın ekonomide liberalleşmeyi öngören politikalarına bazı sendika liderlerinin muhalefeti, en iyi, bu söylenenler ışığında anlaşılacaktır.
Infitah ve Nasırcı Devletin Uzun Krizi
1960-61 tarihli ilk beş yıllık plan, Mısır ekonomisinin sanayileşme ve artan tarım üretimi üzerinden hızla dönüştürülmesine ilişkin iddialı hedefler koymuştur. Bu projenin ihtiyaçlarını karşılayacak yeterli sermayeyi temin edemeyen devlet, özel sermayenin önemli bir kısmını millîleştirir. Yabancı krediler, özellikle SSCB’den gelen paralar, Asvan Barajı gibi inşaat projelerinin finansman kaynağı olarak kullanılır. 1960-66 arası dönemde toplam sınaî üretim değer bakımından iki katına çıkar. GSMH’nin yılda yüzde altı oranında artması ve bir milyon yeni iş yaratılması ilk beş yıllık planın diğer başarılarındandır.[32]
Ancak Waterbury ve Richards’ın ifadesiyle, Nasır’ın ithal ikameci politikalarının “Aşil topuğu” hızla kendisini ele verir: Mısır süreç içinde ödemeler dengesi krizine mani olma noktasında yeterince döviz elde edememiştir.[33] Hükümet yatırım sermayesini yeterli düzeyde artırmadığından, ikinci beş yıllık plan terk edilir, bunun yerine devlet kendisini ithalat ve ihracat arasındaki uçurumu kapatmak için kredi almak üzere uluslararası kredi kurumlarıyla müzakere ederken bulur. 1956’daki ilk millîleştirme dalgası için yabancı yatırımcılarla imza edilen takas anlaşmaları sonrasında ülkedeki döviz rezervleri kurur. Altmışların ortasında Nasır, işçilerin ücretlerini aşağı çekip çalışma saatlerini artıran bir tasarruf programını yürürlüğe koyar. Halefi Sedat ise ekonomiyi Batılıların yatırımına açmak amacıyla bir dizi reform tatbik eder.
Sedat’ın yüzünü Doğu’dan Batı’ya çevirmesi, Mısır tarihinde önemli bir olaydır. İnfitah (“Açılım”) politikası, SSCB ile ortaklaşa yürütülen devletçi kapitalist kalkınma gayretinin terk edilip ABD’nin öncülüğünü takip eden yeni bir dizi ekonomi-politikası ve dış politikaya geçilmesini öngörmektedir. Pratik politika düzeyinde infitah, dış ticareti liberalleştirip kısmen özelleştirmeye, özel sektör eliyle gerçekleştirilen ithalatların teşvik edilmesine, çoklu dövize geçmeye, Mısır’daki bankacılık sektörünün reforma tabi tutulmasına, kamu sektörünün yeniden örgütlenmesine ve Mısır özel sektörünün elindeki imtiyazların artırılmasına ilişkin bir dizi tedbiri içermektedir.[34] Bu politikaların amacı Mısır’ı bilhassa Körfez ve Batı ülkeleri için cazip bir finans merkezi kılmaktır. Ancak infitah politikasını destekleyenlerin kullandıkları dil ilk döneminde belirli bir retoriği yansıtsa da bu kesimlerin yönelimindeki ana mantık kapsamlı bir değişime işaret etmektedir. Sedat’ın ABD yönetici sınıfının ve müttefiklerinin küçük ortağı olmak için uygulamaya soktuğu politikanın şartları, Keynesçiliğin neoklasik ve neoliberal ekonomi düşüncesi okulları lehine terk edilmesi için gerekli zemini hazırlayan, devlet öncülüğünde kalkınmanın krize girmesi ve altmışlarda uzun süren ekonomik canlılık döneminin sona ermesi sonucu oluşan ekonomi siyasetindeki küresel değişimin belirlenimi altındadır.
Yeni ekonomideki tutuculuk, kârlılığı yeniden tesis edebilme noktasında personel çıkartma ve tasarruf tedbirlerinin yetmediği kanaatindedir. Ücretlerin düşürülmesi, uzun çalışma saatlerinin getirilmesi ve yardımlara dönük harcamalarda kesintiye gidilmesi krizin bedelini yoksullara ödetmek derdindedir. Ancak bunlara bir de devletle kapitalistler arasında kurulan yeni koalisyonun çıkarına olacak şekilde, devletin yeniden dağıtım ve kazanç elde etme işlevleri arasındaki dengenin tekrar biçimlendirilmesine dönük uyumlu bir çaba eşlik etmelidir. Dolayısıyla infitah politikası, yönetici sınıfın farklı kesimlerinin ekonomik ve politik ağırlığının yeniden dengelenmesini de içerir, bu da sonuçta kazananların ve kaybedenlerin olmasını gerekli kılmaktadır. Başka uygun bir stratejinin bulunmadığı konusunda genel ve uzun süre varolan konsensüse karşın, taktikler bağlamında yönetici sınıf içerisinde ara sıra çatışma ve yoğun bir tartışma baş gösterir. Daha da önemlisi infitah, aynı zamanda gösteriler ve grevler biçimi altında belirli bir direnişin fitilini ateşler. Bu tehdit Ocak 1977’de “Ekmek Ayaklanması”nın patlak vermesiyle Sedat için ciddiyet arz etmeye başlar. IMF’nin teşviki üzerine, ekmek gibi temel ürünlerin bazılarında sübvansiyonların kaldırılmasına tepki olarak kendiliğinden bir gösteri ve isyan dalgası açığa çıkar. Gösteriler esasta arka plandaki toplumsal ve politik gerilimin bir ürünüdür. Süreç içerisinde, 1976 yılında Kahire otobüs işçileri dâhil birçok işçi greve gider, çok sayıda sokak gösterisi örgütlenir. Dolayısıyla infitah, bir dizi aşamadan geçen uzun soluklu bir süreçtir. Bu aşamada yönetici sınıf “zorluğa katlanma” zorunluğuyla yüzleşmeyi olabildiğince uzun bir süre ertelemeye ve ileride yaşanması muhtemel toplumsal patlamalar riskine maruz kalmamaya çalışır. Bu nedenle Sedat, ABD desteğini alabilmek için ülkesinin stratejik değerini bir manivela olarak kullanır. Özel ve yabancı sermayenin alanının genişlemesi ve sınırlı bir biçimde liberalleştirilmesine dayalı politikaya yeni sübvansiyon uygulamaları eşlik eder. Bu siyaset bir süre işe yarar ama seksenlerin sonunda Mısır yetmişlerde aldığı ABD kredilerinin faiz ödemeleri konusunda temerrüde düşme noktasına gelir.[35]
Dönemin ekonomi göstergeleri seksenlerin sonunda rejimin yüzleştiği ekonomik krizin kapsamını ortaya koymaktadır. Çok az artışın yaşandığı 1990 yılı müstesna, 1985-1991 arası dönemde GSMH artış oranları sürekli düşmüştür. Ayrıca aynı dönemde yüksek enflasyon oranlarına, işsizlikte artışa ve aralarında Merkezî Güvenlik Güçleri’ndeki askerlerin 1986 tarihli isyanının, aynı yıl gerçekleşen demiryolu işçileri grevinin ve 1989’da Hilvan’da çelik işçilerinin oturma eyleminin bulunduğu bir dizi gösteri ve greve tanık olunmuştur.[36]
Jeopolitik denge dâhilinde yaşanan değişimler ve ekonomik kriz, bir kez daha kesişmiştir. Mübarek rejiminin 1990’da Kuveyt’in işgal edilmesi ardından ABD öncülüğünde Irak’a yapılan saldırıya destek esasında Mısır’ın Paris Kulübü’ne (kredi veren ülkelerin 1956’da kurduğu gayriresmi grup –çn.) olan borçlarının önemli bir bölümünün silinmesi karşılığında verilmiştir. ABD hegemonyasının Ortadoğu’daki saldırganlığı ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü rejimin manevra alanını daraltır ve onun uluslararası kredi kurumlarının yapısal değişiklik programının uygulanması konusunda daha fazla ısrarcı olmasına yol açar. Değişen jeopolitik koşullar sebebiyle yönetici sınıf, ekonomik reformların uygulanması ile ilgili bir uzlaşmaya varır. Bu reformlar, toplumsal hoşnutsuzluğu ciddi oranda artırır. Özellikle neoliberal ekonomik reformlara yönelik itirazını daha öncesinde dile getirmiş olan Mısır Sendikalar Federasyonu liderleri Ekonomik Reform ve Yapısal Düzenleme Programı’nı (ERSAP) destekler.[37]
Yapısal Düzenleme: Devlet Nasırcı Toplum Sözleşmesini Terk Ediyor
1991 tarihli, 203 sayılı kanunun meclisten geçişi, yapısal düzenleme programının ilk aşamasının habercisi niteliğindedir. Kanun kamu sektörünü kendilerine birleşme, tasfiye, taksim ve satış yoluyla iştiraklerinden kurtulma hakkı bahşedilen onlarca “şirket”e bölen özelleştirme sürecinin hukukî çerçevesini teşkil eder. Böylelikle kamu sektörü, başarısının devletin toplumsal ve politik hedeflerine ulaşıp ulaşmadığına göre tayin edildiği bir ekonomik kalkınma projesi olmaktan çıkartılıp, bir emlak komisyoncusu envanterine dönüştürülür. Kanunun ana amaçlarından biri de yerel, bölgesel ve ulusötesi düzeylerde özel sermaye ile devlet sermayesi arasında kurulacak yeni ortaklıklar için yeni imkânlar yaratmak amacıyla, aralarında güçlü bağlar bulunan kamu sektörüne ait sanayilerin planlı bir biçimde tesis edilmiş bütünlüğünü parçalamaktır. Bu noktada neoliberal reformlar kamu sektörünün yeniden dağıtıma ilişkin işlevlerini elinden alır, özellikle artık devlet yurttaşlarına temel ürünlerin teminini güvence altına almayı amaçlayan ekonomik planlama dâhilinde oynadığı merkezî rolü terk etmekte, milyonlarca işçiye güvenceli istihdam sunma taahhüdünden vazgeçmektedir. Ancak 203 sayılı kanun kamu sektöründeki bürokrasinin rolünü azaltmamakta, aksine onu sektördeki özelleştirme sürecinin bir faili hâline getirmektedir. Kanunun 3. Madde’si ise şirketlerin ve iştiraklerinin ilk yönetim kurullarının mevcut yöneticilerden ve daha önceden kendilerini kurmuş olan kamu sektörü şirketlerinin yönetim kademesinden oluşmasını şart koşmaktadır.
Kamu sektörüne dönük saldırısı ardından devlet yatırımcılara teşvik verilmesini öngören bir kanun çıkartır. 1997 tarihinde çıkan 8 sayılı kanun (“Yatırım Güvenceleri ve Teşvikleri Kanunu”) neoliberal ekonomik dönüşümün en önemli araçlarından birisidir ve devletin sınıfsal eğiliminin açık bir göstergesidir. Kanun, şirketlerin millîleştirilmesini ve müsadere edilmesini yasaklamakta, her türden idarî makamın ürünlerin fiyatlandırılmasına veya kârların düzenlenmesine müdahale etmesine mani olmaktadır. Ayrıca kanun, lisansların iptal edilmesi ya da lisans koşullarının ihlal edildiği ve sadece başbakanının açık yetkilendirmesini gerekli kıldığı durumlar hariç, lisanslı malların kullanımına son verilmesi noktasında kamu görevlilerinin müdahale etmesine yasak getirmektedir. Aynı kanun, bir de şirketlere beş ilâ yirmi yıl arasında değişen süreler için vergi muafiyeti getirmekte, şirket sözleşmelerinin onaylanması, tapu kaydı ve şirket kaydı esnasında alınan vergileri kaldırmaktadır. Tahvil gelirleri, senetler ile tasfiye veya birleşme üzerinden elde edilen kazançlara konulmuş vergilere de benzer muafiyetler tatbik edilmektedir. 8 sayılı kanun, vergilendirme ve gümrük vergisi sistemlerinin şirketlerin ve yüksek gelir grubunun lehine olacak şekilde derinlemesine yeniden yapılandırıldığı sürecin sadece ilk aşamasıdır. Sonrasında Ahmed Nazif hükümeti, gelir vergileri ve şirket vergilerinde indirime gider, ayrıca ithalat sınırları kaldırılır.[38] Yeni kanun, 40.000 lira üzerindeki gelirler için yüzde 20’lik bir vergi oranı belirler, bu oran 400.000 lira üzerine çıktığında yüzde 40’a çıkmaktadır. Gelir vergisi sistemi ile yatırımcılara getirilen muafiyetlerle ilgili bu değişiklikler, büyük zenginlerin ve üst düzey devlet görevlilerinin muazzam servetler elde etmesini sağlar. Eissa’nın hesabına göre, devlete yakın yatırımcıların başını çektiği otuz sekiz büyük şirketin ve devlet görevlilerinin 2007 ve 2008’de elde ettikleri 31,5 milyar liralık kârların yüzde sekizini vergideki kesintiler sayesinde ceplerine inen kazanç oluşturmaktadır.[39]
Bir kez daha tekrarlamak gerekirse, neoliberal reformlar daha önce servetin zenginden alıp fakire dağıtılmasında kullanılan sınırlı araçları ya zayıflatmış ya da tümüyle ortadan kaldırmıştır. Ancak vergi reformu sürecine bir de köprüler, yollar, limanlar, sulama sistemleri ve elektrik dağıtım şebekeleri gibi kimi altyapı alanlarına dönük devlet yatırımlarının arttığı bir süreç eşlik eder. Ama bunlar, çoğunlukla kâr getiren ve pratikte özel sermayenin sübvanse edildiği projelerdir. Örneğin Kahire’nin dış mahallelerinde etrafı çevrili, güvenlikli sitelere yollar yapmak suretiyle Mısır’ın kent manzarası yeniden biçimlendirilir.[40]
Neoliberal programın üçüncü önemli unsuru da yeni iş kanununun (2003’te çıkan 12 sayılı kanun) yürürlüğe girmesidir. Ekonomik dönüşüm sürecinde çıkan diğer kanun gibi bu da devletin işçilerin çıkarları karşısında sermayenin çıkarlarına meyyal olduğunu açık biçimde göstermektedir. Kanun işçilerin iş istikrarı hakkını ortadan kaldırmış, geçici işe giriş sözleşmelerinin istisna değil, kural olmasını sağlayarak işsizlik karşısında işçilerin korunmasını geçersizleştirmiştir. Önceki kanunların aksine bu kanun sayesinde sabit süreli sözleşmeler artık belirsiz bir süre için yenilenebilmekte, üstelik işçiler hizmet süresinin uzunluğu konusunda ekstra bir koruma alamamakta ya da işçilerin bizatihi varlıkları birer daimi sözleşmeye dönüştürülmektedir. Kanun ayrıca işçilerin grev hakkına da sınırlama getirmektedir. Görünüşte kanunun işçilere garanti ettiği sınırlı kimi yardımlar bile verilmez. Kanun, asgari ücret için bir oran belirleme yetkisine sahip Ulusal Ücretler Konseyi’nin oluşumuna ilişkin kimi hükümler içermektedir. Bu oran, her üç yılda bir gözden geçirilecek, bu işlem de örneğin artan hayat pahalılığına göre yapılacaktır. Konsey, 2011 devriminden beri hâlâ toplanabilmiş değildir.
Dünya Bankası, 1991-1999 arası dönemde uygulanacak özelleştirme programı için iki aşama belirler. Hükümet, 1991-1995 arası dönemde 314 şirketin 20’den fazlasını kısmen elinden çıkartmış ya da satmıştır. 1996-1999 arasında özelleştirme süreci hız kazanır ve hükümet diğer reformlarını daha büyük bir iştahla yürürlüğe koyar: bu noktada 65 şirketteki çoğunluk hissesini, ardından da 16 şirketteki azınlık hissesini satar.[41] 1999-2004 arası dönemde yapılan özelleştirmeler devletin 314 şirket içerisinde yaklaşık 200’ünü elinden çıkartmasını sağlar.[42] 2004’te kurulan Ahmed Nazif hükümeti özelleştirme programını bir kez daha ivmelendirip faaliyetlerinin kapsamını 203 sayılı kanunun çerçevesi dışına çıkartır. Özelleştirme reçetelerinin GSMH içerisindeki oranı, 2005/6 mali yılında yüzde 2,5, 2006/7 mali yılında ise 1,9’dur. Bunun önemli bir kısmını devlet mülkiyetindeki büyük bir banka olan İskenderiye Bankası’nın satışı ile Mısır Telekom’unun kısmen özelleştirilmesi teşkil etmektedir.[43]
Kamu Sektöründe İstihdamın Azaltılması
ERSAP’ın amaçlarından biri de kamu sektöründeki işgücünün azaltılmasıdır. Bu sektörde hem çalışan işçilerin sayısı azaltılacak hem de istihdam koşulları kötüleştirilecektir. Aşağıda tespit ettiğimiz üzere, sektörde çalışanların sayısının azaltılmasını öngören belirli reformlar neoliberal dönemde Mısır işçi sınıfını tekrar biçimlendiren yeniden yapılandırma sürecinin bir parçasıdır. Ancak bir dizi sebepten ötürü bu politikalar, toplam sürecin biçimlendirilmesi noktasında çok önemlidir. İlk sebep, 203 sayılı kanundan etkilenen işçilerin sayısının yaklaşık bir milyonu bulması, yani kamu sektörüne ait şirketlerde, yerel ve ulusal hükümet ile ordunun (silâhlı kuvvetler personeli hariç) sahip olduğu sanayilerde çalışan ve toplamı yaklaşık 5,5 milyonu bulan işçi kitlesinin yüzde yirmisinden biraz az olmasıdır.[44] Devlette çalışan işçiler, özelleştirmenin başında toplam 15,2 milyonu bulan işgücünün yüzde 37’sini teşkil etmektedir. İkinci sebep, kamu sektöründeki örgütlenmenin epey merkezî bir nitelik arz etmesi ve bu sektöre büyük işyerlerinin hâkim olmasıdır: özelleştirme süreciyle birlikte bu işyerleri küçük birimlere ayrıştırılmış, bu da özel sermaye yatırımına cazip gelmiştir. Son sebepse, bilhassa tekstil sektöründe, kamu şirketlerinin uzun bir grev geleneğinin ve önemli bir militan geçmişin üzerinde duruyor olmasıdır. Bu şirketlerde işçilerin müşterek tecrübenin dağılması, işçi sınıfının bu kesimleri arasında yenilgi ve çöküş hissini giderek yoğunlaştırmıştır.
203 sayılı kanun 2001 itibarıyla devletteki işgücünün yarıdan fazlasını işten çıkartıp bu sayıyı 453.000’e çekmeyi hedefler. Devlet, bu azaltma işlemini gerçekleştirebilmek için bir dizi mekanizmayı devreye sokar. Bu amaçla (167.000 çalışan için hazırlanan) erken emeklilik aracılığıyla özelleştirme öncesi süreci yeniden yapılandırır, özel sektörde 222.000 çalışanı işten çıkartır ve emeklilik yaşı gelen işçilerin yerine yenilerini almaz (148.000 çalışan).
Kamu sektöründe istihdamın azaltılması işçileri ve ailelerini çeşitli şekillerde etkiler. Doksanların ortasında kamu ve özel sektördeki reel ücretler neredeyse eşittir ve 2000’e dek eşzamanlı olarak artmış, diğer yandan da aradaki uçurum genişlemiştir. 2005 yılı itibarıyla özel sektör ücretleri endeksi 1995’teki 100 taban değerinin üzerine çıkıp 120 olur. Diğer yandan kamu sektörü ücret endeksi ise 180 olur.[45] Ayrıca kamu sektöründe sağlık yardımları, emekli aylıkları ve (çalışanların ikinci bir işte çalışmasını sağlayan) kısa çalışma süreleri gibi kimi imkânlara ayrıca kapsamlı bir iş güvencesine rastlanmaktadır.[46] Bessiyuni’nin tespitiyle, 1998-2006 arası dönemde iş güvencesizliğindeki toplam artış ve sosyal sigorta sahibi olma imkânındaki azalma özelleştirme programının ikinci ve üçüncü kez hızlandırılması ile bağlantılıdır. Aynı dönemde işe giriş sözleşmesine sahip işçilerin oranı yüzde 61,7’den yüzde 42’ye düşerken, sosyal sigortası bulunanların oranı ise yüzde 54,1’den yüzde 42,26’ya iner.[47]
İşçileri ve ailelerini doğrudan etkileyen ücretler ve ücret dışı yardımlardaki kesintilere ek olarak Nasırcı genel sağlık hizmetleri ve eğitim sistemine dönük neoliberal saldırı, yoksullar üzerinde olumsuz bir etkiye yol açar. 1991 reformlarından beri yoksulların sağlık ve eğitim hizmetlerinden faydalanmak için ödedikleri bedeller muazzam ölçülerde artar, bu da “gizli” ve gayriresmî ücretlerin dayatılması suretiyle yoksulların sömürü karşısındaki zafiyetini giderek daha da derinleştirir.[48] Neoliberal reformlar, eğitim ve sağlık sektörlerinde benzer bir modeli takip eder: “temel sosyal yardım programları sessizce terk edilir”[49] ki bu da devletin maddî kaynak sağladığı hizmetlerin nispeten bozulmasına yol açar; zamanla kullanıcı ücretlerinin kurumsallaşmasına ve varolan ücretlerin artmasına sebep olan maliyeti karşılayıcı mekanizmalar dayatılır; ayrıca doğrudan özelleştirme biçimlerini devreye sokan muhtelif programlar yürürlüğe konulur. Devletin desteklediği eğitimin bozulan niteliğini bir biçimde dengelemek amacıyla özel eğitime yapılan harcamalar doksanlar boyunca önemli oranda artar ve bu artışın yükü büyük ölçüde yoksulların omuzlarına bindirilir. 2000 yılı itibarıyla yoksul aileler arasında yapılan çalışmalara göre, toplam hane harcamalarının yaklaşık yüzde yirmisi eğitimle ilgilidir.[50] Neoliberal reform programındaki diğer unsurlar, şeker, yemeklik yağ ve süt ürünleri gibi kimi tüketim mallarına uygulanan sübvansiyonların kaldırılmasını içermektedir.[51] 1992’de Mısır hükümeti, meclisten toprak mülkiyeti üzerindeki sınırlamaları kaldıran bir kanunu geçirir (kanun ancak 1997’de yürürlüğe girme imkânı bulur.). Ayrıca bu kanun 1952’deki Toprak Reformu’nu iptal eder ve hükümet, Mısır’daki kiralık ev stokunun üçte birlik kısmında kiraları piyasa değerlerinin altında tutan kira kontrolü sistemini çökertmek için sistematik bir çalışma yürütür.[52]
Devletle Özel Sermayenin Yeni Amalgamı
Mısır’daki infitah deneyimi ve yapısal düzenlemeler neoliberal reformların devletin ekonomiden elini eteğini çekmesini ifade ettiğine dair o yüzeysel iddiaları geçersiz kılmaktadır. Aksine devletin rolünün basit manada elindeki üretim araçları ve hizmet sunumu süreçlerine doğrudan dahli meselesine indirgenemeyeceği görülür. 1992’de başlatılan yapısal düzenleme programı Mısır’da devletle özel sermayenin yeni amalgamını tahkim eder. Devletin elindeki sanayiler ve hizmetler zorla özel sermaye yatırımına açılır veya çürümeye bırakılıp ihmal edilir. Bu arada devlet, tarımsal kiralamaları serbestleştiren 1992 tarihli kanunun mecliste geçmesinde görüldüğü üzere, kanunların yürürlüğe girmesi noktasında sermayenin çıkarlarının bir garantörü olarak hareket etmeyi sürdürmektedir. Meclis, büyük toprak sahiplerinin yararına olan ve küçük yarıcılar üzerindeki korumayı kaldıran bir kanunu geçirir. Ayrıca güvenlik güçlerinin silâhlı müdahalesi üzerinden bu kanunun uygulanması sağlanır. Kanuna muhalif olanlar tutuklanır ve yoğun baskılara maruz kalırlar. Devlet, mülk sahiplerini koruyup onların nesiller boyu işleyenlerin o toprakları gasp etmelerini kolaylaştırır.[53]
İktidardaki Ulusal Demokratik Parti, reform sürecinde önemli bir rol oynar. Neoliberalizm, üst düzey devlet görevlilerinin büyük birer yatırımcı olması için gerekli fırsatı sunar. Böylelikle iktidardaki insanlar, sadece devlet adına sermayeyi yöneten kişiler olmakla kalmazlar, ayrıca iş dünyası ve hükümetteki rolleri sayesinde doğrudan, kişisel olarak kazanç elde etme imkânı bulurlar. Neoliberal reformun son aşamalarında politik güçle ekonomik güç arasındaki bu yakınlaşmanın en garip örneği Ahmed Ezz’in Halk Meclisi Planlama ve Bütçe Komisyonu’nun başına geçmesidir. Mısır’ın demir-çelik sanayiini tek başına kontrol eden Ezz, böylelikle devletin inşaat sektörüne ve altyapıya yapacağı yatırımların büyüklüğüne karar verme ve kendi ürünlerinin ne ölçüde talep edileceğini tayin etme imkânı bulur. Partinin örgüt sekreteri ve babasının cumhurbaşkanlığını Cemal Mübarek’e miras kalmasını sağlayacak planların mimarı olarak Ezz, neoliberalizm koşullarında devlet ve sermaye arasındaki sıkı ilişkinin bir tür tecessümü gibidir.
Ama o bu konuda yalnız değildir. Mısır ordusunun ekonomideki rolünün infitah ve yapısal düzenleme sürecinde yaşadığı dönüşüm söz konusu sürecin gene aynı ölçüde önemli olan başka bir ifadesidir. Kamu sektörünün yaşadığı çöküş, askerî liderlerin ordunun ekonomik faaliyetlerini bir dizi boyutta genişletmesine neden olur. Robert Springborg’un tüm ayrıntılarıyla ele aldığı biçimiyle, Mübarek’in karizmatik savunma bakanı Muhammed Abdulhalim Ebu Gazala yönetimi altında Silâhlı Kuvvetler 1981 sonrası üç önemli alanda ekonomik faaliyetlerini artırmıştır: imalat (özellikle silâh üretimi); tarım ve arazi ıslahı; inşaat ve hizmet sektörleri.[54] Ebu Gazala liderliğinde Silâhlı Kuvvetler yeni bir rol edinir ve askerler, ülkenin en dinamik devlet sermayesinin yöneticileri hâline gelirler. Bu dönem, Mısır’da gıda üretiminin toplam değerinin 1986 yılı itibarıyla yüzde 18’inden sorumlu olan Ulusal Hizmet Projeleri Örgütü (Cihazu’l Hizmetu’l Vataniyye) üzerinden gıda sanayiinde ordu için muazzam bir imalat üssü kurulmasına tanık olur.[55] Ayrıca Ebu Gazala 1986’da General Motors’la anlaşma imzalanmasında da önemli bir rol oynar. Bu anlaşma ile ülkede otomobil montajı noktasında yeni bir dönem başlar. Gazala, bu süreçte Mısır için USAID (ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı) bütçesinden proje için 200 milyon dolarlık bir teşvik elde etmek için ABD büyükelçiliğindeki görevlileriyle sıkı bir çalışma yürütür.[56] Gerekli teşvikleri almış imalat girdileri, devlet arazilerinin kullanımı, askerler veya sivil işçilerden oluşan işgücünü askerî disiplin altında sömürme ve devletin olağan denetleme prosedürlerinden tümüyle azade bir muhasebe üzerinden devlet özel sermayenin cazip bir ortağı hâline gelir.
Doksanlarda ve iki binlerde neoliberal reformlar ivme kazandıkça Ebu Gazala’nın halefleri de yeni oluşan neoliberal ekonomide önemli bir oyuncu olarak ordunun oynadığı rolü tahkim etmek amacıyla gerekli temelleri atarlar. Marshall ve Stacher’ın da aktardığı üzere, özelleştirme enerji, ulaşım ve haberleşme gibi stratejik alanlarda (Körfez sermayesinin öncü rol üstlendiği) ulusötesi sermayeyle yeni ortaklıklar kurma konusunda eşi benzeri görülmemiş fırsatlar yaratır.[57] Yukarıda değinilen İskenderiye Tersanesi’nin “özelleştirilmesi” örneğinde görüldüğü üzere, bu türden sektörlerde ordu, devlet sermayesinin diğer sektörleri “satın alması” için devreye girer. Öte yandan emekli generaller yönetim kademelerini doldurma imkânı buldukları 1992 tarihli yapısal düzenleme reformlarının kurduğu şirketler dâhil, kimi önemli sivil bürokrasi alanlarında imtiyazlı mevkilere getirilirler.[58]
Ordu, Mısır’da neoliberalizmin mimarlarından birisidir. Ordunun bu niteliği, devletin neoliberal reform sürecindeki merkezî konumunu işaretler. Devlet sermayesi, özel sermaye ve devlet kurumları arasındaki karşılıklı bağımlılık ülke sınırlarını da aşar. Ayrıca süreç, 2011’den beri sadece orduya hizmet eden, ordunun Cemal Mübarek ve dostlarının yarattığı tahribatlardan kamu sektörünü koruma noktasında “ulusal çıkar”ın bekçiliğini yaptığına dair iddiasının yalan olduğunu göstermektedir.
Devletle özel sermaye arasındaki ilişkinin yeniden biçimlendirilmesi devletin belirli kısımlarına yönelik bir saldırıdır. Kamu sektöründen kimi varlıkların alınması ve geri kalanların bozulmaya terk edilmesi neoliberal reformcular tarafından ekonomik kriz karşısında sermaye birikiminin tüm düzeylerini muhafaza etme noktasında ödenmesi gereken bir bedel olarak görülmektedir. Ancak daha önce de ifade edildiği üzere, reform sürecinde rejimin tüm düzeylerinde derin ve uzun soluklu bir uzlaşma söz konusudur. Bilhassa ordu, özelleştirme sürecini ekonomideki konumunu görece daha da sağlamlaştırmak için kullanır. Reform sürecinde kritikleşen istikrarsızlık rejimdeki farklı unsurlar arasında yaşanan gerilimi patlama noktasına getirir. Bu türden gerilimler, seçkinlerin bulunduğu düzeyde yaşanan büyük politik çelişkiler şahsında patlak vermez. Aksine buradaki sorun, işçilerin eski devlet sendikası federasyonunun çürüyen yapısını ikame edilmesi ile ilgili hoşnutsuzluklarını yönetme konusunda rejimin yeni mekanizmalar bulamamasındadır. Nasırcı devletin diğer şirket yanlısı kurumları infitahın ilk aşamalarında işçi gösterilerinin kuşatılıp susturulmasında epey işe yaramıştır. Bu anlamda kamu sektörüne karşı dillendirilen neoliberal retorik ile Nasırcı toplum sözleşmesinin temel ilkelerine dönük siyaset yapıcıların itirazı yönetici sınıfın önceki elli yıl boyunca işçilerin hoşnutsuzluklarını yönetmesine imkân sağlayan kurumların ideolojik boyunduruğunun gevşemesinde önemli bir rol oynamıştır.
Anne Alexander
Mustafa Bessiyuni
Dipnotlar
1. Gamal Essam El-Din, ‘A New Boost for Privatisation’, Al-Ahram Weekly, 7 Aralık 2000.
2. Kathryn C. Lavelle, The Politics of Equity Finance in Emerging Markets, Oxford: Oxford University Press, 2004, s. 176.
3. Ayman Ibrahim, ‘Ummal Al-Tirsana Bayna Ta’suf Al-Idara Wa Tawata Al-Niqaba’, e-Socialists.net, 23 Mayıs 2007.
4. Sabah Dream: Dina Abd-Al-Rahman Taqrir an Tirsana Al-Iskandaria Libinaa Al-Sufun, 2011.
5. Lavelle, The Politics of Equity Finance in Emerging Markets.
6. Paul Mason, Why It’s Kicking off Everywhere: The New Global Revolutions, London; New York: Verso, 2012, s. 18.
7. Sabah Dream.
8. Citadel Capital, ‘NRTC to Receive 10 River Barges Assembled by Alexandria Shipyard’, 17 Temmuz 2012.
9. Adam Hanieh, Lineages of Revolt: Issues of Contemporary Capitalism in the Middle East, Chicago: Haymarket Books, 2013, s. 141.
10. Wahdat al-Dirasat, ‘Tahawwulat Al-Iqtisad Al-Misri (Muladhat Awliyya)’, Al-Tariq Al-Ishtaraki 1 (1999), s. 5–51.
11. Anne Alexander, Leadership in the National Movements of Egypt and Iraq 1945–63, Ph.D. thesis, University of Exeter, 2007.
12. Joel Beinin and Zachary Lockman, Workers on the Nile: Nationalism, Communism, Islam, and the Egyptian Working Class, 1882–1954, London: I.B.Tauris, 1988.
13. Michael Kidron, A Permanent Arms Economy, London: Socialist Workers Party, 1989; Chris Harman, Zombie Capitalism: Global Crisis and the Relevance of Marx, Chicago: Haymarket Books, 2010.
14. Beinin and Lockman, Workers on the Nile.
15. A.g.e., s. 139.
16. A.g.e., s. 146.
17. Alexander, ‘Leadership in the National Movements of Egypt and Iraq 1945–63’.
18. A.g.e.
19. A.g.e.; Beinin and Lockman, Workers on the Nile.
20. Alexander, ‘Leadership in the National Movements of Egypt and Iraq 1945–63’.
21. Singapore Free Press, ‘Egyptians Boycott Dutch Ship’, Singapore Free Press, 4 Ağustos 1947.
22. Alexander, ‘Leadership in the National Movements of Egypt and Iraq 1945–63’.
23. Tariq al- Bishri, Al-haraka al-siyasiya fi Misr, 1945–1952, al-Qahira: Dar as-Shuruq, 2002.
24. Beinin and Lockman, Workers on the Nile, p. 427; Alexander, ‘Leadership in the National Movements of Egypt and Iraq 1945–63’.
25. Marsha Pripstein Posusney, Labor and the State in Egypt: Workers, Unions, and Economic Restructuring, New York: Columbia University Press, 1997,s. 44.
26. A.g.e.; Alexander, ‘Leadership in the National Movements of Egypt and Iraq 1945–63’.
27. Posusney, Labor and the State in Egypt, s. 62–3.
28. A.g.e., s. 73–9; Joel Beinin, ‘Labor, Capital, and the State in Nasserist Egypt, 1952–1961’, International Journal of Middle East Studies, Cilt. 21, Sayı. 1 (February 1989), s. 71–90.
29. John Waterbury, ‘The “Soft State” and the Open Door: Egypt’s Experience with Economic Liberalization, 1974–1984’, Comparative Politics, Cilt. 18, Sayı. 1 (Ekim 1985), s. 65.
30. Robert Mabro and Samir Muhammad Radwan, The Industrialization of Egypt, 1939–1973: Policy and Performance, Oxford: Clarendon Press, 1976, s. 144.
31. Beinin, ‘Labor, Capital, and the State in Nasserist Egypt, 1952–1961’, s. 86.
32. Joel Beinin, The Struggle for Worker Rights in Egypt, Washington DC: Solidarity Center, 2010, s. 12.
33. Alan Richards and John Waterbury, A Political Economy of the Middle East, Boulder CO: Westview Press, 2008, s. 189; Wahdat al-Dirasat, ‘Tahawwulat Al-Iqtisad Al-Misri (Muladhat Awliyya)’.
34. Waterbury, ‘The “Soft State” and the Open Door’, s. 70.
35. Anne Alexander, ‘Mubarak in the International Arena’, Ed.: Philip Marfleet ve Rabab El-Mahdi, Egypt: The Moment of Change içinde, Londra: Zed Books, 2009, s. 136–50.
36. Omar El Shafei, Workers, Trade Unions and the State in Egypt, 1984–1989, Cairo: American University in Cairo Press, 1995.
37. Posusney, Labor and the State in Egypt, s. 223.
38. Klaus Enders, ‘IMF Survey: Egypt: Reforms Trigger Economic Growth’, IMF, 13 Şubat 2008.
39. Reda Eissa, Al-‘Adala al-Daribiyya, Al-Markaz al-Masry lil-Huquq al-Iqtisadiyya wal-Igtima’iyya, Kahire, 2010, s. 34.
40. Doksanlar boyunca bu süreç dâhilinde devlet ve özel sermaye arasındaki ilişkiye dair bir inceleme için bkz.: Timothy Mitchell, ‘Dreamland: The Neoliberalism of Your Desires’, Middle East Report 210 (Nisan 1999), s. 28–33.
41. World Bank, Operations Evaluation Department, ‘Egypt Country Assistance Evaluation’, Washington DC: World Bank, 26 Haziran 2000, s. 1–2.
42. OECD, ‘Business Climate Development Strategy: Phase 1 Policy Assessment– Privatisation Policy and Public Private Partnerships’, Temmuz 2010, s. 4.
43. A.g.e.
44. A.g.e.
45. M. Hassan and C. Sassanpour, ‘Labor Market Pressures in Egypt: Why Is the Unemployment Rate Stubbornly High?’, Journal of Development andEconomic Policies, Cilt. 10, Sayı. 2 (2008), s. 13.
46. Mona Said, ‘Compensating Differentials and Queue For Public Sector Jobs: Evidence from Egyptian Household Survey Data’, Department of Economics Working Papers, SOAS, 2004.
47. Mostafa Bassiouny, ‘Dirasat Al-Niqabat’, yayınlanmamış makale, 2009, s. 11.
48. Mariz Tadros, ‘State Welfare in Egypt since Adjustment: Hegemonic Control with a Minimalist Role’, Review of African Political Economy, Cilt. 33, Sayı. 108 (Haziran 2006), s. 237.
49. A.g.e., s. 240.
50. A.g.e., s. 241.
51. Jeremy M. Sharp, Egypt–United States Relations, Washington DC: Congressional Research Service, 2005, s. 11.
52. Ray Bush, Counter-Revolution in Egypt’s Countryside: Land and Farmers in the Era of Economic Reform, Londra ve New York: Zed Books, 2002; Kahire’deki ABD Büyükelçiliği, ‘Reform Fatigue at the Housing Ministry’, WikiLeaks’, Telegraph, 10 Temmuz 2008.
53. Bush, Counter-Revolution in Egypt’s Countryside.
54. Robert Springborg, Mubarak’s Egypt : Fragmentation of the Political Order, Boulder CO: Westview Press, 1989, s. 107.
55. A.g.e., s. 113.
56. A.g.e., s. 110.
57. Shana Marshall and Joshua Stacher, ‘Egypt’s Generals and Transnational Capital’, Middle East Report 262 (Bahar 2012).
58. Zeinab Abul-Magd, ‘The Egyptian Republic of Retired Generals’, Foreign Policy, 12 Mayıs 2012.

Hiç yorum yok: