And Dağları’nda Bir Öğle Vakti

İki gündür aralıksız yağan kar yağışını izliyordu, And Dağları’nın bu yüksek zirvesinde. Yaşama dair tek kıpırtı, dikkatli dinlendiğinde ancak duyulabilen, çok aşağılardan akan kar sularının coşturduğu nehrin sesiydi. Yeni yıla sadece birkaç gün kalmıştı ve bu, burada karşılayacağı üçüncü yeni yıl olacaktı. Belki havanın soğukluğundan, belki de annesine ve sevgilisine olan özlemle bilinmez, sığınılacak bir sıcaklık ihtiyacı duyarak, soğuktan titreyen elleriyle cebinden tütününü çıkarıp kalın bir cigara sardı. Kar yağışının tüm yaşamı gizlediği gerçekliğine sığınarak rahatça içmeye koyuldu.
Gideceğini anlayıp nafile bir çabayla kendisini engellemeye çalışan annesi ve sevdiğiyle yaptığı son konuşmayı hatırladı. “Bizler gibi niceleri eşitsiz bir yaşamda zulüm altında yaşamaya çalışırken ve ben bunu kavramışken, bu ayrılık ikimizi de üzecek diye durup hiçbir şey yapmazsam, sana olan sevgim de anlamını kaybeder. Sana duyduğum hislerle bizler gibi olan nice insana duyduğum sevginin ve kurtuluşumuza duyduğum inancın arasında özünde bir farkı yok. Bunları bilerek, sana olan sevgi bağıma zincirlenip kalırsam, seni de buna zincirlersem yaşamda doğru bulduklarıma, nicelerine ama en çok da sana haksızlık etmiş olurum.” demişti. Düşündüğünde ilk anda zalimce ve soğuk gelen bu sözleri, içinde gürültülü bir duygu çatışması sürerken, onu nasıl da seviyor olduğunu, ne kadar çok şey paylaşmış olduklarını düşünerek ama içtenlikle, inanarak söylemişti. Bireysel yaşamındaki mülkiyet duygusuyla doğru bildikleri arasındaki ilişkinin ve çatışmanın özünü daha o zamanlar basit şekilde de olsa kavramış olduğunu farketti, hüzünle gülümsedi.
Bir refleksle saatine baktığında, 13:00’e yaklaştığını gördü. Bu, nöbetinin az sonra biteceğini gösteriyordu. Ayaklarındaki ıslaklıklığın, o insanı rahatsız eden yanı da olmasa, durumu iyiydi aslında. Sigarasını bitirmek üzereydi ki, bir sonraki nöbetçinin yanına yaklaşmakta olduğunu gördü.
- Yoldaş, kaç defa uyarı aldık, burada sigara içmememiz gerekiyor.
- Yahu ne olacak, bu kar yağışında hiçbir şey belli olmaz merak etme.
-Orası doğru, ama kural kuraldır. Gevşetilmeye gelmez, bak bu yıl nice yoldaşlarımızı yitirdik, hep dikkatsizliğimizden.
Dediği anda ikisinin de gözleri nemlendi. Aynı anılara dalıp gittiler. Geçen yıl bu zamanlar hep beraber aynı kampta geçirmişlerdi kışı. Aylar boyunca yoldaş sıcaklığındaki sohbetler, şakalar, politik sohbetler, birbirlerine olan bağlarını iyice güçlendirmişti. Şimdi o yoldaşların yarısı yoktu. İnançlarını, cesaretlerini, samimiyetlerini, gülüşlerini ve sohbetlerini alıp sır olmuşlardı sanki And Dağları’nın ardında.
Oluşan hüznü dağıtmak istedi yeni nöbetçi, dürbünü istedi ve alıp boynuna takarken:
- “Var mı bir durum yoldaş”, diye sordu.
- “Olağandışı herhangi bir durum yok yoldaş.”
-“Peki, hadi git de ziyafeti kaçırma. Bizim Peru’nun en iyi aşçısının mutfak nöbeti bugün. Bir pilav yapmış ki, eyvah eyvah.”
Açlığını hissederek yamaçtan aşağıya yürümeye başladı. Mağaranın içine girdiğinde, sol köşede yemek yiyen yoldaşları vardı, sağ köşedeyse toplantı hâlinde olan ve sessizce konuşan dört kişilik kamp yönetimi. Yemek yiyenlere yaklaşıp:
- “Pilav konusu parti gündemine oturdu galiba, toplantı alınmış hemen” dedi gülümseyerek. Herkes kahkaha atarken, mutfak nöbetçisi:
- “Ohooo nöbetçi gidip tekmilde pilav durumunu anlatmış, belli ki.” dedi aynı gülümsemeyle.
Toplantı hâlindekilerden en genci dönerek sessiz olmalarını istedi. Tüm yılın değerlendirmesinin yapıldığı toplantıda, Brezilya’da olan önderliklerinin raporları okundu. Eleştirilerle doluydu raporlar. Dağlarda boş gezinilmemesi gerekildiği, eylem istendiği, ideolojik eğitimlerin yapılması gerektiği, kendi mali olanaklarının yaratılması gibi istemler vardı. Kendilerinin ise Brezilya’da çok yoğun pratik yürüttükleri, çok ağır koşullarda çok ağır bir yaşam içerisinde önderlik yapmaya çalışıldığı anlatılıyordu. “Keşke bizler de And Dağları’na gelip sizler gibi o rahat ortamda bulunabilseydik” cümlesi, herkesin en ilgisini çeken cümleydi. Dört kişilik kamp komitesinin en genci dayanamadı:
- “Bunlar dalga mı geçiyor yoldaşlar. Hadi gelmiyorlar bu pratik alana, hadi kapitalist yaşamın içinde rahat ve geri ilişkiler ağı içinde kaybolmuşlar, peki neden bizi bu kadar küçümsüyorlar, anlayamadım. Üstelik bizler onları, o durumlarına rağmen önder olarak görüyorken.”
Komite sekreteri hemen kesti konuşmayı. Orta yolu bulma amacıyla yumuşatıcı bir konuşma yaptı. Aslında kendisi de genç yoldaşının söylediklerine aynen katılıyordu, ama bir kaos çıkmaması için susmak ve ortamı yatıştırmak zorundaydı.
Aynı Saatlerde Brezilya'da Bir Kafeterya
Trendeki konuşmalara kulak kabartarak içindeki sıkıntısını bastırmaya çalışıyordu. Trenin gecikmesiyle yarım saat gecikecekti üstleri ile olan randevuya. İki yıl önce aldığı motelin iki işçisi trafik kazası geçirince işe gelememişler ve bu da kendisinin erkenden çıkmasına engel olmuştu. İşçilerine tertemiz küfürler savurdu içinden, birazcık rahatlar gibi oldu. Sonra onları işten tazminatsız atamamanın sıkıntısıyla birkaç küfrü de burjuva yasalara giydirdi.
“Adi burjuvazi, düşman işte kardeşim, boşuna düşman demiyoruz. Çıkardığı yasaya bak, kovamıyoruz beni mağdur eden adileri. Ulan işçi dediğin gidip kaza yapıp işi boşlar mı, beni böyle mağdur eder mi.” diye söylendi içinden. Şimdi biraz daha rahatlamıştı.
İneceği şehrin anonsuyla çantasını kaparak fırladı ayağa. İndi ve hızlıca randevu yeri olan lüks bir kafeteryaya doğru yürüdü. Oysaki arabası vardı, ama bu tür randevulara o arabayla gelmeyi istemiyordu hiç. 4x4 cipiyle bu randevulara gelmenin kendisine puan kaybettirebileceğini biliyordu. Birazcık baskılanma hissediyordu kendinde, mülkiyetinden dolayı. Hatta üç ay önce Brezilya’nın beş şehrinden sorumlu kişi olarak atandığında arabayı satıp daha gösterişsiz bir araba almaya karar vermişti. Ama kendi sorumlusunun Venezuela’da yazlık aldığını öğrenince vazgeçti. Kafeteryaya girdiğinde dört kişi bekliyordu onu yuvarlak masada. Masanın üstündeki boş kahve fincanlarına bakılırsa, epey olmuştu geleli. Hepsi kalktı, öpüşüp merhabalaştılar. En rütbelisi direk söze başladı:
- “Yoldaşlar,” dedi. Bir es verip genzini temizledi, yapacağı konuşmanın ciddiyetine bürünmek için zaman kazanmış oldu böylelikle. Emin olunca devam etti, “Bildiğiniz gibi bu yıl zor bir süreç geçirdik. Canla başla yürüttük görevlerimizi, feda ruhuyla kendimizi parçaladık, koşuşturduk, yüklendik, çalıştık, çalıştık kendimizi yedik bitirdik ve acayip olumlu şeyler yaptık. Ama istenilen seviyeye ulaşamadık.”
O ara elini kaldırıp garsonu çağırdı ve öğle yemeklerini sipariş etti. Tekrar devam etti konuşmasına, konuşurken cebinde sessize aldığı telefona mesaj üstüne mesaj geldiğini belirten titreşimleri hissediyordu. Rahatsız oldu telefondan, sigara içme bahanesiyle dışarı çıktı. Sigara yakarken, telefonu çıkarıp okumaya başladı:
“Allah belanı versin senin, çocuğu okuldan alamayacağını neden arayıp söylemiyorsun da mesajla bildiriyorsun. Ya okumasaydım ne olacaktı düşüncesiz adam.”
“Yine ben ve yine Allah belanı versin. Çıkarken ‘evi toparla’ dedim toparlamamışsın be adam. Akşama kadar fabrikada canım çıkıyor sonra gelip ev temizliği, yemek çocuk derken ölüyorum. Ne var yani, biraz yardım etsen. Çalışmıyorsun, etmiyorsun bari biraz yardım et, asalak adam.”
İçine oturdu bu cümleler, sinirlendi. ‘Koskoca yöneticiyim, bana ettiği laflara bak karının, cık cık cık’ diyerek içeri girdi. Yemekleri yerken konuşmaya devam ettiler. Peru’da altı ay faaliyet yürütüp üç yıl hapis yatan ve yirmi yıla yakındır da Brezilya’da olup buradan önderlik yapan aldı sözü:
“ Çok yoruluyorum yoldaşlar, çok yıpranıyorum. Üzerimdeki işlerin hafifletilmesini istiyorum sizden. Öyle ki sevgilimle bile aram bozuldu. Haftada sadece beş akşam sevgilimle olabiliyorum ve o, kayıp iki akşam için üzülüyor. Lütfen anlayışlı olun. Hep ben iş yapıyorum.” dedi acınası bir ifadeyle. Bu sözlere içerlenen daha da yaşlı olanı girdi söze:
“Asıl ben yapıyorum bütün işleri. Bu yıl 6 makale, 8 bildiri yazdım. Tüm enerjim tükenecek. Her şeyi benim omuzlarımda koskoca partinin.” derken az önce mesajlardan fırça yiyen evin reisi masaya vurdu sertçe:
“Bu parti işleri yüzünden ailem dağılacak yoldaşlar, siz ne diyorsunuz. Bundan daha ağır ne olabilir. Ama birlik olmalıyız, birbirimizi yıpratmamalıyız. Biz önderiz, biz en yükseklerde olanlarız, en güzelleriz.” diyerek dağınıklığa engel oldu.
Bu tartışma hiç ilgisini çekmemiş olacak ki, havayı dağıtmak ve farklı bir şey söylemiş olmak için son bildiriyi bir nefeste eleştiriverdi Marcos:
“Yoldaşlar, son bildiride savaş vurgusu az işlenmiş. Her paragrafta savaş ve ölüm vurgusu olmalıydı. Çağrılar yapılmalı ve önderliği ön planda tutacak bir paragraf olmalıydı. Şahsen kendimden bir şey göremedim bildiride. Mesela “Herkes önderliğin can feda ruhuna uygun hareket etmeli” denebilirdi. Biliyorsunuz, esas olan önderliğin varlığıdır, biz olmazsak hiçbir şeyin olmayacağını hissetmeli okuyucu.
.../...
Bir saatlik toplantının sonunda oldukça yorulmuşlardı. Yorgunluklarını alsın diye meşhur Brezilya kahvesinin yanında birer dilim de tatlı sipariş ettiler. Öyle yorgun yorgun yemeye çalıştılar. Vedalaşma vakti gelmişti artık. Hepsinin çok önemli işleri olduğundan, bir an önce gitmek istiyorlardı. Zira önemli işlerin çok önemli insanlarıydı onlar. Daha gidip televizyon izlenecek, en az iki film bitirilecek, varsa çocuklar uyutulacak yoksa, çok önemli işler arasında zaman ayrılamayan, kendileri o çok önemli işleri yapmaya devam edebilsinler, rahat rahat tartışabilsinler diye yaşamlarındaki konforu kendilerine sağlayan sevgili avutulacaktı birkaç ustaca sözle...
Hayat onlar için gerçekten de hiç âdil değildi…
Selin Kaya

Hiç yorum yok: