İran ve Devrimci Tutum

İran'da son günlerde başlayan gelişmeler, solun içinde önemli bir bölümün son yıllarda yaşanılanlardan hâlâ ders almadığını ortaya koydu. Geçtiğimiz yıllarda Libya, Suriye, Ukrayna, Venezuela başta olmak üzere sokağa dair ne görse heyecanlanan ama yaşanılanın içeriğini sorgulamayan ve bu nedenle turuncu devrimleri destekler hâle gelen “solcularımız” yine sahneye çıktı. Öyle ki Suud, ABD ve İsrail ile yan yana gelmekten çekinmeyenler devrimci olurken, İran'a karşı girişilen bu turuncu devrim ve işgal girişiminin karşısında olmanın devrimcilikten dışlanma sebebi olduğunu gördük.
ABD ve İsrail'in eylemler başlar başlamaz destek açıklamalarından tutun da, sokağa çıkan kitlelerin bir bölümünün Suudi yandaşlığına, bir bölümününse Şah destekçiliğine gözlerin kapatıldığını, diğer yandan petrol başta olmak üzere ulusal kaynaklarını Şah yıllarının aksine emperyalist tekellerle paylaşmayan İran'a dair emperyalizmin hesaplamalarının, İran'ın yakın süreçte saldırıya uğrayan Libya ve Suriye ile birlikte meşhur “şer ekseninde” olduğunun unutulduğunu da gördük. Yaşanılanın bir devrim ya da “saf” bir yoksul halk ayaklanması ve özgürlük mücadelesi olduğuna inananların sayısı bir hayli fazla.
Öncelikle diktatörlükler ve ona karşı ayaklanan halk basitliği şeklinde değil, hayatın gerçekliği. Yaşanılan çatışmalar içinde güç ilişkileri görmezden gelinerek yorum yapılamaz. Libya, Suriye, Ukrayna, Venezuela'da da “devrim” diyenleri gördük, ekonomik sıkıntılar yolsuzluklar söylendi. Bugün İran için söylenilenlerin benzeriydi. “Çürümüş bir rejim, halkı soyuyorlar” vesaire. Sonuç olarak tüm bu ülkelerde ortaya çıkan kalkışmaların emperyalizmin bölgesel politikalarına hizmet eden olgular olduğunu gördük. Bugün İran'da Suudilerin, Siyonizmin, ABD'nin açık desteği varken ayaklanmacılara yönelik çıkıp burada devrimden ya da ayaklanan “temiz” kitlelerden bahsedilemez. Tabii ki İran ve diğer bahsettiğim ülkelerin ekonomik ve içsel sıkıntıları var. Sokağa çıkan herkes doğrudan yönlendirilmiş de değildi. Ama sol ya da komünist öznenin güçlü olmadığı bir durumda, zaten büyük ölçüde emperyalizmin ekonomik ambargolarının etkisiyle başlayan ayaklanmalar kısa sürede emperyalizmin ideolojik ve politik hegemonyasına girdi. Bugün İran üzerinde var edilmeye çalışılan da bu. Net bir şekilde söyleyelim: sol bir dönüşüme yol açmayacak her durum, var olandan daha gerici olacaktır. Libya'da, Ukrayna'da “diktatör” denilerek devrilenlerin yerine kimlerin geldiği, Suriye'de Esad'ın karşısına kimlerin çıkarıldığı ortada. İran'da da daha iyisi olmayacak.
Tüm bunların yanında, İran'a sadece ülke özgülünde bakılamaz. İran, Filistin direnişinin şu an en güçlü destekleyicilerinden. Suriye'de IŞİD'in ve türevlerinin kazanmasını engelleyen en önemli faktörlerden (birçok “solcunun” belki yaşamak istediği batılı devletlerin cihatçılara desteğini hatırlayıp, “molla rejimi” İran ve Hizbullah'ın insanları nasıl koruduğunu da hatırlayalım). Dolayısıyla yineleyelim: İran, ABD'li neoconların, şahçıların, Suudi gericilerinin, Siyonistlerin saldırılarına karşı Filistin direnişinin yaşadığı süreci, Suriye'yi, Yemen'i ve Lübnan'ı göz önünde tuttuğumuzda en azından mevcut hâliyle korunması gereken bir mevzi.
Bir söz de Gezi ile İran, Ukrayna ya da Venezuela'da yaşanılanları benzetip “Gezi de Amerikancı mıydı” diyenlere söyleyelim. 70 yıldan fazla bir süredir emperyalizmin yeni sömürgesi olan, ekonomik ve askerî olarak bağımlı bir ülkeyle, bağımsız ve bu nedenle yıllardır stratejik saldırı altında olan ülkeleri bir tutamazsınız. Diyalektik böyle bir şey değil. AKP’nin ABD ile “çelişkileri” dönemsel, geçici ve biçimsel olmaktan öte değil. Kaldı ki AKP’nin ötesinde TC devletinin ve bu devletin burjuvazisinin emperyalizme yapısal bağımlılığı ortada. Diğer yandan İran, Suriye, Venezuela gibi ülkeler, ABD ile açık şekilde çatışma içinde olan ve stratejik saldırı altında olan ülkeler. Yani geçici olan ve kalıcı olan ya da biçimsel ve özsel olan arasında ayrım yapmadan konuşursanız, düşmanın işine yarayan bir konumunuz olur.
Son olarak İran'ın mevcut durumu, devrimcilerin tarihsel olarak yaşadıkları ve bugün arasında yapılması gereken ayrıma değinelim. İran'da 1978'e giden süreçte devrimcilerle Humeyniciler arasındaki ittifakı ve sonrasında yaşanılanları hatırlatıp bu nokta üzerinden güncel politik tutum belirlemeye çalışma yanlışı var. Öncelikle tarihe dair sadece mağdur anlatısından ibaret bu bakış. Gerçekçi bir durum analizinden yoksun. Diğer yandan güncel politikte konum alırken, bunu tamamen geçmişe göre kurgulayamazsınız. Örnek olarak; Suriye'de Esad yönetiminin geçmişte FHKC, diğer Filistinli devrimciler ve Suriyeli komünistlerle çatışmaları oldu. Ancak Suriye emperyalist saldırıya uğradığında, bu gerekçe gösterilerek emperyalist saldırının parçası olunmadı. İran üzerinde olan saldırıda alınacak tutumda da eksen buradan kurulmalı. Devrimcilerle Humeyniciler ittifakına dönersek; 1978'e giderken böyle bir ittifak içinde olunmasının yanlış bir tarafı yoktu. Devrimler “cephe” politikalarıyla hayata geçer. Düşmana karşı ezilen kesimlerin en geniş birlikteliğini yaratmadan devrimin önünü açamazsınız. Ancak “cephe” politikalarında önderliği devrimciler olarak elinizde tutmanız, tutamıyorsanız, bağımsız çizginizi korumanız gerek. İranlı devrimcilerin yanlış yaptığı nokta bu oldu. Küçük burjuva radikalleri olan Humeynicilerle doğru olarak yapılan ittifak, yanlış şekilde Humeynicilerden bağımsızlığın yitirilmesine, onlara sınıfsal bakıştan yoksun bir güvene evrildi.
Politika güç ilişkisine dayanır. Güç olunmadan senden olmayana bir şey kabul ettiremeyeceğin gibi ezilirsin. Tudeh, İran tarihinde her zaman reformist bir parti olarak var oldu. Tudeh'in Humeynicilerin gücü karşısında geri çekilip onların arkasından sürüklenmeleri şaşırtıcı değildi. Ancak Halkın Fedaileri gibi Şahlığın en sert zamanlarında İran'da silâhlı propagandaya başlayan, düzenin güç ilişkisi dönüştürülmeden değişemeyeceğini tespit eden bir yapının var olan gücünü bir anda dağıtmasını anlamlandırmak çok zor. Halkın Fedaileri’nin belki 1978'de gelişen süreçte önderlik edecek gücü yoktu. Ama en azından bağımsızlığını koruması yani binlerce kişilik gerilla birliklerini ve sokaktaki aktifliğini devam ettirmesi gerekirdi. Böyle bir durumda Humeyniciler iktidarı yine alsa da mutlak bir güç sahibi olamayacaktı. Bu durumda devrimciler, sahip oldukları güçle kendilerini koruyup bazı taleplerini kabul ettirebileceği gibi, uzun vadede iktidarı alma ihtimaline sahip olabilirlerdi. Ama sınıfsal bakıştan yoksun şekilde küçük burjuvaziye duyulan güven ve silâhların bırakılması sonrasında yaşanılan felaketi getirdi.
Görece ileri de olsa her küçük burjuva iktidarı öyle veya böyle devrimcileri baskı altına almaya çalışır. Bu, sınıf yasalarının gereğidir. Siz de buna karşı güç olmak zorundasınız. Kısacası tarihsel sürece bakış ajitasyondan ibaret bir mağdur-katledilme anlatısı veya cephe sürecine eleştiri kurmaktan çok tarihsel süreçte güç ilişkilerinin gelişimine dair olmalı.
Yazıyı şöyle bitirelim; İran'da mevcut yönetimle bir hesaplaşma olacaksa bu, devrimci düzlemde olacaktır. İranlı devrimcilerin gelecekte yine silâhlı güç olacağı ve özneye döneceği koşullarda, kuşkusuz direnişin yanında olunacağı gibi buna ilk karşı çıkan da bugün ayaklanmayı destekliyor olan ABD olacaktır. Ama o zamana kadar turuncu devrimlerin yanında olmak bir tutum olamaz. Ulusal kaynaklarını emperyalist tekellere peşkeş çekmediği ve Yemen, Bahreyn, Suriye, Lübnan ve Filistin'le dayanışma gösterdiği için saldırıya uğrayan İran'ın karşısında konumlanıp, ABD, Suud ve İsrail'le aynı çizgide olmak devrimcilik olarak kabul edilemez.
Bekir Sami Paydak

Hiç yorum yok: