Tarih İnsan Ömründen Uzundur

Tarih sözcüğünün aslı Yunanca Historiai. Bu kelimenin de ifade ettiği biçimiyle, “anket ve araştırma’’ anlamının değişmesi, oldukça uzun zaman almıştır. Bir kavram olarak “Tarih”, insanın varolduğu günden günümüze kadar geçen sürenin kolektif bilincin ürünüdür. Ancak bu kavram, yakın tarihimiz hariç insanlığın hiçbir döneminde gerekli ilgiyi görememiştir. Antik dönemde tarih küçümsenen bir alandı, döneminin insanı olan Herodot bile gerçek değerini ancak yakın tarihimizde bulmuştu.
Bugünden bakarak tarihî olayları incelediğimizde, hayatın kendisi bizim oldukça umutsuz vakalardan zuhur bulan bir telakki içerisindedir. Oysa “tarih” denilen bilim içerisinde sosyal yorumlama mevcuttur. Kişinin gündelik hayatında hatalar ileriki dönem yaşamında yapmaması gereken hataların sıralamasını getiriyorsa, tarihi bize neye, nasıl bakmamız gerektiğini öğreten bir olgu olarak ele aldığımızda, bir muhakeme olarak geçmişin tüm birikimleri ile tarihin sunduğu bakış açısı ile bir hesaplaşmaya girmek mümkündür. Örnek vermek gerekirse; bir felsefeci olarak F. Nietszche’deki düşünsel soyutluk, Almanya’da Adolf Hitler’in iktidara gelmesi ile birlikte somutluğa kavuşmuştu. Modernizm karşısında tiksinti duyan, eski aristokrat yaşamı özleyen biri olarak F. Nietszche kendi depremini yaratmıştı.
Tarih kavramı, insanın bilinci ile birlikte değişen ve sürekli yeniden yorumlanan bir alandı. Tarih, insana uzakları görmesi, miyopluğunun önüne geçmesi için sunulan bir gözlüktü ve bu gözlükle insan baktığında kulağa hoş gelen sözlerin her zaman gerçek olmadığını anlayabilirdi.
Gündeliğin hayatın tarihi açısından vak’a: umutsuzluk, eski dönem hastalığı olan vebadan daha hızlı yayılan bir hastalık, bu hastalığın resmîleşmiş hâlini görmek istiyorsanız, şans oyunları için oluşan kuyruklara bakmamız yeterlidir. Üzerimize karabasan gibi çöken bu hastalık, hızla yaygınlaşmıştır. Bir çentik olarak “Ortaçağ” hâlini düşündüğümüzde, bin yıllarca süren bu karanlık dönemin içerisinde ileriki dönemi aydınlatan bir Rönesans düşüncesini buluyoruz.
Diğer taraftan Rönesans İtalya’sı insanı, günümüz insanından daha fazla umutlu değildi, belki onlar da yine günümüz insanı gibi kendi çağının yaşanılmaz bir çağ olduğunu düşünüyordu. Biraz daha açmak gerekirse; Ortaçağ, kimilerinin adlandırması ile “bin yıllık karanlık” ve “ilahiyat düşüncesinin egemen olduğu zaman”dı ama yine bu zaman içerisinde Rönesans fikrinin ilk kıvılcımları ateşlenmişti. 19. yüzyılda Jacob Burchardt bu döneme baktığında, onu “Rönesans” yani “yeniden doğuş” olarak tanımlamıştı. Oysa o çağın insanının bu adlandırmadan haberi bile yoktu.
Soyut olanın somutluğa dönmesi, tarihin yardımı ile anlayabileceğimiz bir edimdir. Ne koşulda olursa olsun acı gerçekler bizi rahatsız edecektir. “Gerçek” kavramı, bizi sarsan bir unsur değilse, gerçekliği sorgulanmalıdır. Bosna Savaşı’nı referans aldığımızda, Sırplar ile gerilim tarihini görmeden bir katliamın hazinliği yavan kalacaktır.
Yine bir felsefeci olarak Martin Heidegger’i referans aldığımızda, tarihi doğum ile başlayıp ölümle son bulan bir süreç olarak tanımlayan biri için durum oldukça acı olmuştur. Çünkü Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ne Adolf Hitler’den önce oy veren biri olarak, Hitler iktidarı ile yıldızı parlamış ve Adolf Hitler’in iktidardan düşmesi ve arkasında bıraktığı enkazın bir temsilcisi, 1945 yılında üniversiteden uzaklaştırılmıştır. 1952 yılında ise o, geçmişinin özeleştirisi vererek tekrar üniversiteye dönme fırsatını elde etmişti. Savaş sonrası ise J.P. Sartre’a varoluşçuluk felsefesi üzerine mektup yazıyor ancak mektubuna cevap gelmeyince Hümanizm Hakkında Mektup adlı eseriyle Karl Marx’ın yabancılaşma kavramının diğer tüm tarih anlayışlarından üstün olduğunu söylemek zorunda kalıyordu.
Gündelik hayatın tarihi açısından umutsuzluk ilkesi, ancak geçmişin hatıralarıyla yaşayan insanların bir yükümlülüğüdür. Martin Heidegger ve F. Nietszche’nin ortak noktasını geleceğin ne olduğu sorusundan çok, mevcut durumun korunması ve geçmişe özlem olarak tanımlayabiliriz. Birey, kendisini geçmişi ile mukayese etmeye başladığı andan itibaren kaçırdığı şeylerin listesinin başına kendi hayatını yazmalıdır.
Geleceği arayanlar insanlar içinse sürüden ayrılmanın, şans oyunlarını bırakmanın, umutsuzca beklenen eski sevgili yolu gözlemenin, yıkılmaz sanılan muktedirlerin yıllarca koruduğu ittifakların nasıl parçalandığını görmenin temel tarih bilgisi ve umut ışığı olduğunu unutmadan harekete geçmek gerekiyor.
Sapere Aude!
Serüvene çıkmaya cesaret et! Ve asla unutma: Tarih, insan ömründen uzundur.
Burak Demir

Hiç yorum yok: