Üçüncü Dünya’nın Sınıfsal Yapısı

Üçüncü Dünya’daki toplumların büyük bir bölümüne faal olarak hükmeden sınıfsal güçler, büyük toprak ağaları, yereldeki kapitalistler (ulusal ve komprador bileşenler) ve ulusötesi şirketlerle onların yayılmacı devletleridir. Bu sınıfsal güçlere ait bir bileşke tarafından kontrol edilen Üçüncü Dünya devletleri, ellerindeki baskıcı bürokratik devlet aygıtları ile hâkim sınıfların çıkarlarını daima koruyup geliştirdiler.
Birçok Üçüncü Dünya toplumunda sınıfsal yapı, yeni sömürgeci bir nitelik arz eder. Bu toplumlardaki devletlerin hayatta kalmaları, onların ulusötesi tekellerle yayılmacı devletin hükmettiği dünya kapitalist sistemin birer uzantısı olarak oynadığı role dayanır. Bu sebeple, Üçüncü Dünya’da devlet, giderek baskıcı ve otoriteryan bir nitelik arz eder, yerel ve ulusötesi yönetici sınıfların çıkarlarının destekçisi rolü ile her türlü halk muhalefetini ezer.[1]
Bu toplumlardaki hâkim sınıflar, asayişi temin etmek amacıyla halk dışı bir idareyi meşrulaştırmayı, özel mülkiyeti korumayı ve hüküm sürmekte olan toplumsal sisteme karşı olası bir devrimi önlemeyi gerekli gördüklerinden devlet, işçi sınıfının ve diğer emekçi toplum kesimlerinin şiddetli baskıya maruz bırakılması ile birleşen, sermaye birikimi ve ekonomik büyüme odaklı teknokratik bir yaklaşımı kabul etti. Sonrasında ulusötesi tekellerin ulusal ekonomiye nüfuz etmesini destekleyen yeni sömürgeci devlet, bu sayede sermayenin uluslararasılaşması ve Üçüncü Dünya’daki üstünlüğü noktasında önemli bir rol oynadı.[2] Dünya ekonomisi ile bütünleşme süreci, işçi sınıfının kapitalizmin Üçüncü Dünya’daki genişlemesine karşı tehdit oluşturması gerçeğine yönelik kapsamlı bir tepki olarak biçimlendi. Bu tehdit, aynı zamanda hem emperyalizme hem de yereldeki otoriteryan rejimlere karşı bir meydan okuma biçiminde zuhur etti. Üçüncü Dünya’nın bazı noktalarında, emperyalizme ve yeni sömürgeci devlete karşı farklı sınıfsal güçlerin oluşturduğu belirli bir ittifakın verdiği mücadeleye yaslanan halk isyanları, devlet kapitalizmi ya da sosyalizm ile sonuçlandı. Devlet kapitalisti kimi oluşumlar dâhilinde toplumun farklı ara sektörlerince harekete geçirilen sınıfsal güçler, emperyalizme ve onun içteki sınıfsal müttefikleri olan toprak ağalarına ve kompradorlara karşı yönlendirilen bir ulusal ideoloji etrafında halkı toplayarak iktidarı aldı.[3] Bu toplumlarda devlet, emperyalizme ve ulusötesi şirketlere karşı yereldeki kapitalistlerin çıkarlarını destekledi. Yeni sömürgeci toplumlardan farklı olmalarına rağmen, bir yandan (ulusalcı bir içerikle tanımlanmış) sermaye birikimi yereldeki kapitalistlerin kârlarını ve servetini artırırken, bir yandan da işçi sınıfını, merkezî önceliği ücretli emekten artı değer temini olan devlet belirlenimli kapitalizmin emirlerine tâbi kıldığından, devlet kapitalisti toplumların sınıfsal doğası gene de emeğin sömürüsü ve bastırılması noktasında benzer sonuçlar üretti.
Diğer yandan emperyalizme ve yereldeki gericiliğe karşı işçilerin ve köylülerin oluşturduğu ittifak tarafından gerçekleştirilen devrimler sosyalizmle sonuçlandı. Yeni sömürgeci ya da devlet kapitalisti toplumlardan farklı olarak Üçüncü Dünya’daki sosyalist toplumlar, önceliklerini özel kâr için emeğin sömürülmesi gerçeğini ortadan kaldırmak ve toprağın, mülkiyetin ve gelirin yeniden dağıtılması suretiyle kitlelerin hayat standartlarını geliştirmek olarak belirledi.
Üçüncü Dünya toplumlarındaki bu farklılıklar, tarihsel süreç üzerinden bu toplumlara sömürgeciliğin ve emperyalizmin kapitalizm tohumlarını ektiği günden beri ilk kez söz konusu Üçüncü Dünya devletleri içinde ve arasında, aynı zamanda bu devletlerle yayılmacı merkezler arasında işleyen bir dizi karmaşık ilişki üretti.
Üçüncü Dünya’da kapitalizmin gelişimi eşitsiz bir seyir izledi, bu eşitsizlik büyük ölçüde yereldeki kapitalizm öncesi üretim tarzlarının farklılık arz etmesine, ayrıca diğer kapitalist formasyonlar ile temas etme sürelerine ve bu temasın niteliğine bağlı olarak ortaya çıkmış bir sonuçtu. Söz konusu süreç, dünya ölçeğinde on altıncı yüzyılda genişlemeye başlamış olan Batı sömürgeciliğinin ve emperyalizminin hüküm sürdüğü dönemde oluştu. Bu etkileşimin yol açtığı değişiklikler, Üçüncü Dünya’nın farklı bölgelerinde farklı sonuçlar üretti ve Karayipler’de, Latin Amerika’da, Afrika’da, Asya’da ve Ortadoğu’da alternatif yollar açtı. Sonrasında bu gelişme, farklı biçimlere sahip kapitalizmin ve kapitalist sınıf yapılarının Üçüncü Dünya genelinde zuhur edip gelişmesini kolaylaştırdı.
ÜÇÜNCÜ DÜNYA’DAKİ SINIFSAL SİSTEMLERİN KÖKENLERİ: TARİHSEL ARKAPLAN
Üçüncü Dünya’daki sınıfsal sistemlerin tarihi, despotik imparatorlukların sınıfsal ayrışmalara tanık olduğu ve farklı sınıflı toplum biçimlerinin ortaya çıkmasına yol açtığı birkaç yüzyıl öncesine kadar gider. Bu imparatorlukların Avrupa’nın Amerika’ya, Afrika’ya, Asya’ya ve diğer bölgelere doğru genişlemesi sonucu yaşadıkları dönüşüm feodal, sonrasında da kapitalist sınıf yapılarının bu bölgelerde tesis edilmesini sağladı. Bu noktada her bir bölgedeki sınıf sistemlerinin kökenlerini ve gelişimini daha iyi kavrayabilmek amacıyla bu bölgelerin tarihine sınıfsal ifadeler dâhilinde bakmak gerekmektedir.
On altıncı yüzyılda Yeni Dünya’nın Avrupa tarafından fethedilmesinden önce Orta ve Güney Amerika’nın önemli bir bölümünün hâkim üretim tarzı, devletin baskın bir rol üstlendiği İnka, Aztek ve Maya imparatorluklarında görüldüğü üzere, haraca dayalı bir sistemdir. Tüm mülkiyet haklarına sahip bulunan merkezî devlet toplumun öncü gücü iken, köy cemaatleri içinde yaşayan köylüler devlete haraç ödemek zorundadırlar. Kuzey Amerika’da, Karayipler’in belli bölümlerinde ve Güney Amerika’daki kimi bölgelerde yaşayan yerli halk arasında kabileci ya da ilkel komünal üretim tarzı hâkimdir. Sınıfsız olan bu toplumlar, avcılık, balıkçılık, toplayıcılık ve bahçecilik ile geçimlerini sağlamaktadırlar. Gerçek bir artık üretmemeleri ve zorba imparatorluklara görece uzak olmaları, bu toplumların parazitik bir devletin ortaya çıkması ve kullanılması aracılığıyla faal olan haraca dayalı tarza doğru evrilmelerini önledi. Bu formasyonlar, on altıncı yüzyıl başlarında Avrupalı sömürgecilerin bölgeye ulaşmalarına dek bozulmadan kaldı, sömürgecilerin gelişi ise Yeni Dünya’daki haraca dayalı sistemi ve kabileci toplumları büyük ölçüde dönüştürdü.
Her iki Amerika’nın sömürgeleştirilmesi süreci, İspanya’nın feodalizmden kapitalizme doğru geçtiği, ancak öte yandan feodalizmin hâlâ hâkim olduğu bir dönemde başladı. İspanyolların Yeni Dünya’yı fethedişlerinin genel niteliği, yeni temin edilen sömürgelerin yağmalanmasıydı. Yerli bölgelerini fetheden İspanyol askerî liderlere yereldeki halklardan haraç toplama ya da emek hizmeti alma gibi haklar bahşedilmekteydi. İspanyol Amerika’sında hüküm süren bu emek ilişkileri encomienda sistemi olarak bilinmektedir.[4] Bu sistem, esas olarak fetheden devletin (İspanya’nın) bölgede hüküm süren önceki imparatorlukların yerini almasını, ancak buna karşın yereldeki haraç sisteminin, değerli madenlerin ve lüks malların Avrupalı yönetici sınıflar için güvence altına alınması amacıyla feodal (giderek kapitalist) İspanyol devletinin dünya genelinde gerçekleştirdiği genişlemeye hizmet eden bir unsur olarak korunmasını ifade eder. Yağma sürecinin ilk aşaması boyunca üretim tarzı ya da sınıfsal yapıda önemli bir dönüşüme maruz bırakılmamış olan sömürgeler, zamanla İspanya’nın birer uzantısı hâline geldiler.
Yağmanın ve İspanya’nın yeni topraklar temin etmesinin giderek hızlanmasının bir sonucu olarak Yerli halkın çöküşe geçmesi ile birlikte, toprağın işlenmesi için gerekli Yerli emeğinin güvence altına alınması bir ihtiyaç hâline geldi. Yerli işçileri İspanyol malikânelerine (haciendalara) dağıtan Repartimiento sistemi (angarya) encomienda’nın yerini almaya başladı. Yeni sistem altında Yerliler belirli dönemler için ayarlanmış rotasyona bağlı olarak haciendalarda çalışmaya muhtaçlardı. Zamanla Avrupa’daki feodal ilişkilere âit biçimlerle tanışan Yerliler, bu haciendalara serf olarak bağlanmaya başladılar. Yerlilerin elindeki sulama sistemlerinin yıkılması, Yerli topraklarının İspanyol malikânelerine katılması ve Yerlilerin topraklarından zorla çıkartılmaları söz konusu süreci kolaylaştırdı.[5] Yerlilerin yeni toprak ağası sınıfa hizmet etmeleri, İspanya’dakine benzer lord-serf ilişkilerinin bölgede de hüküm sürdüğü dönemde başladı. Feodal üretim ilişkileri, İspanyol Amerika’sında on dokuzuncu yüzyılın başlarına dek hâkim oldu.[6]
Brezilya’da Yerli nüfusunun yetersiz oluşu Afrika’dan köle getirilmesine neden oldu. Bu nedenle feodal Portekiz, dünya pazarlarında satmak amacıyla değerli madenlerin ve diğer hammaddelerin çıkartılmasını kolaylaştırmak için sömürgesi olan Brezilya’da hâkim üretim tarzı olarak köleliği tesis etti. İlk olarak köleler şekerkamışı tarlalarında, sonrasında ise altın ve gümüş madenlerinde kullanıldılar. Bu, köleliğin ortadan kaldırılıp eski kölelerin efendilerine hizmet etmelerine karşın kendilerine verilen kimi haklara sahip olan yeni ilkel serfler durumuna getirildiği on sekizinci yüzyıl sonuna dek sürdü. Bu feodal ilişkilere ortakçılığın ve uzmanlar sektörünün, ardından da kapitalist tarımın genişlemesi ile birlikte, ücretli emeğin gelişimi eşlik etti. Benzer bir model, Karayip Adaları’nda ve Kuzey Amerika’nın Atlantik kıyısındaki bölgelerinde uygulandı. Afrika’dan getirilen siyah köleler şeker ve pamuk plantasyonlarında çalıştırıldılar, yerli halk ise yerlerinden atıldı ya da fiziken imha edildi, bu da yereldeki toplumsal yapıların dönüşümünü getirdi.[7] Söz konusu bölgelerde sömürgeci Britanya İmparatorluğu zamanla hâkim duruma geldi.
Avrupa’nın sömürgeci anlamda genişlemesi, sadece Yeni Dünya’daki üretim tarzını, bölgeyi feodalizm ve kölecilikle tanıştırmak suretiyle dönüştürmekle kalmadı, aynı zamanda Avrupa’da kapitalizmin gelişimini ve oradan da sömürgelere sıçramasını kolaylaştırdı. On sekizinci yüzyılda Avrupa kapitalizminin gelişmesi ile birlikte sömürgelerle yapılan ticaretin niteliği giderek daha fazla kapitalistleşmeye başladı. Bunun sonucunda sömürgelerdeki feodal toprak ağalığı yanında yeni bir tüccarlar sınıfı gelişti ve bu sınıf, zamanla Avrupa ticaretinin çıkarları tarafından kontrol edilen dünya pazarına bağlandı. Zamanla bu tüccarların bir kısmı sanayi alanında büyüdü ve kapitalist gelişmenin zeminini tesis etti. Ücretli emeğe dayalı küçük ölçekli imalat sömürgelerde kök salmaya başladı ve sermaye birikimi için mülk sahibi sınıflar arasında kendisine yer buldu. Gene de feodal toprak ağası sınıfı ve onun politik müttefiki olan tüccar kapitalistler sömürgelerde, bağımsızlık sonrasında bile hâkim ekonomik ve politik güç olarak varlıklarını sürdürdü.[8]
On dokuzuncu yüzyılın başlarında, Latin Amerika’daki ana zenginlik kaynaklarının yereldeki mülk sahibi sınıflarca kontrol edildiği dönemde politik iktidarın tekeli hâlâ İspanyol kraliyet ailesinin elindeydi. Latin Amerika’daki sömürgelerde ekonomik ve politik kontrol arasındaki ayrışma, yerel sanayi kapitalistleri ile sömürgeci merkez olan İspanya arasındaki çelişkinin ana kaynağını teşkil etti.
On dokuzuncu yüzyıl bağımsızlık hareketi İspanya’dan politik özerklik alma teşebbüsüydü. 1830’dan 1880’e dek uzanan dönemde Latin Amerika’nın yeni oluşan uluslarının önemli bir bölümü şiddetli bir dizi iç savaşa tanık oldu. Bir tarafta sanayi kapitalistleri ile onların ulusal müttefikleri, diğer tarafta sömürgeci merkeze bağlı olan tüccar sınıfı ve toprak ağaları sınıfı, onlarca yıl süren savaşlarda birbirleri ile çatıştı. Savaşların sonunda sömürgeci kanat muzaffer oldu ve on dokuzuncu yüzyıl ile yirminci yüzyıl boyunca bir dizi sömürgeci, yayılmacı merkeze bağlı olacak olan yeni sömürgeci kapitalist yol üzerinden, Latin Amerika toplumunun ve onun sınıfsal yapısının takip eden dönemde yaşayacağı gelişim için gerekli sahneyi kurdu.
Avrupa’nın müdahalesi öncesi Afrika’da, kıtanın farklı bölgelerinde farklı üretim tarzlarına dayalı değişik toplumsal yapılar mevcuttu. Bazı bölgelerde ilkel komünal tarz hâkim iken, diğerlerinde Asyatik ve feodal tarzlar öndeydi. Avrupa’nın kıtanın kimi alanlarında ön ayak olmasından önce kölelik uygulanıyor olsa da, sömürge öncesi Afrika’da bu sistem hiçbir zaman hâkim üretim tarzı hâline gelmedi. İlkel komünal üretim ilişkileri daha çok kıtanın ortasında ve güneyinde hüküm sürerken Asyatik tarz, Kuzey Afrika’nın büyük bölümünde on dokuzuncu yüzyıl sonuna dek hâkim oldu. Feodalizm ise farklı biçimler altında Doğu ve Batı Afrika’da uygulandı.[9] Kıtanın farklı bölümlerinde birbirinden farklı üretim tarzlarının hüküm sürmesine rağmen, sömürge öncesi Afrika daha çok geçim amaçlı tarımla uğraşan kendine yeterli köy topluluklarından meydana geliyordu. Feodalizmin ya da despotik devletin var olduğu yerde köylüler, yönetici sınıflara artığı haraç ya da elde edilen üründen ayrılan pay biçiminde vermekteydiler. Kıtaya köle ticaretinin Avrupa emperyalizmi tarafından yaygın biçimde tanıştırılmasıyla sınıfsal katmanlaşma giderek daha fazla ölçülerde tetiklendi, yeni yeni ortaya çıkmış kabile şefleri Avrupalı fatihlerce yozlaştırılıp Batı emperyalizminin çıkarlarına hizmet eden tiranlara dönüştürüldüler. Fransız sömürgelerinde sunî biçimde icat edilen “bölge şefleri” ve İngiliz sömürgelerindeki “liderler” bu amaca uygun olarak var edildiler.[10] On altıncı yüzyıldan sonra dünya ekonomisinin Afrika’daki köle ticaretini kolaylaştırmasıyla köleler, Afrika’nın en önemli ihracat kalemi hâline geldiler. Köleler satın alınıp, dünyanın çeşitli bölgelerinde, özellikle Amerika’da, efendilere satıldılar.
Köle ticaretinin Afrika’yı güçlü işçilerden mahrum bırakması ve köleler için Avrupa’dan ucuz mamul alınması sebebiyle yereldeki zanaatkârların zayıflaması, köleliğin bir üretim tarzı olarak güçlendirilmesine bağlı olarak yereldeki sermaye birikiminin, bunun sonucunda da yerel kapitalizmin kısıtlanmasına neden oldu. Bu dönem boyunca hüküm süren ekonomik gelişme, köle ticaretine bağlı olan Avrupa sömürge ekonomisine önemli ölçüde tâbiydi.[11] On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında köle ticaretinin sona ermesiyle Afrika ekonomileri ziraî ürün ticareti yapan tüccarların hâkim olduğu ekonomik modele doğru kaydı. Koka, yer fıstığı, hurma yağı, kahve ve kauçuk gibi ürünler öncelikli ihracat kalemleri hâline geldi. Bunun sonucunda tüm servetleri ve iktidarları köleliğe dayalı, önceden hâkim olan yönetici sınıflar, geniş plantasyonlarda serf benzeri koşullarda çalışan eski köleleri üzerine kurulu yarı feodal üretim ilişkileri empoze eden çiftlik sahiplerine dönüştü. Avrupa sömürgeciliğinin kıtada daha fazla tutunma noktası bulup tüm ticaret ve üretimi eline geçirmesiyle, on dokuzuncu yüzyılda yereldeki yönetici sınıfın serveti ve iktidarı azaldı. On dokuzuncu yüzyıl sonunda Avrupalı iktidarlar yereldeki devletlere ve şefliklere karşı hamle yaptı ve sömürgeci rejimler tesis etti. Emek göçü, maden sektöründeki işgücünün ve aynı zamanda ziraî ürünler ticaretinin ana mekanizması hâline geldi.
Komünal topraklarda geçim amaçlı üretimle meşgul olan Afrikalılar, kıtayı parayla ödenebilen vergilerle tanıştıran Avrupalılarca emek temini amacıyla manipülasyona tâbi tutuldular. Bu sayede Avrupalılar kendilerinin elinde bulunan teşebbüslerde Afrikalıların çalışmasını sağladılar ve böylelikle onların vergilerini ödemeleri için gerekli araçları güvence altına aldılar. Aynı zamanda sıklıkla takasta peşin ödemeden kaçınan Afrikalılar, emek hizmetleri (angarya) ile tanışmak durumunda kaldılar. Bu sefer angaryadan kaçınmak için kârlı bir iş sahibi olmak zorunluydu. Her hâlükârda bu pratiklerden kazançlı çıkanlar, Avrupalı sömürgeciler oldular.
Zaman içerisinde özel mülkiyet anlayışı ile tanışan Afrika’da geleneksel geçimlik tarım faaliyeti azalmaya yüz tuttu, bu da ticarî mallara dönük talebi artırdı. Söz konusu gelişme, Afrikalıların işgüçlerini ücret için satmaları hususunda yeterli itkiyi verdi. Zamanla Afrika ekonomileri giderek ticarete dayalı ekonomiler hâline geldi, ücretli emek daha fazla yaygınlaştı, hammadde ihracatı büyüdü ve Avrupalıların sınaî ürünleri ithalatına yönelik talepleri arttı. Bunun sonucunda Afrika, Avrupa belirlenimli dünya ekonomisine bağlı olan kapitalist yol boyunca gelişti ve bu süreç, on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başında sömürgeci idareler aracılığıyla kapitalist üretim ilişkileri ile tanıştırılan kıtanın dönüşmesini getirdi.
Dolayısıyla Latin Amerika, Afrika ve diğer bölgelerde hüküm süren sömürge dönemleri dâhilinde gelişen farklı sömürü biçimlerinin ve sınıfsal yapıların hem Avrupa ve sömürgelerde hüküm süren farklı üretim tarzları hem de tarihin farklı noktalarında bu üretim tarzları arasındaki etkileşim üzerinden açıklanması mümkündür. Bu anlamda bugün bile Latin Amerika’da ve diğer sömürgelerde hâlâ giderilememiş bir feodal kalıntı üretmiş olan prekapitalist İspanyol emperyalizmine nazaran, görece daha fazla gelişkin olup bir sonraki dönemde tekelci sermayeye geçiş aşamasında bulunan sanayileşmiş Avrupa’nın kapitalist emperyalizmi, Afrika’da ve kapitalist üretim ilişkilerinin kök bulmaya başladığı Asya’da niteliksel açıdan oldukça farklı bir sonuç üretti.[12]
Batılı güçler yirminci yüzyıl ortalarına dek Asya’da muazzam büyüklükte arazileri sömürgeleştirdi. Britanya ve Avrupa emperyalizmi imparatorluklarının zirvede olduğu dönemde bu bölgeleri insafsızca yağmaladı. Bölgedeki mevcudiyetleri üzerinden hükmetmeye başladıkları Asya toplumlarının toplumsal ve ekonomik yapısında önemli değişikliklere yol açtı. Latin Amerika’da olduğu gibi İspanya’nın Asya’daki sömürgesi olan Filipinler de feodal üretim ilişkileri ile tanıştı; Hollandalılar Java’ya ve Endonezya’nın diğer bölgelerine köleci tarzı getirip despotik bir idareyi hâkim kıldılar; Britanya sömürgesi Hindistan ve Güneydoğu Asya’daki diğer bölgeler ise kapitalist yoldan ilerledi. Her ne kadar resmî mânâda sömürgeleştirilmemiş de olsa Çin, Batılı güçlerin etkisi ve kontrolü altındaydı. Burada geleneksel sömürü biçimleri Avrupa ve Batı emperyalizmine ait diğer merkezlerle bağlantılı olarak desteklendi.
Sömürgeci ve yayılmacı güçlerin bölgeye gelmesinden önce birçok Asya toplumu, Asyatik üretim tarzının hâkimiyeti altındaki Doğulu despotik sistem çerçevesinde yaşamaktaydı. Avrupa’nın Asya’ya yakın noktalara doğru genişlemesi ile birlikte bu toplumlar farklı sömürgeci güçlerle temasa geçti ve onlar tarafından dönüştürüldü. Dolayısıyla Britanya sömürgelerinde ortaya çıkan sonuçlar İspanya, Hollanda, Fransa ve diğer sömürgeci güçlerin ellerinde bulunan bölgelerdeki sonuçlardan farklı oldu. Bugün yarı feodal ilişkilerin geriye bıraktığı bakiye, sömürgeci dönüşümün ilk aşamasının ürünüydü ve kapitalist ilişkilerle emperyal yayılmanın son dönemlerinde tanışılmış bir olguydu.
Britanya idaresinden önce Hindistan’daki hâkim üretim tarzı haraca dayalı sistemdi. Avrupa feodalizminden farklı olarak Hindistan’da toprak, özel bir toprak ağasına değil, sadece devlete aitti. Merkezî otorite olan kral bazı kişilere zemin temsilciliği hakkı ya da devlet için gelir toplama hakkı bahşediyordu. Komünal köylerle devlet arasında aracılık yapan zemindarların toprak üzerinde hiçbir hakkı yoktu. Vergileri topladıktan sonra zemindarlara toplanan bu vergiden küçük bir pay veriliyordu.[13] Sonrasında on sekizinci yüzyılda Britanya idaresinin başlamasıyla birlikte zemindarlar toprak mülkiyetine sahip, tüm hakları üstlenmiş, bağımsız bir sınıf olarak ortaya çıktı. Hindistan’ın bazı bölümlerinde, örneğin Bengal’de, Britanya bunların toprak ağalarının yerini almasını karara bağladı ve böylelikle topraktaki haklarını miras olarak devredebilen bağımsız bir toprak ağaları sınıfı oluşturuldu. Hindistan’ın diğer bölgelerinde (örneğin güneyde) Britanya, köylülere özel toprak mülkiyeti hakkı verdi ve onlardan doğrudan vergi aldı. Sonuç olarak ülkenin bu bölümü, küçük toprak sahipliğinin gelişimine tanık oldu. On dokuzuncu yüzyıl boyunca Pazar güçleri servetin belli ellerde giderek artan yoğunlaşmasını tetikleyerek, bir yandan büyük bir toprak ağaları sınıfının doğmasını sağlarken, bir yandan da kiracıların, ortakçıların, kır emekçilerinin ve şehirli proleterlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Britanya’nın Hindistan’a girişi tüccarların da faaliyetini hızlandırdı; tüccarlar Britanya’nın kontrolündeki yerel ekonominin aracılarıydılar. İthalat-ihracat ile meşgul olup zamanla dünya kapitalist sistemine eklemlenen bu tüccarlar komprador kapitalistlere denk bir konuma geldiler. Birlikte (zayıf bir merkezî devlete bağlı olan) yereldeki yönetici sınıfları teşkil eden toprak ağaları ve kompradorlar aracılığıyla Britanya verili düzeni muhafaza edip çıkarlarını himaye etmeyi ve onları geliştirmeyi bildi.[14]
Böylelikle ülkenin bazı bölümlerinde toprak ağaları sınıfının hâkimiyeti, taşradaki tarımsal üretimde faal olan feodal ya da yarı feodal üretim ilişkilerini güvence altına alırken, tüccar sermayesindeki büyüme, uluslararası ticaret aracılığıyla Britanya’ya bağlı şehirli ticaret ekonomisinin gelişmesini sağladı.[15] Britanya ile ticaretin artması ve Hindistan ürünlerine yönelik talebin genişlemesiyle yerel sermaye zanaat alanlarına, tekstile ve sınaî üretime doğru genişledi. Bu, yereldeki imalat sanayinin yenilenerek genişlemesine ve bununla birlikte, Britanya emperyalizminin rakibi olarak görülebilecek ulusal kapitalist sınıfın gelişimine neden oldu. Bu durum, Britanya’yı Hindistan sanayisini parçalamaya ve ülkeyi kendisine ait sömürge ekonomisinin bir uzantısı hâline getirmeye itti.[16] Britanya ile yerel sanayi sermayesi arasındaki karşıtlık, Britanya’nın taktığı ulusal kapitalist boyunduruğu bağımsızlık hareketi aracılığıyla çıkartıp atmak yönünde adımlar atmak için köylülerle ulusal kapitalist bir ittifakın kurulmasını koşulladı.[17] Latin Amerika’dakine değil de daha çok Amerika’dakine benzeyen ülke koşullarında ulusal kapitalist güçler, Britanya karşısında iktidarı güçlendirip hareketin liderliğini ele geçirme konusunda başarılı oldu. 1940’ların sonunda, bağımsızlık sonrası ulusal kapitalizmi geliştireceğine söz veren bir devlet kuruldu. Yerel kapitalistlerin görece zayıf olan konumlarına bağlı olarak muzaffer ulusal güçler devlet iktidarından istifade ederek, Hindistan kapitalist sınıfı aracılığıyla sermaye birikimi elde edilmesine katkı sunmak için devlet kapitalizmine dayalı bir rejim tesis etti.[18] Çin’in devlet oluşumu ile ilgili tecrübesi, Hindistan’ınkinden belirgin ölçüde farklıydı. On dokuzuncu yüzyıldan itibaren Çin bir dizi başarılı hanedanlık altında işleyen despotik devletlerce yönetildi, ancak burada yayılmacı devlet görece zayıftı ve büyük arazileri elinde bulunduran toprak ağalarına tâbiydi.[19] Üretim araçlarında özel mülkiyetin yaygın olarak bulunuyor oluşu İmparatorluk Çin’inin Asya tipi üretim tarzının hükmü altında olmadığını gösteriyordu. Ancak toprak ağaları bu araçları feodal bir yönetim için kullanılacak birer araca dönüştürme hususunda yeterli kontrole sahip değillerdi; oldukça güçlü olan devlet bürokrasisi toprak ağaları sınıfından görece özerk oluşunu sürdürebiliyor ve idaresini tüm toplum üzerinde uygulayabiliyordu. Bu nedenle söz konusu dönemde Çin toplumunun feodal olarak nitelendirilmesi yanlıştır.
İmparatorluk aşaması boyunca Çin despotik bir devlete, toprak sahibi asiller sınıfına, tüccarlar sınıfına, (köylüleri ve zanaatkârları içine alan) küçük meta üreticilerine ve kiralık emekçilere sahipti. Henüz yeni gelişmiş olan toprak sahibi soyluların ekonomik gücü, bu sınıfın üretim araçlarının önemli bir kısmına ulaşıp onları kontrol etmeleri sayesinde devleti, artığın bir kısmını vergiler, ürün ve/ya kira olarak teslim eden köylülerle topraksız emekçiler üzerindeki iktidardan pay vermeye zorladı. Öte yandan Yarı Asyatik, yarı feodal tarzın hâkimiyeti altında tüccarlar sınıfı, zamanla büyümüş olan denizaşırı ticarete bağlandı.
Ticaret yoluyla biriken sermaye kademeli olarak el sanatlarına ve imalat sanayine yönelik yatırımlara dönüştü ve bununla birlikte temel yerli sanayilerdeki zanaatkâr unsurların sayısı arttı ve bu da ulusal kapitalist sınıfın gelişmesini sağladı. Aynı zamanda bazı köylüler ellerindeki arazileri genişletme hususunda başarılı oldular ve (kulaklara benzer biçimde) zengin bir köylü sınıfının oluşturulması için gerekli servet birikimine ulaştılar. Diğerleri ise topraklarını büyük toprak ağalarına kaptırarak, sonuçta ya bu ağalar için çalışan birer kır emekçisine dönüştüler ya da şehirlere göç edip ücretli işçiler hâline geldiler. Şehirde ve kırda yaşanan bu paralel gelişme Çin genelinde feodalizmin ve kapitalizmin gelişimini koşullayarak, merkezî devletin dağılması sonrası Çin toplumunun dönüşümü için gerekli zemini sağladı. Toprak ağalarının ve tüccar sınıfının birlikte kurduğu ittifakın devleti kontrol altına alması ile Çin feodal yönetim dönemine girdi ve ardından da kapitalizme doğru evrildi.
On sekizinci yüzyıl sonu ve on dokuzuncu yüzyıl başında Batılı güçler Çin’e müdahale etmeye ve onu dünya ekonomik sistemine eklemleme yönünde çalışmaya başladı.[20] Söz konusu müdahaleyi Batı emperyalizmine karşı uzun soluklu bir mücadele izledi ve bu mücadele, yirminci yüzyılın başlarında ulusal kapitalist güçlerin devlet iktidarını ele geçirmelerine imkân veren yoğun bir ulusalcılık dönemini başlattı. Dünya kapitalist sistemi içinde kalıp içteki gericiliği bastıramayan Sun Yat-Sen liderliğindeki ulusalcı hükümet önemli ölçüde zayıfladı. Komintang içinde, bu durumdan istifade eden gerici antikomünist güçler Çan Kay Şek liderliğinde iktidarı ele geçirdi ve Çin’i binlerce komünist ile devrimcinin idam edildiği uzun ve kanlı bir iç savaşa yol açan demirden bir idareye tâbi kıldı. Emperyalizmin büyüyen işçi sınıfını ve komünistleri ezmesini bir biçimde destekleyen Komintang içindeki sağcıların ulusalcı-demokratik ve antiemperyalist devrime ihaneti, başında Mao Zedung’un bulunduğu Çin Komünist Partisi’nin liderliğinde oluşturulan işçi-köylü ittifakının yeniden ortaya çıkmasını sağladı. 1930’larda ve 1940’larda Japon ve ABD emperyalizmine karşı verilen uzun soluklu mücadelenin ardından ve milyonlarca işçi ile köylünün harekete geçirilmesi aracılığıyla Çinli kitleler, feodal-kapitalist sömürüye ve emperyalist yağmaya bir son verip, sosyalist devlet kurumu üzerinden yeni bir halk demokrasisi tesis eden komünistlerin liderliğindeki 1949 devrimi ile zafere ulaştı.
Üçüncü Dünya’daki sınıfsal sistemlerin yukarıda incelenen tarihsel gelişimi, Latin Amerika, Afrika, Asya ve Üçüncü Dünya’nın diğer bölgelerinde sınıfsal yapıların ve sınıf mücadelelerinin sahip olduğu zengin çeşitliliği ortaya koymaktadır. Bunlar, bugün Üçüncü Dünya toplumlarına ait sınıfsal yapıları teşkil eden sınıfsal güçlerin doğasını ve yapısını tarif eden iç ve dış süreçler arasındaki özgün etkileşimi ortaya koymaktadırlar.
ÜÇÜNCÜ DÜNYA TOPLUMLARININ GÜNÜMÜZDEKİ SINIFSAL YAPISI
Bugün birçok Üçüncü Dünya toplumunun sınıfsal yapısı ücretli emek sömürüsüne dayanan üretim ilişkilerince tarif edilir. Bu ise Latin Amerika, Asya’nın büyük bir bölümü, Afrika ve Ortadoğu için geçerli bir önermedir. Üçüncü Dünya’da kapitalizmdeki ve kapitalist sınıfsal ilişkilerdeki genişlemenin, sermayenin ve kapitalist üretim ilişkilerinin emperyalizm aracılığıyla uluslararasılaşması sayesinde kolaylaşmış olduğu söylenebilir.
On dokuzuncu yüzyıl sonlarında zirveye ulaşan Britanya İmparatorluğu, sahip olduğu mali sermaye ile birlikte Latin Amerika’daki ekonomilerin önemli bir bölümüne nüfuz etti. Latin ekonomilerindeki yabancı sermaye yatırımları, ulusal kapitalist sınıfları küresel ekonomik sistemle bütünleştirdi. Bunun sonucunda ise Latin Amerika ülkelerinin büyük bir bölümü, giderek genişleyen Britanya İmparatorluğu’nun yarı sömürgeleri durumuna geldi.
Yirminci yüzyılın ilk yarısı boyunca küresel krizlerin patlak vermesi, Latin Amerika ülkelerinin çoğunluğuna ait dış ilişkileri ve içyapıları önemli ölçüde değiştirdi. I. Dünya Savaşı süresince dünya ticaretinin kesintiye uğraması, 1930’lardaki Büyük Bunalım ve II. Dünya Savaşı ile yoğunlaştı. Gerçekte dış ticaret ve yabancı sermayenin çöküşü Latin Amerika ile Britanya arasındaki ekonomik bağları zayıflattı. Dünya ekonomisinin yapısında cereyan eden bu değişimler, kıtada 1830’lardan beri sürmekte olan en büyük bağımsız sanayileşmenin ve en güçlü ulusalcı siyasetlerin oluşmasını sağlayan ekonomik koşulları yarattı ve gerekli politik değişikliklere izin verdi. Ardından da Latin Amerika’daki sanayi kapitalistleri için imalat noktasında üretimin yapısını çeşitlendiren ithal ikameci sanayileşme dönemini başlattı. Bu dönem boyunca birçok Latin Amerika toplumu, çıkarları güçlü bir kapitalist devlet gelişimini dayatan ulusal kapitalistlerin kontrolüne girdi.
Britanya’nın savaş sonrasında ekonomik gücünü büyük ölçüde yitirmesi ve kısmen yenilmiş olmasının bir sonucu olarak Birleşik Devletler’in II. Dünya Savaşı sonrasında Batı yarımkürede yükselişe geçmesi, Latin Amerika üzerindeki kontrolün Britanya’dan Birleşik Devletler’e geçiş sürecini hızlandırdı. 1950’ler boyunca giderek artan ölçüde dışarıdan gelen stratejik hammaddelere sırtını yaslaması sebebiyle, ABD’nin Latin Amerika’ya doğru gerçekleştirdiği ekonomik genişleme ivme kazandı. Madenlere ve minerallere dönük ihtiyaç, ABD’nin Latin Amerika’daki yatırımlarını artırmasına neden oldu. Ancak 1960’ların ortasında ABD menşeili ulusötesi şirketlerin Latin Amerika’ya girip yereldeki sanayi kapitalistlerince geliştirilmiş olan imalat sektörünü kontrol altına almaya başlamasıyla ABD’nin bu yarımküredeki ekonomik nüfuzu yeni biçimler edindi.[21] Bunun sonucunda 1930’larda, görece daha fazla gelişmiş olan bölge ülkelerinin başlatmış olduğu bağımsız sanayileşme süreci kademeli olarak dönüştürüldü ve bu ülkelerin ekonomileri ABD’li tekellerin güdümündeki dünya kapitalist ekonomisinin birer uzantısı hâline geldi. Yeni uluslararası işbölümü dâhilindeki rollerini yerine getirdikçe ihracat odaklı uydular olarak hareket etmeye başlayan bu ülkelerdeki ekonomik değişimler, politik değişimler talep eden bu yeni ilişkinin etkisine maruz kaldı. Verili toplumsal düzenin istikrarlı kılınabilmesi için baskıcı askerî idarelere ihtiyaç duyuldu ve bu nedenle ordunun en iyi sonucu alacak şekilde iç idaresini düzenlemesi sonrası ilk dönem kapitalist devletler yerlerini otoriter ve zorba yeni sömürge devletlere bıraktı. Savaş sonrası dönemde Latin Amerika’daki kapitalist gelişme sonuç olarak sınıfsal güçler arasındaki dengeyi önemli ölçüde dönüştürdü ve devlet iktidarını ulusötesi şirketlerle yayılmacı ABD devletine bağımlı olan komprador unsurların ellerine teslim etti. Politik iktidarın yeni sömürgecilik yönünde el değiştirmesi, Latin Amerika toplumlarındaki sınıfsal yapıda muazzam bir etkiye yol açtı.
Afrika’da, birçok Afrika ülkesinin resmi anlamda bağımsız olduğu yirminci yüzyıl ortasına dek yerel ekonomiler sömürgelerdeki gelişmeyi yöneten sömürgeci merkezin doğrudan uzantılarıydı. Sömürgeci merkez ile sömürgeler arasında ve sömürgelerin bizzat içinde eşitsiz bir gelişime yol açan bu süreç, merkez devletlerin ekonomisini belirleyen ve onun birikim ihtiyaçlarına göre gelişen kapitalist üretim tarzının mantığına dayalı olarak biçimlendi. Genelde birçok Afrika ülkesi ihraca yönelik bir ya da birkaç hammadde üzerinde yoğunlaştı ve yayılmacı merkezden gelen mamullerin ithalatına sırtını yasladı.
Bu klasik sömürge ilişkisi, resmî bağımsızlıkların verilmesi sonrası bir dizi Afrika ülkesinde hükmünü sürdürdü ve sosyo-ekonomik ilişkilerin yeni sömürgeci temelde yeniden inşa edilmesini sağladı. Tüm kıta genelinde yaşanan gerçeklik bu şekildeydi.[22] Sömürgeci dönemde olduğu gibi bu yeni sömürge devletlerin ana niteliği, gelişmiş kapitalist ülkelere hammadde ihracına ve bu ülkelere yönelik mamul ithaline yoğun olarak bel bağlanmasıydı.[23]
Gene de bu yeni sömürgeci yapı dâhilinde imalata ve sanayiye ilişkin bir dizi teşebbüste, ucuz emek kullanmak amacıyla bu ülkelerin bir kısmına âit imalat sektörüne doğru ulusötesi şirketlerin genişlemesinde paralel bir gelişme yaşandı. Bu, sanayi sektörünün büyümesine önemli ölçüde katkıda bulundu ve sanayi lehine gayrisafi millî hâsılanın sektörel dağılımında değişikliklere neden oldu. Bunun sonucunda sanayinin tarıma nazaran sahip olduğu pay aradan geçen sürede arttı.[24] Bu ülkelerdeki sanayileşme hızının Latin Amerika, Doğu ve Güneydoğu Asya’ya nazaran dikkate değer ölçüde düşük olmasına rağmen sanayideki yatırımların yönündeki hareketlilik, bu ülkelerin işgücü ve ekonomik yapısında önemli değişimlere neden oldu ve bunları dünya ekonomisinin sınırları içinde cereyan eden kapitalist gelişme yoluna soktu. Böylelikle yeni sömürgeci Afrika ülkeleri, temelde tarım ülkeleri ya da hammadde ihraç eden ülkeler olarak varlıklarını sürdürmeye devam ederken, imalatın ve sanayinin tarım karşısında yaşadığı görece büyüme, emperyalizme bağımlı yeni sömürgeci çerçeve dâhilinde yaşanan sanayileşmeye doğru kapsamlı bir eğilime işaret etti.
Yeni oluşan bağımsız devletlerin görece daha az bağımlı bir yolu takip ederek yönlendirilmesi noktasında Afrika’daki ulusalcı güçler inisiyatifi ellerine aldılar. Bu ülkelerin gelişim programlarını uygulayacak destekleyici kurumlar olarak belirlenen ordu ve devlet bürokrasisinden istifade eden ulusalcı liderler, bu ülkelerde kendilerine ait toplum ve sosyo-ekonomik gelişme ile ilgili sınıfsal görüşleri uyarınca devlet kapitalizmi yolunda ilerlediler. Yeni sömürgeci devletlerin aksine Afrika’daki bu devlet kapitalisti oluşumlar, sömürge sonrası dönemin ilk on yıllarında kıtadaki önde gelen ilerici güçler hâline geldiler. Ekonomik cephede ise bu ülkelerdeki sanayinin Gayrisafi Millî Hâsıladaki (GSMH) payının tarımın ve diğer ekonomik sektörlerin payına oranla önemli seviyelere çıkmasıyla bu rejimler, sanayileşme alanında önemli bir ilerleme kaydetti. Bu gelişmenin işgücünün yapısında da önemli etkileri oldu ve bu gelişmeye, tarımdaki işgücü oranında yaşanan düşüş ile sanayide kullanılan işgücündeki sürekli artış eşlik etti. Ancak devlet iktidarının işçi sınıfına dayanmayan teknokratların ve aydınların elinde bulunması sebebiyle dışarıdan gelen emperyalist baskılar sonuç olarak devlet tarafından yönlendirilen ulusalcı projeyi raydan çıkarttı ve zamanla bu projeyi dünya ekonomisi ile uyumlu yeni sömürgeci politikalara uyarladı. Önceleri içte başlatılmış olan sınırlı toplumsal dönüşümler, zamanla emperyalizme bağlanma ile sonuçlanacak olan uluslararası ticarî ve mali yükümlülüklerin yerine getirilmesi amacıyla aşındırıldı.[25] Bu da söz konusu toplumları giderek yeni sömürgeci bir yöne sevk etti.
Diğer taraftan işçilerin ve köylülerin sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı yürütülen kuruluş mücadelesinde aktif rol üstlendikleri ülkelerde (Angola, Mozambik ve Zimbabwe), sosyalizme doğru ilerleyen derin toplumsal dönüşümlerin eşlik ettiği gerçek ekonomik ve politik bağımsızlığa doğru seyreden bir gelişme yaşandı. Politik iktidarın, kitlelerin çıkarlarını geliştirmek için bir araya gelen işçilerin, köylülerin ve aydınların elinde bulunduğu bu ülkeler, bölgelerine yönelik muazzam uluslararası (emperyalist) ve bölgesel (Güney Afrika’nın sömürgeci ve ırkçı siyaseti) saldırılara rağmen, sosyo-ekonomik hayatın tüm yönlerinde ilerleme kaydetti.
Irk ayrımcısı Güney Afrika’nın sınırlarında bulunan Angola, Mozambik ve Zimbabwe’deki ilerici ve devrimci rejimleri içine alan güney Afrika üçgeninin istikrarsız doğası sosyalist gelişme hızı ve ölçeği üzerinde önemli bir etkiye yol açtı, ayrıca bu, sosyalizmin inşasını engellemek isteyen düşman emperyalist güçlerin ortasında bu inşa sürecinin ne denli zor olduğunu bir kez daha kanıtladı. Ancak gene de değişim rüzgârları kıta genelinde, özellikle en hararetli biçimde Güney Afrika’da esiyordu. Bu ülkedeki ırk ayrımcısı sistemin çöküşü sonrası yaşanan büyük devrimci patlama, kıta genelinde gerçekleşecek bir ayaklanmayı tetikleyebilecek ve böylelikle Afrika’nın yüzünü değiştirebilecek nitelikteydi.
II. Dünya Savaşı sonrası Asya’da dünya kapitalist sisteminin uzantısı olan bir dizi toplum ortaya çıktı. Savaş sonrası dönemde genişlemekte olan ABD imparatorluğuna ait yeni sömürgeler hâlinde seyreden bu toplumlar bölgede ucuz emek, hammadde, yeni pazarlar, yeni yatırım alanları ve ileri askerî karakollar temin etmek suretiyle ABD tekellerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet etmeye başladı. Güney Kore, Tayvan, Filipinler, Vietnam ve Endonezya gibi ABD kontrolündeki ülkeler yukarıda bahsedilen işlevlerin bir ya da birkaçının gerçekleştirilmesine hizmet etti ve ABD’nin bölgedeki ulusötesi genişlemesinin muhtaç olduğu maddî zemini sundu. 1950’lerde ve sonrasında bu ülkeler Japonya’nın yenilgisi ile birlikte ABD’nin Pasifik havzasındaki şemsiyesi altına girdi ve ABD’li ulusötesi şirketlerin genişlemesi için gerekli temeli teşkil etti.
1960’larda ve 1970’lerde ABD sermayesinin Doğu ve Güneydoğu Asya’ya doğru genişlemesi ile birlikte bu bölgeler dünya ekonomisi ile daha fazla bütünleşti. Bu tarz yatırımlar ve diğer ekonomik düzenlemeler aracılığıyla söz konusu toplumlar Birleşik Devletler’in kontrolündeki uluslararası işbölümü dâhilinde sahip oldukları özel rolü yerine getirmek için uğraştı. Bu, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki pazarlar adına verilen ulusötesi emirleri yerine getirmek için taşeronluk anlaşmaları imzalayan yerel şirketler ve yabancı yatırımlardaki artış aracılığıyla bu ülkelerde kapitalizmin hızla genişlemesine katkı sundu.[26]
Ancak ulusötesi güçlerin yönlendirdiği bu sanayileşme süreci, oldukça düşük bir istihdam, düşük ücretler ve ihraç mallarının satışından temin edilen kârların suyunu çekmesi gibi sorunlara yol açarak bu ülkelerin hâlihazırda yaşamakta olduğu toplumsal ve ekonomik sorunları daha da derinleştirdi. Dahası halkın itaatkâr hâlini sürdürmek amacıyla bu yağmadan faydalanan güçler, temel insan haklarını ihlâl eden zorba (çoğunlukla askerî) diktatörlükler aracılığıyla politik baskı araçlarını devreye soktu.
Bu bölgelerdeki ulusötesi kapitalist genişlemenin toplumsal önemi, yereldeki üretim ilişkilerinin kapitalist yönde dönüşmesi ve miras aldığı tüm çelişkilerle birlikte emperyalizme bağımlı olan kapitalist bir devletin güçlendirilmesine dayanmaktaydı. İmalat sektöründe ve görece daha geniş biçimde diğer sanayilerde işçi sınıfının sayıca artması, buna eşlik eden baskıcı yeni sömürge devletlerinin çıkardığı emek karşıtı yasalar ve düşük geçim ücretleri, bu toplumlardaki sınıf mücadelelerini giderek daha fazla yoğunlaştırdı ve kitlelerin Doğu Asya ve Üçüncü Dünya’nın diğer bölgelerindeki kapitalist yeni sömürge devletlerinin idaresine karşı meydan okumaları ile bu toplumların bir kısmı devrimci aşamaya yakın bir konuma geldi.
ÜÇÜNCÜ DÜNYA’DA ULUSAL KURTULUŞ VE SINIF MÜCADELESİ
Yirminci yüzyıl boyunca, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan itibaren uluslararası sermayenin dünya genelinde gerçekleştirdiği genişleme, gene aynı ölçekte, emek ile sermaye arasında hüküm süren mücadelelere yol açtı. Antiemperyalist ulusal kurtuluş mücadeleleri ile birlikte sınıf mücadeleleri, emperyalizmin ilerleme kaydettiği bölgelerde ve ülkelerde yoğunlaştı.
Bunlar arasında Latin Amerika’nın görece daha gelişmiş ve büyük ülkeleri olan Brezilya, Meksika ve Arjantin, ayrıca giderek büyüyen Peru, Şili, Venezüella ve Orta Amerika ile Karayip bölgesindeki birkaç ülke sayılabilir. Grevler, gösteriler, kitlesel protestolar ve doğrudan ya da dolaylı politik eylemler şeklinde cereyan eden bu mücadeleler son birkaç yıl içinde giderek yoğunlaştı ve kritik bir aşamaya geldi.
Afrika’da da sınıf mücadeleleri istisnaî bir hızla büyüyüp gelişti. Ulusal kurtuluş ve toplumsal devrim için mücadele eden halk güçleri, ulusötesi tekellere ve yayılmacı devlete zincirlenmiş yeni sömürgeci esaretten kendilerini kurtarmak amacıyla kararlı bir mücadele yürütmeye başladılar. Kuzey’de Fas’tan, Tunus ve Mısır’a, doğuda Sudan’a, Kenya’ya ve Uganda’ya, batıda Gana ve Nijerya’ya, güneyde ırk ayrımcısı Güney Afrika’ya işçiler ve ezilenler kendi kaderlerini ellerine almak için ayaklanıyorlar. Angola, Mozambik ve Zimbabwe’deki zaferlerden esinlenen emekçi Afrika halkı emperyalizm ve yeni sömürgecilikten kurtulmak için mücadele ediyorlar.
Son birkaç onyıl içinde Batı, özellikle Birleşik Devletler hâkimiyetinin Asya’daki güçlü mevcudiyeti, Endonezya’dan Tayland’a, Güney Kore’den Filipinlere dek uzanan bölgede bir isyan dalgasını harekete geçirdi. En aşikârı Güney Kore’deki olmak üzere, bu ülkelerde yürürlükte olan baskıcı devlet politikaları emekçi halkın emperyalizme ve yereldeki otoriteryan kapitalist devletlere karşı verilen kitlesel mücadele içinde günden güne daha fazla birleşmesini sağlıyor. Bu ve diğer Asya ülkelerindeki yakın dönem emek mücadelelerinin ve genel olarak işgücünün politikleşmiş doğasının tarihine bakıldığında, bu tarz halk hareketlenmelerinin uzun soluklu bir sınıf mücadelesi ve henüz yakınlaşmakta olan büyük ölçekli toplumsal dönüşümlere yol açan koşulların oluşumu ile sonuçlandığı görülür.[27]
Latin Amerika’da, Asya’da, Afrika’da ve Üçüncü Dünya’nın diğer bölgelerinde hüküm süren koşulların politikleşmiş doğası üzerinden bu mücadelelerin hükümetleri, yereldeki yönetici sınıfları ve emperyalizmi, ardından da mevcut yeni sömürgeci kapitalist düzeni yıkma potansiyeline sahip olduğu söylenebilir. Emperyalizmin kontrolündeki ülkelerde işçilerce ve nüfusun diğer kesimlerince başlatılan grevler, gösteriler ve kitlesel protestolar giderek daha sık görülmektedir. Sınıf mücadelesinin çeşitli biçimleri ve işçi sınıfı liderliğinde yürütülen ulusal kurtuluş mücadelesi, yabancı sermayenin kontrolündeki birçok ülkede toplumsal dönüşüm için verilen mücadele sürecinin iki faal yüzüdür.
Dünya ölçeğinde işleyen ulusötesi genişlemenin mantığına uygun olarak söz konusu genişleme ile çatışma hâlinde olan güçlerin ortaya çıkışı ve gelişimine yol açmaktadır. Üçüncü Dünya’da işbaşında olan politik güçler bütünlüğü dikkate alındığında, işçi sınıfının bu mücadelelerin ön safında yer aldığı görülmektedir. Grevler, kitlesel gösteriler, politik protestolar, yereldeki bağımlı devletle yaşanan çeşitli yüzleşmeler, silâhlı isyanlar, iç savaş ve devrimci ayaklanmalar Üçüncü Dünya’da emperyalizmin ve onun bağımlı devletlerinin emekçi halka dayattığı ilişkilerin çelişkili doğasının birer parçasıdır. ABD’nin dünden bugüne dünya ekonomisi üzerinde emperyalist bir hâkimiyet kurmasına yol açan maddî koşullar, günümüz itibarıyla Üçüncü Dünya’daki kitlelerin geniş bölümler hâlinde bir araya gelip onun gerçek temellerine karşı meydan okumaya başladığı bir noktaya ulaşmıştır.
SONUÇ
Üçüncü Dünya’nın farklı bölgelerindeki sınıfsal yapıların tarihsel gelişimi üzerine yaptığımız analiz, yereldeki prekapitalist tarzlar ile Avrupa ile dünya ekonomisinin diğer sömürge ve emperyal merkezlerinde doğan kapitalizm arasında yaşanmış etkileşimden çıkıp gelişen Üçüncü Dünya toplumlarının farklılaşmış doğasına ve gelişimine işaret eder.
Azgelişmiş kapitalist dünyada hüküm sürmekte olan komprador-kapitalistlerin hâkimiyetindeki devletler, bugün Üçüncü Dünya’daki kapitalist toplumların esas kısmını teşkil etmektedir. Toprak ağaları ile kompradorlar arasındaki geleneksel ittifak, emperyalizmle işbirliği hâlinde olan yerel burjuvazinin ekonomik çıkarlarındaki genişlemeye boyun eğdiğinden, Üçüncü Dünya’da kapitalizmin ve kapitalist ilişkilerin yayılması sonucu devlet iktidarı, giderek komprador kapitalistlerin etkisi ve sonrasında da kontrolü altına girdi. İçteki komprador-kapitalist devletlerin toplumsal yapısındaki dönüşüm, özellikle 1960’ların başından itibaren büyük miktarlarda yabancı imalat yatırımlarına izin veren ülkelerde en açık hâliyle görülmüştür. Büyük ölçüde bu yatırımların bir sonucu olarak imalat sektöründe yüksek büyüme oranları oluşmuş, bu gelişme, söz konusu ülkelerin ulusötesi tekellerin özel ihtiyaçları, özellikle ucuz emek ihtiyacına hizmet etmeye başlaması ile emperyalizm ve yereldeki komprador kapitalistler arasında kurulan yeni ilişkiyi ifade etmektedir. Bu gelişme süreci bir yandan bu ülkelerdeki kapitalist üretim ilişkilerini hızlandırırken, bir yandan da hüküm süren komprador-kapitalist iktidar yapısına meydan okumaya başlayan ve giderek militanlaşan işçi sınıfındaki büyümeyi de koşullamıştır.
Farklı Üçüncü Dünya oluşumlarına ait sınıfsal yapılardaki çeşitlilik bize emperyalizm ile hâkim sınıfsal güçler arasındaki ilişkilerden doğan etkiler hakkında bir şeyler söylemektedir. Bu ilişkiler, bir yandan verili sınıfsal yapıları sürdüren, diğer yandan da toplumsal dönüşüm koşullarını oluşturan gelişme sürecini güçlendirmekte, böylelikle Üçüncü Dünya’daki mevcut toplum çeşitliliği dâhilinde devletin sınıfsal yapısını ve biçimini etkilemektedir.
Berç Berberoğlu
[Class Structure and Social Transformation, Praeger, 1994, s. 63-79]
Dipnotlar
[1] Albert Szymanski, The Logic Of Imperialism (Emperyalizmin Mantığı -New York: Praeger, 1981), 13. bölüm.
[2] A.g.e. Ayrıca bkz.: Berberoğlu, The Internationalization of Capital (Sermayenin Uluslararasılaşması), 7. bölüm.
[3] Üçüncü Dünya’daki devlet kapitalizmi için bkz.: Berç Berberoğlu, “The Nature and Contradictions of State Capitalism in the Third World” (Üçüncü Dünya’da Devlet Kapitalizminin Doğası ve Çelişkileri), Social and Economic Studies [Toplumsal ve Ekonomik Çalışmalar] 28, sayı: 2 (1980).
[4] Stanley J. Stein ve Barbara H. Stein, The Colonial Heritage of Latin America (Latin Amerika’nın Sömürge Mirası -New York: Oxford University Press, 1970).
[5] A.g.e.
[6] Ernesto Laclau, “Feudalism and Capitalism in Latin America” (Latin Amerika’da Feodalizm ve Kapitalizm), New Left Review [Yeni Sol Eleştiri] 67, (Mayıs-Haziran 1971).
[7] Eric Williams, Capitalism and Slavery (Kapitalizm ve Kölelik -New York: Capricorn, 1966).
[8] Laclau, a.g.m.
[9] Bu bölgelerde, özellikle Doğu Afrika’da uygulanan feodalizm, Avrupa’daki toprakların kontrolüne dayalı feodalizmden farklı olarak temelde büyükbaş hayvanların kontrolüne dayanır.
[10] Bkz.: Richard Haris, ed., The Political Economy of Africa (Afrika’nın Politik Ekonomisi -Cambridge, Mass.: Schenkman, 1975).
[11] Basil Davidson, The African Slave Trade (Afrika Köle Ticareti -Boston: Little, Brown, 1961).
[12] Bkz.: Berç Berberoğlu, “Pre-Capitalist Modes of Production: Their Origins, Contradictions, and Transformation” (Prekapitalist Üretim Tarzları: Kökenleri, Çelişkileri ve Dönüşümü), Quarterly Review of Historical Studies [Üç Aylık Tarihsel Çalışmalar Eleştirisi] 19, sayı: 1-2 (1980).
[13] Bkz.: Anupam Sen, The State, Industrialization, and Class Formations in India (Hindistan’da Devlet, Sanayileşme ve Sınıfsal Oluşumlar -Londra: Rothledge & Kegan Paul, 1982).
[14] Berç Berberoğlu, ed., India, National Liberation and Class Struggles (Hindistan, Ulusal Kurtuluş ve Sınıf Mücadeleleri -Hindistan: Sarup & Sons, 1986).
[15] Anupam Sen, a.g.e.
[16] Hamza Alevi, “India and the Colonial Mode of Production” (Hindistan ve Sömürgeci Üretim Tarzı), Economic and Political Weekly (Haftalık Ekonomi ve Politika Dergisi), Ağustos 1975.
[17] Bkz.: Bipan Chandra, “The Indian Capitalist Class and Imperialism Before 1947” (1947 Öncesinde Hintli Kapitalist Sınıf ve Emperyalizm), Journal of Contemporary Asia [Modern Asya Dergisi] 5, sayı: 3 (1975).
[18] A. I. Levkovsky, Capitalism in India (Hindistan’da Kapitalizm -Delhi: People’s Publishing House, 1966).
[19] Frances V. Moulder, Japan, Chine and the Modern World Economy (Japonya, Çin ve Modern Dünya Ekonomisi -Cambridge: Cambridge University Press, 1977), s. 60-62.
[20] A.g.e., s. 98-127.
[21] ABD’nin Latin Amerikan imalat sanayine yaptığı doğrudan yatırımların evrimi ile ilgili analiz, aile şirketlerinin elindeki sermayenin 1950’de 780 milyon dolar iken 1970’te 4,2 milyar dolara, 1992’de ise 25,7 milyar dolara çıktığını göstermektedir. ABD Ticaret Bakanlığı, Survey of Current Business [Günlük Ticaret İncelemesi] 73, sayı: 7 (Temmuz 1993), s. 100.
[22] Colin Leys, Underdevelopment in Kenya (Kenya’da Az Gelişmişlik -Berkeley: University of California Press, 1975); Mahmut Mamdani, Politics and Class Formation in Uganda (Uganda’da Politika ve Sınıf Oluşumu -New York: Monthly Review Press, 1976).
[23] Konuyla ilgili görece daha eksiksiz bir tartışma için bkz.: Berberoğlu, “The Contradictions of Export-Oriented Development in the Third World” (Üçüncü Dünya’daki İhracat Yönelimli Gelişmenin Çelişkileri), Social and Economic Studies [Toplumsal ve Ekonomik Çalışmalar] 36, sayı: 4 (Aralık 1987), s. 106-10
[24] Dünya Bankası, World Development Report 1983 (1983 Dünya Kalkınma Raporu -Washington D.C.: Oxford University Pres, 1983), s. 152-53.
[25] Bkz.: Karen Farsoun, “State Capitalism in Algeria” (Cezayir’de Devlet Kapitalizmi), MERIP Reports [OABP Raporları], sayı: 35 (1975); ve Issa G. Shivji, Class Struggles in Tanzania (Tanzanya’da Sınıf Mücadeleleri -New York: Monthly Review Press, 1976).
[26] Bkz.: Martin Landsberg, “Export-Led Industrialization in the Third World: Manufacturing Imperialism” (Üçüncü Dünya’da İhracat Yönelimli Sanayileşme: Emperyalizmin İmal Edilmesi), Review of Radical Political Economies [Radikal Politik Ekonomiler Eleştirisi] 11, sayı: 4 (Kış 1979). Ayrıca bkz.: Bill Warren, Imperialism, Pioneer of Capitalism (Kapitalizmin Öncüsü Emperyalizm -Londra: Verso, 1980). Warren, bu çalışmasında denizaşırı yatırımlar biçiminde emperyalizmin, ilk çıkış noktası ve bozulmuş niteliğinden bağımsız olarak, kapitalizmin ve kapitalist ilişkilerin gelişimini teşvik ettiğini söyler.
[27] Örneğin bkz.: Martin Landsberg, “South Korea: The ‘Miracle’ Rejected” (Güney Kore: Iskartaya Çıkmış ‘Mucize’), Critical Sociology [Eleştirel Sosyoloji] 15, sayı: 3 (Sonbahar 1988); aynı yazar, The Rush to Development (Kalkınmaya Hücum -New York: Monthly Review Presss, 1993). W. Olson, “Crisis and Social Change in Mexico’s Political Economy” (Meksika Politik Ekonomisinde Kriz ve Toplumsal Değişim), Latin American Perspectives [Latin Amerikan Bakış Açıları], 46 (1985), s. 7-28; Frederick Deyo, Stephen Heggard ve Hagen Koo, “Labor in the Political Economy of East Asian Industrialization” (Doğu Asya Sanayileşmesinin Politik Ekonomisinde Emek), Bulletin of Concerned Asian Scholars [Asya ile İlgilenen Mektepliler Bülteni], 19, sayı: 2 (Nisan-Haziran 1987); Clive Hamilton, Capitalist Industrialization in Korea (Kore’de Kapitalist Sanayileşme -Boulder, Col.: Westview Press, 1986).

Hiç yorum yok: