Suyu Arayan Adam

“Ne kadar kendi oldu insan, o kadar başka’’ [Bir Yusuf Masalı]
Şevket Süreyya Aydemir’in otobiyografik bir romanı olan Suyu Arayan Adam adlı eseri ilham kaynağım oldu. Bu inceleme, kendime olan samimi bir itiraf olarak görülebilir. Çünkü insan, mukayese ettikleri arasında kendine dair izler bulur, ben de kendime ait izler buldum ve hikâye böylece başlamış oldu. Çünkü insanın bir şair ve yazara “deli” demekten öte farklı bir eleştirisi olmalı. İnsanın görmesi, onu anlamlı kılıyor. Şevket Süreyya Aydemir ve İsmet Özel, birbirine yakın olduğu kadar da uzak zaman dilimleri arasında yaşamış ve yaşayan iki muhayyil ve muharrir. Her ikisinin ömür hikâyesine tam üç farklı insan hayatı sığar. Ancak onlar, üç farklı kişiyi tek bir ömürde birleştirmeyi tercih ettiler. Geldikleri ve gidecekleri yerler farklı olsa da ortak noktaları hep bir arayışın insanları olmasıdır.
Suyu Arayan Adam romanı Sri Ramakrisha[1] aktarımı ile başlıyor:
“Bir adam vardı. Suyu arıyordu. Toprağı üç kulaç, beş kulaç kazdı. Suyu bulamadı. On kulaç, on beş kulaç kazdı. Suyu bulamadı. Sonra yerin derinliklerinde kara kaya tabakalarına rastladı. Yeise düştü, gücü sona erdi ve suyu bulmaktan ümidi kesti. Fakat bir ses ona: ‘Daha derinlere, daha derinlere!’ dedi. Daha derinlere indi ve suyu buldu.”
Hayatı bir yolculuk olarak ele aldığımızda, her zaman başladığımız yerde olmayabiliriz. Şevket Süreyya Aydemir, kendini “aşkını, ülküsüne feda eden, bunun için Türkistan’a varmak isteyen biri”[2] olarak tanımlıyor. Turan’a ulaşmak için Enver Paşa komutasında Sarıkamış Harekatı’nda kendini bulur fakat tarihî faciadan sonra tekrar yola düşüp bu kez Bakü’ye öğretmen olarak gider. Ama artık devir değişmiştir. Çarlık yıkılmış ve Bolşevikler kendi rejimi kurmak için mücadeleye başlamışlardır.
Daha sonrasında Aydemir, Turan halklarını birleştirmenin imkânsızlığını fark edip yeni bir yolculuğa başlıyor.
“[…] fakat zaman ilerledikçe, bu inançlarımın zayıfladığı yahut hiç değilse sarsıntılar geçirmeye başladığımı hissediyorum.”[3]
Ardından komünist olup Moskova’da Doğu Halkları Üniversitesi’nde eğitim alıp zamanla ülkesine dönmenin yollarını aramaktadır. Sovyet Rusya’da geçirdiği yıllar boyunca yeni rejimin yerleşme sancılarını, Stalin dönemi ile birlikte yeni rejimin kalıcılaşma hâlini görüyor.
Belki gizli bir ürküntü ile yine gizli bir Türkiye Komünist Partisi üyesi olarak gemi ile İstanbul’a gelir ama geldiği şehrin eski İstanbul olmadığının farkına varır. O, yola çıktığında arkasında parçalanmak üzere olan bir imparatorluk bırakmıştır, oysa döndüğünde ise onu yeni bir rejim ve yeni rejimin İstanbul’u karşılar. Sonra İstanbul’un sanayileşme hamlelerini gördükçe kendine yeniden yabancılaşır. Onun gördüğü vahşi kapitalizmin ülkeye yerleşmeye başladığıdır. Yeni rejim, bu gizli partinin üyelerini pek hoş karşılamaz. Ömründen gözaltı, mahpusluk ve sürgün eksik olmaz. Sürgün yerlerine trenle giderken Anadolu insanını tanır, eski yaşamını “otomat” olarak tanımlar ve yeniden fikirleri değişir. Türkiye’nin yeni rejimi ile uzlaşır. Romanın sonu ise “benim ödediğim paha, hayatımın hepsidir. Ama bundan üzgün değilim. Ödediğim bedel, ulaştığım kaynak için çok değildir. Çünkü bu kaynağın başında ben, yıllar yılı kaybettiğim en değerli şeyi, yani kendimi buldum”[4] diye bitmektedir.
İnsan, kendini aramayı estetik bir dil ile suyu aramak olarak tanımlıyor. İsmet Özel için değişim Şevket Süreyya Aydemir’in değişiminden farklı ancak o da o yolun yolcusudur. Bir kimlik arayışının, sancının, bağırmanın yahut yüksek sesle konuşmanın değil fısıltının şairidir. Kendini anlatırken başkalarında çoğalan bir yalnızlığın şairidir. İmgelerinde anne ve baba figürü hep bir otorite çağrıcısıdır.
“ben öyle bilirim ki yaşamak
berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır
çünkü biz savaşmasak
anamın giydiği pazen
sofrada böldüğümüz somun
yani ıscacık benekleri çocukluğumun
cılk yaralar halinde;
yayılırlar toprağa.”[5]
Sosyalist düşüncenin ülkeye kök salması ile birlikte üniversite yıllarında solculaşmış bir kişi olarak başlayan siyasi macera, sol hareketin ülkede egemen bir güç olmasıyla birlikte yolunu ayırıyor. İlk yıllarında bastığı kitaptan elde edilen geliri, üyesi olduğu Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) armağan eden kişi, 1972 Darbesi ile birlikte arkadaşlarının ve inandığı dava arkadaşlarından beklediği direnci görememesi onun ilk güvensiz kaynağı oldu. 1974 yılında Diriliş dergisinde Amentü şiiriyle ilân edene kadar sol ile arası mesafeli bir kişi olarak kaldı.
Amentü şiiri, artık onun yeni bir dönüm noktası olmuştu. İlerleyen yıllarda dahi yazdığı şiirlerde tam olarak sol kültür etkisinden kurtulamadı. Bu etki 1989 Berlin Duvarı’nın yıkılışına kadar sürdü.
“Hayat
dört şeyle kaimdir, derdi babam
su ve ateş ve toprak.
Ve rüzgâr.
Ona kendimi sonradan ben ekledim
pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu
ham yüreğin pütürlerini geçtim
gövdemi alemlere zerkederek
varoldum kayrasıyla varedenin
eşref-i mahlûkat
nedir bildim.”
Yazı ve şiirlerinde iki farklı İsmet Özel olduğu tespiti oldukça gerçekçi çünkü şiirlerinde Allah dışında bir otorite kabul etmeyen biri varken yazılarında ise alçakgönüllü olmayı alçaklık kabul eden, yüksek egolu biri var. İki ürün arasındaki ortak nokta ise Allah’ın var olduğu yerde yalnızlık duygusundan arınmanın bir ibadet olduğudur. Eşref-i Mahlukat, yani o artık yaratılmışların en şereflisi olmayı kavradıktan sonra yalnızlık sadece anlamsız bir sözcüktür. Çünkü su artık Hu’dur. Kendini arayan bir insan olarak şair, sol hareketin içinden İslamî hareket içine gitmiştir. “West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin” olarak başlayan Mataramda Tuzlu Su şiiri Kübalı komünist şair Nicolas Guillen’in West Indies Ltd. eserine bir gönderme olarak duruyor. 1981 yılında yazdığı Ils Sont Eux şiiri ise;
“Ağır ceza reisi duruşmaya girerken
safir bir göz yapışıyor kırmızı yakasına
kırmızı yakaları var yargıç cübbelerinin
Fransız ihtilalinden kalma.
Burslu okuduğu yıllardan kalma ceza reisinin
garip bir tarafı var
kaşlarını çatınca bir çocukluk
dolduruyor yüzünü
ürkünç bir uğursuzluk
gülümsediği sıra.”
diye başlıyor. Şiirin bitiş cümlesi hariç her şey bir sol hareket esintiliyken son kısmında “la havle ve la kuvvete illa billah” ile bitirip ilginç bir şaşırtma yöntemini kullanıyor.
İsmet Özel ricat ilân edişinden 1989 yılına kadar yazdığı eserlerde hep hayalini kurduğu mistik estetik eser üretmekten oldukça uzaktır. O, şiir yazdıkça doğal olarak sola kayıyordu. Bu açığı düz yazı ile kapatmaya çalıştığı tespitini yaparsak pek yanılmış olmayız.
1986 yılı itibariyle yayımladığı Faydasız Yazılar adlı eser düşünceleri ile yazdıkları arasındaki açığı kapatmaya, kendini bulmaya çalışan bir adamın düşün ürünlerinin ifadesidir. Eserin önsözünde; “Çünkü ideolojiler, müşterek bir aldanış olmaksızın ayakta duramazlar, düşünce ise müşterek bir aydınlanmayı gözetir. Ben, işrakın iştirakte bulunabileceğine inanan bir mesleğe mensubum. Paylaşılamayan gerçeğin kendi başına ne büyük önemi, ne çok değeri olursa olsun insana, insan oluşa uzak kalacağına inanırım.” der. Bu kısım bana 1972 tarihli Kanla Kirlenmiş Evrak şiirini hatırlatır.
“Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında.
Aşklarım, inançlarım işgal altındadır
tabutumun üstünde zar atıyorlar
cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır
toprağa sokulduğum zaman çapa vuran adamlar
denize yaklaşınca kumlar ve çakıl taşları
geçmiş günlerimi aşağılamaktadır.’’
…..
“Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan
saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda
acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman
acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim.
Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın
başından başlayabilirim.”
12 Mart 1972 darbesinin ardından onun hayatı için artık karanlık sözler başlamıştır. Çünkü tanış olduğu herkes bir umutsuzluk kapısıdır. Yorgundur, çünkü anlama ve değiştirme iradesiyle geçirdiği vakit artık onun canını sıkmaktadır. Ve her sorduğu soruya verilen cevap onu rahatsız etmektedir. Böyle bir psikolojiden yıllar sonra Faydasız Yazılar çıkacaktır.
“Sekinetten çok, meskenete benzeyen bir durgunluk. Sönmüş bir yanardağ mı, herhangi bir kaya parçası mı, bilemiyorum. Ayırıcı vasfı: müeddep olmak. Özel, 12 Mart öncesinin şımartılmış bir şairi, eski bir Marksist. Marksizm’den İslamiyet’e atlamış. Entelektüel bir tecessüs mü, dar bir dünyadan, müphem, hudutları meçhul ufuklara taşmak ihtiyacından mı, bilmiyorum. İbn Haldun konferansımı dinlemek için Ankara’dan İstanbul’a geldi. Kısa sürdü halayımız. Bir miktar sekreterliğimi yaptı. “Alienation” üzerine yazıları çıkıyordu. Spekülasyonlarına muhteva Uzandırmak için Calvez’yi okuttum. Anlamıyordu. Hayli tercümeler yaptım. Tape edecekti, isteksizliği yüzünden Calvez’yi bıraktık. Belki daha cazip gelir diye Lamennais’yi çıkardım sahneye. İki üç seans dayandı. Aramızda buzlar vardı. Eski şair, mutlak hakikati bulmuştu. Ben, arayış içinde idim. Bununla beraber oldukça müsamahakâr davrandı. Yeni Devir’de iki yazısına konu oldum. Sonra, geldiği gibi kayboldu. Hayal kırıklığına mı uğramıştı, bilmiyorum. Siyasal Bilgiler’den Dil-Tarih’in Fransız Filolojisi bölümüne geçen Özel, her iki dünyaya da yabancı kalmıştı. Bir zaman aynı otobüste yolculuk ettik. Tanışmak için ciddi bir emek harcadığımızı söyleyemem. Sonra Yeni Devir’den ayrıldı, üç beş arkadaşı ile Yeryüzü Yayınları’nı kurdular. Şimdi Devlet Konservatuvarı’nda Fransızca hocalığı yapıyormuş. Rimbaud’umuzu nasıl bir istikbal bekliyor, kestiremem. Türkçesi cılız, bodur ve musikisiz. Fransızcayı ancak tefeül yolu ile sökmektedir. Sol, Nâzım’a rakip diye alkışladığı Eskişehir’in bu kabiliyetli delikanlısını çoktan unuttu. Sağ, hiçbir zaman benimsemedi. Bu sağır kubbelerde hoş bir seda bırakabilecek mi? Wait and see.”[6]
Cemil Meriç’in yanıldığıdır. Çünkü bu sağır kubbelerde hoş bir seda bırakmayı aslında 1981 yılında başarmıştır. Ancak Cemil Meriç bunu tam olarak görememiştir. İdeolojik olarak sağ ve sol diye ayırdığımızda iki tarafında fısıltılı şekilde okuduğu ve söylediği bir şair olmayı başardı.
Yılmaz Güney yatağında İsmet Özel’in Evet İsyan kitabını okuyor.
Aslında her iki akım da İsmet Özel’i olduğu yerden görmek istedi. Solcu biri Evet İsyan kitabını, İslamcı belki Bir Yusuf Masalı’nı yahut Cuma Mektupları’nı gördü. O ise hep Waldo Sen Neden Burada Değilsin[7] diye sordu. Onun sorması merhamettendi. Kendince hep mazlumun, önemsizin şairiydi, diğer yandan hayat ona hep başkaları ile başladı. Sebeb-i Telif şiiri, onun yaşamının bir özeleştirisidir aslında. “Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız” diye başlayan şiir dörtlüklerinin sahibiydi. Şiirin sonu ise;
“Diyorum hepimizin bir gizli adı olsa gerek
belki çocuk ve ihtiyar, belki kadın ve erkek
hepimiz, her birimiz gizli bir isimle adaşız
yoksa şimdiye kadar hesapların tutması lâzımdı
hayatımıza kendi adımızla başlardık
bilmediğimiz bu isim, hesaptaki bu açık
belki dilimi çözer, aşkımı başlatırım
aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine
adımı aşkın üstüne kendim yazarım.”
diye bitiriyor. Başkalarıyla başlayan bir hayattan artık kendini öne çıkaran bir eleştiri sunuyor. 16 yıllık bir şiir suskunluğunun ardından Bir Yusuf Masalı ile yeniden serüvenciliğe başlıyor. Destansı bir hava, klasik bir sesleniş ile başlayıp daha çok anlatıma önem veren yedi babdan oluşan bir eser üretiyor. Üçüncü Bab, “Şivekar’ın Yolculuğu”dur. Burada eskilerden iz süren, âlemin iç yüzünden içimize yansıyan tasarıyı izleyen bir hâl sunuyor bize ve ardından;
“Şivekar bizden biri
yola çıktı yolu bilmeden
arıyor bir hedef gözüne kestirmeden
aradığı ne sevgili, ne efendi, ne sultan
özünü harekete geçiren onun kanını kaynatan candır düpedüz kendi canı.
yol canlılıkla mukayyet
gitti deriz
ölenler için
yalnız yaşayanların işidir
yola çıkmak, yolu katetmek.”
Ne efendi, ne sevgili arayan adam, yaşadığını belli etmek için yola çıkmayı göze alıyor. Bir yapı ustası gibi gördüğü sorulara şiirin sonuna doğru cevap vermeye çalışıyor:
“Bunun bir son kertesi vardır
binlerce yıl iki insandan çok azı
son kerteyi birlikte tanımıştır
sûra üfürülürken, çan çalınırken, ölü gömülürken
iki insan tahsil eder zamanı
en doğrusu son kertede iki insan
vakitsiz okunmuş bir ezandır
yusuf ile şivekar
vakitsiz okundular
çünkü zaman
iki insan
ya da
hiç.”
Bir Yusuf Masalı, “Suyun Sızladığıdır” adlı Yedinci Bab ile sükut bulur. Bu son iki dizede İsmet Özel, kendine yeniden yabancıdır ve sızlar çünkü HU, olduğundan uzaktır.
“sızıyı gideren su
suyun sızladığını kimseler bilmez.”
Sonuç Yahut Bir Özeleştiri
İsmet Özel, İslamcı kesimle ayrılık serüvenini 4 Ağustos 2003 tarihli “Bir Zamanlar İsmet Özel Vardı’” adlı yazısıyla duyurdu. Şöyle dedi: “İçinde yaşadığımız çağ İslam’ı arayanların ancak kitaplarda, Müslümanları arayanların ise mezarlıklarda bulabildiği bir çağdır” sonra ise yazıyı şöyle bitiriyor: “en iyisi, bir başkasının terbiyesi altında olmayanın terbiyesi altına girmektir. Demek ki kültürün kökeni bizi ilk elden ilgilendirir. Buradan kalkarak, aldığımız terbiyenin Türklüğümüzün derecesini de belli ettiğinin farkına varırız. Türkiye’de yaşayanların ne kadarı Türktür? Siz bu soru üzerine düşüne durun. Ben, sizin durduğunuz yerden tedirgin oldum, başka yere gidiyorum.”
Bir ömrün üçüncü baharını böyle ilân etti. Hep değişiminin ipuçlarını sundu. Sonradan fark ettik. “60 sene yaşadım, bir anım bile yok” diye başladığı Otoyoldaki Kavşakta Kavrulmuş Ruh Satıcısı şiirinden tutun, Kaçmak İsterken Vuruldu şiirine kadar hep çeşitli ipuçlarıyla manifestosunu ilân ediyordu.
Aktüel bir hayatın getirdiği sıkıntılar insanın kendi arayışının işaret fişeklerini atıyor. Belki en zor soru, “İnsan neden kaçmak ister?” Verdiğimiz her cevap, kendimizi koymadığımız sürece eksik kalacaktır. İki yazarın ve kendiliğimiz buluşmadığı sürece anlamlı olmuyor görünen her sır.
İki yazar hayat hikâyeleri üzerinden kıyas edildiğinde ortaya çıkan tablo hep bir arayış görmek oluyor. Çünkü onlar nerede değilse orada mutlu olmaya şart arıyor. Sorumuz ve sorunumuz bir insan sorunu değildir. Çünkü en sakinimizi çıldırtmaya meyletmiş bu çağ, anlamadığını mahkûm etmeye malul oldu. Bir zamanların Nâzım’dan sonraki son süvarisi yeniden azınlıktır. Artık celladımıza gülümseyebiliriz:
“Gelin
bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!
Bana kötü
bana terkettiğiniz düşünceleri verin
o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız
ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar
onları verin, yakınmalarınızı
artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar
ben aştım onları dediğiniz ne varsa
bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar
boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz
içinizde kırık dökük, yoksul, yabansı
verin bana
verin taammüden işlediğiniz suçları da.
Bedelinde biliyorum size çek
yazmam yakışık almaz.”
İnsanlığın varoluşundan beri düşmanı olan “zaman” kavramı, bizim biricik celladımızdır. Onunla ve ona rağmen yaptığımız her şey, bize bir gün sonu raporu gibi önümüze çıkıyor. Çünkü bir bebekten katil yaratan bu karanlık zaman, bizden hüviyetimizi çalıyor. Biz yani ben ve sen, hayatın tüm rollerine karşı üçüncü tekil şahıs gözüyle bakarak anlamlı hâle getirmeye çalışıp fena hâlde yanılıyoruz. “Sen kimsin?” sorusuna vereceğimiz cevap basit bir polis çevirmesi değildir, kimliğimizi uzatıp kurtulabileceğimiz. O hâlde lütfen verin eski yanlışlarınızı, “pişmanım” dediğiniz şeyleri, çünkü onlar, insanın şu kısa ömründe beni biz yapmıştır. Her şeye rağmen artık yeniden celladımıza gülümseyebiliriz.
Burak Demir
Dipnotlar
[1] 18 Şubat 1936 – 16 Ağustos 1886 yılları arasında yaşamış Hindu aziz.
[2] Aydemir, Şevket Süreyya, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, Ankara, 87, sf. 128.
[3] Aynı Eser, sf. 151.
[4] Aydemir, Şevket Süreyya, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, Ankara, 87, sf. 488.
[5] Özel, İsmet, ’’Sevgilim Hayat’’ , Evet İsyan, sf. 53.
[6] Meriç, Cemil, Jurnal II, İletişim Yayınları, sf. 300.
[7] Özel, İsmet, Waldo Sen Neden Burada Değilsin, Tiyo Yayıncılık, 2014. Thoreau, ABD’nin Meksika’ya karşı yürüttüğü emperyalist savaş sırasında, ödediği her bir dolar başka bir adam veya tüfek satın almaya yaramasın diye kelle vergisini ödemeyi reddedince bir gece hapis yattı. Kendisinden on dört yaş büyük olan ve birçok özgürlükçü düşünceyi kendisiyle paylaşan Raplh Waldo Emerson, telaşla arkadaşını görmek üzere onun hücresine girdiğinde, aralarında şöyle bir konuşmanın cereyan ettiği anlatılır:
“- Henry, neden buradasın?”
“- Waldo, sen neden burada değilsin?”

Hiç yorum yok: