Ayşe Öğretmen

Bugün dışarıda insanlara, “İslam nedir?” diye soracak olursak, alacağımız yanıtlar hemen hemen aynı olacaktır. Anlamını bilmeden beş vakit boyunca okuduğu surelerle beraber kıldıkları namaz, nefs ve ruhtan ziyade karınlarını açlığa yatırmış oldukları oruç, gösteriş ve zenginlik göstergesi olarak sunacakları hac ve her gece bir kâbus gibi üzerlerine çöken, adını bile duymak istemedikleri, akıllarına dahi getirmek istemedikleri zekât, yani paylaşmak.
Ne de korkunç bir kelime günün Müslümanı için paylaşmak… Belki de “bu kadar da kötü müyüz?” diye kızıyorsunuzdur bana. Ama her gün tanıklık etmiş olduğum, insanî olmayan birçok olay beni bunları yazmaya teşvik ediyor.
Arap çölleri 6. yüzyılda cahiliye devrini yaşarken, kadını en alt tabaka olarak görmüş, horlamış ve onları diri diri toprağa gömmeyi âdet edinmişti. İşte bu kadar karanlık bir zamanda ortaya çıkan İslam, kadını diri diri toprağa gömülmekten kurtarıp onu onurlu kutsal bir varlık olarak görmüş (daha doğrusu kadınlık hakkını teslim etmiş), pazarlarda cariye olarak satılmaktan Hz. Hatice, Hz. Fatıma gibi tarihe ışık tutmuş kadınlar meydana getirmiştir. Çünkü İslam, toplum inşa eden, insan inşa eden bir misyona sahiptir. Bunun için de kadına büyük sorumluluklar yüklemiştir. Şimdi bir kısa film misali, kadının bu topraklardaki durumuna göz atalım.
Evet, cahiliye devrinde kadınlar diri diri gömülürdü, ama bu topraklarda ölü olan kadınlar dahi gömülmüyor. Ya sokaklarda günlerce bekletiliyor ya da şanslı olup gömülmüşse mezarına işkence ediliyor. (Taybet Ana, Ceylan Önkol, Küçük Cemile, Hatun Tuğluk ve niceleri) Bizlerin gökyüzünde dahi arayıp bulamadığı cenneti, ayağının altında taşıyan bu güzel kadınlar…
Aslında bütün bu olaylar, bir bakıma erkek egemen zihniyetinin güç ve iktidarını kaybetme tezahürünün bir yansımasıdır. Kadının yaşadığı dönem ve topluma karşı sorumlu olma bilincine sahip olması, onlar için büyük bir tehlike demektir. Bu yüzden kadını toplumdan dışlayarak, onu sadece güzel yemekler yapma kimliğine bürüme ve eve hapsetme yolunu seçerek anlamsızlaştırma ve içi boşalmış kadınlar oluşturmak istemişlerdir. İçleri boşaltılan kadın, içerisine ne doldurulursa onu alacak bir toplumu ifade eder. Çünkü kadın, toplumun sağlıklı olarak biçimlenmesinde en kilit role sahip olagelmiştir. Öte yandan içi boşaltılmış, içeriği sadece modaya ve elbiselere indirgenmiş kadınlar, onlar için büyük bir değer olmuştur.
Şimdi ise ne acıdır ki yine cennet kokan bir anne ve evladı işkenceye, tutsaklığa doğru sürükleniyor. Bu, öyle bir fotoğraf ki kucağında bebeği ile hapsedilmek istenen koca yürekli bir annenin fotoğrafı. Acaba bu kadının suçu neydi ki? Durun hemen söyleyeyim, “Çocuklar Ölmesin” demesi!
Televizyon ekranında söylendi bu söz. Düşünebiliyor musunuz, “savaş olmasın, çocuklar ölmesin” demenin suç olarak kabul edildiği bir ülke burası. Utanç verici böyle bir yerde yaşamak. Peki bu ülkede adı Aile Bakanlığı olan ve başında bir kadının olduğu kurum ne yapıyor? Hiçbir şey...
Peki hiç mi vicdanınız sızlamıyor, az da olsa utanç duymuyor musunuz bir anneyi bebeğiyle beraber tutsak etmeye, buna göz yummaya, sessiz kalmaya? Kadın hakkı, insan hakları, çocuk hakları diye bağırıp çağıranlar nerede peki? İsrail zulmüne direnen, mazlum Filistinli kızı saraylarında ağırlayanlar, ona cesaret ödülü vermiş insanlar nerede peki? Sahi unutmuş olmalıyım, Ayşe Öğretmen İslam Ümmeti’nin yetimi olan bir halkın evladıydı ve o, yetimler için ses çıkarmıştı.
Roni Bakır

Hiç yorum yok: