Kavga Ne Yana Düşer, Biz Ne Yana?

Nuriye Gülmen, 24 Mayıs 2017’de Sincan Kadın Kapalı Hapishanesi’nde açlık grevinin 81. günündeyken yazdığı mektubunun bir yerinde şöyle demişti:
“Fiziken sarılamıyorsak, kelimelerimizle sarılacağız size. Mektuplarımızla konuşacağız. Okuyacağız, üreteceğiz, yazacağız. Bileceğiz ki, mutlaka bizi buradan alacaksınız. Direnişimizi hep birlikte, yine dışarıda sürdüreceğiz.”
Bugün, Efrin işgaline ya da savaşa karşı olup, (haksız-emperyalist savaş ya da haklı savaş ayrımı yapalım ya da yapmayalım), bu karşı oluşlarını sadece sözleriyle ya da yazılarıyla beyan edenlerin dahi “terörist, insanlık düşmanı” olarak nitelendirilerek “kafalarına sıkın” talimatlarıyla hedef gösterildikleri, tehdit edildikleri, gözaltına alınıp tutuklandıkları ve onlar nezdinde bütün bir ülkeye, “benim doğrularımı tanımaz ve çizdiğim sınırlar içinde kalmazsanız, başınıza neler geleceğinin sınırlarını görün” denilerek gözdağı verildiği bir gerçeklik var. Uzun uzadıya analizler yapmaya gerek olmaksızın, geldiğimiz noktanın en yalın ifadesi bu.
Tam da burada mevcut iktidarın, sistemin niteliğinden ve kodlarından aldığı olanak ve gücü, bulunduğu coğrafyanın somut koşul ve çelişkilerine uyarlayarak, bunu kendi iç niteliğiyle bütünleştirerek sergilediği maharetlerinden ya da bunların sınırlarından bahsetmeye gerek yok. Çünkü her iktidar, kendisini temsil ettiği sınıfın çıkarları üzerine bina edip bunu toplumda içselleştirmeye ve yaygınlaştırmaya çalışır ve o çıkar doğrultusunda elinden geleni ardına koymayarak gerekeni yapar. Ona, “Allah’tan kork, bu kadar da olur mu” diyerek şaşkın şaşkın yakınmak abestir ve bu, zaten bizim işimiz değildir.
Biz burada, asıl sorgulamamız gerekenden, işimiz olan şeyden, yani iktidarın bu maharetlerini böylesine kuşanmasının, onları bu derecede sergileyebilmesinin, durumun böylesi bir vahamet derecesine kadar gelebilmesinin arkasındaki sebeplerden, buna olanak tanıyan zeminden yani öznelerden, “önderliklerden” ve onların gerçekliklerinden konuşmalıyız; örnek bir itiraf ve özür metniyle.
Binyılların mücadele birikimlerinin-deneyimlerinin ve Nuriye’nin mektubunda dile getirdiği, “Bileceğiz ki, mutlaka bizi buradan alacaksınız.” sözünün içindeki anlamın ağırlığını sırtımıza alarak.
Aşağıdaki metin, toplumsal sistemdeki eşitsizliği, ezilen sınıflardan ve kesimlerden yana dönüştürme iddiasını bilimsel sosyalizmle kuşanarak kendine görevler biçen ve kendini “komünist, sol, sosyalist, devrimci” olarak tanımlayan bütün devrimci hareketin irade merkezleri adına, örnek olarak yazılmıştır. Bahsi geçen hareketlerin mücadele tarihlerine, taşıdıkları iddia ve ideal uğrunda bedel ödemekten imtina etmeyerek yaşamlarını samimiyetle ortaya koyan ve koymakta olanlara saygıyla... Tarihin sorumluluklarından kaçmayarak, kavganın sıcak alanlarındaki devrimcilerin harici ile elbette.
Söz meclisten içeridir, yani durumun bu noktaya gelişinde asıl pay sahibi olan bahsi geçen hareketlerin irade merkezlerinedir ve en başta onlar adına ve elbette “Bileceğiz ki, mutlaka bizi buradan alacaksınız” sözünün muhatapları olan bizler adına yazılmıştır.
Nuriye Gülmen’e, Semih Özakça’ya, Esra Özkan Özakça’ya, Veli Saçılık’a, Acun Karadağ’a ve bütün Yüksel Direnişçileri’ne gecikmiş itirafımız ve özrümüzdür:
Bu direniş pratiği boyunca kendi adınıza ve direnişi omuzladığınız kesimler adına kazanımlarınızın, öğrendiklerinizin, bilince çıkardıklarınızın bizden çok daha farkındasınız, biliyoruz. Direnişe başlarkenki iradeniz nereden beslendiyse, direnişinizi, sonrasında dönüştürdüğünüz açlık grevi biçimini sonlandırıp başka biçimlerde devam ettirme konusundaki iradeniz de aynı yerden beslenmekte.
Sizler, böylesi bir süreçte, kendisini “komünist, sol, sosyalist, devrimci” olarak tanımlayan bütün devrimci hareket olarak bizlerin görevlerimizin vekâletini alarak güçlü bir irade ve pratik direniş ortaya koydunuz ve koymaya da devam ediyorsunuz.
Ama ola ki, kuşandığınız bu direnişin, umut içinde tahayyül edilen yerine ulaşılamadığını, bu umudun gerisine düşüldüğünü, bu anlamda bir geri adım atmak durumunda kalındığını düşünenler varsa dahi, “geriye düşmek” ya da “geride kalmak” anlamında bizim kaldığımız gerilerdeki yere hâlâ yetişemediğinizi bilin isteriz.
Memleketimizin geldiği vaziyete olan açık saklı bütün toplumsal itiraz ve öfkenin vekâletini sizlere vermek bir yana, “eyvallah” diyerek aldığınız vekâletle tek başına omuzladığınız direnişinize dahi gelmedik, beraber aynı copun tadını tatmadık, yanınızda yürümedik, özür dileriz.
Veli, Acun ve diğer Yüksel Direnişçileri, her gün aynı muamelelerle karşılaşacaklarını, yaka paça dövülerek darp edilerek gözaltına alınacaklarını bilerek, ısrarla Yüksel’e giderken, biz analizlerimizde, bildirilerimizde hangi afili cümleleri kullanalım da kendimizi tatmin edelim diye uğraşıyorduk. Siz direnirken, biz Facebook’larda, Twitter’larda sizin direnişiniz üzerinden var etmeye çalışıyorduk kendimizi. Beğen butonuna tıklayarak, paylaşarak, retweetleyerek dayanışıyorduk sizinle. Bunları yaptığımız her gün rahat bir uyku çekebiliyorduk, ama aklımızın bir köşesinde “ya onlara bir şey olursa” sorusu hep duruyordu. “Bunun vebalini nasıl kaldırırız” diye içimiz içimizi yerken, yataktan kalkıp direniş pratiğinizi görünürleştiren haberlerin, videoların, röportajların altına “ne olur bırakın artık, siz gönlümüzde kazandınız zaten” gibi yorumlar yapıyorduk.
Bazen, meclis kürsülerinde, “ne olacak bu memleketin hali” sorgulaması minvalinde verilen soru önergeleriyle idare ediyorduk, bazen basın açıklamaları yapıp uslu uslu okuyorduk bildirilerimizi, bazen “hashtaglara yüklenirsek iyi olur” diyorduk, hatta bazen de “Mustafa Kemal’in askerleri değil, yoldaşlarıyız” diyen CHP'lilerin sözüne “vay be” deyip heyecanlanıyorduk, sonra da aynı sözün sahibi anlayış, “savaşalım elbette, ama fazla masraf çıkarmayalım” dediğinde “keşke öyle demeseydi” deyip hayıflanıyorduk.
Sanki tarih, bizlere aynı sahneleri daha önce yaşatmamış gibi, olan her şey yeni ve bilinmezmiş gibi şaşkın şaşkın bekliyorduk. Sanki her şey kendiliğinden sütliman olacakmış da, biz o zaman bir anda ortaya çıkıp “bakın, zamanında kendimizi olabildiğince koruduk, şimdi daha güçlüyüz ve mücadele etmeye hazırız” diyeceğimiz günleri bekliyor gibiydik.
Bütün bunları sadece size karşı yapmadık elbette. Mesela metal işçilerinin direnişine karşı da aynı şekilde davranıyoruz, cezaevlerindeki tek tip kıyafet dayatmasına karşı da, Efrin işgaline karşı da. Konusuna göre vekâlet vermede herkese eşit davrandığımızı bilmenizi isteriz.
Yani siz ve direnişiniz büyüyüp görünürleştikçe, biz varlık sebebimizi, rolümüzü unuttukça daha da küçüldük, daha da kaybolduk.
Bu özeleştirimiz, vicdanlarınızda işleme konur ya da konmaz bilemeyiz, ama bu özeleştiriyle vicdanlarımızın temizlendiği düşünülmesin.
Artık kendimize sormamızın vakti gelmedi mi? İşçi sınıfı ne yana düşer, burjuvazi ne yana; açlık ne yana düşer, tokluk ne yana; çamurlu yoksul sokaklar ne yana düşer, plazalar ne yana; havzalar ne yana düşer, atölyeler, sokaklar, meydanlar ne yana... kavga ne yana, biz ne yana?
Selin Kaya

Hiç yorum yok: