Varoluşçuluğun Hukuksal Bağlamı

Özcülük ve Varoluşçuluğun Hukuksal Bağlamı
Hukuksal bağlamda varoluşçu felsefe en son kısımda anlatılmakla birlikte, ilk kısmımızı özcülük felsefesine yer vermiş bulunmaktayım.
Öz ve Varoluşçuluk Kavramları
Öz; bir varlığın ne olduğunu belirten, niteliğini ortaya koyan hâllere denir. Lâkin özün kendisini gerçekleştirmesi için varlıkların var olmasına ihtiyacı yoktur. Farazi bir şekilde düşündüğümüz şeyler, pekâlâ ütopyalar bir şekli, durumu, hâli oluşturabiliyorsa, zihnimizde ya da duyular (nesneler) dünyasında olabilirliği mevcutsa, biz bu noktada özcülükten bahsedeceğiz.
Bu olabilirlik varoluşla gerçeğe ulaşır. Varoluş, özü gerçeğe çıkaran şeydir. Tam bu noktada bir ayrım kendisini gösterir, varoluşlarımız mı özden önce gelir yoksa özlerimiz varoluştan?
Peki Varoluş Nedir?
Varoluşçuluk, bir şeyde önceliği ve ilkçiliği benimseyen kuramdır. Unutmamak gerekir ki bu ilklik, öncelik neye göredir? Öncelik öze göredir tabii ki.
19. yüzyıla kadar felsefeciler, insandan yola çıkarak, onun varlığı hakkında özü mü önce yahut varlığımı önce sorusu üzerinden bir tartışmaya girmemişlerdir. Onlar için şüphe yoktur ki insan varoluşunu özü şekillendirir ilk hususta.
Özcülük
Varoluşsal anlamda varsak varız, yoksak bir değer ifade etmiyoruz. Lâkin ne olduğumuz, var olmaktan daha kıymetli bir sorudur, mesela bir taş değiliz, bir ağaç da ama insanız ve bu kimliğimizle bir değer ifade ediyoruz, potansiyelimiz var ruhumuz, inançlarımız, birtakım şeylere dair aklımız, bir kimyamızın varlığı, sonu düşünme arzularımız vb…
Üçe ayırdığımız özcülük, Eflatunculuk (Platonculuk), Ermiş Agustinus’un mistik, gizemci özcülüğü ve kavramcı özcülükten ibarettir.
Eflatuncu Özcülük
Eflatun diğer adıyla Platon’a göre, varoluş özü zenginleştireceğine yoksullaştırmaktadır. Bir anlamda yukarıda yazdığımız özü nesnel (duyular) bir anlam tattıran varlık, özün değerini kaybettirmektedir.
Platon’un duyular (nesneler) dünyası ve düşün (tinsel, idealar) dünyası adı altında iki evreni mevcuttur. Bu iki evren de değişik adlarla anılmaktadır. Duyular evreni yaşadığımız Dünya’dır kısaca. Fikirler evreni ise idealar yahut düşünsel evren olarak nitelendirilmektedir. Duyular dünyası halkın tanıdığı tek evrendir. Duyularla algılanan gerçeklerden dokunup örülmüştür bu evren.
Duyular (nesneler) evreninde, aynı örnekten gelen sayısız bireylerle, ortak niteliksel taşıyan bireyler görülmektedir. Fikirler (idealar) evreni ise sadece akıl yolu ile kavranabildiği için halk anlamayacaktır.
Fikirler evreninde tipler gerçek tiplerdir, her şeyin en uygunu, makbulü bu evrenindedir. Fakat duyular (nesneler) dünyasında, ideal insan olabilmiş tek insan yoktur. İyi olabilir, fakat iyilik olamaz ne kadar güzel olsa da güzelliğin özü olunamaz, özün yeri ideal (fikirsel )evrendir ne de olsa. Bu fikirsel evrenin bir kopyası olmaktan öteye geçemeyecektir her şey biraz bu yüzden eksik, her şey biraz yanılsamadır duyular (nesneler) dünyasında.
Duyusal dünyanın varlıkları, fikirsel (idealar) dünyasının varlıkları yanında, var sayılamayacaktır. Çünkü onlar, bir yanılsamadan öteye gidemeyecek, fikirsel dünyanın bir kolonu, bir kopyası olarak kalacaktır. Duyular (nesneler) dünyasıyla, düşünsel (fikirler) dünyanın ilişkisi bu şekildedir kısaca.
Agustinusçu Özcülük
Bu kısmımız düşünsel dünyanın bir başka adıdır desek yalan olmayacaktır ve idealar, fikirler, düşün evreni dediğimiz kısma kelam adını vereceğiz ve bu tanrısal ruh ile karışmaktadır. Dinsel tasavvuf anlayışı burada kendini gösteriyor, yaratılmış olan her şey onda yaşandı. Düşün olarak önce yaratıcıda zuhur, tasavvur ediliyorduk. Şuandaki duyusal dünyamız, tanrı ile aramızdaki bir set değil, onun kelamının özünün bir alameti oluyordu.
Eflatunculuktan farkı şu bu felsefenin: ruhumuzla bedenimizin birleşmesinden önceki fikirsel evrene dayanamayız, ama ruhumuza gizemsel bir şekilde işlemiş olan tanrının, temel fikirlerine dayanırız. Ortaçağ’da bu felsefeyi bu şekilde Batı Hristiyanlığında Augustinus sistemleştirmiştir.
Kavramcı Özcülük
Burada kavramcı kelimesi kavrama kelimesinden gelmektedir. Nesnelerle ve nesneleri algılayan özne arasında bağ oluşacak, bu bağda fikirlerimizi hâsıl edecek ve biz de ona daha çok kavram diyeceğiz.
Ki bizler, nesneleri bir bütün olarak değil de daha özel hâllerini, özlerini de gösteren kavramlar hâlinde fikirlerini taşırız. İnsan, hayvan, bitki dediğimizde işlevlerini hâsıl oldukları maddeleri hakkında fikirlerimiz oluşur, işte bu kavramdır. Yalnız Eflatun’un dediği gibi, bu özler ayrı bir dünya kurmazlar, düşünen her salt bireyde bulunur, fikirleşir, kavramlaşır. Tanrı yadsınamadığı sürece de tanrının kelamı, sözü olduğu belirtilir.
Amaç, bu arada insanın kendini tanıması, davranışlarının nasıl olması gerektiğini ve kaynağının ne olduğunu belirlemesi, pekâlâ yaratıcının fikrine başvurması, insanın yaratılanların bütünlüğüne, özüne, farkındalığına sevk eden bir düşünceydi. Ve şahsi bir sorundu bu, olması gerektiğine inanılan bir soru havzasıydı özcülük.
Varoluşçuluk ve Hukuksal Bağlamı
Varoluşçuluk felsefesi, 2. Dünya Savaşı’nın o buhranlı, kasavetli yapısından sonra, Avrupa’da aydınları, yazarları derinden etkileyen bir düşün âlemi içinde şekillendi.
Marksizm; bu yeni felsefeyi “burjuva aydınının çöküş felsefesi” olarak nitelemekteydi. Lâkin günümüzde çağdaş insanın problemini anlatan ciddi bir sorunun felsefesidir o. Varoluşçuluk, bir şeyde önceliği ve ilkliği benimseyen bir kuramdır. İnsanoğlu seçme hakkına sahip, özgür bir canlı ve bunun haricinde hiçbir şeydir bu felsefede. Özgür olma durumu her türlü etkiden uzak verilen kararları kapsamaktadır. Her birey kendi varlığını, kendi şekillendirecek ve özünü kendisi oluşturacaktır. “Ne kadar toplumda ‘varoluşçuyum’ diyen varsa, o kadar çeşit varoluşçu vardır” diyebiliriz bu kapsamda.
Özünü arayan bir varoluşçu, sürekli, kesintisiz özgürlüğüyle eyleme girişecektir ve olaylar suç anlamında değerlendirilecekse, yapılan bizzat somut şeyler tüm yönleriyle değerlendirilmelidir Anayasaya, kanunlara ihtiyaç yoktur, birey vardır ve onun seçimi değerlidir. Suçlar, somut hâllerle değerlendirilmelidir. Avukatlar, hâkimler, varoluşçu anlayıştaki insana ceza verirken, birer ekonomist, toplumbilimci, ruhbilimci gibi vasıflarla donatılmalıdır görüşü hâkimdir. Her somut olayın bu şekilde değerlendirmesi zor belki imkânsız hâle gelebilir, lakin bize ünlü varoluşçu Sartre “toplumda merak etmeyin ki varoluşçu bilinçte insan azdır” cevabını vermektedir. Bunun sebebi, büyük bir kesimin dikkatini, mutluluğun koşullarını oluşturan şu evrene bırakmasıdır, sevdikleri vardır aşkları, işleri, tutkuları… “Her şey saçmadır” der normal insan da bunu kabul eder, lâkin ortada bir hayat vardır, bu saçmalığı pek düşünmemeyi yeğlemek kârlıdır ne de olsa. Çünkü işin işinden çıkmak zorlaşacaktır.
“Nereden çıktı bu, saçma!” diyebiliriz bu kurama. Oysa bu akımın diğer bir önemli temsilcisi Albert Camus’nün bir kuramıdır saçma (absürt). Burada saçmalık şununla ilgili: bir varoluşçu, kendi özünü şekillendirirken, mutlak özgürdür ve her istediği eylemi yapmaktadır. Bu dünyaya gelirken iyi kötü şu bu değildir ve bir şey olma yolunda ilerler, bunun yanında bir hayat vardır ve bunu da bir şekilde insanlar, canlılarla yaşamaya devam eder. Bir itilmişliği, terk edilmişliği başıboşluğu hisseder ve bu saçmadır. Eylemler normlara uymamakta ve hiç kuşkusuz cezaevleri koridorlarında bir hayat yaşama ihtimali yüksektir, ne de olsa varoluşçunun doğruları toplumun doğrularıyla çoğu zaman çakışacaktır. İnsan, dünyaya bağlanmanın yüklediği sorumluluğu üzerinden atamayacaktır. İstediğini yapma, varolma işlemi eksik kalacaktır her yönüyle.
“İnsan, özgür ve sorumludur, en büyük suç pişmanlıktır” denilir bu anlayışta. Kendisini seçme erdemine sahip bireyde topluma bakıp özünü bulacaktır. Bunlardan kaçamaz. Onu kendisi yapacak yegâne güç toplumdur, toplumun benimsediği kurallara saygılıdır. Çünkü bu kurallar onun alanını da açacaktır. Toplumun başıboş olmayışı, varoluşçu insana bir zarar getirmeyecektir. Bu hukuk devletin de garantisidir ne de olsa. Görüldüğü gibi, bu anlayışlar saçmalayan anlayışlardır, tek sevinç kaynakları toplumun varoluşçu olmayacağı gerçeğidir. Yoksa sayıların artmasıyla kaotik bir ortamın oluşacağını söylemek mümkündür.
Bu düşünceler ışığında, insanımızın hukuksal anlamda bir beklentisi yoktur. Verilen cezaya uyacaktır, eylemin sonuçlarına itiraz etmeyecek, avukat dahi tutmayacaktır, hayat saçmadır ne de olsa. Eylemler ve özgürlükler en asil olaydır.
Albert Camus’nün Yabancı kitabında da işlenen, eylemlerimizde ne kadar özgür olsak da, insanlarımız bizi düşünsel anlamda verdiğimiz kararlarla yargıladığını, toplumun buna hazır olduğunu söyleyen, suç psikolojisi dalında önemli bir varoluşçu eserdir. Zeki Demirkubuz da Yeraltı adlı filminde bu eseri sinemaya aktarmıştır.
Satre’ın dediği gibi, “dünya bir tiyatrodur ve orada herkes kendi rolünü oynamaktadır.” Bu noktadan bakılınca da hukukçu olmak; bizim adımıza iyi bir hukukçuyu oynamak olsa gerek.
Halil İbrahim Keskin
Kaynakça
Paul Foulquie, Varoluşçunun Varoluşu, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, s. 156.
Aral Öztaşkent, Avukatlık Açısından Varoluşçu Hukuk Görüşü.

Hiç yorum yok: