Marksist Sınıfsal Yapı ve Sınıf Mücadelesi Teorisi

Emek sömürüsüne dayanan toplumsal sınıflara ve sınıf mücadelelerine dönük bir analiz yapan Marx ve Engels böylesi bir analizin, dünyevî tarihsel süreç içindeki toplumsal değişimin dinamiklerine ait çerçevenin içine yerleştirilmesi gerektiğine ve bu bağlam dâhilinde hayatî görevin, toplumsal gelişimin parametrelerini tarif eden toplumsal dönüşümün öncelikli hareket ettirici kuvvetini, yani sınıf mücadelesini inceleyip tanımlamak olduğuna vurgu yaparlar.
Marksist toplum ve toplumsal yapı analizinin merkezî unsurunun sınıf mücadelesi olduğunu anlamak için öncelikle Marksist yaklaşımın -tarihsel materyalizmin teorik temellerini kısaca irdelemek gerekmektedir.
TARİHSEL MATERYALİZM
Marx ve Engels’in toplum ve toplumsal ilişkiler analizinin çıkış noktası, insanların maddî üretimin -insanî varoluşun üretiminin ve yeniden üretiminin temelini biçimlendiren sürecin aslî failleri olduğunu kabul etmektir. Marx ve Engels meseleyi şu şekilde tespit ederler:
Hayat her şeyden önce yeme, içme, barınma, giyinme ve daha birçok şeyi içerir. Dolayısıyla ilk tarihsel eylem, bu ihtiyaçların tatmin edilmesi amacıyla gerekli araçların üretilmesi, yani maddî hayatın bizâtihi kendisinin üretimidir.[1]
Bu sebeple tarihin ilk aşamalarında temel insanî ihtiyaçlar hayatın sürdürülmesi ile geçimine dayanmış ve bu noktalara yoğunlaşmıştır.
Zamanla insanlar, ilk kez artık birikimine imkân buldukları noktaya dek araçlar, beceriler, bilgi ve çalışma alışkanlıkları -kısacası üretim güçlerini- yaratıp geliştirmişlerdir. İnsanlık tarihinin önemli bir bölümünde, binlerce yıl insanlar sınıfsız ilkel komünal toplumlarda yaşamış, artık ürün biçimindeki toplumsal artık birikimi toplumda sınıfların ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Toplumsal sınıfların ve sınıfsal eşitsizliğin gelişmesiyle artığı üretenler ve bu artık üzerinde mülkiyet ve kontrol iddiasında olanlar (örneğin efendiler-köleler; toprak ağaları-serfler; kapitalistler-ücretli emekçiler) arasında tarihsel açıdan özgül üretim ilişkileri ya da sınıfsal ilişkiler oluşmuştur. Marx ve Engels, (üretim noktasındaki emek sürecini de içeren) üretim güçlerinin ve toplumsal üretim ilişkilerinin (sınıfsal ilişkilerin) birlikte toplumdaki üretim tarzını ya da toplumdaki zenginliğin üretilip dağıtıldığı yer olan toplumsal-ekonomik temeli –kısacası toplumsal-ekonomik sistemi (örneğin: kölelik, feodalizm, kapitalizm) teşkil ettiklerini söylerler.
Bu kavramları tarihe uygulayıp, gerçekte hayatın temeli olan üretim ve yeniden üretim sürecini kuşatan maddî koşulları inceleyen Marx ve Engels, aşağıdaki cümlelerde ifadesini bulan gözlemlerini aktarırlar:
İnsanların geçim araçlarını ürettikleri güzergâh öncelikle hayatta buldukları ve yeniden üretmek zorunda kaldıkları fiilî araçların doğasına tâbidir. Bu üretim tarzı basit anlamda bireylerin fizikî varlıklarının yeniden üretimi olarak düşünülmemelidir. Bilâkis o, bu bireylerin nihaî faaliyet biçimi, hayatlarını açık ifade etme biçimi ve kendi paylarına düşen belirli bir hayat tarzıdır. Bireyler hayatlarını nasıl ifade ediyorlarsa öyledirler. Bu şekilde olmaları sebebiyle onlar, üretimlerine, hem ne ürettiklerine hem de nasıl ürettiklerine denk düşerler. Dolayısıyla bireylerin doğası, üretimlerini belirleyen maddî koşullara tâbidir.[2]
Sonrasında Engels, Heinz Starkenburg’a yazdığı mektubunda tarihsel materyalizmin topluma bakışını şu şekilde açıklar:
Toplum tarihini belirleyen temel olarak gördüğümüz ekonomik koşulları, verili bir toplumda (işbölümü var olduğu süre boyunca) insanların geçim araçlarını ürettikleri ve kendi aralarında ürünlerini takas ettikleri yöntemler olarak anlıyoruz. Zira tüm üretim tekniği ve nakliye de bu ifadeye dâhildir. Bizim anlayışımıza göre bu teknik, aynı zamanda takas yöntemini, ayrıca ürünlerin ve bununla birlikte kabile toplumunun çözülmesi sonrası, sınıfların ayrışmasını, bunun sonucunda lordluğu, köleliği, devleti, politikayı, hukuku ve benzerî olguları da belirlemektedir.[3]
Sınıflı, yani üretim sürecinin tüm sağlamlığı ile kurulduğu, artığın oluştuğu ve toplumsal sınıfların geliştiği bir toplum ortaya çıkar çıkmaz, üretim ilişkileri (ya da sınıfsal ilişkiler), toplumdaki mülk sahibi sınıfların çıkarlarının hizmetindeki devlet başta gelmek üzere diğer politik ve ideolojik kurumları da içeren politik bir üstyapının doğmasına sebep olan hâkim üretim tarzının doğasını tarif için gerekli en önemli unsur hâline gelir. Dolayısıyla üstyapı, verili toplumsal düzeni pekiştiren hâkim üretim tarzından doğar ve onun bir yansıması hâline gelir. Ancak gene de üstyapının kendisi de toplumdaki hâkim sınıfların uzun vadeli çıkarları lehine değişikliklere müdahale edebilir ya da onları etkiyebilir.[4]
İnsanlar toplumsal üretimlerinde, kendi iradelerinden bağımsız ve zorunlu olan belirli ilişkilerin, maddî üretim güçlerinin belirli bir gelişim aşamasına denk düşen üretim ilişkilerinin içine girerler. Bu üretim ilişkilerinin toplamı, toplumsal bilincin belirli biçimlerine denk düşen ve üzerinde hukukî ve politik üstyapının yükseldiği gerçek temeli, toplumun ekonomik yapısını teşkil eder.[5]
O hâlde Marx’a göre üretim ilişkileri, yani üretim koşullarının sahiplerinin doğrudan üreticilerle kurduğu ilişki, “tüm toplumsal yapının en içteki gizli, saklı temelini ve bununla birlikte […] devletin buna denk düşen özgül biçimini açığa vurur.”[6] Dolayısıyla Marksizme göre, üretim tarzındaki en önemli unsur olarak üretim ilişkileri, ondan çıkan politik üstyapı ile birlikte toplumsal sınıfların, sınıfsal yapının, sınıf mücadelelerinin ve toplumsal dönüşümün esas temelini teşkil eder.
TOPLUMSAL SINIF VE SINIF MÜCADELESİ
Marx ve Engels’in toplumsal sınıf ve sınıf mücadelesini açıklarken üzerinde durduğu odak noktası, sınıflı toplumda maddî üretimin örgütlenmesinde hüküm süren mülkiyet temelli eşitsiz toplumsal ilişkilerin analizidir ve bu analiz, belirli bir toplumsal düzenin doğasını kavramanın kilit öğesidir. İnsanların üretim araçlarının kontrolü/sahipliği ile ilişkilerine göre üretim sürecinde aldıkları konum Marx ve Engels tarafından sınıfsal ilişkilerin tanımlanmasında en önemli unsur olarak görülür. Eşitsizliklerin doğmasına ve oradan da sınıfsal çelişki ile sınıf mücadelelerinin, yani politik iktidar mücadelesinin ortaya çıkmasına sebep olan şey, tarihsel açıdan özgül toplumsal üretim ilişkileridir. Bu sebeple, Marx ve Engels sınıflı topluma atfen, “bugüne dek var olmuş tüm toplumların tarihi”nin “sınıf mücadeleleri tarihi” olduğunu söylerler.[7]
Örneğin kapitalist toplumda üretim düzeyinde duran birbiriyle ilişkili iki ana sınıf vardır: kapitalistler (sermaye sahipleri) ve işçiler (ücretli emek). Kapitalist sınıf üretim araçlarını elinde bulundurur ve emeğin sömürüsü üzerinden sermaye biriktirir. İşçi sınıfı üretim araçlarına sahip değildir, ancak bunun yerine hayatta kalmanın bir koşulu olarak kapitalistler için değer yaratmak adına emek gücünü kullanır. Kapitalist toplum esas olarak iki gruba ayrışır:
Modern kapitalistler sınıfı, toplumsal üretim araçlarının sahipleri ve ücretli emeğe işverenler […] [ve] yaşamak için emek güçlerini satmak durumunda olup, üretim araçlarına sahip olmayan modern ücretli emekçiler sınıfı.[8]
Kapitalist üretimde emek tarafından üretilen değerin bir kısmı geçime (ücretlere) ayrılırken, görece daha büyük kısmı zamanla birikip toplumdaki tüm diğer sınıflar, özellikle hem göreceli hem de mutlak ifadeler içinde işçi sınıfı karşısında kapitalist sınıfın servet ve zenginliğini artıran artı değer (kârlar) biçiminde kapitaliste geri döner.[9]
Kapitalizmde sömürü süreci aracılığıyla gerçekleşen sermaye birikimi bu nedenle emek ve sermaye arasında cereyan eden gelir ve servet eşitsizliği ile sonuçlanır, kaçınılmaz olarak da iki sınıf arasında, üretim düzeyinin ötesindeki alanlara doğru genişleyen bir çelişkiye ve mücadeleye yol açar. Bu bağlamda, sınıf mücadelesi hususunda Marx ve Engels şunları kaleme alırlar:
Sürekli birbiriyle karşıtlık içinde olan ezen ve ezilen, günümüzde gizli ya da açık biçimde kesintisiz olarak seyreden, her seferinde ya toplumun bütünüyle devrimci anlamda tekrar kuruluşu ya da savaşan sınıfların yıkımı ile sonuçlanan bir kavga vermiştir.[10]
Marx ve Engels sınıfı eni sonu birbiriyle bağlantılı olan ekonomik, toplumsal ve politik üç farklı düzeyde kavramsallaştırır. Bu düzeylerden ilki sınıf analizinin, kendinde sınıfın (Klasse-ansich) temeli olarak tanımlanır. Bu, aynı yoldan üretimle ilişkili insanlar grubuna, yani üretim sürecinde aynı mülkiyet ilişkilerine sahip olanlara (örneğin, işçiler, köylüler, toprak ağaları, kapitalistler) atıfta bulunur. O hâlde yapısal açıdan kendinde sınıf tüm sınıflı toplumlardaki üretim tarzının mantıksal sonucudur.
İkinci, yani sosyolojik düzey toplumsal sınıf ile ilgilidir. Kendinde sınıf, sadece belirli bir sınıfın üyeleri arasında sıkı bir ilişki bulunduğunda toplumsal bir sınıf olur. Bu anlamda sanayi işçileri (klasik proletarya), sadece bu sınıfın üyeleri üretim süreci dâhilinde (toplumsallaşmış üretim koşulları altında fabrikalarda), karşılıklı etkileşim hâlinde olması değil, ayrıca birbirinden ayrı kültür, hayat tarzı ve âdetleri -kısacası aynı sınıfın üyeleri arasındaki karşılıklı evlenmeler dâhil sınıf içi yapışık bir birliğe sahip olmaları nedeniyle, toplumsal bir sınıf teşkil ederler.
Son olarak, Marx’ın atıfta bulunduğu üçüncü ve en üst sınıf düzeyi kendisi için sınıftır (Klassefür-sich). Bu, kendi çıkarlarının ve hedeflerinin tam bilincine vakıf olup sınıfsal çıkarları doğrultusunda ortak politik faaliyete geçen sınıfı ifade eder.
Böylelikle kapitalist toplumda başat üstyapısal kurumların kontrolü aracılığıyla hâkim kapitalist sınıf, politik kontrolü elinde tutup hâkim sınıf ideolojisini her yere yayarak toplumdaki ideolojik hegemonyasını güvence altına alır.
Aynı zamanda kitleler arasında sınıf bilincinin gelişmesini önlemeyip, onların sistem karşısındaki öfke ve hüsranlarını etkisizleştirmek adına hâkim sınıf işçi sınıfı arasında yanlış bilincin gelişmesini kolaylaştıracak hamleler yapar. Bu hamleler, işçiler arasındaki sınıf bilincinin gelişimini buradan da, başarılı olduğu ölçüde, toplumsal devrimin gerçekleşmesini önlemeye yarar.
Gene de kapitalizmdeki maddî koşullar işçilerin örgütlenip ayaklanması hususunda onları kışkırtır. İşçi sınıfı bilinçlenerek toplumsal koşullarının kapitalistlerin gerçekleştirdiği sömürünün bir sonucu olduğunu keşfettiklerinde, kapitalist toplumda -yani artı değer temini aracılığıyla gerçekleşen emek sömürüsünün devlet tarafından yasal mânâda güvence altına alındığı bir toplumda- inkâr edilen ekonomik çıkarların ve politik hakların güvence altına alınması adına her durumda örgütlenip mücadeleye girmeye başlar.
Sermaye tarafından işçilerin sömürülmesi, buradan da onlara hükmedilmesi eninde sonunda sınıf mücadelesine, yani politik iktidar mücadelesine yol açar: “ Proletarya ve burjuvazi arasındaki çelişki, bir sınıfın diğerine karşı verdiği, en üst aşamasında bütünsel bir devrimi ifade eden bir mücadeledir.”[11] Marx devamında şu soruyu sorar: “sınıf çelişkisine dayalı bir toplumun şiddetli bir karşıtlığa ve son çare olarak da kişiler arasında bir kapışmaya doğru ilerlemesine şaşırmak için herhangi bir sebep var mıdır?”[12] Marx değerlendirmesini şu şekilde sürdürür: “Ezilen bir sınıf, sınıf çelişkisine dayalı her toplumun varoluş koşuludur. Dolayısıyla ezilen sınıfın kurtuluşu ister istemez yeni bir toplumun yaratılmasını ihtiva eder.” Devamında ise şu tespiti ekler: “Sadece sınıf çelişkilerini barındırmayan bir nesneler düzeni, toplumsal devrimlerin politik devrimler oluşuna bir son verebilir.”[13]
SINIF MÜCADELESİ VE DEVLET
Marx ve Engels’in değerlendirmesi uyarınca politik iktidar, para ve servet tarafından kullanılan ekonomik (sınıfsal) güçten doğar, ancak servetlerini idame ettirmek ve sağlama almak için toplumdaki hâkim sınıflar, kitleleri baskı altında tutup hâkimiyetlerinin sürekliliğini güvence altına almak adına politik kurumlar oluşturup onları kontrol ederler. Bu görevi ifa etmek amacıyla tarihsel düzlemde ortaya çıkmış en önemli üstyapısal kurum devlettir.
Devletin ortaya çıkışı toplumsal sınıfların doğuşuna ve ilkel komünal düzenden ilk ekonomik artığın oluştuğu görece daha gelişkin üretim tarzlarına geçiş ile sonuçlanan sınıf mücadelelerine denk düşer. Söz konusu artığın kontrolü için verilen sonraki mücadeleler devletin gelişimine yol açar; toplumdaki hâkim sınıfların eline geçtiğinde ise devlet emekçi kitleler karşısında servetin ve imtiyazın yönetimini sürdürme ve çoğunluk üzerinde bir avuç insanın sömürü ve hâkimiyete dayalı ilişkilerinin yaşatılması için gerekli bir güç aygıtı hâline gelir. Böylesine sağlam bir güç aygıtı olmaksızın, kitlelerin emeği ile geçimini sağlayan hâkim sınıfın imtiyazlarının açıktan korunması ve güvence altına alınması mümkün değildir. Yeni yeni zengin olmuş kişi şu tarz bir mekanizmaya muhtaçtır:
(Bu mekanizma) sadece özel bireylerin yeni temin edilmiş mülklerini barbar düzenin komünistik geleneğine karşı korumakla, eskiden küçük bir saygı içinde kabul gören özel mülkiyeti kutsamakla ve bu kutsamayı insanlık toplumunun en üst amacı olarak ilân etmekle yetinmez, ayrıca kademeli olarak gelişen yeni mülk edinme biçimlerini ve bunun sonucunda yaşanan zenginlikteki sürekli artışı halkın genel kabulünün mührü ile mühürler; bu kurum sadece toplumda yeni oluşan sınıfsal bölünmeyi değil, ayrıca mülk sahibi sınıfların mülk sahibi olmayanları sömürmesini ve birincilerin ikinciler üzerinde kurduğu hâkimiyeti süreklileştirir.
İşte burada söz konusu kuruma ulaşıyoruz. Artık devlet icat edilmiştir.[14]
Devlet, servetteki artışın ve toplumsal sınıfların ortaya çıkışının bir sonucu olarak gelişmiştir:
Sınıf karşıtlıkları içinde hareket eden bir önceki toplumun devlete, yani, her durumda, sömüren sınıfın her dönemde dışsal üretim koşullarını sürdürmek, bu sebeple özellikle sömürülen sınıfı verili üretim tarzı (kölelik, derebeylik ya da serflik ve ücretli emek) tarafından belirlenen zulüm koşulları içinde zorla tutmak için bir örgüte ihtiyacı vardı. Devlet, tüm toplumun resmî temsilcisi, onun görünürdeki bir kurumu olarak cisimleşmesiydi; ancak bu sadece devlet, kendi döneminde tüm toplumu temsil eden söz konusu sınıfa ait olduğu ölçüde doğruydu; devlet, antik çağda köle sahibi yurttaşların; Ortaçağ’da feodal soyluluğun; çağımızda ise burjuvazinin devletidir.[15]
The Origin of the Family, Private Property and the State’te (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni) Engels şunları yazar:
Kural olarak ekonomik hâkimiyete sahip, en güçlü sınıfın devleti aynı zamanda devlet aracılığıyla politik açıdan da hâkim sınıf hâline gelir ve böylelikle ezilen sınıfı sömürüp onu baskı altında tutmak için gerekli yeni araçları da temin eder. Dolayısıyla antikitedeki devlet her şeyin ötesinde, köleleri baskı altında tutmak amacıyla köle sahiplerine ait olan bir devlet, feodal devlet köylü serfleri ve esirleri baskı altında tutmak için soyluluğun elindeki organ ise modern temsilî devlet de ücretli emeğin sermaye tarafından sömürülmesinin aracıdır.[16]
Bu nedenle tarih boyunca sınıflara ayrışmış tüm toplumlarda “politik iktidar, sadece bir sınıfın diğer sınıfa zulmetmek için kullandığı örgütlü güçtür.”[17]
Modern kapitalist toplumda hâkim kapitalist sınıfın çıkarlarını yansıtan devlet kapitalist devlet olarak tanımlanabilir, zira Marx ve Engels’in tespiti uyarınca bu devlet, “burjuvaziye ait mülkiyetin ve çıkarların güvencesi” olarak kullanılan bir politik organdan başka bir şey değildir.[18]
Bu sebeple “burjuvazi […] kendi adına modern temsilî Devlet dâhilinde ayrıcalıklı politik hâkimiyeti ele geçirdi. Modern Devletin icrası tüm burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey değildir.”[19] Bu anlamda işçi sınıfının sermayeye karşı mücadelesi hem ekonomik hem de politik bir içerik kazanır:
[Devlet] belirli bir sınıfın organı hâline geldikçe, bu sınıfın üstünlüğünü doğrudan güçlendirir. Ezilen sınıfın hâkim sınıfa karşı kavgası ister istemez her şeyden önce bu sınıfın politik hâkimiyetine karşı verilen politik bir kavga hâlini alır.[20]
Bu bağlam içinde değerlendirildiğinde, devletin sınıfsal hâkimiyet aracı olarak sahip olduğu merkezîlik, toplumsal sınıf ve sınıf mücadeleleri analizi dâhilinde ona ek bir önem kazandırır, zira mücadele eden sınıfların uğruna savaştıkları politik iktidar gerçek anlamını, iktidarın eninde sonunda devletin araçsallığı dolayımı ile icra edildiği noktada muzaffer sınıfın hükmünü güvence altına almakta bulur.
Devletin en açık ve en özlü biçimini klasik çalışması The State and Revolution’da (Devlet ve Devrim) ana hatları ile çizen Lenin, tüm sınıflı toplumlarda devletin toplum üzerindeki hâkimiyetine ait sınıfsal özün köklerinin mülk sahibi sınıfın mülksüz, ezilen sınıfı sömürmesinde ve ona hükmetmesinde olduğunu söyler: “Bizim çağımızda özel toprak ve üretim araçları mülkiyetinin mevcut olduğu, sermayenin hükmettiği her devlet, ne kadar demokratik olursa olsun, kapitalist bir devlettir ve işçi sınıfı ile fukara köylülerin tâbiyet altında tutulması için kapitalistler tarafından kullanılan bir makinedir.”102 Lenin devamında şu tespiti yapar: “Kapitalist toplumda demokrasi daima kapitalist sömürünün dar çerçevesi tarafından sınırlandırılmıştır ve bunun sonucunda da o her zaman gerçekte yalnızca azınlık, yalnızca mülk sahibi sınıflar ve yalnızca zenginler için var olan bir demokrasi olarak kalacaktır.”[21]
Özgürlük, eski Grek cumhuriyetlerinde neydiyse, kapitalist toplumda da, aşağı yukarı o olarak kalır: köle sahipleri için özgürlük…
Küçük bir azınlık için demokrasi, zenginler için demokrasi -kapitalist toplumun demokrasisi işte budur.
Ezilenlerin birkaç yılda bir ezen sınıfın hangi özel temsilcilerinin kendilerini parlamentoda temsil edip baskı altında tutacağını seçmelerine izin verildiğini söylediği Komün deneyimi ile ilgili analizinde Marx, kapitalist demokrasinin bu özünü mükemmel bir biçimde kavramıştı![23]
Lenin başka bir çalışmasında; “İnsanlar her zaman aldatmanın ve kendini aldatmanın politikadaki aptal kurbanları olmuşlardır. Tüm ahlâkî, dinî, politik ve toplumsal ifadelerin, beyanların ve vaatlerin arkasında duran şu veya bu sınıfın çıkarlarını arayıp bulana dek onlar daima bu şekilde kalacaklardır”[24] tespitinde bulunur.
Lenin’in değerlendirmesine göre, sınıflı toplumda devlet, her zaman “bir sınıfın diğerine karşı uyguladığı zor aygıtı ya da organı”[25] olarak işlev görmüştür. Ayrıca kapitalist toplumda bu zor, kapitalist sınıf tarafından işçi sınıfına yönelik olarak uygulanır. The State and Revolution’daki (Devlet ve Devrim) önemli bir pasajda Lenin, kapitalist toplumda devletin sadece kapitalist sınıfın politik organı olmadığına işaret eder; devlet kapitalistlerin sınıfsal hâkimiyetini güvence altına alacak biçimde yapılandırılır, devrimci kopuş hâricinde, sahip olduğu sabit güç pratikte hiçbir şekilde sarsılamaz:
Demokratik cumhuriyet kapitalizm için mümkün olan en iyi kabuktur ve bu sebeple sermaye, bu mükemmel kabuğa sahip olduğu ândan itibaren […] onun gücünü, burjuva demokratik cumhuriyetteki kişilerde, kurumlarda ya da partilerde yaşanacak hiçbir değişikliğin sarsamayacağı sıkılıkta ve güvenilirlikte tesis eder.[26]
Geriye ise şu soru kalıyor: emek ve sermaye arasındaki apaçık çelişki ve çatışmalar ile sermaye ve devletin gittikçe görünür hâle gelen birleşmesine karşın nasıl oluyor da sermaye, sınıfsal hâkimiyetine ve kapitalist devletin toplum üzerindeki hâkimiyetine ait meşruiyeti hususunda geniş emekçi kitlelerini ikna edebiliyor?
İDEOLOJİK HEGEMONYA
Yirminci yüzyılın başlarında öne çıkmış bir Marksist olan Antonio Gramsci, kapitalist sınıfın devletin kontrolü ve toplum üzerindeki hâkimiyeti aracılığıyla ideolojisini nasıl yaydığına ilişkin süreci açıklarken, kapitalist devletin ideolojik aygıtlarına dikkat çeker ve burjuvazinin kültürel ve ideolojik hegemonyası[27] ile ilgili bir yaklaşım geliştirir. Gramsci, kapitalist sınıfın devlet makinesini ele geçirip toplumu doğrudan baskı ve güç yoluyla yönetmesinin yetersiz olduğu üzerinde durur; bu sınıf ayrıca kendi hâkimiyeti ile ilgili olarak ezilen sınıfları ikna etmek zorundadır: “Devlet, hâkim sınıfın sadece hâkimiyetini meşrulaştırıp kendisini idame ettirmesine değil, ayrıca yönettiği kişilerin fiilî rızasını elde etmesine yarayan karmaşık teorik ve pratik faaliyetler bütünüdür.”[28] Devletin üstyapısal organları üzerindeki hâkimiyeti aracılığıyla yönetici sınıf kitlelerin düşüncelerini, dolayısıyla bilincini kontrol edip biçimlendirir:
Hegemonya, hâkim sınıfın her şeyi kapsayan, evrensel dünya görüşünü kurma ve alt grupların çıkarları ile ihtiyaçlarını biçimlendirme noktasında geliştirdiği politik, ahlâkî ve entelektüel liderliği kullanma yönünde ortaya koyduğu başarılı gayretleri içerir.[29]
Bu düşüncelerin kabulü ve hâkimiyetinin meşrulaşmasıyla kapitalist sınıf, devletin üstyapı düzeyindeki araçsallığı ve yardımı ile ideolojik hegemonyasını kullanarak, toplum üzerindeki hâkimiyetini ve kontrolünü ifa edebilir. Martin Carnoy, Gramsci’nin Devlete gerçekliğe ait tekil (burjuva) anlayışı desteklemeye dair görevin bir bölümünü isnat ettiğini ve bu sayede Devlete sınıfı ebedîleştirme, buna bağlı olarak da işçi sınıfı bilincinin gelişimini önleme noktasında daha kapsamlı (genişletilmiş) bir rol biçtiğini söyler.[30] Şöyle ki:
(Devlet) ne tek başına işçilerin sınıfsal rollerini kavramalarına engel olan ekonomik süreçteki konumlarını anlama noksanlığı, ne de işçi sınıfının kendilerini gerçekleştirmelerini önleyen, din türünden, bir “özel” toplum kurumudur; Devletin bizâtihi kendisi üretim ilişkilerine dâhil olur. Başka bir ifadeyle Devlet, burjuvazinin baskı aygıtından daha fazla bir şeydir; Devlet üstyapıdaki burjuva hegemonyasını ihtiva eder.[31]
Her şeyden önce nihaî anlamda sınıf mücadelesi, iç savaş ve iktidarın alınması amacını güden bir devrimle sonuçlanan emek sömürüsünü içeren birikim sürecinin diyalektiğine rağmen, devletin bizâtihi kendisi aracılığıyla işlemekte olan hâkim sınıfın ideolojik hegemonyası burjuva sınıfın hâkimiyet süresini uzatır ve sömürüyü kurumsallaştırıp meşrulaştırır. Gramsci’nin tespitine göre, “sistemin gerçek gücü, hâkim sınıfın zoru ya da devlet aygıtının baskı uygulama kudretinden değil, yöneticilere ait ‘dünya ile ilgili bir anlayış’ın yönetilenlerce kabulüne dayanır.”[31] Yanlış bilinç -ya da işçi sınıfı bilincinin eksikliği ile emekçi kitleler tarafından burjuva düşüncelerin benimsenmesi- ile ilgili tartışmasında Gramsci bunun, kapitalist toplumun üstyapısal (yani, kültürel, ideolojik, dinî ve politik) kurumlar aracılığıyla tüm burjuva devlet üzerinde işleyen ve burjuva dünya görüşünün doğruluğu ile üstünlüğü hususunda kitleleri ikna ederek onların rızasını alan burjuva ideolojik hegemonyasına ait karmaşık sürecin bir sonucu olduğunu söyler.
Hegemonya öğretisinde Gramsci hâkim sınıfın, ne tek başına Devletin baskıcı iktidarına ne de yönetme noktasında sahip olduğu ekonomik güce güvenmemek zorunda olduğunu görmüştür; tercihen şu söylenebilir: yönetilen, yönetici sınıfın sivil toplumda ve Devlette ifadesini bulan hegemonyası aracılığıyla, onun inançlar sistemini kabul etmeyi ve ondaki toplumsal, kültürel ve ahlâkî değerleri paylaşmayı sürdürebilir.[33]
Guiseppe Fiori’ye göre, “yönetici sınıfın felsefesi, ‘sağduyu’ olarak ortaya çıkması adına yapılan karmaşık basitleştirmelere ait tüm doku, yani içinde yaşadıkları toplumun ahlâkını, âdetlerini ve kurumsallaşmış davranışlarını kabul eden kitlelerin felsefesi aracılığıyla geçer.”[34] O hâlde Gramsci’nin meselesi Fiori’ye göre, “bu yolla yönetici sınıfın alt sınıfların rızasını nasıl kazanmayı becerdiğini anlamak ve böylelikle, alt sınıfların eski düzeni alt etmeyi ve yeni bir evrensel özgürlüğü getirmeyi nasıl becereceklerini görmektir.”[35]
Bu süreçte işçi sınıfının giderek artan farkındalığı, yani işçi sınıfı bilincinin gelişimi, Gramsci’ye göre, sınıf mücadelesinin genişleyip ekonomik ve toplumsal düzeyden politika ve ideoloji düzeyine geçişine yardım eder, bu sayede de burjuva devlet ve yönetici sınıfa ait diğer kurumlar tarafından desteklenen kapitalist ideolojiye karşı mücadele, hatta belki de diğer mücadele türlerine nazaran daha fazla, önemli hâle gelir ve sermayeye karşı mücadele toplumun diğer düzeylerinde de gelişip olgunlaşır. İşçilerin kendi kolektif örgütlerine, işçilerin iktidarına ait sınıf bilinçli organlara -militan sendikalara, politik işçi partilerine vb.- katılımları aracılığıyla kapitalist sınıfın ideolojik hegemonyasına karşı koymaları emekçi kitlelerin politik desteğini kazanma noktasında muazzam bir rol oynar. O hâlde yeni yeni kendi sınıf çıkarlarının farkına varan işçiler burjuva ideolojik hegemonyanın sınırlarını aşıp kendi karşıt (proleter) politik bakış açılarını geliştirirler ki bu süreç proleter sınıf bilincinin sonraki gelişimini ivmelendirir. Dolayısıyla devlete karşı mücadele genel anlamda sınıf mücadelesinin önemli bir bölümünü teşkil ettikçe, kapitalizme karşı mücadele de gerçek politik ve ideolojik içeriğine kavuşur.
1960’ların sonunda Louis Althusser, Lenin’in ve Gramsci’nin ideoloji ve devlete yönelik katkılarını tekrar Marksist söylemle tanıştırır ve tarihsel materyalizmin temel kavramları üzerine kapsamlı bir tartışma yürütür. Althusser, Gramsci’nin ideolojik hegemonya anlayışı ile kendisinin “devletin ideolojik aygıtları”[36] analizini birleştirmek suretiyle özne ile ilgili eleştirel düşüncenin yeniden canlandırılmasında önemli bir rol oynar.
Politik üstyapı ile toplumsal-ekonomik temeli ya da üretim tarzını birbirine bağlama hususunda Althusser, klasik Marksist konum lehine bir tartışma yürütür ve üstyapıyı temel tarafından “son durum”da belirlenen bir olgu olarak tarif eder. Politik üstyapıya atfen şunu söyler: “eğer üst katlar kendi temeli üzerinde tam anlamıyla durabiliyorsa, onların (havada) tek başına asılı kalmaları mümkün değildir.”[37] Dolayısıyla devlet, toplumun en üst politik kurumu ve baskı aygıtı “yönetici sınıfların işçi sınıfı üzerindeki hâkimiyetlerini güvence altına almalarını, bu da birincinin ikinciyi artı değer teminine tâbi kılmasını sağlar.”[38] Bunun kesinlikle doğru olmasının sebebi, devletin hâkim sınıf tarafından kontrol ediliyor olmasıdır. Ayrıca bu tarz bir kontrol, devleti ve genel anlamda üstyapıyı toplumdaki hâkim sınıfa tâbi kılar ve onun tarafından belirlenmesini sağlar.
Ideology and Ideological State Apparatuses (İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları) isimli denemesinde Althusser, temel-üstyapı analizini -kültürel, dinî, eğitimsel, hukukî ve benzeri üstyapısal kurumları da dâhil edecek biçimde genişletir. Hâkim sınıfın bu düzeylerdeki hegemonyasının hükmedilen sınıflar ve genelde toplum üzerindeki kontrolü noktasında önem arz etmesi ile sınıf mücadelesi ekonomik, politik ve ideolojik düzeyleri içeren üç sıralı bir nitelik kazanır. Althusser’e göre, yönetici sınıfın ideolojik hâkimiyetinin merkezinde, devletin ideolojik aygıtları içindeki hâkim ideolojinin yönetici sınıf tarafından kurulması durur.
Hâkim sınıfın ideolojisi, tek başına devlet iktidarının ele geçirilmesine dayanarak hâkim ideoloji olmaz. Bu, söz konusu ideolojinin devletin ideolojik aygıtlarının kurulumu dâhilinde gerçekleştirilmesi yoluyla mümkündür.[39]
Yönetici sınıfın hâkimiyeti ile hâkim ideoloji arasındaki ilişkiye vurgu yapan bir diğer isim de Althusser’in ideoloji kavramsallaştırmasını sınıfsal hâkimiyet ve sınıf mücadelesi bağlamı içine oturtarak geliştiren Nicos Poulantzas’tır. Toplumsal yapı içindeki faillerin pratiğe katılmasını güvence altına almak suretiyle hâkim ideolojinin amacının yapının (birleşmesi) idamesi olduğu tespitinde bulunan Poulantzas bunun, her şeyin ötesinde sınıfsal hâkimiyeti ve sömürüyü ifade ettiğini söyler.[40]
Şurası kesin ki, içinde bir toplumsal formasyon ideolojisinin, temsiller, değerler, nosyonlar, inançlar ve benzerî unsurlardan oluşan bir birlik tarafından sınıfsal hâkimiyetin sürdürülmesi aracılığıyla hükmedildiği yol budur: başka bir ifadeyle bu ideolojiye, hâkim sınıfın ideolojisi olarak adlandırılabilecek bir şey tarafından hükmedilir.[41]
Temel-üstyapı, özellikle devlet ve devletin ideolojik aygıtları arasındaki ilişkiye dönük Althusser’ci anlayış, Poulantzas’ın sınıflar, sınıf mücadelesi ve devlet analizlerini haber vererek Marksist devlet teorisi ile ilgili sonraki tartışma ve münazaralar için gerekli sahneyi kurar.[42]
Analizlerindeki odak noktaları ne kadar farklı olursa olsun, Gramsci, Althusser ve Poulantzas’ın Marksist sınıf mücadelesi, devlet ve burjuva ideolojik hegemonya teorisine yaptıkları katkılar Marksist klasiklerin analizlerini onaylar ve genişletir, böylelikle de yönetici sınıf hâkimiyetine ait süreçlere, hegemonyaya ve kapitalist toplumun dönüşümü için gerekli tepkilere dönük anlayışı ilerletir.
DEVLET VE DEVRİM
Rusya’daki Ekim Devrimi’nin arifesinde kaleme aldığı The State and Revolution’da (Devlet ve Devrim) Lenin, hem devletin sınıfsal niteliğine hem de, daha önemli bir husus olarak, devletin devrimci anlamda alt edilmesine dönük zorunluluğa işaret eder:
Eğer devlet, sınıfsal karşıtlıkların uzlaşmazlığının bir ürünü ise, eğer o toplumun üzerinde duran ve “git gide ona daha fazla yabancılaşan" bir güç ise, şurası açıktır ki, ezilen sınıfın kurtuluşu, sadece şiddete dayalı bir devrim değil, ayrıca hâkim sınıf tarafından yaratılmış ve bu “yabancılaşma”nın cisimleşmesi olan devlet iktidarı aygıtının yıkımı olmaksızın imkânsızdır.[43]
Lenin’e göre, kapitalist toplumun dönüşümü, disiplinli bir işçi partisinin liderliğinde, sınıf bilincine sahip işçi sınıfının sermayenin boyunduruğu altında maruz kaldığı sömürüye ve zulme köktenci bir çözüm bulup, devlet iktidarını ele almak amacıyla gerçekleştirdiği devrimci bir kopuş ile kendisine ait örgütlü politik bir güç çıkarttığı devrimci süreci ihtiva eder.
İşçi sınıfının tüm toplum üzerindeki iktidarı ve kontrolü için verdiği mücadelede elde edeceği zafer sosyalist bir işçi devleti ile sonuçlanır. Devletin sınıfsal özü tarih boyunca yaşanan farklı dönemlerde devletin rolüne ve niteliğine dönük analizlerin merkezini teşkil ettiğinden, sosyalist devletin sınıfsal niteliği bize komünizme doğru gelişen sosyalist toplumdaki devletin niteliği ve rolü ile ilgili ipuçlarını verir. Zira Marx’ın da Critique of the Gotha Programme (Gotha Programının Eleştirisi) adlı çalışmasında tespit ettiği üzere, proletarya diktatörlüğü (yani işçi sınıfının sınıfsal yönetimi) kapitalizmden komünizme geçiş aşamasıdır:
Kapitalist ve komünist toplumlar arasında birinden diğerine doğru uzanan devrimci bir dönüşüm dönemi bulunur. Ayrıca buna, devletin proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olmayacağı, politik bir geçiş dönemi denk düşer.[44]
Proletarya diktatörlüğü altında yeni devletin sınıfsal niteliği yeni bir içerik de kazanacaktır:
Demokrasinin ilk kez para çantaları için değil, fukara için, halk için mevcut olduğu, demokrasinin muazzam anlamda genişlemesi ile eşzamanlı olarak, proletarya diktatörlüğü ezenlerin, sömürücülerin ve kapitalistlerin özgürlüklerine bir dizi sınırlama getirir.[45]
Lenin’e göre, komünist topluma geçiş dönemi kesinlikle kapitalist toplumdakinden daha yüksek bir demokrasi biçimi ortaya koyacaktır, zira sosyalizmdeki demokrasi de kitleler için, birlikte eşitlikçi, sınıfsız bir toplum inşa etmek amacıyla çalışan emekçi nüfusun büyük çoğunluğu için var olacaktır.
Berç Berberoğlu
[Class Structure and Social Transformation, Praeger, 1994, s. 19-30.]
Dipnotlar
[1] Karl Marx ve Friedrich Engels, The German Ideology (Alman İdeolojisi -New York: International Publishers, 1947), s. 16.
[2] A.g.e. , s. 7.
[3] Friedrich Engels, “Letter to Heinz Starkenburg” (Heinz Starkenburg’a Mektup), K. Marx ve F. Engels, Selected Correspondence (Seçme Mektuplaşmalar -New York: International Publishers, 1935) içinde, s. 516.
[4] Bkz.: Marx ve Engels, The German Ideology (Alman İdeolojisi); Karl Marx, The Poverty of Philosophy (Felsefenin Sefaleti -New York: International Publishers, 1963); Marx, Preface to A Contribution to a Critique of Political Economy (Ekonomi-Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz, K. Marx ve F. Engels, Selected Works (Seçme Eserler -New York: International Publishers, 1972) içinde; Karl Marx, Capital (Kapital -Moskova: Yabancı Diller Yayınevi, 1962), III. Cilt; Friedrich Engels, Anti-Duhring (New York: International Publishers, 1976), II. Bölüm.
[5] Karl Marx, Preface to A Contribution to a Critique of Political Economy (Ekonomi-Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz), s. 182.
[6] Marx, Capital (Kapital), III. Cilt, s. 772.
[7] Karl Marx ve Friedrich Engels, Manifesto of the Communist Party (Komünist Parti Manifestosu), Marx ve Engels, Selected Works (Seçme Eserler) içinde, 1972, s. 35.
[8] A.g.e.
[9] Artı değer (ya da brüt kârlar), işçilerin ücretler biçiminde toplam değerden sadece küçük bir miktar aldıktan sonra üretim araçlarının sahiplerine teslim ettikleri emeğin yarattığı toplam değere ait bir parçadır. Sonuç daima aynı olsa da, üreticilerden artı değer çekilmesi farklı, tarihsel açıdan özgül üretim tarz(lar)ı tarafından hükmedilen toplumsal ilişkiler içindeki farklı biçimler altında gerçekleşir.
[10] Marx ve Engels, Manifesto, s. 36.
[11] Marx’tan aktaran: Ralph Dahrendorf, Class and Class Conflict in Industrial Society (Endüstriyel Toplumda Sınıf ve Sınıfsal Çelişki -Stanford University Press, 1959), s. 18.
[12] A.g.e.
[13] A.g.e.
[14] Friedrich Engels, The Origin of Family, Private Property, and the State (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni), Selected Works (Seçme Eserler) içinde, (New York: International Publishers, 1972), s. 537.
[15] Engels, Anti-Duhring, s. 306.
[16] Engels, The Origin…, s. 587-88.
[17] Marx ve Engels, Manifesto, s. 53.
[18] Marx ve Engels, The German Ideology (Alman İdeolojisi), s. 59.
[19] Marx ve Engels, Manifesto, s. 37.
[20] Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach and the End of Classical German Philosophy (Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu), Selected Works (Seçme Eserler) içinde, s. 627.
[21] V. I. Lenin, The State (Devlet), Karl Marx, Friedrich Engels ve V. I. Lenin, On Historical Materialism (Tarihsel Materyalizm Üzerine -New York: International Publishers, 1974) içinde, s. 641.
[22] V. I. Lenin, The State and Revolution (Devlet ve Devrim), V. I. Lenin, Selected Works in One Volume (Tek Ciltte Seçme Eserler -New York: International Publishers, 1971) içinde, s. 326.
[23] A.g.e., s. 326-27.
[24] V. I. Lenin, The Three Sources and Three Component Parts of Marxism, (Marksizmin Üç Kaynağı ve Üç Tamamlayıcı Parçası), Lenin, Selected Works in One Volume (Tek Ciltte Seçme Eserler) içinde, s. 24.
[25] V. I. Lenin, Selected Works in One Volume (Tek Citte Seçme Eserler), 2. Cilt, (Moskova: Progress Publishers, 1975), s. 374.
[26] A.g.e., s. 272.
[27] Gramsci’nin hegemonya teriminden kastı, hâkim yönetici sınıf(lar)ın alt sınıflar üzerindeki ideolojik hâkimiyetidir. Aynı zamanda Gramsci, buna cevaben karşı hegemonya anlayışını çıkartır. Karşı hegemonya, proleter sosyalist devletin tesis edilmesiyle proletaryanın “organik” aydınların yardımı ile hegemonya uygulamasını ve toplum üzerinde kendi üstünlüğünü fiiliyata dökmesini ifade eder.
[28] Antonio Gramsci, Prison Notebooks (Hapishane Defterleri -New York: International Publishers, 1971), s 244.
[29] Martin Carnoy, The State and Political Theory (Devlet ve Politik Teori -Princeton: Princeton University Press, 1984), s. 70.
[30] A.g.e., s. 66.
[31] A.g.e.; vurgular özgün metne aittir.
[32] Guiseppe Fiori, Gramsci, Life of a Revolutionary (Gramsci, Bir Devrimcinin Hayatı -Londra: New Left Books, 1970), s. 238.
[33] Carnoy, The State and Political Theory (Devlet ve Politik Teori), s. 87.
[34] Fiori, Antonio Gramsci, s. 238.
[35] A.g.e.
[36] Bkz.: Louis Althusser, For Marx (Marx İçin -Londra: Penguin, 1969), aynı yazar: Lenin and Philosophy and Other Essays (Lenin ve Felsefe ve Diğer Makaleler -Londra: New Left Books, 1971). Ayrıca bkz.: Louis Althusser ve Etienne Balibar, Reading Capital (Kapital’i Okumak -Londra: New Left Books, 1968).
[37] Althusser, Lenin and Philosophy and Other Essays (Lenin ve Felsefe ve Diğer Makaleler), s. 135.
[38] A.g.e., s. 137.
[39] A.g.e., s. 185.
[40] Nicos Poulantzas, Political Power and Social Classes (Politik İktidar ve Toplumsal Sınıflar -Londra: New Left Books, 1974), s. 209.
[41] A.g.e.
[42] Tartışma, 1960’ların sonunca Nicos Poulantzas’ın “The Problem of the Capitalist State” (Kapitalist Devlet Sorunu -New Left Review [Yeni Sol Eleştiri], sayı: 58, 1969) adlı makalesi aracılığıyla Ralph Miliband’ın The State in Capitalist Society (Kapitalist Toplumda Devlet -New York: Basic Books, 1969) adlı kitabını eleştirmesiyle başladı. Aynı derginin bir sonraki sayısında Miliband eleştiriye cevap verdi. Bkz.: Ralph Miliband, “The Capitalist State -Reply to Nicos Poulantzas” (Kapitalist Devlet -Nicos Poulantzas’a Cevap), New Left Review [Yeni Sol Eleştiri], sayı: 59, 1970. Ayrıca bkz.: Nicos Poulantzas, Political Power and Social Classes (Politik İktidar ve Toplumsal Sınıflar); Ralph Miliband, “Poulantzas and the Capitalist State” (Poulantzas ve Kapitalist Devlet), New Left Review [Yeni Sol Eleştiri], sayı: 82, 1973; ve Nicos Poulantzas, “The Capitalist State: A Reply to Miliband and Laclau” (Kapitalist Devlet: Miliband ve Laclau’ya Cevap), New Left Review [Yeni Sol Eleştiri], sayı: 95, 1976. Poulantzas’ın sonraki çalışmaları arasında bkz.: Classes in Contemporary Capitalism (Günümüz Kapitalizminde Sınıflar -Londra: New Left Books, 1975) ve State, Power, Socialism (Devlet, İktidar, Sosyalizm - Londra: New Left Books, 1978). Miliband’ın takip eden dönemde yürüttüğü tartışmalar, “Political Forms and Historical Materialism” (Politik Biçimler ve Tarihsel Materyalizm -R. Miliband ve J. Saville editörlüğünde, Socialist Register [Sosyalist Defter]; Londra, Merlin Press, 1975 içinde) ve Marxism and Politics’te (Marksizm ve Politika -Londra: Oxford Üniversitesi Yayınları, 1977) bulunmaktadır. Ayrıca bkz.: David Gold, Clarence Y. H. Lo ve Erik Olin Wright, “Some Recent Developments in Marxist Theories of the Capitalist State (Marksist Kapitalist Devlet Teorilerinde Yakın Döneme Ait Gelişmeler), birinci ve ikinci bölüm, Monthly Review [Aylık Eleştiri], Sayı: 27, Ekim-Kasım 1975; Gosta Esping-Andersen, Roger Friedland ve Erik Olin Wright, “Modes of Class Struggle and the Capitalist State” (Sınıflar Mücadelesi Tarzları ve Kapitalist Devlet), Sayı: 4.-5, Yaz 1976; Albert Szymanski, The Capitalist State and the Politics of Class (Kapitalist Devlet ve Sınıf Politikası -Cambridge, Mass: Winthrop, 1978); Bop Jessop, The Capitalist State (Kapitalist Devlet -New York: New York Üniversitesi Yayınları, 1982); Martin Carnoy, The State and Political Theory (Devlet ve Politik Teori).
[43] V. I. Lenin, The State and Revolution (Devlet ve Devrim, Lenin, Selected Works -Seçme Eserler -New York: International Publishers, 1971) içinde, s. 268.
[44] Karl Marx, The Critique of Gotha Programme (Gotha Programı’nın Eleştirisi), Karl Marx ve Friedrich Engels, Selected Works (Seçme Eserler -New York: International Publishers, 1972) içinde, s. 331. Vurgular özgün metne aittir. “Proletarya diktatörlüğü” ile ilgili kapsamlı bir tartışma için bkz.: Etienne Balibar, On the Dictatorship of Proletariat (Proletarya Diktatörlüğü Üzerine -Londra: New Left Books, 1977).
[45] V. I. Lenin, The State and Revolution (Devlet ve Devrim), s. 327. Vurgular özgün metne aittir.

Hiç yorum yok: