Gerilimli Coğrafyada İslamî Hareket -II

Yağmurdan Doluya
Mazlumların müşterek mücadelesine atılan her çentik, zalimlerin elinden çıkmadır. İktidarın sınıfları ile sınırları, mazlumu sınırlayıp sınıflara tefrik ettikçe, her türlü mevzii de devre dışı kalacaktır.
Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen mücadelede ümmete Kur’an’daki ayetlere atıfla, ABD’yi savunmak öğütlenmiştir. Rum Suresi’nde bahsi geçen, Persliler-Romalılar arasındaki savaş, yeniden tefsir edilmiş, Müslümanlara Allah’ın Romalıların safında olduğu söylenmiştir. Burada Müslümanların Romalıların safını tutmalarını sağlamak için onların “ehl-i kitap” olduğu söylenmiştir. “Allah’sız Rusya”ya karşı en azından “ehl-i kitap” olan ABD öne çıkartılmıştır.
Esasen bahsi geçen surede savaşı Romalıların kazanacağı söylenmekte ve devamında da “Müslümanlar da bir gün sevinecek” denilmektedir. Bir örnek olarak anlatılan olay, güncel politik ihtiyaçlar uyarınca yeniden yorumlanmaktadır. Müslüman coğrafyası Soğuk Savaş süresince karış karış gezilmiş, Sovyetler ile ilgili değerlendirmeler derlenmiş, rapor hâlinde merkeze takdim edilmiştir. Bu pratik, ehl-i kitap olan bir millete değil, sömürü ve zulüm araçlarını baki kılmak isteyen güçlere aittir.
Batı ile kurulan bu ideolojik ilişki, iktidarın ilahiyatı ile kurulan rabıta üzerinden bugüne dek varlığını korumuştur. Tarihteki ve toplumdaki çelişkileri kendi iktidar mekanizmaları ile belli bir süre askıya almış olan Batı, sönük bir imgesini Doğu milletlerine sunmuştur. Müslüman coğrafya İslamî mücadelesini, bu askıya alma pratiğine uyarlamak zorunda kalmıştır. Elini veren kolunu da kaptırmıştır. Yağmurdan kaçan, doluya tutulmuştur.
Bölgedeki gerilim, ilahi kata çıkartılmış bir kavmiyetçilikle dengelenmiştir. Ulus-devlet pratiği, kavmi merkeze alan Yahudiliğin bir türevine yaslanmıştır. Batı’da öne çıkan, pazar ilişkilerine uyarlanmış, milliyetçilik, kendi kelamını, fıkhını ve tefsirini üretmiştir. Buna karşı çözüm olarak, yeniden İslam’ın kelamına, fıkhına ve tefsirine dönmek isteyenlerde bir eğilim, kavmiyetçiliğin yüceltildiği kurguya ayak uydurmak yönündedir.
Sır takvadadır. İran-Bizans içtihadında Allah ve Kur’an, iktidar lehine hayatın kılcal damarlarından çekilmek zorundadır. İçtihadın gayesi budur. Takva ise tam aksini ima eder. Kulları “köle”leştirmek, asıl hedeftir. Oysa kul, köle olmaya başkaldırandır. İslam, aslolarak onlarındır.
İktidar, kişilerarası hukukun ve ahlâkın yokluğuna oynar. Hem hukuku ve ahlâkı kendisine bağlar hem de kişilerarası teması kendisi üzerinden geçerli kılmaya çalışır. İnsanlararası ilişkilere iktidar ve devlet bu şekilde yerleşir. Bu açıdan İslam ümmetinde devlet, Allah’sızlığın, Kitap’sızlığın yokluğuna ait bir tezahürdür. Doğa, toplum ve insan ile kurulan ilişkiler devlet dolayımı ile gerçekleşmek zorundadırlar. İslam’ın tarihte devlet kurmuşluğu ile tanımlanması sorunludur. Yıkan, yıkıcı niteliğinin her daim ezilmesi gerekir. Tersten, tarihte kurulanlar, Sasanî-Bizans geleneğinin tezahürleri, onun süreklileştirilmesi olarak anlaşılmalıdır. Geriye kalan, Sasanî-Bizans geleneğini aşan, onun sınırlarından taşan yanlar, mazlumların hanesindedir. Osmanlı Timur devletinin uzanımı iken, Bizans’a eklemlenmiştir. Devlet, Osmanlı hanedanlığı ile bekasını korumuştur. Eski devlet kiliselerinin yerini yeni camilerin alması bunun bir sonucudur. Ama dipte ve ötede İslamî olan yaşamayı gene bilmiştir. Bakılması gereken gene dip ve ötedir.
O dipten ve öteden uzak durulamaz. Kaçılan yağmur, yakalanılan dolu, terk-i diyardır. Devletin ilahiyatı Batı’ya yanaştıkça, Müslüman, her nefesine Batı’nın sindiğini fark etmez. Batı için buradaki zulmün ve sömürünün nasıl sürdüğünün bir önemi yoktur. O, kendi sömürü ve zulüm araçlarıyla aradaki uyuma bakar. Akış önemlidir. Filistinlilerin vurgusuyla, “sumud” tehlikelidir. Sumud kök salmaktır.
Kök, mazlumların tarih boyunca döktüğü kandan ve terden beslenir. Özel kişiler nezdinde terkip ve tevhid edilen sınıfsızlık-sınırsızlık kurgusu, bu anlamda vehmîdir. Geçmişte muktedirlere, sultanlara veya halifelere atfedilen anlamların güncellenmesi, çıkışsızdır. Pazarın kendisini Tanrı zanneden, ama köle gibi çalışan kullara ihtiyacı vardır. Köle, efendinin sınıf ve sınır dışılığında bir hülya bulur. O serap, onu mevcut maddî ilişkilere daha da bağlar. Bu hayatta özel olan güzel; güzel olan özeldir. Her ikisi de pazarın diline esirdir.
Allah’ın beşere bahşettiği sancak olarak İslam, o pazar için tehdittir. Yumuşatılması, dönüştürülmesi, özel bireyler eliyle başkalaştırılması bundandır. Eskiden Sovyet tehdidiyle adım atılan coğrafya, başka araçlarla mânâlandırılmaya çalışılmaktadır. Amerikan istihbaratçılarının veya stratejistlerin zihninde Avrupa’nın sınırı, bir mevziiye denk düşer. O sınırın ötesinde kalan Ortadoğu yok hükmündedir, boştur, hiçliktir, avamdır ve çirkindir. Müslümanların iktidarın ilahiyatı ile kurduğu rabıta, bu boşluğun Batı lehine doldurulmasına karşı bir akıl ve irade çıkarmasına manidir. Başa, işte tam da burada dolu yağmaktadır. Özel ve güzel olma kavgası, teslimiyetle sonuçlanmaktadır.
İncil’in dediğidir: “Hem Tanrı’ya hem para tanrısına ibadet edemezsin.” Batı, İncil’lerin yırtılmasıdır. Hz. Muhammed’in kıyamında sadece eski müşrikler yoktur, Hristiyanlığın ve Yahudiliğin tıkandığını gören, bu dinlerin çare olmadığını düşünen, iki dinin mensupları da vardır. Süreç içerisinde İslam, bu öze atıfla, başka coğrafyalarda söz konusu dinlerin mensuplarını örgütlemeyi bilmiştir. Bugünün iktidar menşeli İslam tefsirlerine kalsa, İslam’ın Medine’den öteye geçmesi mümkün değildir. Medine’cilik yapmak, bu anlamda, kısıtlayıcıdır. Para tanrısına tapanlara karşı Allah’a iman başka araçlar üretmiştir. Yerleşik olan halklar, mücadele içerisinde değerleri dönüştürülerek, kazanılmıştır. İslam çokkültürcü değil, kültürü çok boyutlu bir dindir.
İslam’ın dışına adım atmak, iktidarın ilahiyatı bahane ve mazeret kılınarak gerçekleşmektedir. Esasen, iktidar, İslam dışı olan yanına insan örgütlemektedir ki esasen bu yanı nispeten daha güçlüdür. İslam’ın hizaya çekici, dönüştürücü, disipline edici, halka alan açan yanı, bu sayede felç edilmek zorundadır. İslam, iştirakçi, takvaya dayalı, tevhidî niteliğini iktidara teslim etmediği için vardır. Bugün onca iç ve dış saldırıya rağmen İslam’dan hâlâ söz edilebiliyorsa, bu üç niteliği koruduğu ve zinde tuttuğu içindir. İslam’ın dışarı atılması, içerinin liberal birey kurgusu ya da milliyetçiliğin kavmî üstünlükçülüğü ile mümkündür. Her ikisinin de panzehri İslam’dadır.
İktidardaki bireylere ulu’l emr üzerinden kutsiyet atfedilmesi, İslam öncesi geleneklerin bir eseridir. Bizans ve İran devlet geleneği, bu konuda derin bir mirasa sahiptir. Oysa ulu’l emr, adaletsiz yöneticiye başkaldırmayı emreder. Hz. Ömer de dâhil iktidarı kılıçla düzeltmeyi öngörür. Varlığın borçlu olunduğu tek güç, Allah’tır. O’nun dışındakiler kılıcın konusudur. Pazara göre kurulmuş bireyin veya milletin İslam’ın kılıcını kırması zarurîdir.
O kılıç korkusu, iktidarın ilahiyatının iştirakçi, takvaya dayalı, tehvidî kavgayı sindirmesinin gerekçesidir. İnsanlar yan yana gelmemeli, Allah’ın hüküm ve emirleriyle hareket etmemeli, gerçeğin iki ya da daha fazla parçalanmış hâline son verecek, birleyici bir pratik içine girmemelidirler. Pazarın ve devletin istediği birey tipi için geliştirilmiş ahlâkın ve hukukun İslamî renge boyanması kimseyi aldatmamalıdır. İslam, hâlâ o pazardan ve devletten arî ve ayrı bir ahlâkın ve hukukun taşıyıcısıdır.
O pazar ve devlet için, fukara Müslümanın varlığını, İslam olmayı, iktidara muhtaç olduğuna inandırmalıdır. Buradan iç ve dış cihad, devletin tekeline girer. Devlet, fukara Müslümanda örgütlenir. O Müslüman, iştirakçiliği, takvayı ve tevhidi devletle tanımlı kılmaya zorlanır. Ahlâkını da hukukunu da ona borçludur. Devletin dinsiz olması bile hükmünü yitirir. Batı’yla girilen çıkar ilişkileri bile görülmez. Yaşanan her şey, onun terazisine vurulur. Temel, aslî ayıraç odur.
Sınırsızlığın ve sınıfsızlığın ancak devletle tanımlı olabileceği, köklü bir vehimdir. Sınırsızlık ve sınıfsızlık, esasen kavgaya dairdir. Devletin bu iki olguyu uhdesine alması, kavgayı geciktirmek ve ertelemek içindir. Zaten erişilmiş bir emel olarak sınırsızlık ve sınıfsızlık, artık devletin ve iktidardakilerin tekelindedir. O tekelin kırılması, mücadelenin salahiyeti için şarttır.
İslam içi tartışmalar, kimlerin üstün, yüce ve özel olduğuna dairdir. Bu tartışmaların iktidarla ilişkisi açıktır. İktidarı aşağıdan ya da yukarıdan hizaya sokan dinamiklerdeki eksik yan, alternatif kudret imkânlarını geri plana atmalarıdır. Bu açıdan İslam, perde önünde sunulanlarla değil, perde gerisinde kalan, bastırılmış ideolojik müdahalelerle idrak edilmelidir. O’nu bugüne getirenin iktidarlar-devletler olduğuna inanmak, Allah’a küfürdür. Evlerinin duvarına kuşluk yapan iman, avcılar adına yok edilemez.
Cidal Haksoy

Hiç yorum yok: