Karanlık Meseli…

Bir yıkım hâli, artık mütemadiyen güncelleniyor. Behemehâl ânlık bir hâl veyahut da sonuç ya da vaka olmaktan ötede artık mütedeyyin iktidarın bağnazlıkla kullandığı bir sopa gibi ‘yıkım’ üstümüze boca ediliyor. Yıkım, var olanı tanımlandıran bir edimden ötede, yaşamın ‘demirbaşı’ ilân olunuyor. Güncelliğimiz, bunun pek çok farklı tezahürüne içkin olarak, bağlı ve bağlantılı sahnelere ev sahipliği yapıyor. Erk, muktedir, iktidar ve veya “devlet” adına her ne derseniz o makam, yöneten katı, onca insanımsı bu yıkım bahsini süreğen kılıyor.
Geleceğimiz şimdi / şu ânda çalınırken, bir de bu kara kapkara olan tahayyül hakikat kılınıyor. Bay Erdoğan’ın mutlak iktidarı adına gerçekten de gerçek kılmaya çalıştığı şey yıkımın ta kendisi olarak bu -yeni ülke denilen yerin temelleri atılıyor. Geleceksiz, bağnazca günü linç edilmiş dünü ne kadar fenaysa yarını ol aynı kılmak istenen bir yer / sahne var ediliyor. Yol, yordam daim yıkıma çıkartılıyor artık. Ezası hep sıradana düşüyor. Çürümenin farklı evreleri güncellenirken yağmalar, yalanlar ve iktidar tahayyülü adına her şeyi yapanlar sayesinde cürmün failleri dokunulmaz, buna tanık olan sıradan ise ceza yiyen taraf ilân ediliyor.
Vatan, Millet Sakarya, alenen zikredilirken yol / sonuç o istikamet hep daha derin yıkımlara çıkartılıyor. Bir yıkım gayreti, şu kentsel dönüşüm rezilliği boyunca sürdürülen tavırda olduğu gibi bütün o dozerlerin yıkımı, moloz yığınlarının kentleri toza boğması, hafriyat kamyonu terörü vs. gibi hâlâ yaraları beraberinde getiriyor. Bir yıkım çabası, tıpkı o kör karanlığı yapan dehşet makine gümbürtüsü gibi bugün, bu sahneyi de kuşatıyor. Cürüm hemhal menzil biteviye bu taarruzların ekseninde yükseliyor. Bir ülke değil bir çukur hâlihazırda bariz, kesintisiz kılınıyor. Yol değil artık yön değil artık ân yıkılıyor. Yol değil artık şimdi şu ân çürütülüyor.
Siyasanın pragmatist, paramiliter dehşet yayan figürlerinin ağzından çıkan her söz, yaptıkları her eylem bir yıkım imini kalıcılaştırıyor. Söz çürüyor. Ânın getirdiği yegâne şey, bariz bir tahakküm hâlinin kayıp halkalarını yeniden imal etmek kılınıyor işbu sahanlıkta. Söz gerçekten çürüyor, tuz kokuyor, ruhsa artık iflah olmayan bu iştahı hiçbir zaman kesilmeyen o muktedire ‘kurban’ ediliyor. Siyasetin pragmatist, çoğunlukla faşizmin ağır bastığı söylemi ve beraberindeki hemen her türlü eylemi bu kör karanlık güncelliği de ifşa etmektedir.
Ana hatlarıyla düzenlenen her gün yine yeniden imal olunan bu tahakküm döngüsüdür. Cürüm, hemhal menzil hayatlarımıza kasıtla işlevselleştirilendir. Dünün şimdi kılınması artık kesintisiz bir gerçekliktir. Bu istikametin kötülükle teşviki mesaisi süreğen bir meseledir. İşkence tarifinin yapıldığı ekranlardır mesele. İki adet, muktedire kuyruğu kıstırmış köşe kadısının dillerinden dökülen onca cerahattir bu teşviki mesainin hâlini gösterecek olan.
Yaşama karşıtlığı ele alan cerahatin aldığı yol, varabildiği uzam, gösterdiği çürümedir mesele. “Sallandır camdan aşağı, ailesinden birilerini vur, havlu tekniği var böyle suyu üstüne döküp, arada boğuyorsun vb.” nice saçmalığın canlı yayında anlatıldığı yerdir çürümenin ulaştığı, şu menzildeki en büyük odağa örnek. Bunca süreğen kılınan cürümle “bir o kadar daha yapılmalı, bir fenalık daha olmalı” diyen aklın birleşimi midir yeni ama hâlâ eski olan Türkiye? Cürümleri arzulayan, çürümeyi tam tekmil devamı yok mu diye bekleyen, hayatı hiç kılınıp yerle yeksan edilmesini alkışlayan cerahat varken başka söze gerek var mıdır?
Bunca aleni bir o kadar da doğrudan kötülük temsile koşulurken, devletin o her yerde olma hâli bir de bu istençle hemhal güncellenirken söz salt çürümeyi bildirmektedir. Gidilen, yol falan değil artık çukurun ta kendisidir. Gösterilen, varılmak istenen, son kertede cehennemî bir yeri ta kendisidir. Pespayelik sırf bu bahislerle bitmez, bitirilmeyecektir. Mesele, ol insanlık hakkı, eşit, adil ve özgür bir ülke olduğunda öteye beriye alınan tavır burada, radikal, terör faaliyeti ve suç olarak görülür. Oysa suç devletin, muktedir olanın ve doğrudan ona yamanmış olan her kesimden ol müşterek gündelik iştir, eylediğidir. Cürüm, hemhal menzilde varlığı kanıtlanan şey bu çürüme hâlidir.
Cürüm, hemhal olmakta kaçınılmayan bu sahanlıkta güncelliğine çaba sarf edilen bariz kötülüktür. “Kürdistan” dediği için meclis çalışmalarından iki gün men edilen HDP Milletvekili Osman Baydemir’e reva görülendir mesele o kötülük. 1920’lerde rahatça kullanılan geçtiğimiz barış süreci denilen çatışmasızlık günlerinde mecliste sıkça yer verilen, bahsi açılan Kürdistan bugün yeniden tabu ilân edilir. Yaralar üstüne yeni yaralar ekleyen bir menzilin nasıl ivedilikle imal olunduğuna kanıttır, Osman Baydemir’e reva görülen. “Ben bir Kürt evladı olarak, Kürdistan’dan gelen bir temsilci olarak istediğim şey, bu çatının Türk ve Kürt ortak çatısı olmasıdır” diyen Baydemir’e ”Kürdistan” dediği için AKP’li vekillerden tepki geldi. Tepkiler üzerine TBMM Başkanvekili AKP’li Ayşenur Bahçekapılı da Baydemir’e “Kürdistan neresi?” diye sordu. Baydemir elini kalbine götürerek “Kürdistan şurası” dedi. Bahçekapılı ise Baydemir’e “Siz Kürdistan vekili değilsiniz, Urfa vekilisiniz” yanıtını verdi.
Sendika.org’da yer alan birkaç satırlık meselden bile özetlenendir. Gelsin linç, gitsin yaftalar. Osman Baydemir, beni hedefe koysanız da, canımı da alsanız hakikat bu sözlerini bile, kürsünün özgür düşünce mevzii olmasına rağmen katlanamayan memleket gerçek kılınır. Vekil, iki oturumdan “men edilir.” Memlekette demokrasi, “Kürdistan” demeyince, “Kürd” demeyince, “Ermeni” demeyince o ya da bunu demeyince kurtulacaktır çünkü! Cürüm hemhal menzilin oluşturduğu şey, yeni, yeni denilirken sabık bir eskinin hiç sonu gelmeyen imalatıdır. Cürüm, hemhal ülkenin gayreti eskisini yıkımlarla yeniden var etmek ve güncellemektir.
Siyasanın paramiliter, faşist ve zorba dilinin ol eylem şablonunun altından çıkagelen yıkım bu bahistir. X ya da Y kimliklerine, o ya da bu söze, seslenişe, sözcüklere değil topyekûn ötekisi, öteki olarak muktedir dışı her kesimi hedefe koyan bir söylemdir / hamledir o var edilen. Cürmü eylem kılan yerdir mesele. Hayata düşülen şerhlerin bariz bir devamlılık hâlini tanımlandırması güncellene gelendir. Düşünmek, sorgulamak ve yanıt talep etmek, bu vahim hâller toplamına seslenmek enikonu uzak ırak bir ihtimale sıkıştırılmaktadır. Hayatın berhava edilmesi odur.
Amed’de 21 Mart'ta düzenlenmiş olan Newroz kutlamasına katılmak üzere Meleti’den kente gelen üniversite öğrencisi Kemal Kurkut’u alanın girişinde kurulan kontrol noktasında gazetecilerin gözleri önünde öldüren polis Y.Ş. hakkında “Olası kastla insan öldürme” suçundan müebbet hapis istemiyle açılan davanın ilk duruşması görülür. “Diyarbakır 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşma öncesi Diyarbakır Adliyesi ve duruşma salonunda yoğun önlem alan polis, duruşmayı izlemek için salona gelenlerin üzerini aradı. Çok sayıda çevik kuvvet ve sivil polis, yoğun önlem aldığı duruşma salonunda tutuksuz sanık polis Y. Ş. tutuklu sanıklar için kullanılan bölümden duruşma salonuna getirildi. Kemal Kurkut'un annesi Secan Kurkut, kardeşleri Cihan ve Ferhat Kurkut müşteki olarak katılırken, HDP milletvekilleri Ayşe Acar Başaran, Dilek Öcalan, HDP, DTK, DBP yöneticileri, Lice Kalekol protestosu sırasında öldürülen Medeni Yıldırım'ın annesi Fahriye Yıldırım, kardeşi Mehmet Yıldırım’ın yanı sıra çok sayıda kişi izleyici olarak katılır.” (tüm dava alıntıları: Mezopotamya Ajansı)
Katil kolluk personeli Y. Ş.’nin beyanıdır “Şahıs karşımızdan geçerek ‘Gelin lan buraya. Hepinizi öldüreceğim, patlatacağım’ dedi. Şahıs elindeki ekmek bıçağını kendisine doğru çekti. Ben herhangi bir eylem yapacağı şüphesiyle silâhımı atışa hazır vaziyette tuttum. Şahıs ikazlarımıza aldırış etmeden barikatı aştı. Ben de şahsın bir eylem gerçekleştireceği ihtimaliyle silâhımı hazır halde beklemeye başladım. O sırada havaya ikaz atışı yapılarak ‘at elinden o bıçağı’ şeklinde anons yapıldı. Şahıs, ikazlara aldırış etmeden bulunduğumuz barikat alandaki barikatı aştı. Bize 3-4 metreden bıçak sallayıp geçti. O sırada şahsa en yakın olan kişi bendim. Ben de o esnada silâhımı çıkartarak rastgele ateş etmemek için hedef alarak ayaklarına ateş ettim. Şahıs birkaç adım ilerledi ve yere çömeldi. Bu sırada silâhımı yere doğru çevirdim. Sahsın üzerinde herhangi bir patlayıcı madde olması ihtimaline karşı arkadaşlarımız üzerini aradı. Daha sonra ambulans gelerek şahsı hastaneye kaldırdı. Her şey 15 saniye içinde gerçekleşti” dedi.
Avukat Reyhan Yalçındağ’ın sorgusudur. Yalçındağ, “Yarı çıplak olan ve üzerinde bomba olmayan bir kişinin neden size saldıracağını düşündünüz” sorusuna sanık, “Şahsın cepleri çok yoğun şekilde şişkindi. El bombası veya patlayıcı bir şey çıkabileceği düşündüğüm için müdahale etmedim” diye belirtir. Cürüm hemhal ülke, Kürdistan, Kürd’ün adını, sanını, yaşamını, memleketini ötesini berisini bilmeyen, sorgulamayan menzilde bir şüphe üzerine, mübalağalı bir taciz tasviri ile genç bir insan katledilir. Kemal Kurkut’un canı bunca rahatça çalınır, katil polis üç ay sonra yeniden görevine döner, belinde yine silâhını taşır yine ve yeni ve yeniden devletin her ne olduğu meydana serilir.
Duruşma sırasında tanık olarak dinlenen Gazeteci Abdurrahman Gök, olay günü Newroz'u takip etmek için alana geldiğini anlatarak, “Bir ânda bir ses geldi. O sırada elim fotoğraf makinesine taktığım objektifin üstündeydi. Silâh sesi duymamdan itibaren 26 fotoğraf karesi çektim. Bu sırada polisler bana bağırarak beni oradan uzaklaştırdı. Daha önce edindiğim tecrübelerden dolayı polisin fotoğraf makinesine el koyacağını düşünerek kartı pantolonumun arka cebime koydum. Polisler beni yanına çağırdı makineme el koydu. Ben bir şey çekmediğimi söyleyince bana ‘Yalan söylüyorsun’ dediler. Foto Film Şube’den bir polis çağırdılar. O da makinemi kontrol etti. Bir şey bulamayınca beni gönderdiler” diye belirtti.
Olaydan sonra polislerin kendisini gün boyunca takip ettiğini anlatan Gök, “Newroz bittikten sonra büroya gittim. Valiliğin canlı bomba açıklamasını duydum. Fotoğrafı hazırlayıp haberi yaptık” dedi. Avukat Mehmet Aktar savunmasını bitiren Gök'e, yaptığı bu haber nedeniyle baskıya maruz kalıp kalmadığını sordu. Gazeteci Gök, olaydan yaklaşık bir ay sonra Ankara'da açılan talimat ile ifade vermesi gereken soruşturmada TEM polislerinin evine baskın yaparak evdeki 2 telefonuna ve kitaplarına el koyduğunu söyledi.” Kesintisiz yıkım bunca bariz bir biçimde işte bu kadar kati / kesin ve geriye dönülmeyecek bir biçimde yaşamlara kastederek var edilir.
Bu hâl, şu cinayet bile örtbas olunmak istemektedir. Katilin tutuklanması talebi yeniden reddedilir yara kanamaya devam ettirilir. Tutuklama talebinin reddedilmesinin duyulması üzerine duruşma salonu önünde kararı bekleyen polisler, sanık Y. Ş.’ye sarılarak, “Tebrikler”, “Gözün aydın” gibi sözler kullanır, duruşmanın bir sonraki celsesi 26 Nisan 2018’e ertelenir. Kemal Kurkut’un hayatını çalan, bunu neredeyse canlı yayınlayan, vizöre hapsedilmesine müsamaha gösteren, bu emini sağlayan ülkenin yönetimi tam tersi propaganda yoluyla, bir canı bir cani olarak gösterme gayretiyle cürüm ile teşviki mesaisini sabitlemiştir.
Kemal Kurkut öğrenciydi bir gelenek olan Newroz’u kutlamak isteyen bir öğrenciydi. Kemal Kurkut, sadece kimliğini, sadece sesini, meramını duyurabildiği kendisine benzeşenlerle hemavaz olmak isteyen insan idi. Vahşiliğin gösteriminde bir insafsız katilin kurşunlarına hedef edilip, canı çalınan bir yurttaştı. Yaşatılan şey, hemen her farklı tespitten önce bu kötülük istencinin nasıl da cana kast ettiğidir. Vahim olanın yolunda yürünen bir istikametin varlığıdır.
Taybet İnan’ı, Xeci Lokman Birlik’i, Mehmet Tunç’u, Cizir’de üç bodrum katında canlı canlı yakılanları, Roboski’de F-16 bombardımanına kurban edilen otuz dört insanın her yerde, her şekilde, her anlamda kırım, kıtal ve cinayeti var edenlerin katillerini ele vermeyecekleri bir kez daha ifşa olunur. Cinayet şebekesi hâline dönüşen menzilin adalet tahayyülüne yanıtı, katili korumaktır. Hayat, işbu sahnede hiç anlatılamayan, anlatılsa da anlam karşılığı bir türlü kestirilemeyen ol sonsuz karanlık 1915’in dehşetini bugün yekvücut temsil edilendir.
Katran karanlığı, kasteden, yok sayan ve süreğen bir hâlde hayatı çürütendir. Gölgelere rehin ülke gerçektir. Çürütmekten hiç gayrisini bilmeyen menzil gerçektir. Kırım, kıtal, cinayet, talan ve yağma gerçektir. 1915 gerçek. Gever’de sokağa çıkma yasağı boyunca meydana gelen vahşeti belgeleyen gazeteci Nedim Türfent’in yargılandığı davada, örgüt üyeliği öne sürülerek sekiz yıl dokuz ay ceza almasına, tutukluluk hâlinin devamına karar verilir. 13 Mayıs 2016 tarihinde tutuklanmış olan Nedim Türfent’in salt mesleğini yapmaya çalışmasına verilen infazdır gerçek.
Avukat Karataş tarafından mahkemede beyan edilendir. "Müvekkilim örgüt üyesi olmaktan yargılanıyor. Biz, ilk celseden bu yana YPG'nin terör örgütü olup olmadığını sorgulanmasını istedik. Ama isteğimiz kabul edilmedi. DİHA örgütün haber kanalı olarak dosyaya girmiş, bu ajansın hiçbir yerde böyle bir suçuna rastlanmamaktadır. Savcılık böyle bir suçlama yaparak suç işlemektedir. Tanıkların da ifadelerinde DİHA ile ilgili bir ifadelerine rastlanmamıştır. Müvekkilimin üst düzey örgüt üyeleri ile görüştüğü söyleniyor ama müvekkilimin kiminle görüştüğü belirtilmemektedir. Sözde deliller karşısında mahkemenin bu kadar uzun süren tutukluluk hâlinin öncelikle beraatla sonuçlandırılmasını bekliyoruz. Ne savcılık ne de mahkemeniz önümüze herhangi bir delil koyabildi. Nedim Türfent, Metin Göktepe gibi bir son yaşamadıysa bu kamuoyu baskısı nedeniyledir. Müvekkilim, sadece gazeteci olduğu için yargılanıyor, Metin Göktepe nasıl kolluk kuvvetleri tarafından sadece gazeteci olduğu için katledilmişse, bugün kolluğun yapamadığı infaz mahkemeniz eliyle yapılmak isteniyor.”
Tanıkların diş sökme tehdidinden, tecavüze maruz bırakılma şantajına bir dolu hayâsızlık bir o kadar işkence olasılığını dillendirip, buna göre Nedim Türfent aleyhine görüş beyan ettikleri menzilde, o davadan bir adaletin çıkmamasıdır gerçekten gerçek. Gölgeler tarafından abluka altına alınmış bir menzildir gerçek. Gölge gibi hayatın üstüne düşürülen şerhlerin, yargıların, yağmalanan adalet bahsinin, yok edilen olasılıkların menzilidir gerçekten gerçek. Bir karanlık bugün var edilendir. Bir karanlık ki her şeyden evvel hayata kastedendir. Bir karanlık ki artık laf değil, im değil, hayatı can evinden vurandır. Bir karanlık ki kuşatmanın tam adıdır. Hayatta mısınız? Sorguluyor musunuz?
İstan’2017

Hiç yorum yok: