Namazı “Kılanlar”, Namazı “İkame” Edenler

İslam öncesi Mekke kenti, gelenek ve göreneklerine bağlı, atalarının dinine sonuna kadar sadık, muhafazakâr insanların yaşadığı bir yerdi. Bu toplum, namaza yabancı değildi. Kıldıkları namaz kıyam, rükû, secde gibi rükünleri itibarıyla bugünkü namazla aşağı yukarı aynı idi. Kur’an’da namazın eda keyfiyetine ilişkin ayrıntılı bilgi verilmemesi bundandır.
İslam tarihçilerinin “Cahiliye Devri” olarak adlandırmaktan keyif aldıkları dönemde de Araplar arasında namaz yaygın bir tapınma şekliydi. Namaz kılan biri toplumda daima saygı görür, itibar kazanırdı; bu itibarın sağladığı avantajlı koşullarda ticaret yapar, ihtilaf ve çatışma riski karşısında daha kolay yandaş bulur, kabile içi ve kabilelerarası siyasal dengeleri kendisi veya yakınları lehine değerlendirebilirdi.
Siyasal antropoloji açısından bu ve benzeri kazanımların güvenceye alınabilmesi, namaz ritüelinin aşağıdaki eylemlerle “bütünlük” arz edecek şekilde ifa edilmesine bağlıdır:
Namaz kılan, abartılı cömertlik gösterileri ve ziyafetler üzerinden toplumsal dikkati (teveccüh) kendinde toplamalı; bu gösterileri -kendisini hedef kitleden farklı ve üstün kılacak- bir iletişim stratejisi üzerinden tasarlamalıdır. [Böyle tasarlanan ziyafetler için antropoloji literatüründe “diacritical feast” terimi kullanılır.]
Geçmiş ataların (ecdat) üstünlük ve erdemlerine (mefahir) sık sık gönderme yapmak için uygun vesile ve ortamlar yaratmalıdır.
Geçmiş ataların yiğitlik ve kahramanlıklarıyla damgalanmış, muhafazakâr değerlere gönderme yapmak için uygun belirli gün ve haftalar (Eyyamul-Arab) ihdas edilmelidir.
Namazın bu üç eylem eşliğinde görünür kılınması, Mekke’nin “yerel” aşamadan “küresel” aşamaya geçiş sürecindeki tefeci-bezirgân medeniyetinin gerekleriyle uyumludur.
* * *
İslam’ın azılı düşmanları Velid b. Muğire, Amr b. Aiz, As b. Vail, Amr b. Hişam (Ebu Cehil) gibi Mekke’nin önde gelen tefeci ve bezirgânları namaz konusunda hep duyarlı olmuşlardı. Ne zaman Kâbe avlusunda bir kalabalık toplansa bu bezirgân sınıfı hemen orada peyda olur, açıktan namaz kılardı. Tefecilikten edindikleri servetle gösterişli ziyafet sofraları kurarlarken; bir yandan fakir fukaranın hamisi kesilirler, diğer yandan rakiplerine böbürlenirlerdi. Gerçekte ise fakir ve yetimlerle asla yolları kesişmediği gibi, onlarla bir tutulmaktan da hoşlanmazlardı.
Mekke’nin muhafazakâr yapısıyla uyumlu olmayan davranış örüntüleri sergileyen Müslümanlar ise namazlarını gizlice kılıyorlardı. Kâbe’de namaz kılmaları tasavvur dahi edilemezdi; can korkusu vardı. Hattab oğlu Ömer imanını açıklayıncaya kadar Müslümanlardan kimse buna cesaret edemedi. Tanrı Elçisi’nin Kâbe’deki namazları sınırlı sayıdaydı ve neredeyse her defasında muhafazakâr Mekkelilerin şiddet gösterileriyle kesintiye uğramıştı.
Mekke büyükleri, namaz konusundaki duyarlıklarını toplumdaki egemen değerlerle ustaca combine ederek Mekke’de ve Arap yarımadasındaki kabileler arasında ekonomik ve siyasal açıdan ayrıcalıklı bir yer edinmişlerdi. Mekke kent devletinin yönetiminde ve ticaret ağlarının kontrolünde söz sahibi olan bu adamların kibirden yanlarına varılamazdı. Ta ki Mâûn Suresi nazil olana kadar:
Dini yalanlayanı gördün mü?
Yetimi itip kakan da işte odur.
Odur yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen.
Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, namazlarından gafildirler.
Namazlarıyla gösteriş yaparlar,
Ufacık bir yardıma bile engel olurlar.
Sure, o güne kadar kimsenin yapmaya cesaret edemediği bir şeyi yaptı: Bu güruhun namazdaki riyakârlıklarını doğrudan yüzlerine vurdu, kamuoyu nezdindeki itibarlarını beş paralık etti.
* * *
Burada Marx’a selam vermeden geçmek olmaz: Devrimci, kendi varoluş koşullarını yok edendir. Köleler, zorunlu çalışmayı (esirlik), işçiler ücretli emeği (ecirlik) yok etmeden devrim yapamazlar. Devrimcinin, kendisini sınıfsal anlamda “var” eden koşulların farkına varıp bu koşullarla uzlaşmaz bir “karşıtlık” ilişkisi içinde olması gerekir. Bu da ancak tarihin gidiş kanunlarını bilmekle olur.
Bu kanunların bilgisine sahip olan Kureyş’in Haşimi klanından Muhammed el-Emin, peygamberliğini ilân etmekle kendisini Mekke’nin soylu ve saygın tüccarlarından biri yapan koşullara meydan okudu. Gün geldi, açlığını bastırmak için karnına taş bağladı; gün geldi, bulabildiği bir parça kuru ekmeği -onun bu hâlini yadırgayan- ihtiyar bir kadınla paylaştı. Ev niyetine kullandığı hücre ile cami niyetine kullandığı -üstü hurma dallarıyla örtülü- mekânı sadece bir perde ayırıyordu. Namazlarını orada kılıyor/kıldırıyordu. Bütün servetini bu uğurda kaybetmiş, komplo ve saldırılara maruz kalmış, nice ölüm tehlikesi atlatmıştı. Buna karşılık, namazı Kureyş bezirgânlarının riya ve gösteriş aracı olmaktan kurtarmış ve asli yerine ikame etmişti.
O yüzdendir ki Kur’an’da “namaz kılmak” yoktur, “namazı ikame etmek” vardır. Her Müslümanın görevi, namazı ikame etmektir. Namazı kılanlar ise Ebu Cehil ve arkadaşlarıdır, riyakâr ve gösterişçi bezirgân güruhudur.
O yüzdendir ki muhafazakârlar devrim yapamazlar; çini bezemeli mihrapların karşısında, ayetlerle müzeyyen kubbelerin altında namaz kılanlar devrim yapamazlar. Devrimi “kaybedecek bir şeyi olmayanlar” yapar; ya da her şeyini kaybetmeyi göze alanlar.
* * *
Mekke’nin muhafazakâr efendilerinin ekonomik ve siyasal açıdan varabilecekleri sınırları, son tahlilde Tanrı Elçisi’nin kılıcı tayin etti. Bedir sahrasına savrulan cesetlerini yakındaki bir kuyuya attılar. İslam’ın mesajına isteyerek ya da gönülsüzce uyan Arap kabileleri ise namaz, oruç, hac, kurban gibi ritüellere devam etmekte zorlanmadılar. Bunlar, zaten eskiden beri talimli oldukları pratiklerdi. Teknik terimlerle ifade etmek gerekirse İslam, Cahiliye devrinden gelen bu pratikleri ilga etmemiş, düzelterek ibka etmişti. Özetle, her şey asli yerine ikame edilmişti.
Başta Tanrı Elçisi olmak üzere samimi Müslümanların uykularını kaçıran, beyinlerini zonklatan asıl meydan okuma başkaydı. Bu meydan okumanın dehşetengiz kimliği, saçlarına düşen akları görünce “Ya Resulallah, yaşlandınız” diyen yakın dostu Ebu Bekir’e verdiği yanıtta gizliydi: “Hûd Suresi beni yaşlandırdı”. Orada (112. ayet) kendisi ve takipçileri şöyle uyarılıyordu: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”
“Dosdoğru” sözcüğünün ne anlama geldiğini bilmeyenler için aşağıya bir şekil çizdim:


Muhsin Altun
Okuyucuya Not:
[1] Bu yazıda Cahiliye’yi Farklı Okumak (M. Azimli), Lectures on the Religion of the Semites (W.R. Smith), Feasts and Commensal Politics in the Political Economy (M. Dietler), Transformations in an Early Agricultural Society: Feasting in the Southern Levantine Pre-Pottery Neolithic” (K.C. Twiss) ve Allah, Peygamber, Kitap (H. Kıvılcımlı) başlıklı kaynaklardan yararlandım.
2) Yazıdan namaz ibadetini küçülttüğüm sonucunu çıkarmaya teşne “Osmanlı Torunları” bulunabilir. Müsterih olsunlar; namaz gibi “dinin direği” sayılan bir ibadeti çağın bezirgân ve işportacılarının tezgâhından kurtarmak, onların riyakârlıklarını yüzlerine vurmakla olur. Buna da olsa olsa “namazı ikame etmek” denir.

Hiç yorum yok: