Mehdî’yi Beklemek

Mehdî inancının menşeiyle müslümanlar arasında ortaya çıkışının sebepleri hakkında ileri sürülen farklı görüşleri şöylece özetlemek mümkündür:
Mehdî telakkisi, her toplumda yankı bulan bir sığınma mekanizmasıdır. Sosyal şartların bozulup zulmün arttığı dönemlerde halk bir kurtarıcı beklentisi içine girmiş, daha sonra bu beklenti, dinî bir inanca bürünerek mehdî inancı şeklinde ortaya çıkmıştır.
Mehdîlik, iktidar mücadelesinde yenilgiye uğrayan veya mevcut iktidarını güçlü kılmak isteyen siyasî zümreler tarafından ortaya atılmış, önce aşırı Şîa (Gāliyye), ardından mutedil Şîa ve Sünnîler tarafından İslâm dinine mal edilmiş siyasî kökenli bir inançtır. Çünkü sonunda başarıya ulaşılacağı ümidini taşımadan zulme karşı direnmek ve adaletin hâkim olduğu bir düzeni gerçekleştirmek mümkün değildir. Mehdî inancı ise böyle bir mücadeleye girişmeye zemin hazırlamaktadır.[1]
Aslında soru oldukça basit: “Her zaman kurtarıcı mı bekleyeceğiz?”
İnsanoğlunun bir bilinç ile var olduğu günden bu zamana kadar bir kurtarıcı beklediğine dair izlenim oldukça yoğundur. Çeşitli tarihî vesikaları düşündüğümüzde, örneğin Roma İmparatorluğu için bir kölenin beklediği bir Spartaküs, Mısır ülkesinin İsrailoğulları içinse beklenen bir Musa olmuştur. Roma İmparatorluğu’nun egemenliğe giren Yahudiler içinse beklenen yeni bir kralın gelmesiydi, oysa gelen, onları yeryüzünün değil gökyüzünün egemenliğine davet ediyordu. Beklenen yine beklentiyi karşılayamamıştı ve sonuç olarak ‘’beklenen’’e sembolik olarak insanlığın tüm günahları yüklenerek çarmıhta yaşamına son verildi.
13.yüzyıl Anadolusu içinse durum yine pek parlak değildir, çünkü Selçuklu yönetiminin istikrarsızlığı ve zulmü altındaki köylü kitlesi, Babai İsyanı’nı ortaya çıkardı. İsyan bastırıldı ancak ilerleyen yıllarda Selçuklu diye bir devlet kalmadı ancak isyan eden köylü kitlesinden kıyımdan kurtulanlar hâlâ sabitti. Yıllar sonra Osmanoğlu Devleti kurulup Fetret Devri’ne girince bu kez Şeyh Bedrettin ve müritleri isyan ettiler ve yine kıyıma uğradılar. Beklenen “Mehdî” yine gelmemişti.
Toplumların sınıflı tarihinde birey olarak her kurtarıcı, hiçbir zaman tam olarak istenileni karşılayamamıştır. İnsanlar, baskıya uğradıkça kendi devrinde bir kurtarıcı beklemenin doğru olduğunu düşünüp, kurtarıcının ortaya çıktığına inandıkları durumda onun ardından gidip kıyıma uğramışlardı. Günümüzde ise durum bundan pek farklı değildir. Rahatlama, biraz nefes alma uğruna, bilinçten yoksun bir şekilde, sahte Mehdîlerin peşinde koşuyoruz.
Mehdî kimdir? Mehdî’ye inancımız tamdır. Ama sorunun cevabı, insanlık tarihinin farklı dönemlerinde farklı şekilde verilmiştir. İlk dönemler yılların kurtuluş habercisini biz hep insan suretinde bekledik. Aydınlanma çağı düşünürleri, Fransız devrimcilerine insan suretinde olmadığını fısıldadı. Günümüzün mehdîsi, ulviyetten ve kişiden bağımsız bir hâl içinde somut olmadığını ancak somutlanmayı beklediğini işaret etmektedir. Her somutlandığında ise tarih denilen defterin dipnotlarını aşarak yeni bir başlık oluşturmuştu.
Bu çağın mehdîsi, basit sorularla somutlanmayı bekliyor. Bin sekiz yüzlü yılların ortalarında Asker-i Tıbbiyeli öğrenciler, ülkelerinin kötü gidişine dur demek için, gizli saklı köşelerde Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi’ni okurken birbirlerini bulmuşlardı.
Aynı dönemin Rusya’sında köylü kitlelerinin huzursuzluğu ve Avrupa’da gelişmekte olan kapitalizm ve buna bağlı düşünceler ile birlikte iki farklı ülkenin çocukları birbirlerine yakın gündelik soruları sorarak yola çıkmışlardı. Kısacası günümüzün mehdîsi, “siz kurun ben geliyorum” dediğimiz örgüt fikridir.
Günümüzün mehdîsini bekleyenler açısından durum pek iç açıcı değildir. Tembellik hakkımız ancak kurtarıcı beklemek ise evde kendimizi gösterecek bir ayna bile yoksa hakkımızdır. Dışarıdan bize bakanlar küçük ve az olmamızı hatırlatıyor, onlara göre, tarih durağan insansa bencilliklerden ibaret bir mahlûkat. Politika yasak meyve, o meyve ile ilişkiye geçtiğinde o küçük -bana yeter- dediğiniz cennetten kovulmak sadece bir an meselesidir.
Bu çağın tanrıları, bize nasıl yönetildiğimizi, kim olduğumuzu hatırlayamayalım diye yasaklar bahçesi oluşturdu. İçimizdeki mehdî saldırı altındadır. İçimizdeki mehdî çarmıha gerilmiştir.
Çarmıh, etimolojik olarak düşündüğümüzde Farsça çar ve mıh kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Türkçesi ise dört çivi anlamına gelmektedir. Bugün bu dört çividen biri; inançsızlığımızdır. Bireysel kurtuluş hayallerimiz bizi parça parça işgal ederken, gerçekten kurtulmuş mu oluyoruz? Sahi! Gerçekten kurtulduk mu? Yoksa hep ötelediğimiz şeylerin yanına bir yenisini daha eklediğimiz kendi kurtuluşumuz mu?
Bugün bu dört çividen ikincisi güvensizliğimizdir. Çünkü birey kavramı öyle yüceltildi ki, tarih denilen öğretmen karşısında bireylerin çaresiz kaldığı unutuldu.
Bugün bu dört çividen üçüncüsü görememedir.
Görmüyoruz çünkü gündeliğin meşakkati bizi esir aldı. İnsan, maalesef aktüalitenin suskun esiri.
Bugün bu dört çividen dördüncüsü iradesizliğimizdir.
İrademiz yok çünkü diğer üç çivi tarafından tutsak alındık. İrademiz yok, çünkü tembelliğimizin kirliliğini örtecek temiz çarşaflar bulmakta zorlanmıyoruz.
Bugün bizi kendimizin dâhil olmadığı mehdî beklemeye iten olgu bu çarmıhtır.
Hareket etmeyelim diye kaldırıldığımız o yüksek boşlukta ancak göğe bakabiliyoruz. Onun bize getirdiği esintili boşlukta hafifçe sallanmanın verdiği acı ile kendimizin dâhil olmadığı kurtarıcıyı bekliyoruz. Oysa “Mehdî”, bekleyenlerin değil arayanların bulduğu bir şeydir.
Burak Demir
Dipnot
[1] İslam Ansiklopedisi, “Mehdî” Maddesi, Yusuf Şevki Yavuz.

Hiç yorum yok: